Anasayfa » GÜNDEM » Tekelci burjuvazinin savaşına değil sınıf kavgamıza asker yazılalım!

Tekelci burjuvazinin savaşına değil sınıf kavgamıza asker yazılalım!

28 Ağustos 2012’de yayınlanmış yazımızı, bir dizi yönüyle TSK-ASAD ve cihadçı ve çapulcu çetelerinin Cerablus harekatı ve SDG/YPG’ye saldırı tehdidinin güncelliği nedeniyle yeniden yayınlıyoruz. 

 

Bölgede Tunus’ta gelişip tüm coğrafyaya yayılan halk ayaklanmalarını tetikleyen bir etken tekçi gerici rejimlerin işçi sınıfı ve emekçileri mahkum ettiği özgürlük yoksunluğuysa diğeri de küresel kriz koşullarında çok daha ağırlaşan neoliberal yıkım politikalarıdır. Bir tutsak nasıl ki ufuk çizgisini kesen tel örgüsüz bir gökyüzüne hasret kalırsa bölge halkları da özgürlüğe, demokrasiye hasrettir. Gündüzleri de geceleri de aç kara kıtanın çocuklarının ölüme yazgılı bakışlarını biliriz; neoliberal yıkım politikalarıyla işsizliğe, yoksulluğa, açlığa ve geleceksizliğe kelepçelenen işçi sınıfı ve emekçilerin gözleri de aynı korkuyu, aynı çaresizliği yüklenir. Ta ki ölümü gözünde küçültüp sokakların, barikatların, işgal-grev-blokaj eylemlerinin, ayaklanmaların diliyle konuşuncaya kadar…

Suriye, küresel krizin de sonucu olarak emperyalist kapitalist ülkeler arasında artan ekonomik-siyasi-askeri güç ve hegemonya mücadelelerinin merkezinde yer alıyor. Suriye’de gerici iç savaşın derinleşmesi, emperyalist kapitalist müdahale ve işgal politikaları bölgesel fay hattını harekete geçirdi ve bu savaş politikalarına engel olamadığımızda halkların birbirine boğazlatılması süreci işleyecektir. Tüm bölgeye yayılacak gerici bir iç savaşın (bölgenin “Lübnanlaşması” diye de ifade edilebilir) ve/ya bölgesel bir savaşın Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri için de ağır bir faturası olacaktır.

Suriye’deki iç savaş bölgeselleşme eğilimini gösteriyor ve bunun bir belirtisi de yeniden mezhep çatışmaları sarmalına giren Lübnan oldu. Türkiye’de de Antep’te patlatılan bomba ve sonrasında tasmalarından salınan gerici, faşist, şoven güruhların BDP binalarına ve Kürtlere dönük saldırıları bunun ilk işaretleridir. Tekelci burjuvazinin ve devletinin Gaziantep’teki bombalamayı -eylemi PKK üstlenmemiş olduğu halde- fırsat bilerek, Şemdinli’de rutin yol kesme eylemi yapan gerillalarla BDP’li milletvekillerinin basının önünde kucaklaşmalarına, Şemdinli’de devletin alan hakimiyetini yitirmiş olduğunun bu tescilli fotoğrafına, tahammülsüzlüğünün de etkisiyle tek yürek tek ses halinde adeta pogromlara davetiye çıkartırcasına karşılık verdi. Bu gelişmelerin sonucu olarak düğmeye basılmışcasına her tarafta yaşanan ırkçı-şoven saldırı ve gösterilerin de Suriye denkleminde bir karşılığı bulunuyor.

Bu savaş bizim savaşımız değil!

Türkiye işçi sınıfının tekelci burjuvazisinin küresel temelde sermaye birikim sürecine geçmiş olmasından, küresel mali oligarşik hegemonyaya bağlı, ancak bölgede görece bağımsız inisiyatif alanı da olan bir bölgesel güç olmasından, bölgede rol ve entegrasyon modeli olarak öne çıkmasından zerrece bir çıkarı yoktur! Geniş kitlelerin bunu kendileri için de bir konum ve itibar artışı veya beklentisi olarak algılaması, alkışlaması, “emperyal” veya “yeni osmanlıcı” hevesler, bölgesel savaş ve bölge jandarmalığının da yedeği ve destekleyicisi olmaları, en büyük sorun ve tehlike alanlarından biridir. İşçi sınıfının tekelci burjuvazinin saldırgan, yayılmacı ve hegemonyacı politikalarından da bir çıkarı yoktur. Tam tersi, tekelci kapitalist devletin “emperyal” ve “yeni osmanlıcılık” hayalleriyle de beslenen bu politikalarının, “stratejik derinlik” vizyonunun ve bunun sonucu olarak gelişen Suriye’ye müdahale ve savaş tehdidinin biz işçi sınıfı ve emekçilere ağır bir faturası olmaktadır/olacaktır.

Bu saldırgan dış politika ve savaş işçi sınıfı ve emekçilerin üzerinden finanse ettirilecektir: Hem bir çeşit savaş ekonomisi anlamına da gelen, daha ağır çalışma ve yaşam koşullarıyla mali olarak, hem içte ağırlaşan baskılar olarak, hem de ölmek ve öldürmek için cepheye sürülecek asker olarak! Türk işçi sınıfı ve emekçilerinin tekelci kapitalist devletin bölge gücü olmasının en geri içgüdüleriyle sersemletilmiş olması, aynı zamanda sınıf olarak zehirlenmesi ve çürütülmesi anlamına gelmektedir. Daha yalın bir dille ifade edersek tekelci burjuvazinin güç ve hegemonya mücadeleleriyle gönenen bir işçi sınıfı kendi sınıf düşmanının değirmenine su taşır. Bu kendi sınıf kardeşlerinin katillerine alkış tutmak, sınıf düşmanın bölge halklarının kanıyla da beslenen azami kar ve azami egemenlik programına selam durmaktır. Şovenizm sadece ülke içerisindeki ezilen ulus, mezhep ve toplulukları hedef almamakta, tüm bölge halklarına karşı da yükseltilmektedir. Türkiye’nin bölge gücü ve jandarmalığının geniş bir toplumsal desteğe maaruf olmasının temel etkenlerinden biri de budur.

“Tampon bölge” işgal demektir

“Stratejik derinlik” uzmanı dışişleri bakanı fiili işgal anlamına da gelecek olan tampon bölge için mülteci sayısınının 100 bin olmasını psikolojik eşik olarak açıkladı. Türkiye daha hiçbir sığınmacı kafilesi ufukta görülmezken savaş politikalarına meşruiyet kazandırmak için Hatay’da kampları kurarak, sınırlarını açmıştı. Şimdi de 100 bin sınırı aşılsın ve BM genel kurulunda önemli bir koz elde edilebilsin diye sadece eller oğuşturulmuyor. Mülteci akınını sağlamak için Adana ve Hatay’da eğitim kamplarında ve operasyon merkezlerinde üslenen paramiliter güçler eliyle iç savaş derinleştiriliyor.

Senaryo çok tanıdık; tampon bölge adı altında Batı Kürdistan’da özyönetimlerini geliştiren ve özerkliklerini ilan eden Kürtler’in bu kazanımı fiili işgal durumuyla yok edilecek, böylece hem Batı Kürdistan’ın özerkliği ve Kürt halkının tüm parçalarda ulusal birlik yönünde artan özlem ve yönelimlerinin önüne set çekilmiş olacak hem de işgal edilecek olan bölge, emperyalist kapitalist müdahalenin önünü açmak için iç savaşı derinleştirecek bir saldırı merkezi olacaktır. Türkiye şunu bilmelidir, Suriye’ye dönük herhangi bir saldırı, Batı Kürtdistan’da demokratik özerkliğini ilan eden Kürt halkına müdahale, Batı Kürdistan topraklarının fiili işgali anlamına gelecek bir tampon bölge girişimi sadece Suriye’yle savaşa girmek demek değil, artık Kuzey Kürdistan’la da sınırlı kalmayacak Kürdistan’ın tüm parçalarını da içine alacak bir savaş cephesi açmak demektir! Suriye’ye müdahale nasıl ki Kürt halkını ezmenin de politikasıysa bu mühalenin karşılığı da Kürtlerle savaşının çok daha geniş bir coğrafyaya yayılması olacaktır.

Bölgede Arap baharı’yla gelişen halk hareketlerini, emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalistler kitlelerin örgütsüzlüğünden, işçi sınıfının öncü partisinin yokluğundan da faydalanıp hareketi içinden çürütüp manipüle ederek bölgenin yeniden dizaynı için değerlendiriyor. Emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalistler bunu Suriye’de de yapıyor. Ancak buna rağmen neoliberal yıkıma ve gerici tekçi Baas rejimine karşı, özgürlük ve demokrasi talepleriyle sokağa çıkan kitlelerin eylemlerinin meşruluğu sorgulanamaz. Paramiliter güçlere, dış müdahaleyi talep eden Suriye Ulusal Konsey çatısı altındaki “muhalefet”e rağmen cılız da olsa (Batı Kürdistan’da özerklik adımını atan ve Suriye’deki en örgütlü kesim olan Kürtleri de bu kategoride sayabiliriz) Suriye halklarının kendi özgüçleriyle rejimi yıkmak için mücadele eden bir kesimi de bulunmaktadır. Enternasyonal sınıf dayanışması ve mücadelesi, Türkiye’nin bölge gücü karizmasını çizecek bir mücadele hattını örerek Suriye halklarının bu dinamiğine destek olmayı gerektiriyor.

TEMEL ÇELİŞKİ PROLETARYA-BURJUVAZİ KARŞITLIĞIDIR!

Suriye’de gerici Baas rejimi neoliberal yıkım politikalarına karşı ayaklanan, özgürlük ve demokrasi talebiyle sokağa çıkan binlerce insanı katletti. Baas rejimine ilericilik, antiemperyalistlik atfedenler Arap baharıyla sarsılan ve tüm bölgeye yayılan halk ayaklanmaları gerçeğini yadsımanın yanısıra bu gerici rejimlerin neoliberal yıkım politikalarının uygulayıcısı ve emperyalist kapitalist sistemin bölgedeki dayanakları oldukları gerçeğini de yoksayıyorlar. Bu Mısır’daki, Libya’daki önceki rejimler için geçerli olduğu gibi Suriye’deki Baas rejimi için de geçerlidir. Tayyip Erdoğan’la kardeşlik hukuku içinde olmak ancak bu şekilde mümkün olmuştur. Bu rejim ki 2004′de Qamışlı’da Kürtlerin katliamına imza atmıştır. Bu rejimde binlerce Kürt kimliksiz bırakılmıştır. Kürtler yaşarken de ölürken de yoktur, hiç bir ulusal demokratik hakka sahip değildir. Bu rejim ki 2000′li yıllarda neoliberalizme kapılarını açmış, bunun sonucu olarak bölgesel entegrasyon hedefi doğrultusunda tekelci kapitalist Türkiye ile ortak kabine toplantısı yapacak kadar ileri düzeyde bir “dostluk” içerisinde olmuştur. Daha da sayabiliriz ama bu kadarı yeter!

Antiemperyalistliği sadece ABD karşıtlığına, Türkiye’nin bölgedeki rolünü de ABD’nin taşeronluğuna indirgeyen çevreler varolan bölgesel statüko içinde emperyalist kapitalist güç ve hegemonya mücadelesinde ABD’nin nüfuz alanında yeralmayan (Rusya ve Çin’le daha dolaysız ilişkiler içerisinde yer alan) ülkelerde başlayan ve rejimlerin yıkılması talebinin yükseltildiği halk hareketlerine mesafeyle yaklaştılar. Öyle ya Esad ülkesinin meşru ve ilerici temsilcisiydi! ABD Esad’ın gitmesini istiyor, tıpkı Saddam’da olduğu gibi ve haliyle bu karşıtlık tek taraflı da değil. Bundan güzel antiemperyalistlik mi olur?! Suriye’nin Lübnan’da İsrail’e karşı savaşan Hizbullah’a desteği, Hamas’ın sürgündeki yöneticilerine kucak açmış olması vb. vb. de ortada! Daha fazla uzatmayalım, deyim yerindeyse düşmanımın düşmanı dostumdur deniliyor. Antiemperyalistlik emperyalist devletlerle (pardon Rusya ve Çin hariç!) çatışan ülke rejimlerini desteklemeyi gerektirir! Ayrıca gelişen halk hareketleri de, emperyalistlerin manipülasyonundan başka bir şey değildir! Yoksa ilerici, anti emperyalist, laik Esad rejimine karşı niye ayaklanılsın ki! Durumu karikatürize ettiğimiz düşünülebilir. O halde söz bu “antiemperyalist”lerin olsun. Yürüyüş Esad’ın Cumhuriyet gazetesinde çıkan röportajına büyük yer verdi ve Esad’ın birçok değerlendirmesini “işte budur!” diye alkışladı.

“Amaçları emperyalizmin denetimine girmeyi kabul etmeyen, onun uşaklığını reddeden, ülkesini emperyalist tekellerin sömürüsüne açmayan bir ülkeyi -Suriye’yi- teslim almaktır. Suriye’de emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden yeni-sömürge bir düzen kurmaktır amaç. “Dışarıdan empoze edilen hiçbir şeyi kabul etmeyiz. Her şeyi kendi iç dinamiklerimizle belirleriz. Ben kişisel olarak koltuğu düşünmüş olsaydım Amerikan telkin ve talimatlarını yerine getirirdim. Petro-dolarların peşinde koşardım ve kendi ilkelerim ve ulusal tutumumdan vazgeçerdim. Ama daha önemlisi ülkemde füze kalkanı kurmasına izin verirdim.” (Beşar Esad, Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği röportajdan) Ulusal onur diye birşey bilmeyen, bağımsızlık diye bir anlayışı olmayan AKP iktidarı için, Tayyip Erdoğanlar için emperyalizme karşı direnmek sözkonusu değildir. Onlar emperyalizmin artıklarıyla beslenmeyi bilirler. Bunun için uşaklık yaparlar.” (Yürüyüş, 5 Ağustos 2012)

Yürüyüş Esad’ı kahraman yaptıktan sonra Kürt halkına da sesleniyor: “Bugün Kürt halkının geleceği Suriye halkıyla ittifak içinde emperyalist politikalara ve işbirlikçilerine karşı savaşmaktır. Bu yapılmazsa, yarın Suriye’de Esad iktidarını yıkmayı başardıklarında, sıra oradaki Kürt Bölgesi’ne gelecektir.” (age)

Reelpolitiklik ancak bu kadar olabilir! Kürtlere kendisini yoksayan, ulusal hakları için mücadele ettiğinde zindandan başka adres göstermeyen rejimi desteklemesi salık veriliyor! Evet, Batı Kürdistan halkı Suriye’ye bir müdahaleye ve savaşa karşı mücadele yürütmelidir. Ancak bunu kendi özyönetimlerini sağlamlaştırmak ve Suriye halklarının ve bölge halklarının demokrasi ve özgürlük taleplerini savunmak, bölge halklarının birbirine kırdırılmasına engel olmak için yapmalıdır.

Bir başka örnek de TKP 1920′den:
“Suriye bağımsızlığını ve egemenliğini korumaya çalışan ilerici bir ülkedir. Sömürgeciliğe, komprodor burjuvaziye ve büyük toprak ağalarına karşı antiemperyalist ve antifeodal mücadelenin işçilere, köylülere, kadınlara, farklı din ve mezhep gruplarına sağladığı kazanımlar (bankaların, büyük sanayi ve ticaret şirketlerinin kamulaştırılması; köklü toprak reformu; parasız eğitim ve sağlık; kadın hakları; laiklik; cumhuriyet) hala varlığını sürdürüyor.
(…)
Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist sistemin dağılmasından sonra temel müttefiklerini kaybeden Suriye yönetimi, emperyalizme tavizler verip kapitalizme uyum sağlama yolunda çeşitli adımlar attı (yabancı sermayeye izin, burjuvaziye sağlanan teşvikler, özelleştirmeler, menkul kıymetler borsasının açılması gibi). Yine de, esas olarak antiemperyalist ve antisiyonist yönelimini sürdürdü; Filistin, Lübnan ve Irak halklarını desteklemeye devam etti; İran, Rusya ve Çin’le yakın ilişkilerini koparmadı. AKP’nin bütün ayartma çabalarına rağmen emperyalizmin ve siyonizmin kuklası olmayı reddetti.” (Yenidünya, Ağustos 2012)

Bu açıklamalar fazla söze yer bırakmıyor. İran, Rusya ve Çin’in Ortadoğu’daki “ilerici” rolü de böylece teyit edilmiş ve Suriye’ye bir artı da, AKP’nin tüm ayartmalarına rağmen bu blokla yakın ilişkilerini koparmamış olmasından dolayı verilmiş! Bu değerlendirmelerden sonra halk ayaklanmalarına katılmayıp Esad rejimini destekleyen Suriye Komünist Partisi’nin davetlisi olarak Suriye’ye giden TKP’nin açıklamaları (bu arada EMEP de CHP ve Perinçek’in İşçi Partisi’yle birlikte Esad’ı ziyarete gitmişti!) çok naif kalabiliyor. Bu çevreler Suriye’deki ve bölgedeki halk ayaklanmalarını ve iç savaşları salt emperyalist komplo ile açıklıyor ve buradan da işi antiABD, antisiyonist söylemli çürümüş rejimleri desteklemeye kadar vardırabiliyorlar. Öte yandan “ne emperyalist müdahale, ne Esad” diyenler de bugün, Arap baharının, halk ayaklamalarının nedenlerini pek anmamakta, hatırlamamaktadır. Burada da an’a sıkıştırılmış politik bir duruş sözkonusudur.

Emperyalizm ezilen halklar çelişkisi bugün temel çelişki değildir. Yerkürenin sadece belirli bir bölümünde değil bütününde temel çelişki haline gelen proletarya-burjuvazi karşıtlığının dolayımsız etkisiyle dönüşmüş olarak varlığını sürdürmektedir. Bunu hesaba katmayan kesimler, bugün bölgede yaşanan gelişmeleri kavramakta zorlanmaktadırlar. Yukarıda alıntı yaptığımız siyasi çevreler ise bırakalım emperyalizm ezilen halklar çelişkisini temel çelişki olarak görmeyi, Suriye’deki çelişkiyi çok daha geri bir düzlemin içerisinden, sömürgecilik döneminde geçerli olan emperyalizm-ezilen uluslar çelişkisi olarak kavrıyorlar.

Elbette bu üç dünyacı görüşler bugün ortaya çıkmış da değildir. Andığımız bu çevreler Irak’ın işgali sürecinde de antiemperyalizm adına Saddam rejiminin yanında saf tutmuşlardır. Bu tutumlarının evveliyatı da vardır kuşkusuz. Ancak anmak gereksiz. Sömürgecilik sisteminin hüküm sürdüğü zamanların teorik kabul ve siyasetiyle politika yapanların anti ABD’ci her kesimle aynı fotoğraf karesinde yer alması dün de bugün de bizi şaşırtmadı, şaşırtmıyor. Bu kesimlerle sınır çizgimiz nettir. Asıl gündemimiz gerici burjuva diktatörlüklerin savunulmasıyla ifrata vardırılan bu “antiemperyalist mücadele” anlayışı değil, emperyalist kapitalist saldırganlığa, işgal ve müdahalelere, savaş politikalarına karşı bölgede neden güçlü bir antiemperyalist hareketin gelişmediği ve verilen tepkilerin cılızlığıdır.

Kriz, kapitalizmin tüm çelişkilerinin ve dengesizliklerinin şiddetle açığa çıkması ve zorla yeniden düzenlenmesidir! Bunun somut durum özgülündeki karşılığına gelecek olursak; Küresel kriz temelinde gelişen bölgesel rejim krizi, bölgede yaşanan sarsıntı ve çelişkiler, emperyalist kapitalistlerin güç ve hegemonya mücadeleleriyle artan rekabet ve dengesizleşme yaşama geçirilen neoliberal yıkım politikalarının, bu yıkım politikalarının örgütleyicisi olan siyasal rejimlerin, ezcümle varolan bölgesel statükonun tıkanması ve yeniden yapılanması sürecidir. Emperyalist kapitalist sistemin küresel bir kriz yaşadığı koşullarda bölgede neoliberal yıkım politikalarının hız kazanması bölge işçi sınıfı ve emekçileri içerisinde halk ayaklanmalarına da yol açan büyük bir tepki patlamasına neden olduğu gibi bölgede varolan siyasi rejimlerin küresel tekelci sermaye birikiminin ve yeniden yapılandırma politikalarının engeli haline geldiklerini de (kitleleri eskisi gibi yönetebilmenin imkansızlığıyla birlikte) gösterdi. Emperyalist kapitalistler tüm bölgeyi sarsan halk ayaklanmaları dalgasının da üzerine binerek bölgenin neoliberal dönüşümünü hızlandırmayı, buna uygun ekonomik-siyasal-toplumsal bir dönüşüm sağlamayı hedeflemektedir. Suriye’de yaşananlar da bundan bağımsız değildir.

Türkiye işçi sınıfı, sınıf kardeşlerinin kanı üzerinden bölgenin yeniden paylaşım savaşlarına, hegemonya ve güç mücadelelerine kayıtsız kalamaz. Suriye’ye her türlü emperyalist, bölgesel tekelci kapitalist saldırı ve müdahaleye karşı olduğu gibi, emperyalist kapitalistlerin, Türkiye ve bölgedeki çürümüş ittifaklarının (Suudi Arabistan ve Katar) ekonomik, siyasi, askeri yönden destekledikleri, her katliamları sonrası sırtlarını sıvazladıkları paramiliter güçler ve Esad rejimi tarafından elbirliğiyle derinleştirilen iç savaşa karşı tutumumuz da net olmalıdır. Gerici iç savaşa, emperyalist, bölgesel tekelci kapitalist savaşa karşı yükselteceğimiz temel slogan: işçilerin birliği halkların kardeşliği sloganıdır. İşçi sınıfı ve emekçileri etnik, ulusal, dinsel, mezhepsel ayrım ve çatışmalarla zehirleyen emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalistler, bölgedeki burjuva güçler Suriye halklarının düşmanıdır. Bizim, Rusya, İran, Esad rejimini, -ki hiçbiri ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Türkiye’den daha az katliamcı, işçi sınıfı ve ezilen halkların daha az düşmanı değildir- desteklemek ya da medet ummak gibi bir tutumumuz kesinlikle olamaz.

Bizim tutumumuz, ayaklanan emekçi kitlelerin devrimci eylemlerini sonuca götürememiş olmalarına, emekçi halk hareketlerini emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalistlerin, yerel burjuva güçlerin manipüle ederek yozlaştırmaya çalışmalarına rağmen emekçi kitlelerin içinde barındırdığı devrimci çıkış arayışlarını görmek olmalıdır. Ayrıca süreç sonlanmış, bölgeyi sarsan işçi, emekçi kitle hareketleri ve isyanları bir bütün olarak karşıdevrim tarafından boğulmuş ve kontrol altına alınabilmiş değildir.

Türkiye işçi sınıfının ve sınıf devrimcilerinin tarihsel sorumluluğu Mısır’da, Tunus’ta, Yemen’de, Suriye’de, Bahreyn’de… işçi sınıfı ve emekçilerin, eskisi gibi yönetilmek ve yaşamak istememe isyanlarını olsun, hayal kırıklığıyla ortaya çıkan yeni mücadele dinamiklerini olsun; ileriye çekmektir. Bunun yolu da bugün küresel mali oligarşinin ihtiyaçlarına yanıt vermedikleri için revizyondan geçirilmeye çalışılan gerici tekçi rejimlere ve bu rejimlerin uyguladıkları neoliberal yıkım reçetelerinin arkasındaki emperyalist kapitalistlere karşı sınıf kinimizi harlamaktan geçiyor.

Suriye krizinde ve tüm bölgenin küresel mali oligarşik temelde yeniden paylaşım ve kanlı entegrasyonunda sadece emperyalist kapitalist güçlerin değil, Türkiye, İran gibi bölgesel tekelci kapitalist güçlerin de, artan bir paya sahip olduğunu en başından itibaren belirttik. Bu, genel bir emperyalist müdahale ve savaş karşıtlığı politikasının kesinlikle karşılayamayacağı bir düzlemin de ifadesidir. Türkiye tekelci burjuvazisinin gelişim düzeyi, sermaye birikimi ve neoliberal demokrasisiyle bölgede güç yükseltimi ve yayılma hedefini yoksayıp, sadece ve basitçe bir ABD taşeronuna indirgendiğinde, gelip dayanılacak sınırın azamisi küçük burjuva antiemperyalist halkçılık olacaktır. Bu yaklaşımla, yukarıdaki örneklerden de görüleceği gibi, tutarlı bir antiemperyalist mücadelenin bile yükseltilebilmesi olanaklı değildir.

Bölgeyi sarsan kitle eylemlerinde burjuva egemen güçlerle emekçi sınıflar arasındaki çelişki temeldir. Bu hem ayaklanmaların patlak verdiği ülkelerde hem de ekonomik, sınıfsal, siyasal, toplumsal, uluslar arası her düzeyde sarsılan bölgenin etkilenen her bir parçasında da çelişkinin içsel ve sınıf temelinde tanımlanmasını gerektirir. Emperyalizm-ezilen halklar çelişkisi de bu içeridenlikle birlikte etkide bulunmaktadır.

Soruna bu temelde yaklaşırsak ancak “emperyalist/bölgesel tekelci kapitalist savaşa karşı sınıf savaşı” şiarını yükseltebiliriz. Bugün Suriye’de Türkiye’nin de doğrudan müdahalesinin olduğu bir gerici iç savaş yaşanıyor. Türkiye’nin bu kirli ve kanlı müdahale politikalarını deşifre etmek, ve bunları çok geniş bir kesimin gündemi yaparak uygulanamaz hale getirmeliyiz. Suriye’yle savaş durumunda işçi sınıfının tek yapacağı şey, “kendi” burjuvazisi ve onun bölge haydutluğu politikalarına karşı, Suriyeli sınıf kardeşlerimizin katledilmesine karşı etkin ve kitlesel sınıf savaşımını geliştirmektir.

İşçi sınıfı, emperyalist, bölgesel tekelci ve yerel işbirlikçi kapitalist haydutların halkların kanı üzerinden güç ve paylaşım saldırganlığını durdurmak ve ulusal demokratik talepleri için mücadele eden Kürt halkına yönelen baskı, saldırı ve imha politikalarını, Kürdistan’da artık gizlenemez durumda olan savaş halini ortadan kaldırabilmek için kendisi “savaş hali”ne geçmelidir. Bunun bugün sınıf dilindeki en somut karşılığı genel grev genel direniştir! Tekelci burjuvazinin savaş ekonomisi, akbaba siyaseti ancak bu şekilde işlemez hale getirilebilir. Her türlü sınıfsal-toplumsal-siyasal gündemi bu temelde ele almalı, tekelci burjuvazinin, devletinin ve bir savaş hükümeti olarak konumlanan AKP’nin saldırı politikalarını uygulayamaz hale getirmeliyiz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*