Anasayfa » GÜNDEM » Tarih bilinci: Kastelli, Uzanlar, Zarrab…

Tarih bilinci: Kastelli, Uzanlar, Zarrab…

Türkiye’de 1980’den bu yana üçüncü büyük mali dolandırıcılık dalgası ve sarsıntıları yaşanıyor.

Mekanizma, çok kabaca, şöyle işler: Kapitalist üretim ve karlılık krizi, kapitalistlerin krizlerini finanse edip karlılıklarını koruyabilmek için yeni fon/kaynak bulma ihtiyacını muazzam artırır. Bir takım devlet destekli türedi çakallar, bu fon bulma ve dağıtma işine aracılık etmek üzere piyasaya çıkarlar. Büyük banka ve tekellerin ve devletlerinin aracısı olan bu çakallar, yine bu tekeller ve devletin desteği ve bir takım karanlık mekanizmalarla büyük çaplı fonlar toplarlar. Bunlar arasında kriz koşullarında yüksek faiz/kolay kazanç vaatleriyle halktan toplanan toplamda çok büyük miktarlara ulaşan paralar da vardır. İşçisi, memuru, köylüsü, esnafı, emeklisi de, ya bu vaatlere kanarak ya da kriz koşullarında durumunu böyle koruyabileceğini sanarak küçük birikimlerini, emekli ikramiyelerini, hatta evini, çitini çubuğunu satarak parasını bunlara yatırır. Bu çakallar bu gibi mekanizmalarla topladıkları büyük fonları, büyük banka ve tekellerin kullanımına plase ederler. Fakat bu çakallar çoğalıp güçlendikçe, büyük tekelleri ve bankaları bile haraca kesmeye başlarlar. Sermayenin bu iki kesimi; hızla büyüyen mafyatik/kara paracı/tefeci/ilkel birikimci kesimi ile bunları aracı olarak kullanan geleneksel büyük kesimleri arasında, devlet içinden ve üzerinden bir güç ve paylaşım mücadelesi yaşanır. Sonunda bu büyük ve banka tekeller, kendi aracılarıyken kendilerini de haraca kesmeye başlayan bu şiştikçe şişen türedi sermaye kesimlerinin ipini çekerler, zincirleme iflaslar, yolsukluk davaları vb ile, onların kontrol ettiği büyük fon ve servetleri de aralarında paylaşırlar.
Bu süreçte, iki şey yaşanır: Birincisi, işçi sınıfının ve emekçilerin yaşadığı yıkım, işsizlik, yoksullaşma, küçük birikimlerini kaybetme, borca batma, diğer kutupta ise hızlandırılmış dev çaplı servet birikimi. İkincisi ise, sermaye kesimleri arasında güç ve paylaşım mücadelesiyle, azalan sayıda elde sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi.

Şimdi, bu mekanizmanın nasıl yaşandığını Türkiye kapitalizminin yakın tarihindeki örnekleriyle kısaca hatırlayalım.

12 Eylül askeri-faşist darbesi sonrasındaki türedi banker-çakallar tezgahı. “Banker Kastelli vakası” olarak da bilinir. Cevher Özden (Banker Kastelli), Koç-Özal’ın 24 Ocak kararlarını düzenleyen çekirdek kadrosu içinde yer alanlardan biriydi. Bankaların halktan fon toplayıp mevduat sertifakası pazarlamasına aracılık eden kirli bankerlik sisteminin (bine yakın banker türemişti) başını çekiyordu. Milli Gelirin 70 milyar olduğu o dönemde, bankerlerin elinde 150 milyar liralık (o dönem itibarıyla 2 milyar dolarlık) fon toplanmıştı ve bunun 100 milyarı Kastelli’nin elindeydi. Büyük banka ve tekeller, Kastelli ve bankerleri kullanıp onların güçlenmesinden rahatsız olmaya başlayınca, 18 Haziran 1982’de biraraya gelip aldıkları kararla -ve tabii Cunta şefi Evren’i devreye sokarak- Kastelli’nin ipini çektiler. Bankerler önemli bölümü halkın küçük birikim ve tasarruflarından oluşan 150 milyar lirayla birlikte batırıldı. Yolsuzluk davaları filan açıldı, dev çaplı gasp ve dolandırıcılık da bu aracı çakallardan ibaretmiş gibi gösterilerek, büyük banka ve tekeller, Özal “aklanıp” Özal hükümetine geçiş yapıldı. Bu operasyonda Evren’e rüşvet olarak Kastelli’nin 50 milyon dolar değerindeki oteli, orduya 5 milyon dolara devredildi. 100 milyarlık fon ve servetine yok pahasına el konulan (ve büyük çakallar arasında paylaşılan) ama bir kuruşu halka geri dönmeyen Kastelli yurtdışına kaçtı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi geri döndü, ve dolandırıcılığa devam etti. 2007 ve 2015’te çeşitli inşaat-kooperatif işlerinde iki kez daha binlerce konut sahibi olmak için varını yoğunu kendisine yatıran binlerce emekçiyi daha dolandırdı.

2001 krizinde ise, benzer bir mekanizma, türedi bankacılık mekanizması üzerinden işledi. Yüksek faiz ve kur spekülasyonundan, devletin çok yüksek faizli iç borçlanma senetlerinden pay almak, “sıcak para” köpürmesine aracılık yapıp devleti fonlayarak yüksek faizden pay kapma yarışı, her holdingi bir banka sahibi yapıvermiş, o dönemin popüler deyişi ile “hortumcu bankacılık” mekanizmasını ortaya çıkarmıştı. Yüksek faizle borçlanan holdingler borçlarını ödeyemez hale gelince, devlet kağıtlarını ve banka mevduatlarını beleş, hatta karşılıksız kredi olarak kullandılar, bankaların içini boşalttılar. Kamu bankaları bile, büyük holdingler ve mafya-siyasetçi aracıları tarafından yağmalandı. Sonra büyük çakallar ile Özal-Çiller döneminin türedisi büyümüş çakallar arasında bir güç ve paylaşım mücadelesi yaşandı. Mevcut hükümet ile birlikte Çukurova, Çağlar, Uzanlar dahil, 23 banka ve holdingin ipi çekildi. Burjuva devlet, 23 batık bankayı “kurtardı”. Yani kitlelerin bu bankalar tarafından hortumlanmış toplam milyarlarca dolar alacağından kurtardı. (En büyük banka ve holdinglerin “hortumculuğu” bunun da üstünde olmakla birlikte tabii onlara dokunulmadı.) Burjuva devlet; Koç, Sabancı, İş Bankası gibi TÜSİAD’ın en büyükler grubunun hedefinde olan Uzanlar, Çukurova, Çağlar’ın bankalarından 28 milyar dolar tahsil etti, el koyduğu batık bankaların içini yeniden doldurarak en büyüklere (bir dizi KİT ve kamu bankasıyla birlikte) peşkeş çekti. Bu süreçte en büyük çakallar diğer çakalları süpürüp 10 milyarlarca dolarlık banka ve şirketleri (Koç’un Yapı-Kredi’yi alması, vb gibi) yok pahasına aralarında paylaştılar. Bu süreçte tüm bu banka-tekel-devlet çakallarının kitlelerden gasp etmiş olduğu 40 milyar dolar ise halen “kayıp”. Sonuçta yüzde 9 küçülmeyle kendini gösteren şiddetli kriz, yine işçi sınıfı ve emekçilerin sefaletinin üzerine üzerine yıkıldı, kitlelerin toplamda 10 milyarlarca doları bulan küçük birikimleri gasp edildi, korkunç kriz dolandırıcılığının sorumlusu olarak yalnızca “bir kısım hortumcular” diye gösterilip mevcut hükümetin de ipi çekilerek, iç içe geçmiş bir ekonomik-siyasi operasyonla AKP hükümeti iş başına getirildi. AKP’nin ilk icraatları da, ağır bir kriz yıkımına uğratılmış işçi sınıfının boynuna esnek-güvencesiz yeni iş kanunu kementini geçirmek, ve iç-dış büyük tekelci kapitalistlere KİTleri yok pahasına peşkeş çekmek oldu. Yani hep olduğu gibi, kapitalizminin kriz zararlarının toplumsallaştırılması, korkunç kriz dolandırıcılığı ile de, kitlelere salınan kriz vergi ve haraçlarının azalan sayıda banka-tekelin elinde özelleştirilmesi, sermayenin azalan sayıda elde yoğunlaşması ve merkezileşmesi. Bu öylesine bir kriz vurgunculuğuydu ki, Koç, Sabancı gibi en büyük tekelci sermaye grupları, kitlelerin 1999-2001 yıkımını tramplen yaparak, bu süreçten sermaye donanımlarını birkaç büyütüp, küresel mali oligarşik sermayenin alt düzeyden bileşenleri haline geldiler.

Şimdi, “Zarrab davası” ile başlayan benzer bir süreç yaşanıyor. Kapitalizmin her döneminde ve farklı hükümetlerle, özellikle de kriz süreçlerinde hızlanan biçimde, tekelci oligarşik sermaye kesiminin ve devletin desteğiyle ve aracısı olarak, onların en pis, kirli işlerini yürüten bir mafyatik/kara paracı/tefeci/ilkel birikimci sermaye kesimi de ortaya çıkar, hızla palazlanır, güçlenir, hatta tekelci bir karakter kazanır. Bu aracı sermaye kesimleri, tekelci kapitalist ekonominin sıkışmaları hangi noktadaysa; diyelim ki finansmansa çeşitli karanlık yöntemlerle fon bulup plase etme, diyelim ki enerjiyse o alanda, kapitalist karlılığı sürdürebilmesini sağlar. Ama bunların son kullanma tarihi geçince, ya da fazlacana büyüyüp en büyükleri de haraca kesmeye başlayınca, ipleri çekiliverir. Bu elbette burjuva sınıf kesimleri arasında, (her zaman uluslar arası bir yönü de olan) bir ekonomik olduğu kadar siyasi güç, paylaşım ve yeniden dizayn mücadelesi ve sarsıntıları biçiminde yaşanır.

Zarrab davasının, Türkiye tekelci oligarşik kapitalist güçleri arasında olduğu gibi, küresel planda da emperyalist, bölgesel tekelci kapitalist güçler arasında, güç, paylaşım ve yeniden paylaşım çekişmelerine ilişkin bir yönü de var. (Nitekim Sputnik sitesi fırsatı kaçırmamış, Zarrab davasının, irtifa kaybeden ABD’nin Avrasyanın ekonomik yükselişine karşı planı olduğunu iddia ederek, yalnızca AKP’ye değil Türkiye’de “sol”un bir kesiminde de olan Avrasyacı tribünlere oynamaya çalışıyor!)

Ancak mesele sadece yolsuzluk ve hükümet ile sınırlı görülürse, “temiz kapitalizm/devlet”, “düzeltilmiş kapitalizm/devlet” hayalleriyle, aynı kapitalist kısır döngü içinde eriyip gitmek, çekişen kapitalist güçlerden birine ya da ötekine doğrudan ya da dolaylı olarak yedeklenmek kaçınılmaz olur. Çünkü bu döngü, tekelci oligarşik sermayenin her kesiminin ve bütününün işçi sınıfını ve kitleleri görülmemiş biçimde sömürerek, eze eze haraca keserek yürütülen mali oligarşik kapitalizmin, “koptuğu yerden yeniden başlayan” çürüme döngüsüdür.

Dün Kastelli, Uzanlar, Çağlarlar, Özallar, Çillerlerdi. Bugün Zarrablar, Çalıklar, Çağlayanlar, Erdoğanlar… Ama nedense işçi ve emekçilerden gaspedilen ve 10 yılda bir katlanarak büyüyen bu iltihaplı servet vurgunculuğunda (bankerler krizinde 1.5 milyar dolar, banka krizinde 40 milyar dolar, günümüzde …?) en az bunlar kadar parmağı ve payı olan Koçlar, Sabancılar, TÜSİAD’lar, MÜSİAD’lar, YASED’ler “pek temiz” kalmaya, ve her kapitalizm skandalından sermayelerini “temiz” 2-3’e katlayarak çıkmaya devam ediyorlar. Bu kısır döngüden çıkmak, kapitalizmin tekelci oligarklar için genişleyen servetler, biz işçi sınıfı için yıkıcı bir mengeneye dönüşen bu azami kar ve kan döngüsünü parçalamak, sermaye egemenliğini yıkmakla mümkün.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*