Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Sosyal Darwinizm ve komünist yaşamın kökeni

Sosyal Darwinizm ve komünist yaşamın kökeni

Sosyal Darwinizm egemenlerin güya “bilimsel “ şekilde kendini meşrulaştırma yöntemidir !

Sosyal Darwinizm kökenini Darwin’den almasa da Charles Darwin’den sonra bu adla anılmış, yükselişe geçmiş ve egemenler tarafından kullanılan bir yöntem haline gelmiştir.

Peki sosyal Darwinizm nedir? İnsanlar doğal olarak toplumlar içinde rekabet içindedir, bu rekabet sonucunda toplumlar evrim geçirir gelişme gösterir, bunun için ise toplumda güçlü olanın (bugün güçlü tanımı yapacak olursak eğer bir kas gücünden değil sermayenin gücünden söz edebiliriz) zayıf olanı (zayıf ise yine bir kas gücünden değil mülksüz, satın alma gücünün olmadığı bireyler) yok ederek toplumda elit insanlar yaratarak “üst” bireylere ve “üst” toplumlara ulaşacağını öngören bir sosyolojik hastalıklı düşünüş sistematiğidir. Dayanağı ise Charles Darwin’in evrim teorisidir. Yani doğadaki doğal ayıklamayı toplumlara bu hastalıklı düşünceyle yansıtmaya çalışıp bunun mücadelesini vermektedir.

Bununla da kalmayıp doğadaki evrimin toplumlar üstündeki etkisini abartarak hatta buna sahtekarlık diyeceğimiz şekilde yalan yanlış propagandalarla yapmaktadırlar. Çok geriye gitmeye gerek duymadan Amerika’da siyahi ırka yöneltilen “katil,tecavüzcü,gaspçı,hırsız” gibi suçlamalarla suçun genetik olduğunu iddia etmişlerdir. Bu tarz sosyolojik vakaların genetik olduğunu iddia etmekle kalmayıp bunun propagandasını yapıp katliamlara ve yaşam hakkı tanımamaya kadar vardırmışlardır. Bunun arkasında yatan sosyal eşitsizliği görmezden gelerek insanların neden suç işlediğinin analinizi ve bu suç unsuru oluşturacak şeyleri ortadan kaldırmak yerine genetik olduğunu söylemek işgüzarlıktan, sahtekarlıktan başka bir şey değildir. Böyle bir genetik aktarımın olduğunu hiçbir bilimsel veri doğrulamadığı gibi gelişimin büyük bir bölümünü ise çevreye bağlamıştır.

Sosyal Darwinizmin yaşama yansımaları

Kapitalist toplumlarda ayakta kalmayı güçlü olmaya, atılgan olmaya, yırtıcı olmaya zorlayan bu bakış açısı beraberinde bencil bir yaşam sürdürmeyi, kolektif bakış açısı yerine ezme, üste çıkma ve bunun için ise “Her yol mübahtır” şiarı ile hareket etmeyi ilke edinmiştir. Bireyde böyle yansırken toplumsal olarak ise şöyle yansımıştır :

Bir nüfus bilimci olan Robert Malthus nüfus ve yaşam koşulları sorununa Sosyal Darwinizm açısından şöyle bakar: “Çalışmasına göre uygun şartlarda herhangi bir popülasyon, besin maddelerinin artışından daha hızlı bir oranda artar ve böylece zamanla kişi başına düşen besin miktarı azalır. Bu fikrinin temeli şudur: uygun şartlarda herhangi bir kısıtlayıcı faktör (salgın vb.) yoksa popülasyon geometrik dizi biçiminde artar (2, 4, 8, 16, 32, 64, …), oysa besin maddeleri aritmetik dizi biçiminde artar (1, 2, 3, 4, 5, 6, …). Doğada aradaki bu fark, popülasyonda bazı bireylerin ölümlerine neden olur ve bir denge sağlanır.”

Bu düşünceleri nedeniyle Malthus geç evlenmek, az sayıda çocuk sahibi olmak vb. hareketlerin teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Yine Malthus’a göre toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıflardı ve bu yüzden bu tür bir nüfus planlaması üst sınıflardan ziyade alt sınıflara uygulanmalıydı. Fakir halk kesimlerine yapılan (özellikle kamusal) yardım programlarına karşı çıkmıştır. Veyahut dönem dönem savaşların çıkması gerektiğine böylelikle bir nüfus kıyımına ihtiyacımız olduğuna dair önermelerde bulunurlar.

Sosyal Darwinizm yanılgısı: Evrim ve ilkel komünal toplumlar

Evrimin kendisi,işleyiş biçimi ya da türlerin kendi veya başka türler arasındaki etkileşime baktığımızda dahi gördüğümüz şey bütünlük, karşılıklı bağımlılık ve birliktelik ve aynı zamanda mücadeledir de (hayatta kalma mücadelesi).

Türlerin kendi içindeki ortaklaşmaya, farklı türlerin birbiri üzerindeki bağımlılıklarına bakacak olursak eğer oluşan tablo hiç de büyük “bencil” rekabetler olmadığını görürüz. Örneğin birlikte yaşayan türlere baktığımızda en popüler örnek olarak karşımıza çıkan likenlerdir, örneğin alg ile mantarın birlikteliğidir. Algler fotosentez yaparak besin sağlarken mantar ise bulunduğu yerden su ve madensel tuzları alır, alg’e verir. Ya da birbiri olmadan da yaşamlarını idame ettirebilen bazı türler yine de böyle birliktelikler oluşturabilir. Örneğin timsahlar ile kuşlar. Timsahlar ağızlarını açarak kuşların dişlerinde kalan artıkları yemelerini sağlarlar. Bu karşılıklı yararlılık ikisi için de kolaylık sağlamak amaçlıdır. Verdiğimiz birkaç örnek türler arasında ki ortaklaşmaya, birlikteliğe karşılıklı yarar sağlamaya dayalıdır. Bir de türün kendi bireyleri arasındaki ortaklaşmaya örnek verelim. Karidesler daha büyük düşmanlara karşı tek bir vücut gibi görünürler birlikte yaşayarak veya birlikte oluşları av olma ihtimalini düşürür. Topluluğa bir saldırı düzenlendiğinde çoğu kez başarısızlıkla sonuçlanır ve sonunda ise topluluk çok az üyesini kaybetmiş olur. Karşılıklı bağımlılık, birlikte yaşam gibi ortaklıklar canlı doğanın hemen her yerinde görülebilir hayvanlardan bitkilere kadar. Koparılan “güçlünün” ayakta kalma yaygarası aslen evrimin belli başlı mekanizmalarını ortaya atan C. Darwin’in dahi teorisinde yoktur aslına bakarsak.

Evrimin parametrelerine bu açıdan baktığımızda, canlı ve cansız yaşamın birbiri içine geçirgen, birbirine muhtaç, birbiri arasında ki kopmaz bağlar ve birlikteliklerinden kaynaklı daha “üst” seviyelere ulaştığını görürüz. Her şeyin ama her şeyin birbiri arasındaki zorunlu bağımlılıkları ve “gönüllü” birliktelikleri doğanın bir bütün olduğunu gösterir. Bu bütünlük içindeki doğanın biri olmadan diğerinin olmadığını, olamayacağını gösterir. Evrimin kendisi bile bu teoriyi yanlışlarken bencilliğin evrimsel süreç olduğunu iddia edenler, evrimin ana gövdesinin “güçlünün” ayakta kalışına bağlayanlar nereye varmak istiyorlar? Kapitalizmde çoğunluğu oluşturan işçi sınıfı ve emekçilerin yaşam alanlarına bir kez de böyle darbeler indirmek elbette. Kuşkusuz bu burjuva politikacılara ve burjuva sosyologlarına uygun bir bakış açısıdır. Kurulan bu eşitsiz siyasi ve sosyal düzeni “bilimsel” yönden meşru hale getiren bu teoriyle kapitalist-emperyalist devletler bunu sahiplenmekten ve savunuculuğunu yapmaktan şeref duydular !

İlkel komünal toplumlar

İlkel komünal toplumlarda insanın tutumu, yaşam biçimine baktığımız da bugünden toplumsal ortaklaşmada ne kadar ileri olduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Tarihte böyle bir kesit varken nasıl olur da “sosyal Darwinizm” adı altında bireylerin muhakkak bir seçilim içinde zayıfların yok olmasını öngörmek saçmalığına kapı açılabilir?

İlkel komünal toplumların yapısına baktığımızda; özel mülkiyetin olmayışı ve üretim araçlarında ortaklık, ortak üretimi getirerek ortak paylaşım ve tüketimi mecburi kılmıştır. Tüm gıda ihtiyacını beraber giderip beraber paylaşma, tekelleşmenin olmadığı, kullanılan araçlarda ve gıdalarda toplumun daha kaliteli hale geldiğini de görüyoruz. Tarih öncesine bakarak bile sosyal Darwinizmin bir palavra olduğunu, Darwin’in evrim teorisi ile yakından uzaktan alakası olmadığı açık ve nettir.

Toplumsal dayanışmayı, üretimi, paylaşımı sağlarken bu yakınlık aynı zamanda bilincin, toplumsal bilincin oluşmasını sağlayarak ilerledi. Yeni aletler, aletlerin kullanımı, kullanım alanları çeşitlenerek ilerledi. Böylece daha komplike yaşam alanları oluştu, dayanışma mecburiyetten gönüllü birlikteliğe evrildi.

Doğa ve toplumlardaki çatışma sosyal Darwinizmi meşru kılar mı peki ?

Doğada olan “çatışma” toplumlarda da görünür elbette. Bir tarafta hayatta kalma mücadelesi verilirken diğer tarafta kar hırsının getirdiği biriktirmeden, tekelleşmeden kaynaklı bir eşitsizlik var. Sosyal darwinistler buraları baz alıyor ama unuttukları şey bizim doğayı ve toplumları değiştirme ve insana en uygun insana en layık yaşamı getirme gücüne sahip olmamız! Bizler ilkel toplumların dahi başardığı sınıfsız, sınırsız, ortak üretime ve tüketime sahip olan bir yaşam şekline doğru bu kapitalist kokuşmuş sistemi komünist “sisteme” dönüştürecek güce sahibiz ! Hem de kapitalist ve sosyal Darwinistlerin söylediği o yok olması gereken bireylerle yani işçi sınıfıyla ve kent yoksulları sayesinde !

Sosyal Darwinistler toplumların gelişimini yukarıda saydığımız nedenlere bağlarlar. Bizler ise insanlık tarihinin en gerisinden bugüne kadar gelen sosyal dayanışmanın, birlikte üretimin ve paylaşımdan geldiğini biliriz. Tarihin bize gösterdiği sosyal sınıf ayrımlarına neden olan özel mülkiyetin ilk anından bugüne kadar gelen değişimlerin bu değişimlere ise sınıf bilincinin gelişimiyle ayak direyen, mücadele veren, sosyal alanda sıçramalara neden olan, devrimler gerçekleştiren ve nihayetinde ise komünist yaşama kapı açan bir evreye getirmiş bulunmaktadır artık!

Kapitalist-emperyalizm can çekişirken kapitalist-emperyalizmi yıkacak olan nihai şey olarak sınıf bilincini yükseltip bir sınıf gibi hareket etmeyi öğrendiğimizde ise kapitalizmin barbarlığından komünizmin özgürlük dünyasına gideceğimiz aşikar! İşte bizim toplumsal gelişimimiz !

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*