Anasayfa » GÜNDEM » Soykırım kararı ve kanı temizlemenin yolu!

Soykırım kararı ve kanı temizlemenin yolu!

Fransa Senatosunun Ermeni soykırımı konusundaki kararı, Türkiye’de şovenizmi son derece kontrollü biçimde harekete geçirdi. Şovenizm ve kontrol genellikle bir arada düşünülmez. Fakat muhatap bir ezilen ulus ve halk değil emperyalist bir ülke, sistem küresel tekelci egemenlik sistemi, çatışmayı tetikleyen de bölgesel hegemonik çelişkiler olunca “kontrol” zorunludur! Ana akım burjuva medyada atılan gaz verici manşetler ne olursa olsun, gerçekler tam tersini söyler:

Fransızcası ve Türkçesi!

Misal, Erdoğan’ın “Van münüt” şovundan ve Mavi Marmara baskınından sonra “bile” İsrail ile ticaret hiç de azalmamış, hatta 2011’de yüzde 30 oranında artmıştır! Türkiye’nin Fransa ile ilişkileri ise bundan çok daha yoğundur. Fransa Türkiye’nin ihracatında 6., ithalatında 7. sıradadır. Türkiye ise Fransa’nın dış ticaretinde yüzde 1,39’luk paya sahiptir. Fransız tekelleri 2005-2010 yılları arasında Türkiye’ye yaklaşık 6 milyar $’lık sermaye ihracı yapmışlardır. Başta Renault, Peugeot, Schneider, Valeo, Lafarge, Danone, Carrefour, Axa, Groupama, BNP Paribas, Sodexho , Accor, Club Med’in bulunduğu 2 bin Fransız şirket Türkiye’de otomobil, elektronik, çimento, eczacılık, gıda ve hizmet gibi stratejik sektörlerde faaliyet göstermekte ve enerji ve ulaştırma proje ve ihalelerine yönelmektedirler.

İşte bu yüzden Türkiye’nin Fransa’ya uygulama kararı aldığı yaptırımlar siyasi, askeri ve ekonomik ziyaretlerin iptali, AB eşleştirme projelerinde Fransa ile işbirliği yapılmaması, her türlü siyasi istişarenin durdurulması, ortak askeri tatbikatların iptali, askeri uçuşlar için toptan verilen izinler yerine her uçuş için ayrı izin kullanılması vb sınırları çerçevesindedir. Zafer Çağlayan bu durumun arka planını “Türkiye’de bine yakın Fransız sermayeli yatırımcı vardır. Türkiye ekonomisine güvenerek, inanarak yapılmış bu yatırımlar bizim kendi yatırımlarımız kadar güvendedir. Fakat Türk halkının hassasiyet taşıdığı noktalar var. Türk halkı bu konuda aşırı duyarlıdır, bu göz ardı edilemez” diye açıklıyor. İstanbul Lokantacılar Odası’nın yemek kartı pazarının yüzde 90’ını oluşturan ve esnafın cirosunun yüzde 8’ine el koyan Sodexho, Ticket, Multinet gibi Fransa tekellerine yönelik aldığı karar, Fransa’nın en büyük kapitalist patron örgütü MEDEF’in Türkiye’de 2 milyar dolarlık bir pazarda iş yapan şirketlerini durum değerlendirmesi için acil toplantıya çağırmasına neden oluyor. Siyaset ve ekonomi, birbirleri bütünleyen ve çelişkin bir ilişki içerisinde hareket ediyorlar.

Sarkozy’nin ve Fransız Senatosunun Türkiye’nin Ermeni sorunu ziline kuvvetle bastıktan sonra “itidal” tavsiyesi bu gerçekliğin Fransızcasıdır. Türk basınında Erdoğan’ın meclis konuşmasındaki “soğukkanlılığının” övülmesi, Fransa-Türkiye ilişkilerinin serimlenerek Fransa’nın 2001 yılında Ermeni soykırımını kabul etmesinden sonra Türkiye’nin önce celallendiği, ama sonra yerine oturduğuna işaret edilerek “Demek ki bunu da unutacağız” denilmesi ise Türkçesi!

Eşitsiz gelişim ve bölgesel rekabet, “orantısız güç”!

Ancak bu temel gerçeklik “blok” tarzda değil, krizin şiddetlendirdiği eşitsiz ve dengesiz gelişim koridorundan geçerek ele alınmak zorundadır -her bir unsuru kendi içerisinde de irdelenerek! Bu bağlamda, söyleyenlerin bile inanmadığı “yasanın çıkışının Sarkozy’nin 350.000 Ermeni seçmeni kendi kulvarına çekme çabasına dayandığı” ne kadar boşa düşse de, etkin bir sınıf hareketi olmadığı koşullarda burjuva milliyetçi duyguların işçi ve emekçi kitleler içerisinde harlanma potansiyeli hiç de yabana atılacak bir unsur değildir. Fransız emperyalizminin ve Türkiye tekelci burjuvazisinin burjuva milliyetçiliğine “ihtiyacı” vardır! Sanal ve gerçek dünyada Türk tekelci kapitalizminin ve devletinin ağzıyla Fransız emperyalist sömürgeciliğini teşhir adı altında şovenizm köpürtülmekte, işçi sınıfı ve emekçiler bölge gücü Türkiye’nin çıkarlarının arkasında dizilerek bölge halklarına karşı planlara entegre edilmeye çalışılmaktadır. Yasanın çıkışının Hrant Dink davasının “Örgüt yok” kararı ile sonuçlandırılmasının ve bunun yarattığı demokratik-liberal infialin arkasından gelmesi, Türkiye’de Ermeni soykırımından söz etmenin hala suç olarak kabul edilmesi, İshak Alaton’un Türkiye’nin Ermeni soykırımını kabul etmesi gerektiğini dillendirmesi ve 6-7 Eylül olaylarına yeniden atıfta bulunması da içinde olmak üzere liberallerin “Biz de kendimizi düzeltmek, tarihimizle yüzleşmek zorundayız” söylemi bu durumu değiştirmenin ilacı değildir. Burjuva milliyetçiliği ve şovenizm, liberallerin uyarına gelip “demokrasi”yi hatırlayarak rol çalması ile -Kürt halkına karşı ise bataryaları ateşlerken hem de!- değil, ancak işçi sınıfının, ezilen emekçi halkların mücadeleleri ile geriletilebilir ve tüm tarihsel yükü, sınıfsal, toplumsal, siyasal temelleri ile birlikte gömülerek ulusların özgürce kaynaşması yolunda ilerlenebilir.

Yasanın ve gerilimin arka planını oluşturan, Türk tekelci kapitalizminin Orta Doğu ve Afrika’da Fransa ile tokuşmasına yol açan ekonomik, siyasal, diplomatik hamleleridir. Günden güne değişen ve siyasal aktörlerin bir değil birden çok taktiği bir arada uygulamak zorunda oldukları “coğrafya”da, aktüel olarak da geleceğe dönük olarak da hem ortak hem de çelişkin politikalar izlenmektedir. Fransa, kartların yeniden karıldığı Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da, ama aynı zamanda Afrika’nın Türkiye’nin sarkmaya başladığı diğer bölgelerinde onun etkinliğini tırpanlamak için “orantısız güç” kullanarak, Ermeni soykırımı şahsında Türkiye’nin tarihsel yükünü tekrar ve vites büyüterek masaya koydu. Kendi emperyalist sömürgeci geçmişini ve bugününü -başta Cezayir ve Ruanda olmak üzere “arka bahçesi” saydığı Afrika’daki katliamlarını- emperyalist saldırganlık ile katmerlendiren, 12 yıl öncesine dek “Cezayir savaşı” yerine “Cezayir olayları” kavramını kullanan Fransa’ya bir “gül” de Cezayir’den geldi. Ermeni sorunu her açıldığında Türkiye’nin Fransa’nın Cezayir’deki katliamlarını gündeme getirmesine ve gerilime geçen yıl sessiz kalan Cezayir, bu yıl vitesi yükseltip “Bizi 1830’da 3 günde Fransa’ya sattınız. Hiç kimsenin Cezayirlilerin kanından faydalanmaya hakkı yoktur” açıklaması ile Türkiye’ye Kuzey Afrika Araplarının cepte keklik olmadığını hatırlatmış oldu!

Sözün özü, bütün bunlar bir yandan bölge ezilen emekçi halklarına yönelik saldırı politikalarında ortak mevzileniş tırmanırken, öte yandan Fransa’nın soykırım yasası da içinde olmak üzere bir dizi gelişmenin, bölgesel rekabetin de emperyalist ve orta-ileri kapitalist ülkelerin karşılıklı avantajlarına dayanarak şiddetleneceğini göstermektedir.

“Keşke olmasaydı…” mı, tekelci kapitalizmi tarihe gömmek mi?

1915 yılında Ermeniler Osmanlı nüfusunun yaklaşık onda birini oluşturuyorlardı. 20 milyon nüfusun 1.750.000’i Ermenilerden oluşuyordu. Her sermaye birikim ve burjuva ulus devlet inşası sürecinin ayrılmaz bir bileşeni olan soykırımlar ve katliamlar olmasaydı Ermeniler bugün 7 milyonluk bir ulusal varlığı oluşturacaklardı. Emperyalistler, tekelci burjuvalar aradan onyıllar geçtikten sonra geçmişe bakıyor ve bugünlerini aklayacak biçimde “özür” diliyorlar. Ağızlarından “Keşke olmasaydı…” çıkarken -ve bu gerçeği onların kafasına vura vura halklar söyletirken- aynı zamanda boğazlarına dek yeni suçlara batıyorlar. Türkiye gibi bölge hesaplarının yön verdiği iç politika nedeniyle devlet düzeyinde bu kapağı kaldıramayanlar da var tabii! Ne de olsa onun altında Ermeni soykırımından Kürt, Alevi katliamlarına dek kitlelerin kolektif belleğine kanla yazılmış tarihsel gerçeklikler var. Ve işte liberallerin üzerini örtmeye çalıştığı şu ki, kan en zor çıkan lekedir. O lekeyi temizlemenin yolu ise duvarlara kat kat boya atıp ardından yeniden kana bulamaktan değil, duvarın kendisini yerle bir etmekten, tekelci kapitalizmi, burjuva sınıf egemenliği ve devletini yıkıp tarihe gömmekten geçiyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*