Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Suud yıkılmadan Ortadoğu özgürleşemez!

Suud yıkılmadan Ortadoğu özgürleşemez!

1

Suud mali oligarşisi, öldürmeyi iyi bilir.

Yemen’de, Suud ordusunun başını çektiği hava bombardımanlarında, son 6 ayda 5 bin sivil katledildi. 1.5 milyon insan hava bombardımanları nedeniyle yıkıma uğradı, yaşadıkları yerleri terketmek zorunda bırakıldı.

Bahreyn’de, Suud desteklediği rejime karşı isyanı bastırmak için ordu ve polisini göndererek, 1200 sivili katletti.

Suud, Afganistan’dan Libya ve Suriye’ye, son 4 yılda 500 bin kişinin öldüğü din-mezhep kılıflı savaşların, katliamcı şeriatçı-faşist çetelerin organizasyon ve finansmanında, başı çeken devletlerden biridir.

i2

Merkezinde Suud’un yer aldığı Körfez İşbirliği Konseyi mali oligarşisi, Ortadoğu ve Arap ülkelerinin yıkıcı neoliberalizasyonunda önde gelen bir rol oynamıştır.

KİK mali oligarşisi, 2008 yılında, Mısır, Ürdün, Lübnan, Libya, Tunus, Filistin’de en büyük, Fas ve Suriye’de ikinci büyük dış yatırımcı konumundaydı.

2000-2010 yılları arasında hızla yükselen petrol fiyatları sayesinde dev çaplı uluslar arası yatırım fonları oluşturan Suud-KİK mali sermayesi, bölge çapında hızlanan neoliberal yapılandırmanın -bölge burjuvazileri arasındaki – en büyük organizatörü ve bundan en büyük yağmacı çıkarı elde edeni oldu.

KİK mali sermayesi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika devletlerinin özelleştirdiği en kritik ve en karlı tekelci şirketlerin (enerji, telekominikasyon, sağlık, emlak, finans, turizm, vd) önemli bölümünü ele geçirmişlerdir. (Türk Telekom’u ele geçiren Lübnanlı Oger grubunun arkasında Suud sermayesinin olduğu bilinmektedir.)

KİK, “genişletilmiş Ortadoğu”da, çoğu ülkenin burjuva sınıf, devlet yapıları ve neoliberal yıkım politikalarına içkin hale geldiği gibi, bölgenin neoliberal mali oligarşik entegrasyonun başlıca stratejik merkezi “iç” gücü ve belirleyicisi haline gelmiştir.

Dolayısıyla Suud-KİK, bölge çapında neoliberal kapitalizasyonun yol açtığı sosyal yıkımın da başlıca faillerinden biridir.

Suudi-Arabistan3

Mali yatırım ve ele geçirmeleri, bölge çapında genişleyen ve birinci sıraya çıkan Suud-KİK’in, bunları korumak ve büyütmek için, şu veya bu düzeyde etkide bulunduğu ülke burjuvazileri ve devletleriyle de çeşitli karanlık, gerici, kontracı uluslar arası organizasyonların yapılmasında etkin bir rol oynaması, bölgenin başlıca “iç” korucu güçlerinden biri haline gelmesi de kaçınılmazdır.

Suud petro-dolar sermayesinin, Türkiye’de 12 Eylül askeri-faşist darbesinden sonra dinci-gericiliğin ve İslami kılıklı sermayenin, daha sonra AKP’nin desteklenmesi ve finansmanında, Arap baharıyla birlikte Türkiye tekelci burjuva devletinin bölge politikalarının değişmesinde, etkin bir rol oynadığı bilinmektedir.

Arap baharıyla birlikte Suud ile İran arasındaki mezhepçi kamplaşma üzerinden bölgesel tekelci güç ve hegemonya mücadelesi keskinleşmiş, İhvan’ın çökmesiyle üçüncü bir bölgesel güç odağı olma şansı zayıflayan AKP, tabii ki Suud-Katar cephesine yazılmıştır. İlginç bir nokta, AKP’nin yatırım yaptığı İhvan’ın Mısır’da askeri darbeyle, Suriye’de (başlangıçta en büyük “muhalefet” gücüyken) daha vahşi şeriatçı-faşist çetelerle çökertilmesinde, İhvan’ı da rakip olarak gören Suud-KİK mali oligarşisinin önemli bir rol oynamış olmasıdır.

094

Suud mali oligarşisi, Arap ülkelerindeki -bir hedefi haline geldiği- isyan ve direnişler karşısında ciddi bir korku ve sarsıntı yaşadı. Ve yalnız “arka bahçesi” saydığı Bahreyn ve Yemen’de değil, bölge çapındaki halk isyan ve direnişlerinin bastırılmasında ve soğurulmasında etkin bir kontra-gücü rolünü oynadı.

Arap halkları, Suud-KİK’e neredeyse ABD ve İsrail’e olduğu kadar tepkiliydi. Çünkü kendilerini ezen köhnemiş rejimleri nasıl kolayca satın alıp azalan yaşam olanaklarını nasıl pervasızca yağmaladığını, bölgede büyüyen baskı, yoksulluk ve yıkım üzerinden Suud-KİK’in mega lüks şehvet kulelerinin nasıl yükseldiğini görüyorlardı.

Suud-KİK’in bölgesel isyan ve direnişlere yönelik kontra harekatı çok çeşitli biçimlerde gerçekleşti: Yemen ve Bahreyn’de doğrudan işgalci askeri bastırma, bölge çapında şeriatçı-faşist çetelere organizasyon ve finans desteği, Libya ve Suriye gibi ülkelerde bağlantılı oldukları devlet komuta kademelerinin ve aşiret şeflerinin bir kısmını satın almak, direniş hareketlerinin anti-neoliberal dinamiklerini engellemek için hareketlerin içinde yer alan liberal, islamcı, Arap milliyetçisi güçler üzerinden soğuracak organizasyonlar, derin bir kriz içindeki Mısır, Tunus gibi devletlere büyük çaplı ek kredi desteği…

1280229_11172955

Suud-KİK merkezli mali oligarşinin bölge çapında bir çok ülkedeki ekonomik, siyasi, ideo-kültürel (dinci, mezhepçi gericilik, vd) uluslar arası ilişkiler ağı ve hegemonik etki kapasitesini, bu ülkelerin 1- Neoliberalizmi derinleştirme politikalarının sürdürülmesini güvence altına almak, 2- sosyal ve siyasal reformları engellemek, için kullanması özellikle kritiktir.

Kuşkusuz bunlar yalnızca Suud’un marifetleri değildir. Emperyalist kapitalist güçler ve her bir bölge ülkesinin neoliberal burjuvazi ve devletleri, birlikte ve iç içe hareket etmektedir. Fakat Suud-KİK’in farkı, küresel mali oligarşi ile tam kaynaşmış bir bileşeni olması (ABD ve AB banka, borsa ve tekellerinde 4 trilyon dolarlık yatırımı vardır, emisyon skandalıyla gündeme gelen Volkswagen’in bile en büyük yatırımcısıdır! Diğer taraftan ABD-AB eksenli petrol, enerji, finans, silah tekellerinin en büyük dış yatırımları da Suud-KİK’tedir!) ve bölge içinde de en büyük uluslar arasılaşmış mali sermaye gücü olmasıdır. Örneğin, Tunus, Fas, Mısır gibi kitle isyan ve direnişleri nedeniyle İMF neoliberal programlarına imza atmakta zorlanan ülkelerde, aynı kredi-neoliberal program paketleri, Suud üzerinden yürütülmektedir.

Neoliberal küreselleşme ve sermayenin küresel-bölgesel temelden birikimine geçiş, Suud-KİK’in küresel-bölgesel kapitalist mali oligarşik ekonomi ve siyasetteki stratejik ağırlığını artırdı. Bu dünya kapitalizminin petrol talep ve bağımlılığının (özellikle AB, Çin, Hindistan) artmasından, Suud-KİK’in (Irak ve İran’ın devre dışı bırakılmasıyla) büyük çaplı istikrarlı petrol sevkiyatı sağlayan ve dünya petrol fiyatlarını (genellikle ABD’nin isterleri doğrultusunda) belirleme yeteneğine sahip tek güç haline gelmesinden, ve Suud-KİK’in petrol gelirlerinden gelen dev çaplı finansal artığının bölgesel-küresel neoliberalizmin ve krizin finansmanında (ABD ve AB’nin dış borçlarının, borsalarının finansmanında, küresel banka ve tekellerin krizden Suud-KİK’in ortak edilmesiyle kurtarılmasında, vb) kullanılmasından, yanısıra Suud-KİK’in aynı nedenle emperyalist tekellerin en büyük silah, inşaat-altyapı ve ultra lüks meta pazarı olmasından kaynaklanıyor.

Öyle ki, sadece Suud rejiminin yıkılması bile, Suud-KİK finansmanıyla ayakta durabilen çok sayıda küresel banka, borsa, tekeli batırabilir, başta ABD-AB olmak üzere küresel krizi şiddetlendirebilir, dünya çapındaki ekonomik ve siyasal dengeleri ciddi biçimde değiştirebilir.

66106-INNERRESIZED600-600-186

İşte bu yüzden Suud-KİK’in küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisi tarafından askeri, siyasi, ekonomik özel olarak korunması ve dokunulmazlığı vardır.

Suud’un ülke içindeki şer’i vahşeti, Bahreyn ve Yemen’deki katliamları, dünya medyasında neredeyse tek satırla bile yer almaz. Dahası Suud, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Panelinin başkanlığına seçilerek taltif edilir, buna tek bir BM üyesi devlet bile itiraz etmez!

Dünya futbol kupası organizasyonu, futbol için en elverişsiz iklim ve sıcağın olduğu Dubai’ye verilir, stadların yapımında şimdiden 200’e yakın göçmen işçi öldürülür, dünya medyasında tık yoktur!

Suud kralı ölünce Türkiye’den İngiltere’ye kadar resmi yas ilan edilir!

Yeni Suud kralı, Fransa’nın en gözde tatil beldelerinden ve plajlarından birini 1 ay boyunca kapatır, plaja ve tatil beldesine girmesi yasaklanan Fransızların protesto gösterileri Fransız devleti tarafından zorla dağıtılır!

Bir Suud prensinin Amerika’daki ultra lüks rezidansında Amerikalı bir hizmet işçisi kadına tecavüz ettiği açığa çıkar, prens kefaletle serbest bırakılır!

Eh tüm bunlardan sonra Suud kıçı yalayıcılarının 900 kişinin öldüğü Hac katliamını, “cık cık” yapıp geçiştirmesi, hatta düpedüz katliam özürcülüğü veya destekçiliği yapmalarına şaşırmak mı gerekir?

kabe_cevresinde_kentsel_donusum_yapilacak_h539807

Hac alanındaki dev inşaat vinci devrildi ve 104 kişiyi öldürdü. Vincin en basit denge mekanizmaları bile kurulmamıştı, dahası 100 binlerce kişinin bulunduğu ve geçtiği yerde dev bir inşaat vinci ne arıyordu, en dahası Hac alanı gibi bir yerde neden dev plaza ve gökdelenler inşa ediliyordu?

Tüm inşaat katliamlarının nedeni neyse o: İnsanlar ölüyor sermaye büyüyor. Rant, hız, maliyetlerin işçi ve kitlelerin yaşamı üzerinden düşürülmesi, azami kar. Suud-KİK, dünyanın en büyük, en hızlı, en karlı lüks inşaat/rant alanlarından biri olduğu için, bu en yağlı karlardan payını alan kapitalist güçlerin tamamı yine “kedidir kedi!” numarısına yattı.

Bir Suud prensi askeri koruma konvoyuyla geçecek diye, yüzbinlerce kişi daracık bir alana sıkıştırıldı. Çıkan izdiham ve panikte 780 kişi daha ezilerek ve havasızlıktan boğularak öldü. Ölenler tabii ki hacıların yoksul kesimindendi; hac gezisini de 7 yıldızlı otel, AVM, lokanta, eğlence ve sefahat merkezlerinde geçirme, arada dini ritüellerini de kendilerine ayrılan özel korumalı ve lüks alanlarda yapma şansı olmayanlardı. Milyonlarla aktıkları Kabe ve çevresindeki hareket alanlarını giderek sıkıştıran lüks ve rant ve VİP yapı ve yasakları nedeniyle, aynı zamanda çöl sıcağında bu demir-çelik, beton, cam yapıların büsbütün artırdığı sıcaklık ve havasızlık içinde sersemleyen, asker ve polisler tarafından itilip kakılan, hayvan gibi güdülen, ezilerek öldürülen, cesetleri grayder kepçesiyle toplanıp üst üste yığılanlardı.

Bir Suud prensi bozuntusu, yani bir mali oligark, tam da yüzbinlerin zaten sıkışık bir tarzda yürümeye çalıştığı bir anda, oradan askeri konvoyuyla gösteriş keyfi yaparak geçeceği tuttuğu için, o Suud prensi bozuntusunu, yani mali oligarkı, kan ter içinde yürümeye çalışan kitlelerden korumak için öldürüldüler. Hac yerlerinde burjuvalara ve üst orta sınıflara ayrılan lüks sefahat alanları giderek genişletilirken, milyonlarca kişiye ayrılan alanlar ve yollar giderek daraltıldığı için öldüler.

clock-tower-mecca-hotel-1108

Tüm bunlar ne kadar insanlık dışıysa, o kadar küresel tekelci neoliberal kapitalizmin yasa ve teamüllerine uygundur.

O prens bozuntusu, haccın milyonlarca insan için işkenceye dönüştürülmesini, yüzlercesinin ölümünü niye taksın, ABD, İngiltere, Fransa başkanlarının, küresel banka-tekel CEO’larının önünde eğildiğini, kendisine dalkavukluk yaptıklarını, her durumda sırtını sıvazladıklarını görmüştür.

Her türlü tekelci kapitalist işletme ve organizasyonda, özellikle de kriz koşullarında, “maliyet” olarak gördükleri kitlelerin sağlık ve can güvenliğinden çalarak azami kar artışı sağlamaları kuraldır. Durmadan itip kakan, engelleyen ve yasaklayan asker ve polisler dışında, dini ritüeller dışında harcayacak parası olmayan milyonlarca insanın hareketini organize edecek, rehberlik yapacak, sağlık, can güvenliği, dil gibi konularda yardımcı olacak doğru dürüst sivil personelin dahi olmaması, yollarda gölgeliklerin, çok dilli anonsların dahi olmaması yeterince açıklayıcıdır. Bunun yerine yapılan, yarım litre pet şişe suyun bile 10 dolara satılmasıdır!

Katliamın en önemli nedenlerinden biri de, Suud mali oligarşisinin tekelci petrol gelirlerindeki büyük azalmanın (varili 100-120 dolardan 30-40 dolara kadar düşmüş durumda) acısını, tekelci din-peygamber turizminden çıkarmaya çalışmasıdır. Hac turistlerinin sayısındaki büyük artışların bir nedeni, Suud’un bölgede başlıca organizatörlerinden neoliberalizmin sosyal yıkımı karşısında yine Suud’un bölge çapında dine sarılmayı özendiren din-cemaat temelli organizasyon ve politikaları teşviki ise, bir diğer nedeni de, müslüman ülke hükümetleri, turizm şirketleri vbye gönderdikleri hac turisti sayısı oranında prim, teşvik sistemidir. Aynı şekilde Hacca gidenlerin önemli bir bölümü, kendi dinci-gerici devlet, hükümet, cemaatleri nezdinde “muteber/ayrıcalıklı” vatandaş olup, geleceklerini bu şekilde kurtarmaya çalışanlardır. Ne de olsa Suud-Kabe tekelci markası, iş bulmaktan belediye yardımlarına kadar “hamil-i kart” statüsü işlevi de görür: Bir alışveriş, bir fiş! Tüm bunlar zaten, Hac ritüelinin nasıl bir uluslar arası-dev çaplı tekelci kapitalist sömürü ve hakimiyet mekanizması olduğunu gösterir.

Sonuçta zaten bir çöl şehri olup dar bir alana sıkışmış Mekke’de bir yandan Hac mabeti alanını her yıl yeni sermaye mabetleriyle daha da daraltıp, diğer yandan 10-15 gün gibi bir sürede 4 milyon kişinin (soyulmak için) getirilmesi, dünyanın en iyi organizasyonu olsaydı bile, göz göre göre katliama davetiye çıkarmaktır.

9

Neoliberal kapitalizm, toplumsal yaşam ve ilişkilere, hiçbir alanını boş bırakmadan, ancak azami metalaştırılmadıkça; sermayenin genişleyen yeniden üretiminin bir bileşeni haline gelmedikçe, varlık hakkı tanımaz. İşte dinin de nasıl dev çaplı bir küresel tekelci sermaye birikim ve hakimiyet alanına dönüştürüldüğünü görüyoruz.

Bunun için Suud’a gitmeye gerek yok, Türkiye’den yeterince biliyoruz, denilebilir. Fakat burada söz konusu olan, İslam dininin kutsallarının en kutsalı sayılan “Peygamber Mabedi”nin küresel tekelci sermaye birikim, rant ve soygun aracına, bir para basma makinasına çevrilmiş olmasıdır.

Kapitalizmin biricik kutsalının kar, biricik mabedinin sermaye olduğu, Mekke’deki neoliberal mali oligarşik dönüşümden, bilmemkaç yüz metrelik 7 yıldızlı mali sermaye kulelerinin “peygamber tapınağı”nı ayakları altına alıvermesinden, “ en kıymetlimiz” olduğu iddia edilenin ancak vıcık bir piyasa ve rant aracı olarak “kıymetli” olmaya devam edebilmesinden, en yüksek bir “dini vecibe” sayılan Hacılığın en bayağısından bir kapitalist turizm sektörüne çevrilmesinden, daha açık ve göstere göstere – Bilal’e anlatır gibi!- anlatılamazdı.

Ve bu kaçınılmazdır. Çünkü neoliberal kapitalizm, hele ki turizm sektörü, ancak yok ettiğini satarak kar edebilir. Tekelci kapitalist iletişim sektörünün insanlar arasında azbuçuk içerikli ve anlamlı iletişimi yok etmesi gibi, kolay ve hızlı ulaşım için satılan otomobillerin trafik keşmekeşiyle ulaşımı engellemesi gibi, doğayı metalaştıran ve sermayeleştiren doğa turizminin doğayı yok etmesi gibi, otantik kültür turizminin her türlü otantizmi yok edip dünyayı tek tipleştirmesi gibi, din turizmi de bir dönemki “manevi arınma” gibi geleneksel toplum kalıntısı biçimiyle dini yok eder.

Bu da kapitalizm içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişkilerin tarihsel gelişme sürecinin bir ifadesidir. Tıpkı, emekgücünün, sağlığın, doğanın vd yokedilerek satılmasının kitlelerin ayaklandırmaya götürecek bir sınırı olması gibi … Dinin sermayeleştirilmesinin de götürdüğü bir yer vardır: Çünkü kitleler neoliberal kapitalizmin yıkıcılığı karşısında dine sarılırlar, fakat dinin de neoliberal sermaye sömürüsü ve hakimiyeti biçimi olduğunu farketmeye başladıkları anda öfkeleri çok daha korkunç olur.

Sonuçta her türlü toplumsal ilişki, ne kadar daha fazla tekelci kapitalist meta üretim ve egemenlik ilişkilerine indirgenirse, bunların içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal karşıtlaşma da o kadar şiddetli sarsıntılarla kendini göstermeye başlar. İnsanlar ile şeyler arasında bir ilişki gibi görünenerek, insanlar arasındaki gerçek sınıfsal-toplumsal-cinsel sömürü ve despotik tahakküm ilişkilerini perdeleyen fetişistik inanç ve önyargılar da birbiri ardına sarsılmaya ve meşrulukları zayıflamaya başlar.

Hep vurguluyoruz: Küresel-bölgesel temelden kapitalizmin egemenliğini bir dönem boyunca katmerlendirip güçlendiren etkenlerin hepsi, halen egemenlik ve etkilerini sürdürse de, artan sarsıntılar yaşıyor, kitlelerin gözündeki meşrulukları aşınıyor ve azalıyor. Bunlardan biri de, kitlelerin bir dönem boyunca modernleşme, özgürleşme, toplumsal-siyasal ve Uluslar arası konum artışı diye algıladığı dinin sermayeleşmesi/sermayenin dinleşmesiydi. Bu açıdan, artık herkesin arka planında hangi küresel-bölgesel kapitalist güçlerin olduğunu bildiği din/mezhep savaşları, neomuhafazakar yönetimler, şeriatçı-faşist çeteler vd dehşet birikiminin üstüne, Mekke katliamının yarattığı sarsıntının, katliamı sermaye dininden başka bir din kalmamış olmasıyla, dinin, “peygamber”in bile tekelci özel mülkiyetleştirilmesi, özelleştirilip/neoliberal kapitalizasyonuyla, petrol kuyularından farksız bir azami kar ve rant aracı, bir mali oligarşik sanayi ve turizm markası haline getirilmesiyle de şurasından burasından ilişkilendirilerek, dindar kesimler tarafından bile sorgulanmaya başlandı.

10

Solda da Mekke katliamı ile, dinci-gericilik eleştirilerin uzun süredir unutulan anti-kapitalist temeli bir an için hatırlanır gibi oldu.

Bunu sosyalist sınıf mücadelesi temelinden dinci gericiliğe karşı mücadeleye doğru derinleştirmeliyiz.

Ortadoğu siyasetinde din, mezhep, aşiret, ulus, despotizm, katliamlar, savaşlar… kuşkusuz kritik bir rol oynar, fakat hiçbiri kapitalizmden, hem de bölgesel ve küresel temelden neoliberal tekelci ve mali oligarşik kapitalizmden bağışık değildir.

“Ortadoğu’da kapitalizm ve kapitalist sınıf gelişmediği veya iktidarda olmadığı için burjuva demokrasisinin de gelişmediği ya da az geliştiği, bu türden çağ dışı manzaraların yaşandığı” türünden şu bayat modernist ve oryantalist görüş tamamen yanlıştır. Tam tersine bugün Ortadoğu’da ne olup bitiyorsa, tamamı küresel ve bölgesel temelden neoliberal kapitalizmin gelişiminin bir sonucudur. Rejimler, iktidarlar, ister neomuhafazakar despotik demokrasi, ister İslamcı, ister mezhepçi, ister monarşi, ister ordu, ister aile-aşiret oligarşisi görünümünde olsun, kapitalist sınıf iktidarlarıdır.

Suud-KİK ise, küresel mali oligarşiyle tam kaynaşmış ve bir bileşeni haline gelmiş olmasıyla, neoliberal kapitalist bölgeselleşmede oynadığı “iç” merkez rolüyle, bölge çapındaki sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal isyan ve direnişlere karşı yine bölgesel mali oligarşik bir bastırmacılık ve ultra gericilik kalesi, ABD ve yörüngesindeki bölge devlet ve hükümetlerinin başlıca dayanağı ve finansörü, şeriatçı-faşist çetelerin başlıca hamisi ve destekçisi olarak stratejik-kritik bir yer tutmaktadır. Suud-KİK’in bölgenin “iç” mali oligarşik kontrol ve yeniden dizaynında oynadığı rol, AKP’nin Ortadoğu politikalarında değişimin de başlıca dayanak ve etkenlerinden biri olmuştur, halen de öyledir. Mekke markası ise, yalnızca dev çaplı bir uluslar arası tekelci kapitalist din rant ve ticareti çarkı olarak değil, aynı zamanda bir tür mali oligarşik neo-halifelik egemenliği mekanizması olarak işlemektedir.

Bu demektir ki Suud-KİK mali oligarşilerinin bölgesel (ve küresel) güç, etki ve konumunun üstüne gitmeden, Suud yıkılmadan bölgede köklü bir toplumsal-siyasal değişim olmayacaktır. Bu tabii ki emperyalist kapitalist güç odaklarının Ortadoğu’ya yeniden gövdesel-doğrudan askeri-siyasi yığınak yapmaya başlaması, İsrail, İran, Türkiye kapitalist güçleri, dahil girilmekte olan yeni süreçle birlikte düşünülmelidir. Hepsi iç içe bir düğüm olduğu gibi, çelişki ve çatışmaları da birbirini zayıflatmaktadır.

11

Suud-KİK prens hazretleri/mali oligarklarının küresel mali oligarşi içinde yükselen konumu itibarıyla da küreselleşen skandalları, tatil kasabası kapatmalar, tecavüzler, vd, diğer taraftan küresel mali oligarşinin bunların koruyuculuğunu, özürcülüğünü ve dalkavukluğunu yaparak daha bir düşkünleşmesi; hem Suud-KİK’e karşı dünya çapında kitlelerin öfke ve tepkisini artırmakta, hem de küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisini de sarsan, yıpratan, meşruluğunu zayıflatan bir rol oynamaktadır.

Burjuva medya bunları tamamen sansürlese de, göçmen işçi katliam ve direnişlerinin, sınıfsal-toplumsal-cinsel isyan ve direnişlerin Suudi Arabistan, Umman, Kuveyt’te de yaşanması, Bahreyn ve Yemen’i katliamla da bastıramayışları, petrol gelirlerinde büyük düşüş nedeniyle toplumsal-siyasal kriz sarsıntı ve çatışmalarının Körfez ülkelerine de sirayet etmesi, Ortadoğu politika ve ittifaklarında (AKP gibi) baltaya taşa vurmuş olmaları, bu nedenle Suud mali oligarşisini oluşturan iki prens ailesi arasında çatlak ve çatışmanın derinleşmesi (Şeytan taşlama katliamının da bu iki aile arasındaki rekabet entrikalarından kaynaklandığına dair, iddialar da var), Mekke katliamı üzerinden İran’ın başını çektiği, “Suud bu işi beceremiyor, Mekke özerk bölge olsun, Hac uluslar arası olarak organize edilsin” atağının müslüman nüfuslu ülke burjuvazilerinde de (dev çaplı peygamber pastasından payını artırma iştahıyla!) zemin bulup tartışılmaya başlanması, fakat en önemlisi kendini sunni-müslüman olarak tanımlayan geniş işçi, kent ve kır yoksulu kitlelerde de petro-dolar ve İslam-dolar oligarşilerine karşı tepki ve öfke artışı, Suud’un durumunun da pek parlak olmadığını gösteriyor.

Suud-KİK’in 15 yıllık hızlı bölgesel ve küresel yükselişinin (tıpkı Türkiye’de AKP’nin olduğu gibi) bir kırılma noktasına doğru gelmiş görünüyor. Mekke katliamını bunun bir işareti olarak okumak gerekiyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*