Türkiye’nin geleneksel dış politikasının AKP elinde derinleşen iflası
Yaşanan aslında Türkiye’nin bölgedeki Kürtlerin siyasal temsilinin bastırılmasına dayalı geleneksel dış politikasının AKP elinde iflas edişidir. 90’ların başından itibaren içeride Kürt savaşının yükseltilmesiyle paralel olarak Irak’ta bir Kürt otonomisinin oluşumunun engellenmeye çalışılması politikası, bilindiği üzere Saddam’ın devrilmesinin ardından iflas etmiş, Güney Kürdistan yönetimi kurulmuştu. AKP döneminde Türk dış politikası bu acı gerçeği hazmetmeye uğraştı, hatta bir dönem Güney Kürdistan’ın hamiliğine bile soyunduğu oldu. Ancak oluşan yeni düzleme uyum amaçlı bu politikalar kalıcı olmadığı gibi içeride kalıcı bir Kürt barışıyla da birleştirilemedi. PKK’yle yürütülen görüşmeler hep zamana oynayan tarzda, en aza doğru çeken, mümkünse hiçbir burjuva-ulusal demokratik hakkın teslimi karşılığında bir şey vermeden almaya dayalı olarak ateşkesin olabildiğince sürdürülmesine dayalı oldu. Geleneksel ve giderek acizleşen Türk dış politikasının Davutoğlu-Erdoğan yönetiminde AKP’nin 3. döneminde derinleştirilen Sünni İslamcı hattaki Ortadoğu politikası da aslında bir çeşit ölüm vuruşu oldu, bölgedeki diktatörlükleri sarsan son burjuva-demokratik dalganın darbeleri karşısında deyim yerindeyse alabora oldu.

Mısır’da faşist diktatörlükle zaptedilen, Suriye’de bir iç savaşa dönüşen, Türkiye’de de Gezi direnişiyle AKP politikalarına toplumsal bir çizik atan hareketlilik, eski durumu parçaladı ve sürdürülemez hale getirdi. Gelinen durumda Kürt ulusu Güney Kürdistan’da Barzani yönetiminde bir devlete sahip, Batı Kürdistan’da (Rojava-Suriye) yeni bir devletin eşiğine gelmiş, Türkiye’deyse %13 oyla sistemiçi burjuva egemenlik paylaşımında bir değişim talebine gitmiştir. Kaybeden inkarcı, Erdoğan’ın deyişiyle tek ulusa, tek devlete, tek millete, tek bayrağa sahip Türk devleti ve burjuvazisinin politikasıdır. Şimdi bu gerçeğe gözler kapatılarak, debelene debelene var olmaya çalışılmaktadır.

Suriye’ye Manşet Seferleri
Son bir haftada, özellikle son birkaç günde Erdoğan yanlısı basında artan savaş manşetlerinin sırrı burada yatmaktadır. Büyük olasılıkla Genelkurmay’dan sızdırılan bilgilerden artık açıkça öğrenmiş bulunmaktayız; AKP son seçim döneminde, bir ay kadar önce bir Suriye seferini ciddi şekilde gündemine almış, ama Genelkurmay Başkanı işi yokuşa sürmüş, yazılı emir istemiş, hatta hastalık iznine çıkmış. İş sündürülünce ve CHP üzerinden bir duyum olarak kamuoyuna da ifşa olunca Erdoğan ve Davutoğlu mecburen seferi ötelemek zorunda kalmışlar, ama ilk paragrafta aktardığımız son bir haftaki gelişmeler nedeniyle bu kez yeniden gündeme almışlar. Erdoğan’ın son üç gecedir seçimden beri süren suskunluğunu bozarak “sınırlarımızda yeni bir devlete izin vermeyiz” bağırmaları bu yüzden, aynı nedenle Yeni Şafak vb. basın da bir kaç gündür “Giriyoruz” manşetleriyle çıkıyor.

safe_image

Oysa bu seferler manşette kalmaya mahkum görünüyor. Türkiye’nin Suriye’ye kalıcı bir bölge oluşturma amaçlı girişi olanaklı görünmemektedir. Birkaç nedenle: 1) Türkiye siyaseti bir ara döneme girmiştir. AKP hükümetten düşmüş, yeni hükümet kurulmamış, kurulup kurulmayacağı da belli değildir. Böyle bir dönemde bir dış seferin etkin ve başarılı şekilde yönetimi mümkün olmaz. 2) Türk burjuva devletinin dış politikası başta ABD olmak üzere uluslar arası muhatapları nezdinde inandırıcılığını ve meşruiyetini kaybetmiştir. Bölgedeki halklar tarafından da nefretle anılmaktadır. 3) Türk ordusu kalıcı bir bölge oluşturma amaçlı bir Suriye seferine hazırlıklı değildir. Hamaset gereği söylendiği gibi öyle güçlü ve şanlı bir ordu falan da değildir. Geçtiğimiz yıllarda kendi içine doğru en üst kademelerine yapılan devlet operasyonuna hazırlıksız yakalanmış ve çözülmüştür. (Bu da kötü bir gelişme değildir!) Böyle bir sefere çıkıldığında göz önüne alınması gereken bir dizi etmen olduğunun da farkındadır. Ve son ve belki de en belirleyicisi olarak O bir NATO ordusudur, ABD’den onay almadan giderayak AKP’nin peşinde bir Ortadoğu macerasına kolay kolay girişmez.

Sonuç
“Alın işte IŞİD IŞİD dediniz, IŞİD’le savaşıyoruz” diyerek bir koridor, insansız bölge, bir geçiş bölgesi falan oluşturuyoruz görünümünde Suriye’ye yapılacak bir sefer Erdoğan-Davutoğlu’nun tükenmiş dış ve iç politikasına vurulacak son mezar çivisi olur. Hüsranla sonuçlanır. Erdoğan en kırılgan dönemini yaşamaktadır. Taksim’de her yıl mekan savaşlarının bir mevzisi olarak yapılan LGBTİ yürüyüşünde bu yıl provası yapılan şekilde içeride bastırma-dışarıda sefer politikası sürdürülebilir değildir. Gezi Direnişinin öncesinde Mayıs ayında yapılan Taksim eylemleri gibi bir ay dayanır, sonra patlar. Yukarıda bir Suriye seferini zorlaştıran etmenler sayılırken unutmadığımız, bizim böyle bir gelişme karşısında esas yükleneceğimiz halka olan yeni bir sokak isyanları dönemi açılır. Bu yüzden üç günlük deneme sürüşünün ardından dün gece gazetelere düşen son haberler bu seferden vazgeçildiğini, 40 km’ye atış yapabilen obüslerle sınırdan müdahale olasılığının daha ağır bastığını bildiriyor. Bizim için fark etmez. Buyrun, isterseniz deneyin. Tarih sefere gidip oradan dönmeyen padişah hikayeleriyle doludur. Böylelikle siz de tarih olabilirsiniz!

Not: Erdoğan’ın Baykal üzerinden tüm muhalefet liderlerine mesaj gönderdiği anlaşılıyor: “Beni ve ailemi rahat bıraksınlar, ben bir koalisyonun önünde engel olmayacağım, bunu onlara söyle Deniz Bey.” CHP’nin son dönemde gemiyi gıcırtıyla çark ettirerek “rövanşist, intikamcı olmayacağız” açıklamalarının zemini budur. Olur da bir AKP-CHP koalisyonu kurulur ve 1 Mayıs Taksim’e onların hükümetinde açılmazsa, o CHP bir siyasi mefta olarak hükümetten ve siyaset sahnesinden düşmeye mahkum olacaktır, bu da bizim notumuz olsun.