Bir dinlenmelik oturmanın adisyon karşılığı olduğu, şehrin çarşı ilan edilmiş muhitlerinde, varlıklarıyla çok derde deva olan tek afiş asımlık bir trafodur mekanımız. Sahne tanıdık; trafonun dibinde iki poşet. Uzaktan seyirte seyirte gelen, patlamış poşetlerin olağan şüphelisi kedimiz ilk poşeti yüz vermeden geçti bile. Kokluyor, uzanan boynu, burnun hızla açılıp kapanması bir şeyler olacağını delillendiriyor ve bütün çöpleri dağıtan kedi algımı yıkacak tarzda pençe en doğru yere, bir gün öncesinden afiyet olunmuş bir tavuğun kemikleriyle dolu olduğu yere çarpıyor ki kedimiz de ödül olarak aynı tavuktan ikinci bir ziyafeti kendine sunmayı başarıyor.

Kediye methiyeler dizip yazıyı öyle bitirmek isterdim ancak trafoda gördüklerim yukarda anlattıklarım değildi. Dekor aynı ama sahne ufkumu bile zorluyor.İki adam ellerinde bir sopa çöpleri dürtüyor. Ödül, bulunacak bir kitaptan gelecek. Kamerayla kuşatılmış bir hayatta çöpü atanı bulmak zor olmasa gerek. Sadece birkaç haber sıralarsak aynı minvalde; baraja atılmış onlarca kitap bulundu; apartman boşluğuna atılmış kitaplar bulundu; kitapları okul kazanında yakmak isteyen öğretmen suçüstü yakalandı vs. vs. Milyonlarca hristiyanın din savaşlarında öldüğünü ve dünyada en fazla satan kitabın İncil olduğunu bilmek kafi geliyor kan bürülü bir vaazın kelimelerle çoğaltılmasının ona masumiyet kazandırmayacağını anlamaya. Bazı kitaplar yakılmalı diyesi geliyor insanın, buna inanıyor bunu biliyor ama bu farkındalık bile kolaylaştırmıyor bunu yazmaya söylemeye. Bulamaçlaşmış bir duyguya bürünüyorsun.Sanki desen bu kitaplar yakılmalı diye sana ait olmayan sana yabancı bir cümleyi işitmiş olacaksın.

“…ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı ya da dünyamıza inecek ölüm..” işte bu dizeler yasaklandığından ki bu dize ve tüm şiir taşındı gocukların gizli ceplerinde , dünyamıza ölüm inmesin diye. Ondan gelir şiirin yasaklanmasının antipatikliği bize… oysa camiler kışlalaştı cihatlar ilan edildi başka dizelerle…

Yasaklı kitaplarla büyüdük. Yakılmayan ve gömülmeyenlerin bakiyesi yasaklı kitaplarla… Gecelerinde aç yatılmayan bir dünya dendiğinden yasaklanan kitaplardan okuduk, gündüzlerinde sömürülmeyen bir dünya hayalinin meşale gibi spartaküsten beri taşındığını. İşte tam da ondan gelir kitapların yasaklanmasının antipatikliği bize… oysa kendi dışında herkesi köleleştirdi, cariyeleştirdi, mallarına el koydu kendine helalleştirdi birileri 1500 yıllık bir kitaptan aldıkları feyzle.

…ey Fırat Fırat … diye bir ses dolardı insanın yüreğine her türlü yasağı kırarak. Yasaklı türkülerle içlendik, neşelendik, onurlandık, öfkelendik, elden ele gizliden gizliye dolaşan kasetlerle direndik ki ondan gelir müziğin yasaklanmasının antipatikliği bize.. oysa mehter marşlarıyla kanatıldı şehirler, yıkıldı viran eylendi.

Ve gazeteler, dergiler haber siteleri, her türlüsünü tattılar yasakların. Bürolar yüzlerce kez basıldı muhabirler onlarca kez infaz edildi.Hapis cezaları para cezaları hesapsız hudutsuz hale geldi. Ama gömülen kitaplar çiçeklenmişti bir kere. Kapatılan bürolar yeniden açıldı, gazeteler yeniden basıldı. Bir slogan “özgür basın susturulamaz” kendi gerçekliğini yarattı, yaratmaya da devam ediyor.Ne yapsalar ne etseler başaramayacaklar.Bodrumlarda katledilenlerin sesini kulaklarımızdan silemeyecekler, rojavanın coşkusuna ortak olmaktan bizi alıkoyamayacaklar, avcılar işçisinin direnişiyle dirençlenmemize engel olamayacaklar, ne özgür gündemi, ne devrimci sosyalist basını susturamayacaklar.

Zafer YÜKSEL