Anasayfa » BASINDAN » SOMA: Kapitalist Kalkınma ve “Kıyım”-Aslı Odman

SOMA: Kapitalist Kalkınma ve “Kıyım”-Aslı Odman

Soma katliamı davasının 4. duruşması sürerken, Aslı Odman’ın DİSK-AR’da yayınlanmış yazısını yeniden yayınlıyoruz.

Soma Katliamı hakkında hepimizin bildiği olayları hepimizin bildiği “kalantor isimleri” Soma Holding A.Ş ve Enerji Bakanlığı’nın rollerini tekrar tekrar anlatmaya gerek yok. Soma, aynı Tuzla gibi bir semboldür. Neyin sembolü? Kapitalist kalkınmanın adalet değil, kıyım getirdiğinin sembolü.

Türkiye’nin kalkınmasının, toplumun emeği ile geçinen çoğunluğu için kitlesel kıyım anlamına geldiğinin sembolü. Kapitalist kalkınmanın, “büyüme” olarak tekil işkollarına tercüme edildiği yerde bir yangın çıktığının sembolü.

Nerede “sektörel büyüme” ve siyasetçilerin o sektöre övgüsü varsa, o işkolunda daha fazla işçinin canından olacağının, daha çok işçinin beden ve ruh sağlığının göz göre göre daha hızlı ve daha çok çalışma ile harcanacağının sembolü. 2008’de gemi inşa sanayi kanatlanmıştı, çoğu Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde olmak üzere 29 işçi tersanelerde canından oldu. AKP’nin “istikrarlı büyüme” ve “krizlere teğet geçme” söylemiyle seçim üzerine seçim kazandığı son 14 senede Türkiye kapitalizmini “inşaat ya resulullah kapitalizmi”(1) olarak tanımlayabiliriz. Bu dönemde Türkiye ekonomisi, 2006’da yüzde 7 büyürken, inşaat işkolu yüzde 19 büyüdü; 2010’da Türkiye ekonomisi yüzde 9 büyürken, gene inşaat işkolu yüzde 18 büyüdü(2). Bu “inşaata dayalı sermaye biriktirme” döneminin bir diğer alameti ise, “kayıt içinde ölenlerin” çoğunun inşaat işçi olması(3). Bugün inşaat işçileri Türkiye’deki “azgelişmiş kapitalizm” yüzünden, yani ufak tefek müteahhit şirketlerin işçi sağlığı ve iş güvenliğini “takmamaları” nedeniyle değil, dünyanın dört bucağında yatırım yapan küresel oyuncular olan büyük inşaat (ve enerji, ve medya, ve sağlık…) baronlarının hızlandırılmış ve dokunulamaz kılınmış şantiye çalışma düzeni nedeniyle ölmektedir. Ağaoğlu’nun en büyük ve hâlihazırda yasadışı projelerinden 1453 Maslak’ta, İbrahim Çeçen Holding’in ortaklığında inşası devam eden çevre yıkımı mega projesi Üçüncü Boğaz Köprüsü ve Kuzey Marmara Karayolu’nda, Üçüncü Havalimanı ihalesini ‘kazanan’ dörtlü şirketten biri olan Cengiz Holding’in sadece burada değil, Bedaş, Samsun Eti Bakır, Adana Gökdere Barajı gibi sair şirket ve projelerinde, Zorlu Center’da, Kiler Holding’in devasa Safir gökdeleninde göz göre göre işçiler canlarından olmuştur. Soma Katliamı’nın geleceği, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2012 senesini “Kömür Senesi” diye “şenlendirmesinden” belliydi. Çünkü nerede mal üretimi artıyor, üretimin hızı artıyor, işçiler daha hızlı üretmek için beden ve psikolojilerinin son sınırına kadar itiliyorlar, sonuçta “Gemi İnşa’nın Parladığı Sene, Kömür Senesi, İnşaatın Uçtuğu Yıl” işçilerin ömründen yiye yiye eksiliyor. Kapitalist kalkınma, kıyım getiriyor. Adalet ise, gene büyük inşaat baronlarının ihalelerini “kazanarak” inşa ettiği devasa “Adalet Sarayları”na tıkıştırılıyor.

halic-asli-odman-agus081SAVAŞA GİDER GİBİ İŞE GİTMEK

Yalnızca resmi verileri önümüze koyduğumuzda, dünyada da Türkiye’de de savaşlardan daha fazla insan, çalışırken, yani “barış ortamında” hayatını veriyor. 2013 senesinde basından derleyebildiğimiz kadarıyla en az 1235 işçi öldü(4). Bu her gün hayatını fabrikada, atölyede, ofiste, okulda, iş yollarında, tarlada bırakan dört ile beş insan olduğu anlamına geliyor. Eğer bugün Türkiye’de neredeyse hiç kayıt altına alınmayan meslek hastalıklarını kayıt altına alabiliyor olsaydık(5), günde yirmiye yakın insan çalışma kaynaklı, çalışma nedenli, işyerlerinde veya işyerlerinde maruz kaldıkları kimyasallar, tozlar, radyoaktivite veya psikolojik baskının uzun vadeli etkileri nedeniyle hayatlarını veriyor olduklarının resmi verisine sahip olacaktık. Zira ölümlü iş kazalarında hayatını kaybeden işçilerin yaklaşık beş ile altı misli işçinin, çalışmanın uzun vadeye yayılan mesleki hastalık etkilerinden öldüğü Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün hesaplamalarıyla kabul görmüş bir durumda. Bu Türkiye için, eğer kayıt içine alınabilse, çalışırken ve çalışma kaynaklı kaza ve hastalık sonucu bir sene içinde hayatını kaybeden 8000’e yakın işçi, yani günde en az yirmi işçinin ölümü anlamına geliyor. Bugün savaşa gider gibi, işe gidiyoruz. Ani veya yavaş yavaş ölüyor, sağlımızı kaybediyoruz. İşyerinde iş süreci üzerinde kurdukları otorite çalışanlar tarafından neredeyse hiç bir kontrole tabi olmayan, siyasi irade tarafından büyük bir şehvetle ne pahasına olursa olsun her alanda desteklenen şirketler, neredeyse birer organize suç örgütüne dönüşmüş durumdalar. Bilerek, bilimsel metotlarla, sonuçları bile bile her gün yirmiye kadar insan çalışırken veya çalışmanın uzun vadeli etkilerinden hayatını vermekte. Bunun akılla açıklanabilir bir hali yok! Güçlerinin sorgulanmasına hiç alışık olmayan şirketler, yönetim sistemlerini “sıtmayı gösterip, ölüme razı etme”, yani işsizlik korkusu ile üstü örtülen can ve sağlık kaybına yol açan çalışma koşullarını ve iş organizasyonunu kabul ettirebilme iktidarına sahipler. Bu “anormali”, “olağanüstüyü”, “akılla kabul edilebilir olmayanı” kabul ettirebilme gücüdür.

Bu gücün karşısına, ancak başka bir akılla, emeğin yaşam eksenli bir iş organizasyonunun aklını öne alan dili ve örgütlenmesi ile çıkılabilir.

CANI ALAN, İŞİN “HIZI”DIR! SENDİKAL BİR MESAİ OLARAK “HIZI” GÖRMEK VE GÖSTERMEK

Her ne kadar zor görünür ve gösterilir, üstüne üstlük amirler tarafından üstü örtülür de olsa, işin yoğunlaştırma her sınıftan, her meslekten ve her meslek içi kategoriden çalışanı etkilemektedir. Yoğunlaştırma, yani gittikçe daha hızlı çalıştırma bağlamında kazalar, hastalıklar ve psiko-sosyal risklerin artmasının da zemini hazırlanmaktadır. Somalı madenciler buna “hadi hadi” sistemi ismini verirken, Tuzla’da bir tersane işçisi “ölümüne çalıştığından” bahsetmiş, vakıf üniversitelerinden birinde öğretim üyesi olarak çalışan biri “ders yükünü taşırken dik yokuşu çıkan katıra benzediğinden” dem vurmuştur. Her çalışanın, insanın biyolojik sınırlarını aşan hız ve yoğunlaştırılmış çalışmaya bedeninin dili ile bulduğu tasvirler vardır.

Sendikal bilgilenme ve örgütlenmenin, ayağını dayayacağı yer burası olmalıdır. Sendikal yapıların önündeki en önemli ve etkili örgütlenme ve araştırma alanlarından biri, her işkolunda ve işyerinde işin nasıl stratejilerle yoğunlaştırıldığını, hızlandırıldığını araştırmak, bunları görünür kılacak birleştirici kampanyalar düzenlemek ve buna karşı mücadele edilmesi için karşı stratejiler belirlemektir.

Bu yaklaşıma verebileceğimiz bilebildiğimiz en kapsamlı örneklerden biri, hem iş müfettişi hem de Fransa’daki işçi konfederasyonlarından olan CFDT’nin işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanlarından olan Laurance Théry’nin koordinasyonu altında, yetmişten fazla işyeri temsilcisi/sendikacı/sendika uzmanı eşliğinde yüze yakın farklı işyerinde toplam on sekiz ay süren bir araştırma sonucu bir araya getirilmiş Dayanılamaz İş: İşin Yoğunlaştırılmasına Kolektif Olarak Direnmek adlı araştırma-eylem (recherche-action) kitabıdır(6).

Bu araştırma hem araştırdığı alan, hem de araştırırken bilgiye ulaşmak için geliştirdiği organik sendikacı-uzman-işçi işbirliği ile yenilikçi bir araştırmadır. Bakımevi temizlikçisi, hastabakıcı, sosyal çalışmacı, sigortacı, gece bekçisi, otomotiv montaj işçisi, gıda paketleme işçisi, çağrı merkezi çalışanları, et kesici/paketleyiciler, itfaiyeci, orta düzey şirket yöneticisi gibi pek çok farklı alandaki çalışanları on sekiz ay boyunca gözlemlemiş, onlarla çalışma koşullarının değişik boyutlarına dair anketler yapmışlar, bu katılımcı gözlemci araştırmanın sonuçları ise ergonom, doktor, sosyolog, iş müfettişi, işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanları ile beraber değerlendirilmiştir. Bu çalışma ile “işin iş organizasyonu içinde hangi tekniklerle ve çıktılar amaçlanarak yoğunlaştırıldığı ve bunun çalışanların üzerindeki uzun vadedeki psikolojik, somatik ve izyolojik etkileri” ortaya konmuş, aynı zamanda “yoğunlaştırmanın görünmez kılınan etkilerinin” bilgisine ne tarz bir örgütlenme ve sondaj çalışmasıyla ulaşılabileceğine dair metotlar ortaya koyulmuştur.

Çalışma; “yeni yoğunlaştırılmış iş” koşullarında sendikal yenilenmenin nasıl olacağı sorusuna, yeni iş koşullarının bilgisine, yeni ve prodüktivist (üretim/istihdamı fetişleştiren) mantığı sendikalarda yeniden üretmeyen metotlarla ulaşılmasının gerekliliğinin altını çizerek cevap vermektedir. Bu amaçla kitap aşağıdaki sorulara sahadan cevaplar taşımaktadır: Yeni zaman kullanımı ve algısı, nesil ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yoğunlaştırma şartlarında nasıl yeniden üretildiği, mesleklere dair steryotiplerin içini doldurma kaygısı, deneyim, otonomi ve çalışma öz-saygısı gibi unsurların nasıl iş organizasyonunun mantığından silindiği, bireysel başarı ve risk etiği, yabancılaşmanın yeni formları, yeni beden etiği, “iş/mesai arkadaşı” kavramının “akran rekabeti” ile nasıl bir ilişki içine itildiği, işin psikolojik olgunlaşma ile ilişkisi, çalışma acısının rasyonalizasyon şekilleri, sürekli yeniden üretilen “aciliyet” ve “iş yetiştirme” atmosferi, sendikal örgütlenmenin takılı kalarak atıllaştığı eski militanlık formları ve sendikaların aktif olması gereken yeni eylem/bilgi/örgütlenme alanı olarak “işin yoğunlaştırması şartları altında işçi sağlığı ve iş güvenliği”(7).

CAN ALAN İŞİN PARÇALANMIŞLIĞIDIR! SENDİKAL BİR MESAİ OLARAK HER TÜRLÜ DAYIBAŞILIĞI GÖRMEK VE GÖSTERMEK(8)

Herhangi bir iş kolunda bir iş havzasında iş cinayetlerinin, veya her gün bunlardan beş ila altı misli insanın uzun süreli etkileri yüzünden canına mal olan, fakat kayıt altına alınmayan meslek hastalıkların ve işyeri intiharlarının mutlak ve oransal olarak artacağını, Türkiye ekonomisindeki yükselen ve hızlı büyüyen işkollarına ve bunların yoğunlaştığı mekânlara bakarak neredeyse hata payı olmadan tahmin edebildiğimiz bir dönemde yaşıyoruz dedik. “Kaos yok”, bilinemezlik yok, sistematik ve rasyonalitenin araçlarıyla anlaşılabilecek ve öngörülebilecek bir durum var ortada. Bu duruma düzeni veren, kalkınma ile çalışma ıstırabının arasındaki bağı iki ana kayış kuruyor:

Yukarıda bahsettiğimiz gibi birincisi “hız” (işin yoğunlaştırılması ve uzatılması) ise, ikincisi de “parçalanmış” çalıştırma (hizmet alımı ile ihaleler vesilesiyle taşeronlaştırma, ödünç işçilik, sözleşmeli, belirli süreli, kısmi zamanlı, çağrı üzerine çalıştırma vb. çalıştırma şekilleri). “Hızın” ve “parçalanmışlığın” her işyerinde ifade edilişi fark ediyor sadece. Parçalanmış iş sürecinde işin yoğunlaştırılması ve uzatılması için çalışan bedene yakın, fakat o bedenin dertlerine ırak duran baskı altına alan “aracılar” lazım: üniversitesinden tersanesine, çağrı merkezinden şantiyesine, madeninden bankasına iş baskısını aktaran ve emeği son verimlilik kertesine kadar sıkıştıran son halkaya dayıbaşı deniyor diyebiliriz. İş, baskı, şiddet ve erillik arasındaki bağı bir kere daha işyerinde kanıtlarcasına, “dayı”başı. Günümüzde etkin sendikal faaliyetin bir diğer mesaisi de, “hepimiz işçiyiz” tarzında bir düz söylem ile bu parçalanmışlıkları yok farz etmeden, tam tersine her işyerinde bu parçalanmışlıkların yarattığı ilişkiler haritasını çıkarıp, bu haritayı bir örgütlenme kılavuzu olarak kullanmak olarak gözüküyor.

Türkiye’de, çalışırken ve çalışma kaynaklı kaza ve hastalık sonucu bir sene içinde 8000’e yakın işçi, yani günde en az yirmi işçi hayatını kaybediyor.

YAŞAM EKSENLİ SENDİKACILIK VE İŞÇİ SAĞLIĞI MÜCADELESİ İÇİN FAYDALI DÖRT KAVRAM

Bu kavramlardan birincisi, “iş organizasyonu/örgütlenmesi”(9).

Yani işin içinde hep bir örgüt var. O örgütün adı da şirket. Buradan ikinci kavrama geliyoruz: “Şirket suçları”(10). Bir işyerinde, özellikle sendikaların ve sair yatay çalışan örgütlenmelerinin gücünün çok ciddi oranlarda azaldığı bu dönemde neredeyse tek iktidar olan şirketler, iş kazalarının, meslek hastalıklarının ve işyeri intiharlarını oluştuğu yapısal ortam olan iş organizasyonundan hem kanunen hem de en basit akıl yürütmeyle çıkarsanabilecek kurallar dâhilinde sorumludur. Bu iş organizasyonun maksimum verim, maksimum kâr marjı, en hızlı sermaye döndürme ve rekabet kabiliyeti yaratabilmesi için tüm bilimsel, kişisel vs. kaynaklar seferber edilmiştir.

Eğer buna rağmen bir insan çalışma kaynaklı hayatını veriyorsa ilk ve her şeyden önce bakılacak yer iş organizasyonunun bu ölüme neden olma zeminini nasıl hazırladığı ve bu iş organizasyonunu oluşturmakta başrolü olan en tepedeki yetkililerdir. Üçüncü önereceğimiz kavram ise “çalışma ıstırabı” veya “çalışma acısı”dır. Her ne kadar yasa koyucu “işçi sağlığı ve iş güvenliği” kavramı içindeki “işçi” kavramını “işe” çevirmeye, yani işletmeye bükmeye çalıştığından dolayı korumacı bir releks ile sahip çıksak da, her ne kadar bu kavram altında tarihsel olarak verilmiş mücadeleleri ve birikimlere sahip çıkabilmek için ondan vazgeçemesek ve kullansak da, “işçi sağlığı ve iş güvenliği” kavramı bir uzmanlık dilinin içerisine hapis kalıyor. “İş”in içindeki canı kavramıyor.

İşte bu yüzden, “çalışma ıstırabı” veya “çalışma acısı” kavramını öneriyoruz. Çalışırken oluşan, insanın insana örgütlü zulmünden oluşan her türlü, birbiriyle yarıştırılamayacak olan, irili ufaklı tüm acılardan bahsediyoruz. “Can” kavramı ise hepsinin üstünde duruyor. Hepimizi büyüten binlerce türküye isim vermiş, en duygusal halimize de, en objektif siyah-beyaz tanımlamamıza da sirayet etmiş bir dil mirasının unsurudur “can” kavramı. “İş”in ikame edilemeyecek tek şey olan “can”ın konusu olduğuna işaret etmek için bu minvaldeki sloganları, pankartları, türküleri, eylemleri, panelleri, birliktelikleri çoğaltmak gerekiyor.

Bu alanda önereceğimiz dördüncü kavram ise, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında “sorumluluğa ve sosyal politika uygulamaya çağırmaya” alıştığımız devletin artık aynı devlet olmadığı, “kamu”nun tanımının radikal olarak değiştiğini ifade eden “dev-şirket”tir. Soma Katliamı’nda devletin oynamadığı değil de, oynadığı rollere bakarak bu kavramı açabiliriz: Soma Holding A.Ş.’ye maden ocağını hizmet alımı sistemi ile kiralayan ve çıkardığı kömürü tamamen alacağına dair teminat veren Türkiye Kömür İşletmeleri’nin Ege’deki birimi Ege Linyit İşletmeleri (ELİ) bir kamu kurumudur. Soma Holding’in toplam on sekiz milyon tonluk hizmet alımı anlaşmasını, senede birer milyonluk değil de üç buçuk milyonluk tonlar halinde “en hızlı” şekilde çıkarmasının arkasındaki en önemli dinamik, devletin çıkan tüm kömürü kapsayan bir alım garantisi verdiği monopsonist sistemdir.

Aynı TOKİ gibi. Kentsel devlet arazisini, “arazi karşılığı gelir paylaşımı” formülasyonu ile mecburi kamusallaştırıp, inşaat baronlarına aktaran TOKİ gibi. Aynı Türkiye’nin ciro itibarıyla en büyük ilk on şirketinin arasında anılan İBB’nin alt kurumları olan Ağaç A.Ş., Kültür A.Ş., Sağlık A.Ş. gibi… Devlet, artık “amme”, artık “kamu” değil, artık “dev-şirket”tir.

YAŞAM EKSENLİ EMEK ÖRGÜTLENMELERİNDE ÖNCÜ ADIMLAR

Sağlık personeline karşı artan şiddetin belleğini tutan karşı “Sağlık Çalışanlarının Sağlığı”(11) oluşumunun, sağlık sektöründe hızı ve sermaye birikimin artıran son on yıllık dönemde hayata geçmiş olması da bir tesadüf olabilir mi? Kapitalist kalkınma, kıyım ve kıyıma karşı isyan arasındaki ayrılmaz bağlar açısından baktığımıza, sayısı 180’e yükselmiş üniversitelerdeki çalışma ıstırabını dillendiren ilk oluşumun bu dönemde emeklemeye başlamasına(12), patlayan çağrı merkezi çalışanlarının oturup kendi işyerlerindeki işçi sağlığı sorununu ele alan bir rapor kaleme almasına(13), Türkiye’nin parlak “ithal ürünü” bitmeyen dizilerinin ekrana yansıyan parıltılı dünyasının arkasındaki set çalışanlarının birlikleri Sine-Sen ve Oyuncular Sendikası’nın ilk kez Setlerde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Taslağı üzerinde çalışmaya başlamasına(14) şaşırmak mümkün mü?

Doğa, kent ve insan kıyımının en hızlandırılmış yaşandığı İstanbul’da Haziran 2011’de İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi kurulduktan sonra(15), İstanbul’dan kaydırılan sanayinin Ergene Havzası’nı, Çorlu ve Çerkezköyü’nü her açıdan yuttuğu Tekirdağ’da ayrı bir İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi kurulması(16), mantar gibi her yerde biten iki bine yakın ruhsatla dereleri boğazlarından kelepçelemek anlamına gelen HES’lere karşı mücadelenin yarattığı Karadeniz İsyandadır Platformu’nun HES inşaatlarında ölenlerin belleğini tutması ve bu kayıplarını Cumartesi Anneleri’nin kayıplarıyla aynı basın açıklamasında anması(17) birbirinden bağımsız ama aynı eğimle akan derelerin birleşmesi gibi birbirine benzeyen hareketlenmeler değil mi?

Güvencesiz taşeron enerji işçilerini örgütlemek amacı yeni sendikacılık anlayışını yansıtan DİSK’in en taze mensubu Enerji-Sen, tüzüğünde bir ilke yer vererek genel yönetim kurulunun asıl yedi üyesinden biri Genel İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Sekreteri olarak sabitledi(18) ve enerji işçilerinin kitlesel olarak ölmesi gerekmeden “tekil” iş kazalarında da sahalara koşturan sendikacılarıyla istisnai bir proil sergiliyor. Son olarak bu “ıstıraptan doğan lütufa” en iyi örnek olarak 2008 senesindeki Davutpaşa patlamasında hayatını kaybedenlerin ilk ivmesini verdiği ve halk halka büyüyerek Türkiye’nin iş cinayetleri konusunu en süssüz, slogansız, iş ve dayanışma odaklı mevziden götüren iş cinayetinde hayatını kaybedenlerin adalet arayışındaki aileler ve onlara destek grubu 1 Umut Derneği gönüllülerini anmak gerekiyor(19).

Sendikal yenilenmenin, işyerlerinden işçi sağlığına dair bilgi akışını sağlamak, işçi sağlığı belleğini tutmak, kaza ve hastalık sonrasına işçi aileleriyle hukuki sürecine müdahil olmak, işveren taralı bilirkişi raporlarına karşı bağımsız bilimsel raporlama sistemini örgütlemek, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) uzmanı yetiştirmek gibi somut adımların gündeme alınmasından ve “çalışma ıstırabının” bir örgütlenme konusu haline getirilmesinden geçtiğine inanmaktayım.

Can eksenli ve çalışma ıstırabını mesaisi kılan bir sendikacılık, bu şekilde yaşam eksenli kent ve doğa mücadeleleri ile de ilişkilenebilecek, hem gücünü hem de toplumsal manasını ve faydasını artıracaktır.

ASLI ODMAN/DİSK-AR Sayı 3

Kaynakça ve diğer yazıkar için DiSK-AR_03.SAYI_-libre

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*