Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Sosyalistler ve din

Sosyalistler ve din

“İşçilerin ekonomik bakımdan ezilmesi, kaçınılmaz olarak her tür politik ezilmeyi ve toplumsal aşağılanmayı, kitlelerin ruhi ve manevi hayatının kabalaşmasını ve kararmasını davet eder ve doğurur. İşçiler, ekonomik kurtuluşları uğruna mücadele etmek için düşük ya da yüksek düzeyde bir politik özgürlük elde edebilirler, ama ne kadar özgürlük olursa olsun, bu, onları sermayenin iktidarı yıkılana kadar, yoksulluktan, işsizlikten, ezilmeden kurtaramaz. Din her yerde, sürekli olarak başkalarına çalışmanın, fakru zaruretin ve yalıtılmanın ezdiği halk kitleleri üzerinde ağır bir basınç oluşturan ruhi ezilme biçimlerinden biridir. Vahşi insanın doğayla savaşındaki güçsüzlüğünün tanrılara, şeytanlara ve mucizelere ve benzeri şeylere ilişkin bir inanç yaratmasıyla benzer şekilde, sömürülen sınıfların sömürücülere karşı mücadelesindeki güçsüzlüğü de, kaçınılmaz olarak, ölümden sonra daha iyi bir hayata ilişkin bir inanç doğmasına yol açar. Din, bütün hayatları boyunca ter döken ve fakru zaruret içinde yaşayan insanlara bu dünyada boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve cennet vaadi umuduyla avunmayı öğretir. Ama din, başkalarının emeğiyle yaşayanlara bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü olarak bütün varlıklarını meşrulaştırmanın çok ucuz bir yöntemini sunar, ehven bir fiyata cennette kafa dinlemek için bilet satmış olur. Din halk için afyondur. Din bir tür ruhi içkidir; bunun için de sermeyenin köleleri kendi insanlık imgelerini, insana az ya da çok yakışır bir hayat konusundaki taleplerini boğarlar.” (Lenin, Seçme Yazılar, Yordam Yay. sy.144)

Lenin burada “din afyondur” belirlemesini Marx’tan alıntılayarak kullanıyor. Gerçekten de böyle midir? Din işçi sınıfının sömürü koşullarına isyan etmemesini vaaz eden bir ideoloji, onu uyuşturan bir tür ruhi içki midir? Bütün yapısal karakteri buradan mı kaynaklanmaktadır, yoksa onun özünde demokrat-devrimci bir öz de var mıdır?

Özellikle tek tanrılı dinlerin tarihi bir yönüyle sınıf mücadelesi tarihine içerilidir. Ezilen sınıflarla egemen sınıflar arasındaki ilişkileri, egemenlerin hegemonyası temelinde tesisinin esas araçlarından birisi de dindir. Dinin emekçi kitlelere temel telkini (ilginçtir nedense zenginlere, burjuvalara, egemenlere seslenmez hiç!) boyun eğmek ve otoriteye biat etmektir. Diğer dinlerin tarihi gelişiminden farklı olarak daha çok devlet şeklinde örgütlenen İslamiyet’te biat ilişkileri çok daha belirgin kılınmıştır. Bugün Ortadoğu’daki toplumsal-siyasal kriz karşısında güçlenen gerici dinci akımların bu biat ilişkilerine karşıtlık içerisinde olanlara karşı acımasızlığı uç örnekler gibi dursa da esası İslamiyet’in özünden kaynaklanmaktadır. Ve sergiledikleri vahşet, onların tarih dışılığını sergilediği kadar, bir ideoloji olarak dine karşı yeterli bir sosyalist içerikten mücadele edilip kitlelerin uzlaşması sağlanmadıkça, din geriletilmedikçe bütün bunlar yaşanmaya devam edecektir. Sosyalist devrimin, ilerici hareketlerin politik özgürlük mücadelelerinin bir başlığı da dine-dini ideolojiye karşı savaşmayı içerir. Bu savaş ideolojiye karşı ideolojiyle, söze karşı sözle yapılır. Zor araçlarını göreve çağırmaz.

Son dönemde Kürt Ulusal Hareketi’nin etkisi altındaki kimi siyasal hareketlerden ve bir dizi başka sol yapıdan, bir ideoloji olarak dine hoşgörü gösterme, hatta dinin (özelde İslamiyet’in) içinde bir demokratik yön, devrimci damar arama çabaları baş göstermiş görünüyor. ML literatürde dine karşı yaklaşım esasında tartışmalı gri yanları kalmış bir konu değildir. Bilimsel sosyalist ideolojinin dine karşı tutumu yukarda aktardığımız Lenin’den alıntının olduğu makalenin özündedir.

Konu hem felsefi idealizm ve materyalizm boyutuyla hem de bu felsefelerden temel alan, onun üzerine bina edilen egemen sınıf ideolojileri ile ezilen-sömürülen sınıfların ideolojileri, politik siyasal karşıtları açısından nettir. Günümüzde din burjuva ideolojisinin bir yönüdür ve esasta tüm varlığıyla işçi sınıfı üzerindeki sermaye boyunduruğunun meşruiyetini sağlama aracından başka bir şey değildir.
Kürt Ulusal Hareketi’nin “Demokratik İslam Kongresi” (İslam ve demokrasi yan yana gelemeyecek iki kavramdır esasında) vesilesiyle yeniden gündemleştirilen devrimci hareketin din ile ilişkisi bir karikatürleşme üzerinden tartışılıyor. Türkiye Devrimci Hareketi’nin (TDH) gelişmemiş çocukça kalan yanlarından birisi de bu tartışmanın yönteminde yaşanmaktadır. Eleştireceğiniz görüşü ilk önce karikatürleştirir sonra bu karikatürü eleştirerek kendi düşüncenizi doğrulamaya çalışırsınız. Bugün din ile barışmaya çalışanların yaptıkları şey de budur. Sol-sosyalist hareketlerin dine karşı tutumdan Kemalizm’den etkilendikleri; dindar kesimlere yabancılaştıkları, dine karşı düşmanca tutumun dindar kesimlerle sol ideolojinin buluşmasını engellediğini söylüyorlar. Kemalizm’in tepeden inmeci burjuva laiklik anlayışının tüm sakat yanlarını, yarattığı sorunları devrimci-sosyalist hareketlere de ayrımsız malederek mahkûm ediyor ve yaşanan daralmanın, etkisizleşmenin nedeninin bir yönünün de dine karşı bu yaklaşım olduğunu iddia ediyorlar. ML ile ilişkileri her dönem sorunlu olmuş, konjonktürel baskılanmaya karşı (din ile barışmak için bugün koca koca laflar eden hareketlerin bir kısmı 28 Şubat sürecinde anti-şeriatçi, sıkı laik nutuklar atıp, bayrak sallamada en önde gidiyorlardı!), mücadelesini sosyalizmin bilimsel temel ilkelerine, işçi sınıfı ideolojisine sarılarak aşmak yerine onu revize ederek, bir şeylere uydurmaya çalışan bu siyasetler, günden günde ML zeminden burjuva demokrasisinin çoğulcu politik zeminine (ya da kütle çekiminden kendilerini kurtaramadıkları ulusal hareketin deyimiyle “demokratik ulus” projesine) doğru kayıyorlar.

Bu kaymanın destekleyici, payandalayıcı bir yönünü ulusal hareketin burjuva reformist program ve politik yönü olurken bir yönü de AKP iktidarı döneminde artan dinin toplumsal alan kuşatması olmaktadır. Bu iki yön 2000’lere girerken bir yenilgi ve dağınıklık süreci yaşayan TDH’yi (yenilgi süreçlerinin tipik karaktersizliğidir. 12 Eylül yenilgisi ardından da benzer tartışmalar yaşanmış bugünün öncü tartışmaları diyeceğimiz “yeni arayış”lar gündeme gelmişti. Sınıfsal bir ayrışma, arayıştan ziyade demokratlığı da liberallik üzerinden ifade etmişlerdir.) yakalamış ve ML ile kurdukları ilişki zayıf olan hareketlerden başlayarak dalga dalga devrimciliği aşındırmaya girişmiştir. Bir dönem zorlanarak kapıldıkları bu politik yönelim kendi içinde rasyonalize edilerek sürdürülmektedir. Ve daha da sürecek gibi görünmektedir.

Evet, dinin esasta tüm varlığıyla işçi sınıfı üzerindeki sermaye boyunduruğunun meşruiyetini sağlama araçlarından biri olduğu başa yazılmalıdır.

Soma ve din

Soma’da yaşanan işçi katliamının ardından dinin bu toplumsal işlevi, hadi daha sarih yazalım, afyon işlevi açıkça görünür olmuştur. Siyasi iktidar katliamı kadere ve ona karşı tevekküle indirger, bu şekilde ele alınmasını propaganda ederken, birçok dini cemaatin, onlarca imamın Soma’ya gitmesinin önünü açmıştır. Kadere ve fıtrata isyan çağrısı yapan devrimci ve sosyalistlere ise tüm Soma yolları kapatılmıştır. Kadere karşı isyan işçinin insanlığını yeniden kazanacağı ilk adımdır. Kader inancı dinin temelidir. Maddi dünya gerçekliğinin ve ne oluyorsa burada oluyor, ne yaşanıyorsa burada yaşanıyor inancının, dış bir gücün tahakkümünün veddiyle insan da vücut bulmaya başlamasıdır. Din bu duygu ve düşüncülerle uzlaşmaz, uzlaşamaz. Onun için işçiler arasında sarsılan dini inancı yeniden tesis etmek için ambulans sedyesini çizmeleriyle kirletmekten çekinen işçiyi umre seyahati ile ödüllendirmiştir!!

Şimdi, Soma’da yaşanan bu katliamı tüm araçlarla örtmeye çalışan bilumum sermaye çevreleri ve devletine karşı devrimcilerin görevi her alanda işçi sınıfının bilimsel diyalektik materyalist felsefesi ve ideolojisiyle hareket etmektir. Yaşanan ne bir kaza ne de engellenemeyecek kaderdir; sermayenin açgözlülüğün sonucudur. Bu gerçekleri anlatabilmek için diğerlerinin yanında kaza-kader inancını da sarsmamız gerekmektedir. Hiçbir kaçarı yoktur ki bu dine karşı mücadeleyi de içerir. Bu mücadele sermayenin dini ideolojiyle, cennet vaadiyle kitleleri avutmasına karşı yürütülür. Dindarlara karşı değil! Dindar olan, olmayan, devrimci ideolojiyle tanışmamış her kişi burjuva ideolojisinin, şu ya da bu yönünün hâkimiyeti altındadır. Biz nasıl onların bu ideolojik tutumlarını küçümseyerek, hor görerek o insanları kazanamazsak, aynı şey dindarlar için de geçerlidir.

Lenin’in yukarda alıntı yaptığımız makalesinde söylediği gibi din işçi sınıfı partisinin işleyişi dışında özel bir konudur. Kişiseldir. İnançlar söz konusu olduğunda onunla mücadele etmenin, değiştirip dönüştürmenin çok zorlu bir süreç olduğunu en iyi devrimciler bilirler. Biz işçi sınıfının bireyleriyle ilişkilenirken, onları mücadeleye çağırırken temel hareket alanımız ezilme ve sömürü ilişkilerinin yarattığı tahribat ve buna çözüm yolları üzerinden ilerler. Çünkü insanlar ne kadar dindar olurlarsa olsunlar açlığın, yoksulluğun yarattığı duygular, çocukların çaresizliği her türlü maneviyatın üzerindedir. Bu dünya gerçektir. Gerçek dünyanın sorunlarına çözüm ararken-mücadele ederken din dünyasıyla arasına mesafe girecek, düne kadar etkisi altında olduğu dini akım ve cemaatlerin dini bir sömürü aracı olarak nasıl kullandıklarını kendi pratiğiyle görecektir. Bu pratik bizim ciltler dolusu yayın ve propagandamızdan daha etkili olacaktır. (Bakınız: Bosch fabrikasında yaşanan sendikal direniş mücadelesi)

Bugün sınıf mücadelesi gerçeğinden kopuk revizyonist pratiklerle dine ilericilik vehmetme çabaları içerisine giren kimi sol yapılar, burjuva laiklik perspektifi ve Aydınlanma Çağı görüşlerini birleşik olarak eleştirip, ML’nin dine yaklaşımını mahkum etmeye çalışıyorlar!!! Yol, yöntem, seçilen argüman ve kurulan anolojiler tümüyle yanlış. Revizyonist bir bulamaç.

Önce şunu belirtelim, Marksist-Leninistler burjuvazinin elitist, kültürel laiklik anlayışının destekleyicisi, olumlayıcısı değillerdir, olamazlar. Kendilerini burjuva perspektifle sınırlamazlar. Dolayısıyla ML’nin din karşısındaki tutumunu burjuvazinin anlayışıyla eşleştirmek ve buradan mahkum etmeye çalışmak bilisizlikten değilse eğer bilinçli revizyonist çarpıtmalardır. Marksist-Leninistler burjuvazinin aksine dini, insanın en büyük aldanışı ve yabancı bir “gücün” insan üzerindeki egemenliği olarak görürler. Dinin toplum ve bireyin beyninden, kalbinden atılmasını ister ve bunun için mücadele ederler. Bu mücadeleyi yürütürken din konusunu bugünden yarına çözümlenebilecek bir konu olmadığını bilir ve toplumsal maddi yaşam şartlarının değişmesiyle ancak dinin toplum üzerindeki etkisinin gerileyip yok olacağı düşüncesiyle hareket ederler. Dini inançların tartışma konusu olması gibi bir çaba içerisine girmez, sınıf mücadelesinin seyri ve ihtiyaçları için de kitlelerin aydınlanacağını bilir, bu aydınlanma süreci içinde ikiyüzlü pratiklere girmez, dine demokratiklik payesi vermeye kalkmazlar!


Türkiye’de burjuva aydınlanmacılığın güdüklüğü

Ülkemizde Kemalist laiklik anlayışının, Avrupa burjuva devrimleri çağında olduğu gibi bir halk devrimleriyle birleşik olarak gelişmemesi, Aydınlanma Çağı gibi dönemin koşullarında materyalist görüşleri geliştiren felsefe, bilim, sanat gibi düşünce alanlarında bir gelişimin sonucu olarak ortaya çıkmaması onun kendine özgü bir laikliğe sıkışmasını getirmiştir. Toplumsal bir ihtiyaçtan ziyade egemen sınıf kesimlerinin ihtiyaçları temelinde, elitist bir şekilde geliştirilmiştir laiklik anlayışı da. Bu nedenle ülkede tamamen kabul edilmemiş, gerici dini akım ve tarikatların burjuva siyasetinde iktidar olanakları için kullanılması laikliği de güdük bırakmıştır. Kemalist laiklik anlayışının toplumsal temellerinin belli üst-orta kesimlerle sınırlı olması, toplumun geniş kesimlerinden uzlaşmayı ve onlara yabancılaşmayı doğurmuştur. Böylesi bir laiklik anlayışından ülkenin sol kesim ve örgütleri de etkilenmiş, ML bilinç, bilimsel sosyalizm kavrayışı yeterli olmayanlar bir sağ sapma şeklinde tavırlar sergileyebilmişlerdir. Fakat bu da sol-sosyalist hareketin tamamına fatura edilebilecek bir tablo değildir. Gelişmemiş, ham yönleri olsa da, kendisini belli toplumsal kesimlerle sınırlasa da devrimci-sosyalist hareketlerin pratiği bir bütün olarak mahkûm edilemez. Doğru ve adil bir yaklaşım değildir bu.

“Dindar kesimlere uzaklık” belirlemesi doğru gibi görünse de, meseleye nasıl yaklaşıldığı açısından çarpıcıdır. Bizce sorun işçi sınıfı içinde çalışmaya uzaklıktır, dindar kesimlere değil. Komünistler, kitlelerin duygu-düşünce-bilinç ve inanç durumlarını dikkate alır, burjuva ideolojisinden etkilenme düzeylerine bakarak örgütlenme çalışmalarını yürütür. Fakat komünistlerin dikkate alacağı esas durum kitlelerin sınıfsal konumu, üretim araçları karşısındaki pozisyonudur. Bugün işçi sınıfının büyük bir bölümü dindardır. Her dönem böyle olmuştur. Ezilenler içerisinde dinin her dönemde güçlü olması egemenlerin bilinçli çabası sonucudur. Bu tablodan çıkarta çıkarta “dindar kesimlere uzaklık” çıkarmak aslına bakılırsa ciddi bir başarıdır!! Devrimci hareketin ezberiyle, işçi sınıfının devrim stratejisinde ideolojik öncülükle sınırlandırılmasıyla ilgilidir bu da. Alışkanlıkların, bilindik sularda yüzme kolaycılığının getirdiği bir davranış tarzıdır. “Dindar” diye tanımlamayı seçtikleri işçi kitlelerinden uzak durma pratiğinin temelinde söylendiği gibi dine karşı devrimci tutum yer almaz. Almaz çünkü devrimciler dini inanç konusunu bireysel, özel bir mesele olarak ele alır, tartışma konusu yapmazlar. Dünyevi sorunların sınıf mücadelesi pratiğinin içerisinde çözümlenebilecek bir sorun olduğunu bilirler. Buradaki temel eksiklik toplumsal kesimlerin ihtiyaçlarına cevap verecek bir dil, üslup ve sosyalist içeriğe, özgüvene sahip olunmamasıdır. Devletin bu kesimleri devrimcilere karşı kara propaganda ile önyargılı hale getirmiş olması, adımların daha baştan karşılıksız kalacağına duyulan yanlış inançtan kaynaklanmaktadır. Öyle şeyler söylenmektedir ki neredeyse devletin kara propagandasında çarpıttığı şeyler doğrulanmaktadır!!


İslamiyetin toplumsal-siyasal yaşamı düzenleme iddiası

Ortaya çıkış ve tarihsel gelişiminin karakteristiklerine bakıldığında İslamiyet’in diğer dinlere nazaran toplumsal-siyasal yaşamı düzenleme iddiası çok daha güçlü ve kapsamlıdır. Şeriat düzeninde karşılığını ve hukuki altyapısını bulur bu iddia. Bilindiği gibi şeriat düzeninin ekonomik-toplumsal-kültürel-siyasal düzene bakış açısı, sömürü ilişkilerini ve sınıfsal ayrımları doğal gören bir yapıdadır. Aksini de iddia etmez. Bugün ki neomuhafazakar AKP iktidarının dilinde yerleşmiş olan “hayırseverlik” (yoksulluk ve yoksunluk kıskacına aldığı emekçilere burjuvazinin sofrasından artan kırıntıları layık görerek yapılan bu “hayırseverlik” Lenin’in deyimiyle cennet için bilet edinmektir. ) ilişkileri toplumsal hiyerarşinin, sınıfsal ayrımların varlığı ve değişmezliği inancından hayat bulmaktadır. Bu ilişkiden temel bakış açısından demokratlığın zerresi ortaya çıkmaz, çıkamaz. Her türlü egemenliği Allah’a, yani dünyadaki temsilcilerine ( günümüzde burjuvaziye!) veren birey ve toplum açısından özgürlük tanımayan, onlara sadece görev ve vecibeler yükleyen İslamiyet yaşamın her alanında tekçidir. Bu tekçilik, ezilenin karşısında ezenin, işçi karşısında patronun, kadın karşısında erkeğin… hakimiyetini savunur. Şerri hukuk düzeni tamamen ilkel intikam üzerine kurulu, kısasa kısası kabul eder. Kadının yaşamdaki yeri erkeğin gölgesi kadardır. Miras hukukunda kadına hiçbir hak tanınmaz. Toplumsal yaşamda doğayı tanıma ve ona hakim olma mücadelesinde yol gösterici olan bilimsel gelişmelerin İslamcı akımlar ve ideoloji tarafından nasıl şiddetle karşı çıkıldığı bilinmektedir. Dini hurafelerin en büyük panzehiri bilimin gelişmesi ve kadın ile erkeğin toplumsal yaşamda eşit bir statüye kavuşturulmasıdır. İslamiyet’in gerici bir sosyo-ekonomik yapı temelli çağrıları bu iki noktaya karşı mücadele üzerine kuruludur. Kapitalizm bir ücretli kölelik rejimidir. Din bu ücretli kölelik rejiminde, ezilen ve sömürülen kitlelere, çektikleri acılar karşısında başka, sanal bir alemde cennet ile ödüllendirileceklerini vaaz eder. Her şeye kadir olan tanrının insanlığı bir sınava tabi tuttuğu bir yerdir dünya. Herkes kaderini yaşar. Ezilme ve sömürü ilişkilerine isyan kadere yani tanrıya isyandır! Cennete gitmek istiyorsan sınıf ayrımlarına da, sömürüye de, yoksulluğa karşı da isyan etmemeyi, sabırlı olmayı öğrenmelisin!…

İslamiyet Türkiye’de Kemalizmin güdük laiklik anlayışına rağmen sermayenin iktidar araçlarından biri olmuştur hep. Kuran ve ayetleri dilden düşürülmemiş, dindar toplum eşittir yönetilebilir, sorun çıkarmayan toplum anlayışı nedeniyle teşvik edilmiştir.

Kimi sol yapıların, kimi dini akımlara ilericilik vehmedip, bununla da yetinmeyerek İslamiyet’te demokratik, devrimci yönler aramaları tam bir revizyonizmdir. Demokrasi ve özgürlük mücadelesini sınıfsal içeriğinden soyutlayarak ele almaları diyalektik ve tarihsel materyalizmi ellerinin tersiyle bir kenara itmeleri, onları eklektik bir görüşler yığmasına, tam bir bulamaca ulaştırıyor. Konjonktür devrimciliğinin politik açılım yapayım derken eklektik bir “üçüncü yolculuğa” dümensiz bir yelkenli ile yola çıkma gafletinden ibarettir. Rüzgârın yönünün hep aynı kalacağını düşünen, denizin hep dalgasız olacağını hayal eden tarihsel- politik-ideolojik- siyasal- toplumsal körlüğün ulaşacağı limanın- eğer gemisini hala batırmamışsa- neresi olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Konjonktüre kölece bağlılığın sonucu olarak yaşanan bu savrulma biraz da zamansız olmuş. Dinin toplumsal- politik yaşam üzerindeki etkisinin düşmeye başladığı bir kesitte dinde demokrasi arayışlarına çıkmaları onların talihsizliği olmuştur!

Dine karşı tarihsel-diyalektik materyalizm

İşçi sınıfına, emekçi kitlelere söylediğimiz her söz, önerdiğimiz her çözüm gelecek vizyonumuzla bağlantılıdır. Devrimciler moda deyimle şeffaftırlar; inandıkları şeyleri açık olarak ifade ederler. Bugün dine karşı uzlaşma arayışı içinde olan siyasi çevrelerin nasıl bir sosyalizm programları vardır? Sosyalist iktidarları döneminde din ile ilişkileri nasıl olacaktır? Lenin’in ifade ettiği gibi devlet karşısında din özel bir mesele olarak ele alınacak mıdır? Eğitim müfredatında din ideolojisi ve ona temel olan felsefi idealizme karşı materyalist bir eğitim felsefesinin içerili olduğu müfredat uygulanacak mıdır? Yani dine karşı tamamen ideolojik planla sınırlı bir mücadele (zor araçları ancak dinin proletarya iktidarını devirmek için araç olarak kullananlara karşı devreye girecektir) verilmeyecek midir? Eğer hala ML olduğunuzu iddia ediyorsanız bunların tamamını yapmak durumundasınız. O halde dinde demokratik, devrimci bir yön arama çabası içine girmeniz gelecek vizyonunuzla uyumlu değildir. İkiyüzlü bir tutumdur.

Kürt Ulusal Hareketi’nin, Türkiye’de ve Rojava’da dinci gerici çetelerle ciddi bir çatışma içinde olduğu biliniyor. Ulusal hareket Kürt emekçiler içerisinde zemin bulmaya müsait şeriatçı akımların ve ideolojilerin önünü kesmek, kendi programatik görüşleri etrafında ulusal birliğini sağlamak için İslamiyetle demokrasiyi bağdaştırmaya çalışıyor. Konjoktürel bir ihtiyaçtan doğuyor bu da. Ulusal hareketin burjuva reformist programının bunlara zemin sunduğu açık. Çünkü kapitalizmi aşma hedefi olmayan, en fazla düzeltilmiş kapitalizm içinde Kürt varlığının tanınması mücadelesi veriyorlar. Bu program burjuva içeriğinden dolayı dine karşı mücadeleyi değil, dini kendi hedefleri doğrultusunda kullanmayı seçer. Bir yere kadar anlaşılır. Sorun ulusal hareketin tamamen ulusal ihtiyaçları etrafında şekillenen bir politikaya sınıfsal mücadele yürüttükleri iddiasında olanların, ML ismi taşıyanların yedeklenmesidir. Ulusal harekete yedeklenme o hale gelmiştir ki, sınıfsallık iddiaları bile ulusal hareketin gözlüğünden pratikleştirilmeye çalışılmaktadır. Kuyrukçuluk tanımı artık yeterli gelmemektedir.

Bugün dine karşı devrimci politikaları bir yana koyma çabası içinde olanların bu arayışları tarihte de çokça görüldü. Özellikle felsefi idealizm ile materyalizmin uzlaşmaz karşıtlığını 3. yol olarak uzlaştırmaya çalışanlar çok görüldü. Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm adlı kitabı bu uzlaştırma çabalarına karşı ML tutumu ve görüşleri ifade eder. Bugün tekrar okunması anlaşılıyor ki zorunludur.

Komünistlerin yüzü her zaman geleceğe dönüktür. Tarih onlara bir deneyim zenginliği ve tecrübe kaynağı olarak yansır. Tarihten dersler çıkararak geleceği inşa etme mücadelesi verirler. Dolayısıyla gelecek perspektifi bu tecrübelerden yararlanır ama esas esin kaynağı bilimsel çözümlemeler ve geleceğin komünist toplumudur. Bugünün sorunlarına, ihtiyaçlarına geçmiş toplumsal-sınıfsal-ekonomik ilişkilerden değil, geleceğin toplumundan çözümler üretir. Günümüzün ilişki ve ihtiyaçlarını komünist topluma doğru ilerletecek referans noktalarından hareket eder. Yüzü geleceğe dönüktür, geçmişte yaşanmış bir “altın çağ” arayışına girmez. Oradan kendisine referanslar bulmaya çabalamaz. Çünkü özünde gerici bir çaba olur bu.

Sözlerimizi girişte yaptığımız alıntının olduğu makaleden yeni bir alıntıyla sonlandıralım. Sosyalistlerin, sosyalizmde dine nasıl yaklaşmaları gerektiği üzerine faydalı olacaktır.

“Din özel hayata ait bir mesele olarak kabul edilmelidir. Sosyalistler genellikle dine karşı tutumlarını bu sözcüklerle ifade ederler. Ama bu sözcüklerin anlamı net bir biçimde tanımlanmalıdır ki, herhangi bir yanlış anlaşılma olmasın. Biz devlet söz konusu olduğunda dinin özel hayata ait bir mesele olarak kalmasını talep ederiz. Ama partimiz söz konusu olduğunda dini hiçbir biçimde özel hayata ait bir mesele olarak göremeyiz. Din, devleti hiçbir şekilde ilgilendirmemelidir; dini cemaatlerin de devlet otoritesiyle herhangi bir ilişkileri olmamalıdır. Herkes dilediği dine mensup olduğunu ya da hiçbir dine inanmadığını, yani (kural olarak her sosyalistin olduğu gibi) ateist olduğunu açıkça ifade etme konusunda mutlak anlamda özgür olmalıdır. Yurttaşlar arasında dine dayalı ayrımcılık hiçbir biçimde hoş görülemez. Resmi belgelerde yurttaşların dininden en ufak biçimde söz edilmesi tartışılmaz biçimde ortadan kaldırılmalıdır. Yerleşik kiliseye hiçbir biçimde devlet kaynağı sağlanmamalı, kiliseye bağlı veya dini cemaatlere devlet tarafından herhangi bir tahsisat sağlanmamalıdır. Bunlar, aynı düşünceleri paylaşan yurttaşların mutlak olarak özgür, devletten bağımsız birlikleri haline gelmelidir.” (agy)

“Programımız bütünüyle bilimsel ve ayrıca materyalist dünya görüşü üzerine yerleşmiştir. Dolayısıyla, programımızın açıklanması dini bulanıklığın gerçek tarihsel ve ekonomik köklerine ilişkin bir açıklamayı da zorunlu olarak içerir. Propagandamız zorunlu olarak ateizm propagandası içerir.” (agy)
Fakat din meselesi entelektüel bir mesele olarak ele alınmamalıdır. “Proletarya kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi mücadelesi sayesinde aydınlanmazsa, onu aydınlatamazsın.” (agy)
“Ezilen sınıfın yeryüzünde bir cennet yaratma uğruna verdiği bu gerçekten devrimci mücadelede birlik, bizim için proletaryanın düşünce dünyasında gökteki cennet konusunda kurulacak birlikten daha önemlidir.” (agy)
“Bu nedenledir ki, programımızda ateizmimizi açıkça yazmıyoruz ve yazmamalıyız; bu nedenedir ki, eski önyargılardan hala kalıntılar taşıyan proleterlerin partimize katılmalarını yasaklamıyoruz ve yasaklamamalıyız. Bilimsel dünya görüşünü her zaman vaat edeceğiz; çeşitli “Hristiyanlar”ın tutarsızlığı ile savaşmak da bizim için hayati önem taşıyor. Ama bu hiçbir biçimde din sorununun birinci sıraya yükseltilmesi gerektiği anlamına gelmiyor, onun orada hiç yeri yok…” (agy)

Yeterince sarih. Başka söze gerek yok!…

Ercan Akpınar
Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishanesi
B1-53

Bir yorum

  1. KASAPLIK BAYRAMI VE HAVADA UÇAN KELLELER!

    Hayvan kafasının kesilmesinin Kutsal ilan edilmesi,fışkıran kanlarla küçük çocuklara adeta banyo yaptırılması bayram mı?! Kurban ve bayram sözcüklerinin yanayana kullanılması bile şizofrenik bir durum.
    Kasaplık kan bayramının 9 güne uzatılması, her kişiye bir imam sloganın atılması, geleceğin karanlıklarını şimdiden haber veriyor. Ufacık çocukların alınlarına birer kan damlası kondurularak bu vahşetin kutsanmasından rahatsız olmayanlar başı dönmüş cellatlardır. Kanı, öldürmeyi kutsayan bir bayram, bayram olamaz!

    Hayvanı keserken ona gel bak deden koyunu kesecek şimdi büyünce sende kesicen denilerek çocukların kasap ruhlu yetişmelerinin temelleri atılıyor. O kadar mı bu etki hep sürecek yaşamlarında. Onlar büyünce kendilerini baş kesen birer malkoçoğlu, yeniçeri, Avrupayı fethedecek akıncılar olarak görecek ve masum insanların canlarına da acımasızca kıyacaklardır.

    En çok insan kafasının kesildiği İslamcı ülkeler, ‘kurban bayramı’ denilen kanlı rituellerin topluma büyük birer bayram diye empoze edildiği ve topluca kutlandığı ülkelerdir. Hayvan kafasının kesilmesinin Kutsal diye ilan edildiği, fışkıran kanlarla adeta küçük çocuklara banyo yapıldığı barbar kültürlerde, bunu daha küçük yaşta görüp yaşayarak kanlar arasında büyüyen bu çocuklar cellat olmaktan öteye gidemiyor… Bu piskolojik bir alıştırma ve şartlanmadır. Hele elde satır, bıçak, özellikle çocukların psikolojisini bozan görüntüler uzmanların görüşüne göre de hiç de iç açıcı ve olumlu değil. Bu tür sahneleri küçük yaştan beri kutsallık diye algılayan küçük çocuklar birer ruh hastası olarak büyüyor ve sonradan işkence yapan, kafa kesen birer cani olup çıkıyorlar. Cahil kitle, bayram kutlama adına, bilinçlice tüm çocukları bu kasaplık ortamına zorla getiriyor ve onları yüzlerine kanlar fışkırtıyor. AKP yönetimince daha da uzatılan bu vahşet bayramı, zavallı çocukların beyinlerinin yıkanması için daha büyük bir fırsat oluyor. Hayvanı keserken ona gel bak deden koyunu kesecek şimdi büyünce sende kesicen denilerek çocukların kasap ruhlu yetişmelerinin temelleri atılıyor. O kadar mı bu etki hep sürecek yaşamlarında. Onlar büyünce kendilerini baş kesen birer malkoçoğlu, yeniçeri, Avrupayı fethedecek akıncılar olarak görecek ve masum insanların canlarına da acımasızca kıyacaklardır. Kurban bayramında hayvan kafaları havada uçarken, küçük çocukların bilerek topluca can çekişen hayvanın boğazına kadar yaklaştırılması, alınlarına bu kanın sürülmesi ve ellerine keskin bıçaklar verilmesi, İslam kasaplığının bariz bir örneğidir ! Bunu kutsal ve iyi eylem diye algılayan Müslüman çocuklar büyüdüklerinde rahatlıkla her canlının kafasını kesmeye muktedir olup, şimdiki gibi AKP’nin desteklediği Cihatçı örgütlerin potansiyelini oluşturmaktadırlar.

    Bayram ve doğayı tekbir ruhuyla imha etmek!

    Müslümanlar, dinlerinin insanları nasıl işkenceci tipi sapık, kaba, seksist, küfürbaz, parazit haline getirdiğini anlayıp bununla hesaplaşmak zorundadırlar.
    Tekbir ve Allahuekber nidaları her geçen gün artan cami sayısı nedeniyle çekilemez hale geliyor. Piskolojik işkence derecesini alan imam haykırışları sistemsiz olarak birbirine karışıyor ve sanki Anadolu yeni işgal edilmiş de kafirlerlerin Müslümanlaştırılması yeni başlamış intibasını veriyor. Arapça ezan okuma adına diğer insanları anormal derecede rahatsız eden imam_hacı hoca takımında birazcık aile terbiyesi olsaydı, bu yaptıklarının inanç ve tanrı ile bir alakasının olmadığını, sadece petrol şehlerinin yayılmacı hedefleri için piskolojik savaşa katkıda bulunduklarını itiraf edip, ibadetlerini terbiyelice ve kimseyi rahatsız etmeden yaparlardı. 
    Kurban bayramına tekbirli savaş naraları ile giren milyonlarca beyni yıkanmış insan neden bu kadar çok hayvanın canına kıydığını bile bilmez! Müslümanların çoğu henüz cehalet dönemini yaşıyor: gözü dönen, ağzında salyalarla nârâlar atan göçebe çobanlar, Allah ekber diyerek her yeri kana buladılar.

    Kurban Bayramı büyük kentlerde m.ö 3 000 yıllarına benzemiyor, görüntüler eski çağlardan daha geri gidiyor. Öyle sahneler TV ekranlarında yansıyor ki şaşmamak mümkün değil, sokaklarda akan kanlar, kaçan danalar, koçlar ve kendini yaralayan bir sürü acemi kasap binlerce yıl öncesinden de geriye gidiyor.

    Milyonlarca hayvanı bir kaç gün içinde vahşice yokeden, tüm bir kültürü, türban, çarşaf, yüksek cami minaresi, namaz, ramazan, sünnet ve ‘kurban kesme’ ile betonlaştıran Türkiye’deki post modern Türk İslam sentezi, özünde bir kültürsüzleşme, bir sanatsızlaşma, bir felsefesizleşme/fikirsizleşme, vasatlaşma (ve odunlaşma!) demektir. ”Kurban bayramı”, toplumları şiddete yöneltmektedir. Öldürmeye, kesmeye, kan akıtmaya vicdanı rahatlıkla elveren insanlar, öldürmeyi kanıksamış insanlar, savaşların terörün, cinayetlerin de başlıca sorumluları oluyorlar. Kasaplar bayraminda hayvanları boğazlayanlar, ölümü öldürmeyi kanıksamış insanlar başka insanları da rahatlıkla öldürebiliyor. Ölüdürmenin, can almanın, kan akıtmanın, işkencenin, normal ve olağan sıradan bir şeymiş gibi gösterilmesine karşı çıkıyoruz.
    Bir canlıyı öldürüp, parçalamaya alıştırılmış bir çocuğun, gelecekte kendi türünün de katili olabileceği şüphesizdir. 
    AKP İslamiyeti hoşgörüsüz, lanet, kötücül, dogmatik ve siyasi birşey olarak uygulamada Osmanlı kafasını örnek almaya devam ediyor. Anadolu insanlarının ruhunun/kültürünün/uygarlığının Kur’an kursuna indirgenmesi, kadınların çamaşırlarına, din-ahlak adına, onların sağlığını bozacak derecede müdahale edişlmesi, tek tip islamist insan tipinin hortlatılması, kültür fakümü yaratmaktan başka bir şey değildir. Boşluğun bu kadarı klinik bir vak’adır ve bu çevrenin kültürel boşluğunun neden uzaydan daha boş olduğuyla da kimse cidden ilgilenmemiştir…

    Yeni sistemin başı Erdoğan’ın bütün işi Cami ve İslamın yayılmasıdır: dünyanın her yanına cami kurmayı ana amaç edinen Selefici Erdoğan İŞİD ve El Kaide gibi İslamın mutlak hakimiyetine soyunmuş durumdadır…!
    Moskova’ya büyük cami kuran Seleficiler iyice palazlanarak vahşi ideolojilerini hakim kılmaya hız verdiler.. Bu türden İslami anıtlar, her tarafa kurulan gösterişi ile çevreye hükmeden yüksek cami minareleri eski zamanların put kültürünün biçim değiştirmiş hallerinden başka bir şey değildirler.
    Bu durum, haktan, hukuktan, adaletten, insanlıktan nasip almadan dünyanın başına bela olmuş bir ilkelliktir…

    AKP’nin temsil ettiği İslam fetih ve yağma ideoljisidir. Osmanlı’nın devr aldığı İslam-Arab istilaları hızla yayılarak ilkel milletleri hakimiyeti altına almış ve dünya uygarlığına büyük bir darbe vurmuştur. İslam; Cihad/istila/vahşet/dehşet/soygun/vurgun/talan/çapulculuk ve eşkiyalık ile tek din haline getirilmiştir…

    AKP’nin Suriye topraklarını ele geçirmek için son olarak kurdurttuğu Al Nusra+Fetih Şam cephesi, eski Osmanlı Cihat felsefesinin tekrarıdır…
    Savaşta ele geçen ülkeler fetih toprağı, öldürülen insanlar Allah’ın takdiri, ele geçirilen kızlar ve kadınlar (köle-cariye-seks işçisi-hizmetçi) erkek çocuklar köle (esir pazarında sermaye) İslam’ın şerefi; köle pazarında satılan insanlıktır. İslam; haktan, hukuktan, adaletten, insanlıktan nasip almadan dünyanın başına bela olmuş bir ilkelliktir…

    AKP çetelerinin propogandalarının merkezinde olan isimler İslam’dan önceki Putperest isimleridir. şimdi Allah dediğimiz put Abdallah, Allah’ın kulu demektir ve İslam öncesi Ay tanrısı (el-ilah) ismidir. Muhammed Kabe’de 360 put içerisinde geriye sadece Allah putunu bırakmıştır, Çünkü biyolojik babasının adı Abdallah idi!
    AKP’nin en büyük silahı olan Cihad nedir ? İslam Dinini tebliğdir. Sözle tebliğ edersin. Kabul edene itaat ettirir. Etmeyen ile ise savaşırsın. Savaşamayacak ve vergi verecek parası olmayan milletler İslam’ı kabul etmek zorunda kalırlar.

    Şimdi gelelim Osmanlı Ocakları denilen çetelere: AKP’nin Özel Harekatı Osmanlı Ocakları İŞİD’leşiyor!

    Cenaze timleri adı altında da hareket eden ve kriminal bir geçmişi olan, bunalım geçirerek sonradan Müslüman olan gençlerden oluşan, hayatını düzene sokmakta zorlanmış ve kendisine yeni bir sistem sunan İŞİD ve diğer Cihatçıların hayranı, Erdoğan tipinde otoriter bir güç arayışındaki gençlerden oluşan bu çeteler, zaman içinde TC’nin ana savunma gücü olarak tasarlanıyor…
    Bu çeteler daha önce AKP propaganda çalışmalarında kefen giydirilip, ellerine palalar verilerek meydanlara sürülmüştü.
    AKP cenaze timleri, Şam cephesi-Nusra -Fetih ordusu ve IŞİD’in başarısı ve antisemitizmin, Sünni İslam dışındaki yönelimlerin yok sayıldığı, Batı nefretinin tetiklendiği, demokratik değerlerin tehdit olarak gösterildiği resmi devlet politikalarının hüküm sürdüğü köklerin bulunduğu Türkiye’de taban buluyor.

    UYAN ARTIK!

    Kurtuluşun, ilkel Arap kabilelerinin yaşam biçimlerinden doğan AKP, İŞİD veya AL- Nusra gibi örgütlerin felsefesi ile değil, aksine onların senin üzerinde yarattığı kültü yırtıp atmandan geçer!
    Uyan artık ilkel çağların çöl İŞİD’çisi Muhammed’in ve Türkiye’nin her tarafına cami kurarak Arapça bağırma, çağırmalarla hayatı çekilemez hale getiren AKP çetlerinin kafesinden kurtul artık!! 7.yüzyıla ait ilkellikler, çöl saçmalıkları ile bir yere varılamayacağını gör artık!
    Muhammed; Erdoğan ve diğer tüm Arap diktatörleri gibi despot bir Arab lideridir. 7.yüzyılda putperest ilkel Arab kabilelerini kendi liderliği altında Millet haline getirerek kendi devletini kurmuştur. Putperestliği tek tanrılı dine dönüştürmüştür. Kur’an; Muhammed’in emirleri, devşirme bilgilere yaptığı felsefi yorumlardır. İlk İslam Devleti anayasasıdır. İŞİD’in şimdi yaptığı Muhammed’i aynen kopyalamakan başka bir şey değildir…
    İŞİD, Muhammed döneminin en güzel kopyasıdır. İŞİD Müslüman değildir demek, İslam’ın doğuş ve gelişmesi konusunda zır cahil olmak demektir.
    İslam’ın tüm ibadetleri, Kurban bayramı vs.. Putperestlik ibadetleridir. Muhammed İslam ile Putperestliği tek tanrılı din haline getirmiştir. Muhammed feodal İlkel Putperest Arab kabilelerini millet haline getirip ilk islam devletini kurup lideri olmuş ve devşirdiği bilgilerle yazdığı Kur’anı bu devletin anayasası yapmıştır…
    İlkel bir Arab’ın ve onun takipçisi AKP’nin yalanlarına daha fazla inanma artık. Bilim ve teknoloji üretmek için uyuşmuş bir beyin değil, uyanık bir beyin lazım. Muhammed denilen ilkel Arab’ın bu putun en sevdiği kulu ve en sevdiği peygamberi olduğu iddia edilir. Namazda bu puta eğilip, yerlere kapanarak yardım, iyilik, merhamet, esirgeme, koruma, yüceltme, zenginlik ve bereket istenir. Modern zamanda akıl dışı bir ilkelliktir.

    1400 SENEDEN BERİ DEVAM EDEN BARBARLIK MANZARALARI:

    Hacı olma derdindeki milyonlarca ilkel Müslüman Kurban bayramı namazı kılıp şeytan taşlama ritüeli yaparken birbirini ezmeye devam ediyor…

    HAC’DA YAŞANAN BAZI KATLİAMLAR!

    1987: Suudi yetkililer, gösterilere müdahale ederken 400 kişi öldü. 
    1990: Putçu Kutsal bölgelere çıkan tünellerde bin 426 hacı öldü. 
    1994: İzdihamda 270 kişi hayatını kaybetti. 
    1997: Çıkan yangında 343 hacı öldü, bin 500 kişi yaralandı. 
    2006: “Şeytan taşlama” esnasında yaşanan kazada 364 hacı öldü. 
    2015: Cami minaresi çöktü, 107 ölü
    24-09-2015 : Şeytan taşlama adına birbirini taşlama ve ezme, ilk belirlemelere göre en az 780 ölü.

    Beyinleri çöl dogmaları ile körleştirilmiş ilkel barbarlar şeytanı taşlayalım derken kendilerini taşladılar.Hacılar, küçük, orta ve büyük şeytana yedişer taş atma sırasında katliama yol açtılar. Şeytan diye birbirlerini taşladılar…

    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey
    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Irem haloglu
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    Vedat Konak
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Hasan Sirtan
    M. Eskici
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    R. Adalı
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    FERDİ KADER
    Erhan Vural
    Necmi Derinsu
    Ahmet Kaymaz
    Aslan IŞIK
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    hasan kayısoğlu
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    İsmet Yelkenci
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Murat Bakır
    O. Dem
    Salih Aktaş
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    İrem Haloğlu
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    Salih Söğütlü. H. Ali Erkan
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    Ayten Karaman, Mehmet Azal
    L. Uzan, Harun Tabaklı
    Ertekin Sancak, mehmet değerli.
    Kemal Güler, Zeynep Güler
    B. Urak.
    ADNAN Yörükoğlu
    Ismail Duygu, Erdem Duygu
    Hasan Incedemir.
    N. kayıkçı.
    Bayram Akçak
    İsmail Dilpek.
    Kemal Uzunyayla, Mehmet Gölek, Necip Kaplan
    Zeynep Olgun, Mustafa Gülay, Nuri gülay, Arzu Gülay
    Mehmet Gülçiçek. Seher Gülçiçek.Mustafa E. Sırat.
    Oktay Baykuş. Ezra Seren. Nuray Karaçay.Ali karaçay. Murat Karabel. Nedim Arslan. Haydar Erkin.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*