Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Şule Çet: Kadın işçi olmak…

Şule Çet: Kadın işçi olmak…

Şule Çet, genç bir kadın işçiydi. 

Çocuk yaşta annesini kaybetmişti, babası çalışamaz durumda hastaydı. Gazi Üniversitesi Tekstil Tasarım bölümünde 2. sınıf öğrencisiydi.  Mezun olsa yine işçi olacaktı, ama o üniversite mezunu işçi olabilmek için de yine işçilik yapmak durumundaydı. Eğitim masraflarını karşılamak için aynı zamanda bir ofiste part-time çalışıyor, işçilik yapıyordu. 

Patronları bu ışıl ışıl genç kadının ücretli köleliği üzerinden, onu cinsel kölelerine çevirme hesapları yaptılar. Önce işten çıkardılar, sonra “şirket ortaklarımız değişti, diğer ortak kabul ederse yeniden işe alırız, içerde kalan ücretlerini de alırsın, gel görüşelim” dediler. 

Şule çağrıldığı plazadaki ofis dairesine girerken, ev arkadaşını aramış, “şimdi içeri giriyorum, birazdan beni ara ve acil gelmem gerektiğini söyle” demişti. Besbelli ki patronlarının tutumundan şüphelenmiş, ama işine dönmek ve ücretini alabilmek umudunu bir yana bırakamamış, patronları kendisini istemediği bir şeye zorlarsa oradan çıkabilmek için böyle bir yol düşünmüştü. Bir süre sonra yine ev arkadaşına “Buradan çıkamıyorum, adam bana takmış, keşke gelmeseydim” diye bir mesaj daha attı. 

Orada içkisine uyuşturucu atıldı, tecavüz edildi, direnince öldürüldü, cesedine intihar süsü vermek için 20. kattan aşağıya atıldı. 

Şule Çet davasında, patronları, patron avukatları, kapitalistler, burjuva medya, kapitalist devlet iktidarı, yargıçlar, savcılar, dinci gericiler, ataerkillik şovenistleri koro halinde, tabii ki katil kapitalist ataerkini değil, tecavüz ederek katlettikleri kadın işçi Şule’yi yargılamaya kalkıştılar. 

Şule içki mi içmişti, nasıl giyinmişti, orada erkeklerle ne işi vardı, bakire miydi, erkek arkadaşı evine mi geliyordu, vb vb… 

Hatta çalışıyor olmasını bile Şule’ye karşı “suç kanıtı” olarak göstermeye kalkışanlar oldu. “Neden çalışıyordu” diye “patronları çalıştırdıkları kadınlara istediğini yaptırmakta serbesttir” türünden imalar içeren sorular bile sordular. 

Kadınlara ve işçilere karşı saldırganlıkları, sermayenin işçiler üzerinde olduğu gibi, sermayenin özümseyip keskinleştirdiği ataerki hükümranlığının “doğal hakkı” olarak görmeleri ve dayatmaları, Şule’ye yaptıkları tecavüz ve cinayet kadar açık ve net. 

Şule davasında, özellikle ezilen cins sorunu ve çürümüş ataerkil despotizm üzerine çok şey yazılıp çizildi. Biz yalnızca eksik kaldığını düşündüğümüz iki noktaya değinmek istiyoruz. 

Birincisi, Şule kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir genç kadın ve işçiydi. Şule davasında, ezilen cinse dayatılan metalaşma/cinsel kölelik, şiddet, taciz, tecavüz ve cinayetler ile ücretli kölelik arasındaki içsel bağıntı, son derece açıktır. 

Şule’nin patronun kendisine yapabileceklerinden şüphelendiği halde, kendince bir önlem olarak ev arkadaşını arayarak da olsa, oraya gitmek zorunda kalması tam da bunun ifadesidir: Atıldığı işe geri dönme umudu! Çünkü geçimi ve eğitimi için çalışmak zorundaydı, ve muhtemelen plazadaki işyerinde part-time çalışmayı da bu koşullarda bulabileceği nisbeten iyi bir ücretli iş olarak görüyordu. Bu durum, çürümüş ataerkil despotizm korosunun “orada ne işi vardı”, “neden çalışıyordu” sorularıyla ima ettiklerinin tam tersini kanıtlar. Çalışıyordu, çünkü üniversite mezunu yarı-vasıflı bir işçi olabileceği eğitimini sürdürebilmek için bile bu sistemin ona dayattığı ücretli kölelikti. Oradaydı, çünkü bir iş bulabilme şansı bile patronların pençelerindeydi ve bu işe ihtiyacı vardı. 

Bugün dünyanın bir çok ülkesinde, yüksek öğretimin özelleştirilmesi, fahiş üniversite eğitimi fiyatları ve kredileri nedeniyle bir çok genç kadın öğrencinin fuhuş sektörüne, genç erkeklerin ise uyuşturucu sektörüne girmeye zorlandığı bir olgu. Sayı ve oranı giderek yükselen hem üniversitede okuyup hem çalışan gençlerin, ücretli köleliğin en ağır ve güvencesiz, en despotik biçimlerinden birini oluşturduğu da biliniyor. Bu durum, Türkiye’de son yıllarda kriz koşullarında, eğitim masraflarını karşılayamadıkları için üniversiteyi terketmek zorunda kalan 1 milyon 200 bin gencin içine itildiği koşullarda daha iyi anlaşılabilir. Şule’nin de bu koşullarda, “neden çalışmak zorunda olduğu” ve “işine dönebilmek için böylesine bir riske karşın oraya gitmek zorunda kaldığı” da daha iyi anlaşılabilir. 

Zorunluluk, yani ücretli kölelik. Ücretli kölelik, yani emekgücünün meta olması. Ve bunun cinsel kölelik, ulusal kölelik, ırksal köleliği de içinde toplayarak katmerli ve pekiştirilmiş kölelik haline getirilmesi. Öyle ya, Şuleler iş/işe geri dönme teklifini reddemeyecek durumdaysa, patronları olan erkeklerin onların bedenleri üzerindeki hükümranlık “haklarına” da  “boyun eğmek durumunda” sayılırlar! 

İşçi cinayetleri ile kadın cinayetleri arasındaki bağı kurmadan Şule davası da anlaşılamaz. 

İkincisi, Şule Çet’in maruz kaldığı şiddet, tecavüz ve cinayete ve bunun çürümüş tecavüzcüler korosu tarafından örtbas edilmesine karşı gösterilen haklı öfke ve tepkinin boyutlarıdır. 

ABD’den Avrupa’ya Hindistan’dan Latin Amerika’ya kadar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kadın hareketleri, çürüyen ve büyüyen bir despotizmle sürdürülmeye çalışılan erkek hakimiyetine karşı bir yükseliş eğilimi göstermektedir. Kadın hareketleri, kapitalizmin ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, muhafazakar despotik veya faşist rejimler dalgasına karşı da önemli bir toplumsal muhalefet ve mücadele dinamiği haline gelmiştir. 

Önümüz ise 8 Mart, dünya emekçi kadınlar günü… Şulelerin, Özgecanların davası, Flormar gibi öne çıkan kadın işçi direnişleriyle birlikte, işyerlerine, alanlara taşınmalı… 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*