Anasayfa » GÜNDEM » Şu yalan dünya…

Şu yalan dünya…

(İşçi Meclisi gazetesinin Ekim ayı-26. sayısında yayınlanmıştır.)

Gazetemiz yayına hazırlanırken AKP parti kongresine hazırlanıyordu. Başbakan Erdoğan, genel başkanlık koltuğuna son kez oturacak. Bu kez 1,5 yıllığına geliyor. Gelecek yıl yerel seçimler yapılacak. Ardından 2014 yazında Cumhurbaşkanlığı seçimi var.

Erdoğan başarılı bir siyasetçi! Politikada sermayenin çıkarları adına ürettiğiniz politikaları işçilerin/yoksulların çıkarınaymış gibi sunar, bunu başarabilirseniz başarılı bir siyasetçi sayılabilirsiniz. Çünkü burjuva siyaset tarihi en büyük yalanı söylerken bile teklemeyen, yüzü kızarmayanların tarihidir.

**********

AKP dış politikada “komşularla sıfır sorun” diyerek işe girişti. Ortadoğu’daki rejimlerin küresel sermaye birikimine açılmış dönüşümü ve buradan nemalanmak isteyenlerin yeni Osmanlıcılık hayalleriyle gelinen durum bugün sorunsuz tek bir komşunun kalmaması oldu.

Erdoğan daha önce “kardeşim” dediği Esad’a hamilik yaparak Suriye’nin küresel ekonomiyle bütünleşmesine barışçıl yoldan aracılık yapmak hevesindeydi. Şimdi Hatay’da kurulan kontrgerilla üssüyle Türkiye Suriye’deki iç savaşın bir diğer saldırgan gerici kutbunun hamisi, silah deposu, askeri üssü haline getirildi. Savaş kapımıza, içimize sokuldu. Küresel konjonktür izin vermediği için, Libya’da olduğu gibi başka saldırgan güçlerle ortak bir askeri harekata girişimeden sınırda eli böğründe kalan AKP’nin bundan sonra bizi soktuğu bu beladan nasıl sıyrılabileceği belirsiz. “Yurtta savaş, dünyada savaş” sloganını güncelleştirip bu yolla sermaye birikimi peşine düşen AKP Suriye’de tıkandığı ile kaldı.

AKP bundan on yıl önce bu düzende “sesi olmayanların sesi” olma iddiasıyla işbaşına gelmişti. İlk seçimlerin ardından hemen YÖK’ü kaldırma vaadinden vazgeçildi. Elde edilen hükümet gücüyle üniversitelerde neoliberal gerici dizayna soyunuldu. Ülke büyük bir inşaat alanına çevrildi, ihaleleler yoluyla yeni İslamcı sermaye kesimlerinin önü açıldı. Poliste Gülenci tarikat örgütlenmesine gidildi. İkinci seçimlerin ardından gündem bu kez yargıydı, yargıda hükümet çizgisinde cemaatçi-dinci memur kadrolaşması sağlandı. Orduya dönük operasyonlar başladı. Üçüncü kez seçimlerin kazanılmasıyla beraber müzakereler kesildi, Kürt savaşına hız verildi. KCK operasyonlarıyla Kürt hareketi güçten düşürülmek istendi. Balyoz ve Ergenekon operasyonlarıyla orduda devleti yönetmeye alışmış olan kuşak ve eski dönemin faşist, bugünün ulusalcı kesimleri tasfiye edildi. Bu yaz yeni bir toplum mühendisliği projesi olarak önümüzdeki onyılları güvenceye alma amacıyla eğitim alanında yeni bir harekâta girişildi, 4+4+4 ile dindar bir işçi kuşağı hedefine yatırım yapıldı. “Rızasız bahçenin gülü derilmez” derler, medyada sermaye ve güç ilişkileri değişti, AKP medyası bu süreç sonunda büyük oranda hâkim güç haline geldi. Kadın cinayetleri hiçbir dönemde olmadığı kadar arttı, AKP’nin tek yaptığı aileyi güçlendirme adımları, kürtajı yasaklama çabası vb. kadının özgürlük arayışını daha fazla boğma amaçlı puntoları çakmak oldu.

Her şey sermayenin daha fazla büyümesi, daha fazla genişlemesi, tekelci sermayenin ihtiyaçları içindi. Yalan söylediler! İşçi hakları budandı. İşçilerin ölümleri, sakatlanmaları üzerinden büyüdü sermaye. Eğitim ve sağlık hak olmaktan çıktı, ikisi de birer sermaye birikim kanalı özelliği kazandılar.

Türkiye’de ekonomi 10 yılda patronlar için iyi, işçiler için kötü gittiyse bunun bir nedeni de siyasal alanda anlatılan bu yalanların kendi “alıcısını” bulması ve yaratması oldu. Gerçek bu; AKP, şimdiye kadar emekçilerin çoğunluğu tarafından oy yoluyla desteklenerek bugünlere, “ustalık dönemine” kadar geldi. Yalanlarını bize yutturdular!

Oysa susan halk ozanı Neşet Ertaş’ın dediği gibi, hoyrat olan dil kıymetini, karga olan gül kıymeti, ağlamayan sel kıymeti, kul olmayan tel kıymeti bilemezdi. “Cahildim dünyanın rengine kandım, Hayale aldandım boşuna yandım” derken Neşet Ertaş, işten tazminatsız çıkarılıp da ortada bırakılan işçinin “elim kırılaydı da bunlara oy vermeyeydim” sözünü duymuş mudur sizce?

Bugün AKP hükümeti, Türkiye’de İslami tonda neoliberal geri düzeyde bir demokrasinin kuruculuğunda oynaması gereken lanetli tarihi rolünü büyük oranda tamama erdirdi. Şimdi tek parti iktidarı olarak elindeki gücü kaybetmeye başlamadan önce, önümüzdeki birkaç yılda defterlerinde yazanları hızla yerine getirmek zorundalar. Şimdi düdüklü tencerenin havasının bir miktar boşaltılması gerekiyor.

Burjuvazi açısından öne çıkan siyasal gündem öncelikle Kürt ulusal hareketinin pasifleştirilmesi, tıkanan Kürt politikasında kontrollü bir geçişi sağlama hedefiyle bağlantılı olarak Kürt halkına geri düzeyde bir anlaşmanın kabul ettirilmesi olarak belirginleşiyor.

Bununla eşzamanlı olarak Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı ile beraber, yeni bir burjuva anayasasının yazımı geliyor. Kürt hareketinin ulusal devrimci-demokratik kazanımlarını geri düzeyde bir anlaşmaya zorlayarak gasp etmek, dünyadaki tüm burjuva demokrasilerindeki her muhafazakâr partinin ana gündemleri olan “cinsel ahlak” ve “eğitim” konularında Sünni İslam yorumlu bir dinsel gericiliği neoliberal gericiliğin payandası olarak sağlamlaştırmak geliyor. Kürt, kadın ve çocuk işçilerin işçi sınıfı içerisinde bile ikinci sınıf bireyler olarak daha fazla ve etkin sömürüsünün sağlanması geliyor. Türkiye işçi sınıfının daha fazla düşkünleştirilmesi, uzun yıllar boyunca sırtı yerden kalkmaz hale getirilmesi ve ezilmişliği kader sayarak kabullenmesi geliyor. Hedeflerinde ne kadar başarılı olurlarsa, küresel sermaye düzeni ve arkalarında duran sermaye kesimleri o kadar daha fazla palazlanacak ve büyüyecek; bütün işçilerin ve işsizlerin yaşam ve çalışma koşulları ise bir o kadar kötüleşecek. Yalan dünyası kazanacak!

**********

Neşet Ertaş, “cennettir bu dünya insan olana” demişti, “cehennem de burda hayvan olana”. “Ne Söyleyim Şu Dünyanın Haline/Dağlar Ayrı Ayrı Çöl Ayrı Ayrı/Şu İnsanlar Bölüşmüşler Dünyayı/Hudut Ayrı Ayrı Yol Ayrı Ayrı…”

AKP onyılı bitirdi. Bu dönemde burjuvazinin hareket kabiliyeti arttı, bilginin, paranın, metaların, işgücünün yaprak gibi oradan oraya savrulduğu, hızın olağanüstü arttığı bir gündemi yaşadık. Herşeyin olduğu, ama hiçbir şeyin bizim olmadığı bir dönemi yaşadık ve halen de içinde yaşıyoruz.

Peki, biz işçiler bu tablonun neresindeyiz? Kadın işçiler, Kürt işçiler, Alevi işçiler, çocuk işçiler, genç işçiler, kentin ve köyün yoksulları, AKP’ye oy vermiş/vermemiş işçiler, başka partilere oy veren/vermeyen işçiler… Biz hangi parti gelirse gelsin işçilik yapmış, işçilik yapmasa yemek yiyemez, geçinemez durumda olan tüm işçiler…

Avrupa grevlerle yanıyor. Yeni bir işçi-emekçi hareketi mayalanıyor. Bizim ülkemizde de, Türkiye ve Kürdistan’da da, patronların partilerinin milyonlarca dolarlık kurultay organizasyonlarını izleyip “ne olacak, kim bakan olacak acaba” diye beklemek dışında, işçilerin kendi gündemleri, kendi talepleri, kendi sesleri olmayacak mı? Olmalı!

İnsanlık Türkiye’de, Kürdistan’da, bölgede ve tüm dünyada ya işçi tulumuyla yıkıcı ve yaratıcı gücünü yeniden hatırlayacak ve sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz, devlet-din-aile boyunduruğundan özgür bir yeni hayatı bu ülkede ve tüm dünyada kuracak. Ya da bu yalan dünyada var olabilmemizin koşullarını dahi sağlayamayacak hale geleceğiz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*