Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Solun “balkon konuşmaları”…

Solun “balkon konuşmaları”…

12 Haziran seçimlerinde solun gözü iki partideydi: Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku nezdinde BDP ve CHP. Liberallerden ulusalcılara, açık ve örtük devrimci demokrasicilere dek seçim sonrası yapılan “balkon konuşmaları” da, birkaç istisna dışında ezici çoğunluğu Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nu destekleyen soldaki siyasal-psikolojik atmosferi yansıtıyor. Blok’u destekleyenler muzaffer, CHP kuyruğunda siyaset yapanlar ise ezik değerlendirmeler yaptılar.

TKP vakumlandı

Bunlardan “Boyun eğmeyen 500 bin kişi arıyoruz” medyatik sloganıyla yola çıkan TKP, tam da beklendiği -ve kendisinin haklı kabusunda olduğu- gibi CHP tarafından vakumlandı ve tıpkı yerel seçimler sonrasında olduğu gibi bu kez de depresif bir değerlendirmeye imza attı. Derbi maçlarında kenar oyunculara yer olmadığının dersi, TKP’ye bir kez daha “Aslı -CHP- varken taklidini ne yapalım” diyen hedef kitlesi tarafından verilmiş oldu. TKP’li İlker Belek, “CHP’lileri Kapsamak” başlıklı değerlendirmesinde, yenilen pehlivanın güreşe doymaması misali, adını taşıdığı revizyonist TKP’nin sosyal demokrasi ve CHP ile genetik kaynaşmasına gönderme yaparak umut pompalamaya devam ediyor: “Türkiye’nin gericileştirilmesine, bağımlılaştırılmasına, hiç olmazsa stratejik sektörlerdeki özelleştirmelere karşı; aydınlanmacı, bağımsızlıkçı ve kamucu öneriler genel olarak kabul görmektedir.” Belek’i böyle konuşturan, HES, sağlıkta neoliberal dönüşüm, taşeronlaştırma vb. karşısında gelişmeye duran sınıfsal-toplumsal taleplerin temel zayıflığı, bir diğer ifadeyle sendikalar, meslek örgütleri, çevreci örgütler vb.nin genel şapkasını oluşturan “hükümete karşı mücadele” reformist hattı ile CHP arasındaki mesafenin kısalığıdır. Ne var ki burjuva parlamenter siyasetin yeni düzleminde TKP, CHP’nin Beşiktaş-Kadıköy hattındaki figürasyonundan başka bir rol oynayamayacaktır!

‘Kendimizi göremedik’

AKP’ye muhalefetle sınırlı mücadele çizgisinde polisin gözü dönmüş bir tarzda saldırdığı Hopa olayları da dahil dinamik bir seçim kampanyası yürüten Halkevleri seçimlerde Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun Sırrı Süreyya Önder, Leyla Zana, Hatip Dicle, Ertuğrul Kürkçü gibi adaylarına destek tutumu alarak solun geneliyle aynı pozisyonda yer aldı. Bu gibi adayların bulunmadığı illerde ise tabanda CHP’ye oy yönünde yol verildiğini söylemek için ise fazla öngörü gerekmiyor elbette. Nitekim, Halkevleri’nin seçim değerlendirmesi de tam da bu odaktan oldu. Büyük kentlerin tümünde işçi-emekçi bölgelerinde AKP’nin elde ettiği en az iki oydan biri biçimindeki pozisyonu, salt şovenizm, milliyetçilik ve gericiliğe bağlayıverdi. Halkevleri’nin değerlendirmesinde “(AKP) … toplumun büyük bölümünü oluşturan sağ-muhafazakar kitle için düzen içi siyasal atmosferdeki alternatifsizlik ile birleştirerek halk desteğini de korudu” gibi bir CHP’lininkinden ayrıştırılamayacak bezemeler yer alırken, asıl meram ise CHP’nin başarısızlığının analizinde kendisini ortaya koyuyor. Halkevleri, CHP’yi “aday listelerinde gelişen toplumsal mücadelelerin kendilerini görecekleri hiçbir ismin yer almaması” ile eleştiriyor ve Silivri’yi HES’e, İzmir’i Hopa’ya vb tercih ederek bunu sen istedin, diyor! Devrimci demokrasiden Halkevleri gibi ezilenci toplumsal hareketçilere dek ortak payda halindeki “CHP’yi sosyal demokrat olmaya davet etmenin” ve bundan umutsuz olmanın sazını çalıyor!

Parlamentoya uzanan gönül köprüsü!

Solda en coşkulu “balkon konuşmaları”nı ise Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun hedefini tutturması vesilesiyle Blok’u destekleyen parti, örgüt ve çevreler yaptılar. Blok’un gerek Kürt illerinde, gerekse de –“ulusal hareketle sosyalist hareketin kardeşleşmesi” olarak pullanan- İstanbul, Mersin gibi illerde aldığı oylar ve çıkardığı 36 milletvekili, özellikle devrimci demokrasinin dilinin tam anlamıyla çözülmesine yol açtı.

Seçim sürecine dayanmayan fakat Blokla birlikte “olacak duaya amin demek” noktasına gelen -böylelikle de “somut siyaset” yapma konusunda şeytanın bacağını kırdığını varsayan!- devrimci demokrasideki çözülme ve parlamenter hayallerin azması için daha ilk değerlendirmelere göz atmak yeterlidir. Değerlendirmelerin yüzeyselliği bile buram buram devrimci demokrasinin gönlünde yatan burjuva demokrasisi ve parlamentarizm aslanının kokusunu yaymaktadır. Tıpkı referandumda “emekten yana anayasa” talebinin bu çözünük dilden serbestçe dökülmesi gibi! BDP’nin önceki ittifak politikalarından daha başarılı bir tarzda uyguladığı Blok çalışmasıyla, “bedel ödeyenler” ve “sosyalistler” adı altında her tür reformist sosyalizm temsilcisi parti, örgüt ve birey üzerinden devrimci demokrasi içerime alınmıştır -Blok açısından aynısı “sağa” doğru da geçerlidir; Altan Tan, Şerafettin Elçi gibi adayların listeye koyulması, AKP ile din konusunda yürütülen polemik, sivil cumalar, vd. vd.

Reformist burjuva siyasetin ve Kürt kapitalizminin demokratik özerklik programının yan oyuncusu olmak için, kırk yıllık boykotçuluk bile artık engel değildir. KCK’nın da açıkladığı gibi Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku’nun aldığı oylar, demokratik özerklik, anayasa oluşumunun ve burjuva demokrasisinin yeni sürecinin temel bir girdisi olacak; ona eklemlenen sol da kendisini kapitalizmin 2023 hedeflerinin içerisinde erimiş ve devrimci tırnakları sökülmüş, siyaseten ve fiilen tasfiye olmuş olarak bulacaktır. Onyılların faşist diktatörlük rejimi içerisinde istenildiğinde çekilip atılan bir asma yaprağı rolünü oynamış parlamento üzerinden kurulan köprü, hiç şüphesiz, kendi Roussef’lerini -hakikaten Roussef’in “suçu nedir”?!- ve çok daha fazlasını yaratacaktır!

“Her şey bir oyun” mu?

12 Haziran seçimlerinde sandık başına gidilmemesini savunan az sayıda siyaset de oldu. İster boykot, ister çözümün devrimde olduğu genel propagandasıyla yürütülen kampanyaların sınırlı bir etkiye sahip olabileceği anlaşılırdır. Maoculuğun kırk yıllık boykot taktiği bu kez salt içinden değil gözle görülür biçimde çözülmüştür. HÖC’de olduğu gibi, demokratik taleplerin dahi artık bir bütünlük oluşturmadığı, AKP karşıtı muhalefet dalgasının bir unsurunu oluşturan “Çözüm devrimde” kalıbıyla sürdürülen propaganda, kendi çevresinde bile Blok ve CHP seçeneklerini açıkça barındırmaktaydı. Öte yandan bağımlı Türkiye kapitalizminin dönüşümünden, yeni toplum, sınıf ve birey durumunun kavranışından çıkışını alamayan Kızıl Bayrak tarzı “sosyalizm alternatifi”nin ortaya koyabildiği ise, ancak HÖC’ünkinden farksız bir “Amerikancı düzen partilerine oy yok” çerçevesi olmuştur. Bir kampanya da yürütülmesine rağmen kitlelerin düşünüş ve algılayışına karşı neredeyse tamamen geçirimsiz bu tarzın, Erdoğan’ın özellikle emekçi bölgelerinde, taşra illerinde kalıp tarzda kullandığı propaganda ve demagojilerin nasıl etkili olabildiğini dahi çözümlemesi, yeni burjuva siyaset düzlemine yanıt oluşturabilmesi mümkün değildir.

Yanlış yer, yanlış zaman!

Solun baş dönmesi içindeki “balkon konuşmaları”, Kürt ve Türk, kadın ve erkek işçilerin, kent ve kır yoksullarının ancak kapitalizmi ve burjuva demokrasisini dimdik karşılarına alarak, onu artık çıplak düşman olarak tanımlayarak geliştirebilecekleri mücadelelerin yakıcılığını silikleştiremez. Baş dönmesi için yer de zaman da yanlıştır. İşçi sınıfının görevi burjuva demokrasisini genişletmek, düzeltmek ve güzelleştirmek değil, sosyalist devrimi hazırlayarak onu dipten doruğa yıkmak, sosyalist işçi demokrasisini kurarak komünizme ilerlemektir. İşçi sınıfının son 100 yıllık, son 60 yıllık tarihi bile bu gerçeği görmesini bilenler için geleceği aydınlatmaya yeterlidir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*