Anasayfa » GÜNDEM » Tanzim satış: Tarım-gıdada sınıf savaşları

Tanzim satış: Tarım-gıdada sınıf savaşları

Kapitalist devlet iktidarının belediyeler üzerinden tanzim satış uygulaması yoğun olarak tartışılıyor. Solda hep olduğu gibi bu uygulamada, yalnızca gündelik görüngüleri üzerinden, yüzeysel eleştirilerle yetinildi. Tanzim satış noktaları önünde oluşan kuyruklar eleştirildi, bunun yerel seçimler için yapılan geçici bir atraksiyon olduğu, zararına yapılan satışların borcunun yine halka yıkılacağı söylendi, özelleştirmeci iktidarın şimdi kamu sübvansiyonlu tanzim satış organizasyonuna başvurması alaya alındı, vb.

Bunlar içerisinde, neoliberal kapitalizmin yol açtığı gıda krizi ve yıkıcı güvencesiz işçileştirme ve yoksullaştırma olgusunun bariz bir göstergesi olan tanzim satış kuyrukları üzerinde biz de biraz duralım. Kuyruktakiler ağırlıklı olarak işçi sınıfının en yoksul-güvencesiz kesimlerinden yaşlılar, emekliler, işsiz ve güvencesiz işçiler, emekçi kadınlar. Toplam 5-10 kilo temel tarımsal ürün/gıda torbasını 15-20 lira daha ucuza alabilmek için, saatlerce kuyrukta bekliyorlar.

Türkiye’de temel gıda, ortalama bir işçi ailesinin geçim paketinin yüzde 30’unu oluşturuyor. İşçi sınıfının asgari ücretli, daha yoksul kesimlerine, yılın ancak belli dönemlerinde çalışabilen geçici ve güvencesiz işçilere doğru gidersek, bu oran yüzde 40-50’lere kadar çıkabiliyor. Gerisinin de giyim, barınma, ısınma, elektrik-su faturalarına gittiğini düşünürsek, işçi sınıfının en az alt yüzde 30-40’lık bir kesiminin en temel fizik gereksinmelerini bile zar zor karşılayabilen bir mutlak yoksulluk köleliğine nasıl hapsedilmiş olduğunu görürüz.

Henüz Marx’tan önce Hegel, insanın fizik gereksinmelerine indirgenemeyeceğini, insanı insan yapan temel etkenlerden birinin fizik gereksinmelerinin ötesine geçerek kültürel gereksinmeler yaratıp karşılaması olduğunu ortaya koymuştu. 20-30 bin yıl öncesinin Paleolitik (Eski Taş Çağı) göçebe eşitlikçi avcı-toplayıcı topluluklarının bile, hiç de sanıldığı gibi ömrü gıda peşinde koşmakla geçen insanlar olmadığını, mağara resimlerinden, yontu heykellere, danslardan oyunlara nasıl zengin bir kültür yaratıp paylaştıklarını bir çok diptarih antropolojisi araştırması ortaya koymuştur. 21. yüzyıldayız, kimileri “teknoloji, bilgi çağından”, kimili “endüstri 4.0 devriminden” dem vuruyor, vitrinler envai çeşit lüks mallarla dolu, ama dünyada ve Türkiye’de insanlığın 3’te biri, yine “bir lokma, bir hırka, bir dam” peşinde ömür tüketiyor.

Kuyrukları alaya alanlar, hatta bu manzaralardan neredeyse keyif duyarak geyiğini yapanlar, herhalde hayatlarında hiç açlık, yoksulluk görmemiş, bu kesimler içinde çalışma yürütmemiş orta sınıf solcuları olsa gerek. 60-70 yaşındaki insanların 10-20 lira daha ucuza gıda torbası için 5-6 saat ayakta kuyrukta beklemesinin bile ne anlama geldiğini anlamıyorlar.

Bugünkü tanzim-satış kuyruklarını 70’li yılların kuyruklarına benzetip alaya alanların görmedikleri bir de şu: O günlerin kuyrukları, aslen un, şeker, margarin, tüpgaz gibi sınai (ya da sınai olarak işlenmiş, tam kapitalist üretim ve metalaşmaya tabi) ürünlerde yaşanıyordu. Bugüne kadar, Türkiye kapitalizminin en ağır kriz dönemlerinde bile, patates, soğan, domates, biber, yeşillik, meyve-sebze krizi ve kuyrukları görülmüş şey değildi.

Tanzim-satış kuyruklarında sol basının gözden kaçırdığı kritik bir toplumsal olgu daha var: İşçi sınıfının en yoksul kesimlerinden “ev” kadınlarının durumu. Bir çoğu tanzim satış kuyruklarını, ağır muhafazakar, ataerkil, dinci baba ve eşlerinin başka türlü “izin vermesi” mümkün olmayan, evden çıkabilmenin vesilesi ve bir gıdımlık “özgürlük” olarak görüyorlar; ve “ucuz gıda”dan çok evden bu vesileyle çıkabilmiş olmaya “seviniyorlar”! Kendileri gibi başka kadınlarla tanışıp sohbet edebilmenin, erkeklerin bulunduğu toplumsal-kamusal bir ortamda bulunabilmenin tek “serbest olanağı”nın tanzim satış kuyruklarının olduğu, buna bile sevinen kadınların durumunu, varın siz düşünün!

Neoliberal yoksulluk yönetişimi

Belediyeler üzerinden tarımsal gıda tanzim-satış uygulaması, aslında kapitalist devlet iktidarının yıllardır sürdürmekte olduğu, gıda erzağı, kömür, eğitim gibi alanları kapsayan neoliberal sosyal yardım politikalarından pek farklı değil ve bunların devamı olarak nitelenebilir. Neoliberal yoksulluk yönetişimi politikaları, eski sosyal hak niteliğinden çok farklıdır. Ve aslında yoksullara dönük de değil, işçi sınıfına dönük bir neoliberal sermaye politikasıdır. Muazzam genişlemiş işçi sınıfının en yoksul, genellikle kırdan kente yeni veya yakın dönemlerde göçmüş, en düşük ücretli, en güvencesiz ve geçici, işsiz veya yarı işsiz, en yoksul, ama geniş kesimlerini, isyan ve mücadeleden alıkoymak, kapitalist devlet iktidarına bağımlı hale getirmekte kullanılır. Ve bunlar kadar önemlisi, istem, beklenti ve ihtiyaçlarını en düşük kanaatkarlık düzeyine indirgenen sınıf bilincinden uzak geniş bir “çalışan yoksullar” ve “yedek işçi ordusu” yaratarak, hem en düşük ücretli en ağır işlerde gözü kapalı çalışacak bir kullan-at vahşi sömürü havuzu yaratılır, hem de bu kesimin baskısı ile bir bütün olarak işçi sınıfının ortalama ücretleri ve çalışma koşulları daha aşağıya çekilir.

Neoliberal kapitalist yoksulluk yardımı mekanizması, öncelikle, ücretlik kölelik disiplini ve despotizminin sürdürülebilirliği, pekiştirilmesi, genişletilmesi ve derinleştirilmesini öngörür. Neoliberal sosyal yardımlar, yedek işgücü ordusunun, ataerkil ailenin ve muhafazakarlığın, işgücü piyasası ve ücretli kölelik disiplinin genişleyen yeniden üretimi ve pekiştirilmesi ile sıkı sıkıya bağlıdır. Yardımlar, ancak gıda, yakacak, eğitim, sağlık gibi alanlarda, geniş kesimlerin fizik çalışma yeteneğini ve muhafazakar aile kurumunu azçok sürdürülebileceği, kırıntı düzeyinde ve bunlarla koşulludur. Özellikle de kentte ve kırda dev çaplı yeni mülksüzleşme ve yıkıcı proleterleşme dalgalarını, neoliberal kapitalist sömürü ve yağma düzeni içinde tutma ve bunun gereklerine göre şekillendirmenin temel araçlarından biridir. (Neoliberal sosyal yardım politikaları ve sosyal yardım alan kesimlere ilişkin oldukça kapsamlı bir araştırma ve Marksist analizler açısından bkz. Der: Denizcan Kutlu, Sosyal Yardım Alanlar: Emek, Geçim, Siyaset ve Toplumsal Cinsiyet. İletişim yay. İstanbul. 2018)

Kuşkusuz neoliberal sosyal yardım politikaları, aynı zamanda “sosyal” kılıklı büyük çaplı bir sermaye birikim kanalı ve kaldıracıdır. Maden işçisi katliamcısı Soma Holding’in aynı zamanda, devletin, belediyelerin “yoksullara kömür dağıtımı”nda kullandığı yarısı taş-toprak dolu kömür çuvallarının fahiş fiyattan tedarikçisi olduğunu kim bilmez? Ya da ekşimiş, küflenmiş, hatta bazan kurtlanmış peynir, şekerlenmiş reçel, en yoksulların bile çoğunlukla yiyemeyip attığı helva, kaynamış suda hamurlaşıp eriyen makarna, kara kuru zeytin, ne yağı belli olmayan sıvı yağ vb içeren gıda erzağı paketlerinden hangi kapitalistlerin köşeyi döndüğünü?

Neoliberal sosyal yardım politikalarının bir özelliği de, içerdiği “sosyal” kavramına karşın, tamamen bireyselleştirici bir özelliğe sahip olmasıdır. Yardım alanların yardımların koşulları, süresi, içeriği, biçimi, miktarı, kalitesi hakkında en ufak bir söz hakkı, kolektif pazarlık ve temsiliyet olanağı yoktur. Hatta önemli bölümü bozuk ya da yenemeyecek düzeyde sağlıksız ve kalitesiz gıda ürünlerini hukuken dava etme hakkı bile yoktur. Yardım için ancak bireysel olarak başvurabilirler, istem ve şikayetlerini de ancak bireysel olarak yine yardım mercilerine (yerel belediye yetkilileri ve AKP mahalle temsilcileri) iletebilirler, bu da zaten bir çok yerde AKP toplantı-mitinglerine katılma ve oy ile koşullu yardımların kesilmesinden başka bir sonuca yol açmaz.

Ancak “Sosyal Yardım Alanlar” kitabında da işaret edildiği gibi, sosyal yardım alanların artan bir kesiminde, AKP-Erdoğan şükrancılığını aşan bir hak bilinci de gelişmektedir. “Biz bu yardımları önceleri sadaka, dilencilik olarak görüyor, almaya utanıyorduk. Kentteki iş, aş beklentimiz olmayınca, geçim durumumuz daha da bozulunca, almaya mecbur kaldık. Ama artık bunları yardım olarak görmüyoruz. Biz işsizsek, açsak, geçici olarak 3 kuruşa çalışabiliyorsak, kendi keyfimizden değil. Bunlar da kimsenin bize lütfu değil. Bunlar bizim hakkımız. Hem bunlar ne ki, devlet çok daha fazlasını yapmak zorunda.”

Buradan ilerlersek, göstermelik tanzim-satışlarla alay etmek yerine, sınıfsal-toplumsal öfke ve kolektif hak mücadelesini geliştirecek bir ilk yaklaşım ortaya konulabilir. Madem bunu yapar görünüyorsunuz, o zaman tarımsal girdi fiyatlarını küçük tarım üreticileri için indirin, küçük üreticiye ekolojik tarım konusunda destek ve eğitim verin. Marketlerde bulunan tüm temel gıda ürünlerinin (et, balık, süt ürünleri, vd) indirimli satışlarını organize edin. Tüm temel ihtiyaç mal ve hizmetlerinden, tüketim vergilerini, dolaylı vergileri kaldırın. Kira ve ev faturalarını (elektrik, su, doğal gaz) toplam olarak asgari ücretin 4’te biriyle sınırlayın. Sağlık, eğitim, ulaşımı parasız hale getirin. Her türlü temel ihtiyaç ürün ve hizmetinin kara dayalı olarak üretilmesi ve satılmasını yasaklayın!

Bunlar yapılabilir mi, diye soracak olursanız:

Dünya çapında, son birkaç yılki tüm büyük kitle isyan ve direnişleri, temel geçim ürün ve hizmetlerine yapılan fahiş zamlardan, bu zamları körükleyen ve sosyal hak ve sübvansiyonların son kalıntılarını da ortadan kaldıran açık-örtük İMF paketlerinden, büyüyen işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlikten patladı. Türkiye’de de temel gıda ve geçim kalemlerinin katlanan fiyatlarına artan tepkiyi, elektrik, su, doğal gaz fiyatlarına büyüyen öfkeyi, Emeklilikte Yaşa Takılanlar, KHK’lılar, Atanmayanlar gibi hak gasplarına karşı mücadeleyi ve hak bilincini, Antep’teki asgari ücretin 100-200 lira üzerinde ücretler için bile verilen mücadeleyi düşünürsek, bunun gelişen bir zemini vardır. Zaten kapitalist devlet iktidarının tanzim-satış gibi atraksiyonlarının önemli bir yönü, İran’dan Tunus’a, Sudan’dan Haiti’ye, Fransa’dan ABD ve Meksika’ya kadar yayılan isyan ve direniş dalgalarının Türkiye’de ortaya çıkmasını engellemek, en azından olabildiğince geciktirmektir.

Kapitalist devlet iktidarı bunları yapar mı diye soracak olursanız, kendini büyük ve bastıramayacağı bir sosyal devrim tehditi altında hissetmedikçe, hayır, yapmaz ve yapamaz. Bu gibi isyan koşullarında bile yapılacak sosyo-ekonomik ve kısmi siyasal reformların bile, işçi sınıfı iktidarı doğrudan kendi ellerine almadıkça ve doğrudan sermaye egemenliğini ortadan kaldırmaya yönelmedikçe, olabilecek en ileri sınırlarını ve nasıl çözülüp gittiğini, maalesef Venezuela gibi örneklerden biliyoruz. Kaldı ki, bu, şu veya bu ülke burjuvazisi ve iktidarının da tasarrufunda olan bir “tercih” sorunu değildir. Küresel mali oligarşi, 2008-9 krizinden itibaren, özellikle de 2011-13 isyan ve direnişler dalgasından itibaren, her türlü ekonomik, toplumsal, siyasal reforma kapılarını kapatmıştır. Yunanistan’da, Venezuela’da, en son Fransa’da bile nasıl katı ve despotik bir tutum aldıklarını görüyoruz. Zaten Türkiye kapitalizminin ve kapitalist devlet iktidarının, derinleşen kriz koşullarında, borçlarını çevirebilmesi ve yeni borç bulabilmesinin bile örtük İMF-DB programlarıyla koşullu olduğu düşünüldüğünde, bu tür hareketlerin başarısının da neye bağlı olduğu kendiliğinden açıklık kazanır.

Ancak bu tür hareketler, liraya kuruşun geçici olarak gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden çok, çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarının genel planda durmaksızın daha da ağırlaşmasının ötesinde, bu kapitalist despotizm sisteminin ciddi olarak düzeltilebilir, iyileştirilebilir olmadığını kitlelerin özdeneyimleriyle görmesi ve kapitalizmi aşan bir ufka yakınlaşması açısından önemlidir. Bu yüzden bu istemler, bu sistem ve iktidarından dilek ve beklentiler olarak değil, her zaman bağımsız proleter sosyalist devrimci bir işçi sınıfı hareketinin yaratılması ve gelişkin bir sosyalizm amacına bağlı olarak ileri sürülmeli.

Türkiye tekelci oligarşik kapitalizminin dilinden düşürmediği neoliberal “reformlar” ise, önceki dönemlerdeki sosyal reformlarla bile ilgisi olmayan, sermaye birikimini yükseltmekle, sermayeye yeni hızlı birikim alanları açmaktan ibarettir.

Şu tanzim-satış uygulamasında da, “aracıları devreden çıkartarak üreticiden halka doğrudan satış” söylemi altındaki “üretici” tabii ki küçük tarım üreticisi değildir. Hele ki kapitalist büyük şehir belediyeleri vb, tek tek küçük tarımsal üreticileri dolaşarak patetes, soğan, domates topluyor değildir. Tanzimde satılan ürünler, yine Hallerden, kapitalist çiftliklerden ve tarım tüccar ve toptancılarından geliyor. Tıpkı “neoliberal sosyal yardımlar”da olduğu gibi, işçi sınıfının en yoksul kesimlerine 3-5 kuruşluk “yardım”, kapitalistlerin cebine milyonlarca lira olarak geri dönüyor!

Tanzim satışların arka planı: Yaş meyve sebzeye de büyük sermayenin girmesi

Ama ağaçları bırakıp ormana, tanzim-satış balonculuğunun arkasındaki “büyük resme” bakalım.

Tanzim-satış uygulaması, ister seçimlere kadar sürsün, isterse sonrasında da sürdürülsün, gerçekte, arkasından gelecek, tarım-gıdada yeni neoliberal kapitalist yapılandırma dalgasının sadece “vitrini”.

Yeni Hal yasası ve Yeni Tarım/Seracılık düzenlemeleri, arkada -seçimler sonrasını- bekliyor.

Neoliberal kapitalist tarım programlarının ilk aşamaları büyük ölçüde tamamlandı: Küçük üreticinin geniş bir kesiminin mülksüzleştirilmesi ve yıkıcı işçileştirme süreçlerine tabi olması, geriye kalanlarının sözleşmeli çiftçiliğe talim etmesi, borçlar ve bankalara, tefeci tüccara ipotekli topraklarla soyulması, tarımın genetik tabanının sertifaklı tohum tekellerinin eline geçmesi, tarımsal girdi fiyatları göğe çıkarken ürün gelirlerinin bazan maliyeti bile kurtarmadığından, ekilebilir toprakların neredeyse boş kalması, en son tarım sulama kaynak ve tesislerinin bile özelleştirilmeye başlanması. Yanısıra yoğun kimyasallı tarımın, artan ölçüde toprağı kullanılmaz hale getirmesi. Yanısıra yine kapitalist iklim krizinin bir sonucu olan çölleşme, yeraltı sularının kuruması, tarım zararlılarının artması, vd.

Bu ilk aşama, tarımsal küçük üreticiyi çökertme ve yağmalama aşaması. Ancak tekelci oligarşik kapitalizm için bir sorun var: Küresel ve iç tekelci sermaye, yeterince büyük ölçüde ve hızlı kar getirecek görmediği için, katma değeri daha yüksek alanlar dışında, toplamda büyük bir yekun tutan patates, soğan, yaş sebze vb gibi doğrudan tarımsal üretim işlerine girmiyor.

Bunun çeşitli nedenleri var. Patates, soğan, yaş sebze ve meyveden yüksek kar kaldırabilmek için: Birincisi, bu işin çok büyük ölçekte yapılabilmesi gerekir. İkincisi, sanılanın aksine ciddi yatırım ister. Modern seracılık teknolojileri, büyük yerel-bölgesel soğuk hava depoları, Türkiye’de halen çok yüksek olan çürük-fire oranını azaltmak için soğuk hava donanımlı nakliyat, dağıtım ve satışı hızlandıracak sistemler. Üçüncüsü Türkiye’de yine çok yüksek olan kimyasal girdi ve ilaç kullanımını azaltıp AB’nin belirlediği uluslar arası standartlara uymak gerekir, çünkü yüksek kimyasallı ve kimyasal kalıntılı tarım ürünleri artık ihraç da edilemiyor. İhraç edildiği ülkelerden geri dönüyor, ülke içindeki orta sınıflar bile bunları olabildiğince almayıp “organik” denilen tarım ürünlerine yöneliyor. Dördüncüsü, söz konusu tarımsal alan ve ürünlerde -cips, salça, ketçap tekellerinin belli alanlarda yaptırdıkları domates ve patates hariç, özellikle yaş sebze üretiminde- sözleşmeli, taşeron çiftçilik uygulaması halen oldukça sınırlı. Beşincisi, tarım işletmelerine kurumlar vergisiyle birlikte Hal/Belediye vergisi biçiminde çifte vergi uygulanıyor. Toplam vergi oranı, büyük sermayenin asla yanaşmayacağı yüzde 14-20’leri buluyor. Beşincisi, bu alanda tefeci, tüccar, komisyoncu, hal/kabzımal mafyası gibi oldukça güçlü bir asalak kesim var, büyük sermayenin bu alana gövdesel olarak girebilmesi için bu kesimlere de belli bir güçle “ayar çekilmesi” gerekiyor, vb.

Kapitalist devlet iktidarının Yeni Hal ve Yeni Tarım/Seracılık Düzenleme tasarılarına bakıldığında, büyük sermayenin sözkonusu tarımsal üretim ve ticaret alanlarına girmesinin önündeki tüm bu engellerin kaldırılmak istendiğini görüyoruz.

Yeni Hal yasa tasarısı, Türkiye çapındaki büyük kentlerdeki toplam 174 olan Hallerin sayısını 30’a indirmeyi öngörüyor. Yani büyük çaplı toptan depolama, nakliyat ve ticaret, ki bu da daha büyük sermaye demektir! Tasarı, Hal işletmecilerine Anonim Şirketleşme, soğuk hava deposu, atık depolama tesisi, ve belli bir “kalite kontrol standartı” getiriyor, Hal işletme izinlerini de belediyeden alıp bakanlığa veriyor. Bu da geleneksel kabzımallığın ortadan kaldırılması ve Hal işletmeciliğinin büyük sermayenin eline geçmesi demek.

Taslak, Hal toptancılığına anonim şirketleşme zorunluluğunu getirirken, sözde “kamu kurumu” olan TOBB, TESK, TZOB gibi sermaye örgütlerinin yüzde 51 ortaklığını öngörmekle kalmıyor, bu şirketler borsaya açıldığı takdirde, bu “yüzde 51” şartını da kaldırıyor. Yani tarımsal ürün toptancılığını da küresel ve iç tekelci şirketleri tarafından kolayca ele geçirebilir hale getiriyor.

Hal tasarısı, aslında yıllardır gündemde olmakla birlikte, çoğu belediyelerle iç içe geçmiş hal mafyası, komisyoncular vbyi büyük sermaye lehine de olsa yerinden etmek, epey tantanalı bir süreç olacağından, AKP seçimler sürecinde uygulamaya geçirmekten kaçındı. Ancak kentlerde hızla yükselen tarım ürünleri fiyatları büyük sermayenin bu alanda da iştahını kabarttığından; Erdoğan’ın şimdiden direnç gösteren geleneksel kabzımallar ve komisyonculara “terörist” vb dediğine bakılırsa, bu işe ergeç girecekler. Neoliberal kapitalizmin klasik taktiğidir, önce kendi eliyle belli bir alanda asalak, yağmacı, mafyatik kesimleri palazlandırır, sonra da bu alan daha büyük sermaye için uygun bir ölçeğe ve karlılığa gelince, eski beslemelerini hedefe koyup tüm sorun onlardan kaynaklanıyormuş gibi göstererek zorla tasfiye eder ve daha büyük sermayeye bu alanı açar.

Hal mafyası, komisyoncular vb elbette ciddi sorundur, ama tarladan marketlere kadar tüm bir kapitalist tarım-gıda hakimiyeti zincirini görebilmek gerekir. Kaldı ki, hal mafyası kaldırılıp yerine büyük sermaye (mafyası) geçince, tarımsal ürünler ucuzlamayacak; tam tersine öngörülen tekelci sermaye standart ve yatırımları, özellikle de tekelci sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi ile, fiyatların daha da yükselecektir. Bu da neoliberal kapitalizmin klasik taktiğidir. Geçiş sürecinde özendirici, beklenti yaratıcı bir dizi atraksiyon yaparlar, ondan sonra eskisinin de 2-3 katı fiyatları bindiriverirler, tıpkı doğal gazda yaptıkları gibi.

Yeni tarım/seracılık tasarısı da bunun paralelinde. Türkiye’de yarım milyon dekar sera alanı var, bu konuda “dünya üçüncüsü” görünüyor. Ama bu seraların yalnızca 5 bin dekarı, yani yüzde 1’i modern kapitalist seracılık. Geriye kalanı ise genellikle naylon ve muşambayla örtülen, soba ile ısıtılan, aşırı kimyasalların kullanıldığı, üretkenliğin çok düşük olduğu geleneksel/ilkel aile tarımından pek farklı değil.

Yeni tasarı ise, en başta bu alanlarda da sözleşmeli çiftçiliği koşulluyor. Büyük kapitalist güçler, her türlü devlet teşviğiyle, istediği büyüklükte sera arazilerini kiralayabilecek. Dahası termal su alanlarını ve kamu arazilerini de istediği gibi kiralayabilecek. Buralara, kapitalist devletin sunacağı sayısız teşvik, finansman ve kredi kolaylığıyla “modern seracılık” yatırımları yapacak, belli üretim/ürün standartlarını uygulayacak. Ve yüzbinlerce küçük sera üreticisi daha, ya kendi toprağında taşeron tarım işçiliğine indirgenecek ya da büyük kapitalist seracılık ile rekabet edemediği için, büyük kapitalist seracılık alanlarında yine taşeron tarım işçisi olacak.

Ya süpermarket zincirleri diye soracak olursanız: Marketlerdeki yaş tarımsal ürün fiyatları düşmeyecek, ya da ilk elde biraz düşer görünüp sonra eskisinin de üstüne çıkacak. Aracı, komisyoncu vb denilen kesimlerin kar payı da, süpermarket zinciri patronların cebine inecek. Ancak daha önemlisi şu: Bu yasa tasarıları geçerse, belli bir vadede, tarladan sofraya yaş tarım ürünü zincirinin çeşitli halkalarını tutmuş olan ve birbiriyle çekişen tüccar, komisyoncu, depocu, nakliyatçı, kabzımal gibi kesimler giderek ayıklanacak, yerlerini, tekelci kapitalist sera şirketleri, Hal şirketleri, ve Süpermarket zincirlerinin görülmemiş bir tekelci sermaye entegrasyonu, yoğunlaşması ve merkezileşmesi alacak.

Bu tasarının başlıca hedeflerinden biri de, Marksist ekonomi-politik eleştirisi kavramlarıyla söylersek, Türkiye tarımında (ya da ondan geriye ne kaldıysa!) halen önemli ölçüde yürürlükte olan ilkel birikim süreçleri ve biçimsel boyunduruktan (ticari, finansal, mafyatik aracılar üzerinden birikim ve kontrol), tekelci oligarşik büyük sermaye temelinde, büyük çaplı ve göreli artı-değere dayalı birikim ve gerçek boyunduruğa (sözleşmeli çiftçilik, tarım işçiliği, tarladan sofraya tekelci oligarşik sermaye entegrasyonu ve merkezileşmesi, vb) geçiş çabasıdır.

Bu yasa tasarılarının kritik bir hedefi de şudur: Neoliberal kapitalist tarımsal dönüşüm programları, tarım alanında da emperyalist kapitalist ülkelerle bağımlı kapitalist ülkelerin tarımı arasında da yeni bir Uluslar arası işbölümü öngörmektedir. Buna göre, bağımlı kapitalist ülkelerdeki geleneksel tahıl ve hububat üretimin yerine, aşırı ucuz emekgücü temelinde ağırlıklı olarak ihracata dönük yaş sebze-meyve tarımı geçirilmektedir. (Bunun nedeni hayvancılık ve tahıl üretiminde, çok geniş arazilerde yüksek teknoloji ve yüksek üretkenlikle, yüksek karlılığın mümkün hale gelmesidir. Bunlar emperyalist kapitalist ülkelere geri dönerken, belli teknolojik gelişmelere karşın yaş sebze-meyvede aynı yüksek üretkenliğin halen mümkün olmaması, ucuz emekgücünün belirleyici olmasıdır. Ucuz emekgücü derken de, bundan sözleşmeli çiftçilik, ezilen ulustan ve göçmenlerden mevsimlik tarım işçileri, ve tabii ki artan ölçüde kadın ve çocuk emeğini anlamak gerekir.)

Bu tekelci kapitalist entegrasyon sürecinin ilk vuracağı kesimlerden biri, zaten marketler karşısında kent merkezlerinden emekçi mahallelerine doğru gerilemiş olan, pazarcı esnafı olacak. Onların da tasfiyesi süreci, komisyoncu vb ile birlikte arada kaynatılıp hızlandırılacak. Geriye kalmış olan küçük tarımsal üretici/seracıların yıkım dalgası hızlanacak, yeni proleterleşme dalgaları artacak. Daha büyük kapitalist çiftlikler, plantasyonlar, yüzlerce binlerce serada üretim yaptıran büyük tarım işletmeleriyle birlikte, mevsimlik tarım işçilerinin yanısıra tam zamanlı -ama genellikle taşeron- tarım işçilerinin sayısı artacak. Kentli işçiler de, ucuz tarım ürünü/gıda özlemini ancak rüyasında görebilecek!

Sözü daha fazla uzatmadan, yeni tarım, seracılık ve hal tasarılarını aklınca övmeye çalışan AKP medyasından bir cümleyle, meseleyi özetlemiş olalım: “Nükleer santral, baraj, köprü projelerinin ihalesine giren büyük şirketlerimiz olduğu gibi, sözleşmeli tarımla güçlü sermayenin sektöre girmesi amaçlanıyor!”

Buna aklı başında olan her işçi, “Eyvah ki ne eyvah! Soma’yı, 3. Havalimanını gördük. Bunlar şimdi de tarımsal gıda modernizasyonu adı altında, tarım işçi emekçisi katliamlarını kitleselleştirecekler, tarımı büsbütün kanserojenleştirecekler, bize de kilosu 50 liradan taş yedirtecekler” diye düşünür.

Ne Yapmalı’ya doğru

Peki ne yapmalı? En başta içi çoktan boşalmış ve tamamen kapitalize olmuş/şirketleşmiş “kamuculuk” hayalinin, yerel geleneksel/ekolojik tarım nostaljisinin, veya saksıda patlıcan, biber yetiştirmeye başlamanın çare olmayacağını belirtelim. Şu basit nedenle:

Tarım-gıda küresel tekelci-mali oligarşik kapitalist bir sistem halini almıştır. Bayer-Monsatto, Siyngetta-Dow-Dupont gibi dev tekelci birleşmelerden sonra, 3-4 kadar dev emperyalist kapitalist sermaye grubu, dünya tohum, tarımsal gübre ve ilaç üretim ve piyasasının 3’te ikisini kontrol eder hale gelmiştir. Deer, CNH, Agco gibi 3-4 tarımsal makine ve teknoloji tekeli, dünya tarımsal makine ve teknoloji üretim ve piyasasının yarısından fazlasını kontrol etmektedir. Cargill gibi bir avuç uluslar arası tarım ürünleri ticareti grubu, piyasanın 3’te ikisini kontrol etmektedir. Unilever, Nestle, JBS, Kraft, Danone, Coca-Cola, PepsiCo gibi 20-30 kadar emperyalist kapitalist tekel grubu, dünya çapında sınai gıda üretim ve satışlarının yarısından fazlasını kontrol etmektedir. En sonu, Wall-Mart, Metro, Makro, Carrefour, vb gibi az sayıda süpermarket zinciri, dünya çapında perakende hazır gıda ve yaş meyve-sebze piyasasının giderek büyüyen bir bölümünü kontrol etmektedir. (Bkz. Atakan Büke, Gıdanın Küreselleşmesi ve Metalaşması, Çalışma Ortamı dergisi, Ekim-Aralık 2017)

Bu durum, bu gibi küresel mali oligarşik sermaye gruplarına göbekten bağlı bir kapitalist devlet iktidarının, tanzim-satış gibi uygulamalarının neden geniş çaplı ve uzun süreli olamayacağını gösterir. Türkiye’de de aynıyla vaki olan bu tekelci oligarşik kapitalist entegrasyon, yoğunlaşma, merkezileşme, zincirleşmeye esaslı biçimde dokunmadan tarım-gıda sorununun çözülebileceği hikayesi, çocuk masalıdır. Bu gibi uygulamalar, henüz büyük çaplı tekelci oligarşik hakimiyetin olmadığı geriye kalan tarım-gıda alanlarında da, buna geçişin katalizörü olur, o kadar.

“Gıda egemenliği”, “gıda güvenliği”, “ekolojik tarım-gıda”, “ucuz, sağlıklı, besleyici gıda” kuşkusuz önemli, ama kapitalizm koşullarında asla gerçekleşemeyecek slogan ve istemlerdir. Bakınız Venezuela örneği: Venezuela’da emperyalist kapitalist ortaklı tekelci oligarşik az sayıda sermaye grubu temel tarımsal ürün ve gıda üretim ve piyasasının yarısından fazlasını elinde tutarken, ve bunların egemenlik ve karlarına dokunmadan, tarımsal kooperatifçilik vb ile “gıda egemenliği”nin neden sağlanamadığı apaçıktır. Kaldı ki Venezuela’da bu kadarı bile, büyük çaplı işçi emekçi isyanları, mücadeleleri, inisiyatifi ile gerçekleşebilmiştir. (Bkz. Venezuela: Chavezcilik Ne Yana Düşer, Sosyalizm Ne Yana, Devrimci Proletarya.)

Tarım-gıda sistemi küreselleşmiş, emperyalist kapitalist ve “yerli-milli” geçinen tekelci oligarşik güçlerin ortaklığına tabi hale gelmiştir. Tarım-gıda da azami sömürü, soygun ve hakimiyet, giderek derinleşmekte ve ezicileşmektedir. Tarım-gıda krizi ve aşırı pahalılığı kapitalizmin eseridir, ve tıpkı eğitim, sağlık, enerji, ulaşım, emeklilik, çalışma ve yaşamın tüm temel alanlarındaki krizler gibi, genel bir eğilim olarak şiddetlenecek, uzlaşmaz sınıf karşıtlığını bilemeye devam edecektir.

Bunun karşısında ise 2007-8’den bu yana dünya çapında sayısız ülkede yaşanan ve yaşanmaya devam eden sayısız gıda isyanı ve direnişi vardır. Bu, bir yanda tarım-gıda alanında görülmemiş bir tekelci oligaşik sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi, olağanüstü karları ve hakimiyeti; diğer yanda ise giderek daha fazla yetersiz, dengesiz, sağlıksız beslenme ve hatta açlığa doğru itilen (ya da çocuklarının boğazından kesemediklerini, eğitim ve diğer temel ihtiyaçlardan kesmek zorunda kalan) işçi sınıfı arasında, uzlaşmaz sınıf karşıtlığının giderek keskinleşecek bir cephesidir. Bugün bırakalım işçi sınıfının en yoksul ve yetersiz beslenen kesimlerini, beyaz yakalı ücretliler bile akşamları dışarıda yeme-içme alışkanlıklarını kesmek zorunda kalmakta, öğle aralarında en ucuzcu yemekhanelere talim etmeye başlamaktadır.

Bu uzlaşmaz bir çelişkidir, kapitalizm koşullarında, aspirin tedavisinden başka bir şey olmayan, tanzim-satışçılık ve kooperatifçilik vd ile belki biraz perdelenir veya ötelenir, fakat ortadan kaldırılamaz. Tarım-gıda, kapitalist despotik üretim ve egemenlik ilişkileri içinde kaldıkça, salt dolaşım sürecindeki rötuşlarla da çözülemez. Nitekim kapitalist devlet iktidarının tanzim-satış uygulamasıyla görünür hale gelen temel bir kaygısı da, patlıcanın yalnızca bir sebze olmakla kalmaması, temel gıdadaki artan pahalılığın ücretler üzerindeki basıncı da artırması, işçi grev ve direnişlerinin de en meşru bir dinamiği haline gelmesidir. Ne yapmalı’nın çıkış noktası bu, varış noktası ise kapitalizmi tarihe gömmek için ne gerekiyorsa odur.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*