Anasayfa » BASINDAN » Suriyeliler ekmeğimizi küçültüyor mu?

Suriyeliler ekmeğimizi küçültüyor mu?

Çocuk romanlarının tartışmasız en iyisi olan “Pal Sokağı Çocukları”nı ilk okuduğumda kaç yaşındaydım bilmiyorum. Ama romanın başlangıcındaki bir bölümün beni çok şaşırttığını hatırlıyorum. Sınıfta Macar tarihi dersi okunurken, Macar Kralı Layos’tan “kahraman” olarak bahsediliyordu. Kendi kendime şöyle demiştim: “Ulan bizim Kanuni bu herifi Mohaç’ta dümdüz etmemiş miydi?”

İnsan sonradan anlıyor; ulus denilen zıkkım böyle bir şey işte: Herkesi kahramanı kendine!

***

Postmodern Ortaçağ’da şu anda 100 milyona yakın insan yerinden yurdundan kopmuş, gurbet ellerde zillet ve eziyet içinde yaşıyor, son 4 yılda sadece Avrupa’ya gitmeye çalışanlardan 23 bini ya öldü ya da kayboldu. Yaşamının son üç yılında iki kere ev taşımış olan ben bile bu basit işlemden bezmişken, geçmişini, geleceğini, kültürünü terk edip can haviyle yollara düşen insanları nasıl anlayabilirim ki?

“Suriyelilerin bu kadar uzun süre kalacağını tahmin etmiyorduk” diyor Antep Valisi. Öyle ya, Padişah bu işi kısa sürede kıvıracak, eski Hariciye Nazırı yani Sadrazamla birlikte Emevi Camii’nde namaz kılacaklar, sonra da bu süprüntüleri evlerine geri postalayacaklardı. Ama olmadı; hesap tutmayınca 3 milyona yakın insan kentlerin sokaklarını doldurdu ve bir kez daha anlaşıldı ki, “mülteci” sadece bir politik safra değil, meğer insanmış! Acıkan, uyuyan, uyanıp yine acıkan, bildiğimiz, bizim gibi insan!

Şimdi utanç verici her şey… Barbar ordularından kellelerini kurtarıp gelen insanlar, kentlerden kovuluyor, ekmeğin küçülmesinden “yabancıları” sorumlu tutmayı adet edinmiş kalabalıklar sokaklarda Suriyeli avlıyor. Fuhuş arttı diyenler yalan söylediklerini billahi de biliyorlar; hırsızlıkta tavan yapan bir ülkede açlık ordularını suçlayanlar da bunun bir ahlaksızlık olduğunun farkındalar; ama hep öyledir işte, Yahudiler çocukları pişirip yer, Aleviler mum söndürür, Ermeniler haindir, Kürtler zaten alçaktır, vs. vs…

Hepsi değil tabii! İsteyen Marx’ı yine sevmesin ama “sınıf” kavramı hâlâ hayatın bir gerçeği; yeni saç ekilmiş kafasıyla ve bir adım geriden onu izleyen çarşaflı aile efradıyla Taksim’de arz-ı endam eden kalantor Araplara bir bakın, dilenen kardeşlerini görünce nasıl da tiksintiyle yüzlerini öte yana çeviriyorlar. Ya da eski kadın cenaze levazımatçısı, yeni Antep Belediye Başkanı Fatma Şahin’i dinleyin: “Burada sistemin içerisine giren, ekonomik hayatın içerisinde olanlar hedef kitlemiz değil. Onlara hiç karışmayacağız.” Arife tarif ne gerek; son derece açık, “Yoksulları kovacağız” diyor!

Aynı zamanda komedyen! “Kentimizdeki sığınmacılardan bazılarının yakınları üzerine iş yeri açtığını tespit ettik” diyor. Antep’te ve Türkiye’de dükkânların kaçta kaçı kimin üzerine açılır, bunu bilmiyor mu? Biliyor ama stend-up yapıyor; katledilmiş kadınların anısından insan nasıl kurtulabilir ki?

İş oralarda kalmıyor ama. İzmir’in ayakkabı işçileri de dertli. 70’lerde Turgutlu’ya gelen Kürtlerin tuğla fabrikalarında ücretleri düşürmesinden biz de yakınırdık; şimdi nöbeti onlar devralmış; 28 bin işçinin çalıştığı Ayakkabıcılar Sitesi’nde 2-3 bin Suriyeli köleni bulunması tabii ki sıkıntı oluyor. Söyledikleri de kötü şeyler değil ama tehlikeli. Ücretlerinin zaten düşük olduğunu Suriyeliler gelince anlayan işçi, güçlü bir sendikal-siyasal güç yaratarak site kapısını tutup “Arkadaş bundan sonra ister Suriyeli, ister Patagonyalı, herkese şu kadar ücret vereceksin, aksi takdirde buradan tek bir ayakkabı bile çıkmaz” diyemeyince, devlete çağrı yapmak zorunda kalıyor. Anlıyorum bunu, kınamıyorum da ama devlet ne yapacak? Fatma Şahin’in yaptığını! Peki, bu 3 milyon insan, oradan oraya kovula kovula nereye varacak? Herkesin kendinden sonra gelenin ümüğüne çöktüğü bu düzen kime hizmet ediyor? Yarın biraz yerleşse Suriyeliler, “Ulan bu Bangladeşliler nereden çıktı” diyebilir mi? Diyebilir elbette ama nereye kadar?

Artık bunlar bitti, bitiyor. Şimdi, belki Marx’ın da tam öngöremeyeceği bir yoldan milyarlarca insan, diller ve renklerle değil, yoksulluğun karanlık uçurumu ve tiranların parıltılı sarayları arasındaki kanlı çizgiyle birbirinden ayrılıyor. Herkes nerede duracağını artık böyle belirleyecek; başka çare var mı?

Özgür Gündem- M.Ender Öndeş

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*