Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Solda işçi sınıfı ile neo-kemalist popülizm sentezi arayışları: Bir tartışma…

Solda işçi sınıfı ile neo-kemalist popülizm sentezi arayışları: Bir tartışma…

Türkiye kapitalizminin üretim ilişkileri ve rejim ve devlet biçimleri, son 10 yıllarda, özellikle AKP döneminde hızlı ve kapsamlı bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşümde 90’lı yıllardan itibaren neoliberalizm, her türlü toplumsal ilişkinin sermayeleşmesi, metalaşması ve finansallaşması; siyasal-ideolojik planda ise bir yandan Kürt ulusal hareketinin, diğer yanda İslamcı hareketin yükselmesi, solda da bir yanda liberal sol’un diğer yanda ulusalcı sol’un hegemonya kurması önemli rol oynadı.

2000’li yıllarda ise, küçük burjuva sol’un eski antifaşist ağırlıklı halkçı demokratik geleneklerden gelenler neoliberalizm ve liberal sol’dan daha fazla etkilendi. Liberal halkçılığa doğru kırılmalar yaşadı. HDP ve HDK yörüngesinde toplandı. Eski Kemalist ağırlıklı ulusalcı-halkçı, devletçi geleneklerden gelenler ise neoliberalizme, Kürt ulusal hareketine ve İslamcılığa reaksiyonla bir dönem iyice faşizan bir karakter kazanan ulusalcı sol’dan daha fazla etkilendi, yine kemalizm ve “ulus devlet”liçiliğe sarıldı. Cumhuriyet gazetesi (İlhan Selçuk vd) ve CHP yörüngesinde toplandı. 2005-2013 döneminde tepeki burjuva güçler mücadelesinde TKP ve Halkevleri de ulusalcı sol yörüngesinde bulunanlar arasındaydı.

Burjuva devlet iktidarındaki güç dengelerinin değişmesi, Ergenokon vb operasyonları, CHP’de faşizan kemalizmden neoliberal neo-kemalizme doğru geçiş operasyonları, eski kemalist siyasal-toplumsal formasyonun hızlanan çözülmesi, yanısıra Gezi ve Rojava isyan-direnişleri, 7 Haziran seçimlerindeki kısmi HDP ve liberal halkçı rüzgar gibi bir dizi etken, ulusalcı sol’un yörüngesindeki sol kesimlerde daha büyük bir sendrom yarattı.

Kendi deyişleriyle eski Cumhuriyet’in bitmesi veya bitme noktasına gelmesi, artık korunamaz ve geri getirilemez bir enkaz halinde olması, bunun ciddi iç sarsıntı, bölünme gibi sendromlarını yaşayan, orta sınıf reformist sol’un bu kesimlerinin bazı parti ve örgütlerinde yeni arayışlara yol açtı. Haziran Hareketi, Avrasyacılığıyla ve MHP’nin muhalif kesimleriyle bile sınır çekmeden ulusal solculuğa eski tarzda devam ederken, TKP ve Halkevleri ise -çoktandır defterden tümden silmiş oldukları- “sınıf”, “sosyalizm” söylemlerini de yer yer kullanarak kemalizm ve kemalist aydınlanmacılığın yeni bir “sentez”ini yapmaya çalışıyor.

Onları, Haziran Hareketi’nden nisbeten farklılaştıran, eski düzenin çözülüş ve çöküşünü yine salt AKP’ye atfetseler de, yaşanan ekonomik-toplumsal dönüşüm ile birlikte, bu toplumun o eski düzene sığmayacağını, o eski düzenin eskisi gibi savunulamaz ve geri getirilemez olduğunu az çok sezmeleridir. Çözülen ve çöken eski kemalist düzenin kitleler üzerinde (hayır’cılar üzerinde bile!) bir çekim etkisinin olmadığını görmeleridir. Kürt hareketinin “radikal demokrasi”sinden, liberal halkçı sentezinden de epey bir şeyler öğrenmiş olarak, tabii kemalizmden kopmadan, “sosyalizm”, “sınıf”, “emek”, “halk” gibi söylemleri de kullanarak, onu bir tür orta sınıf neo-kemalist popülist sosyalizm biçiminde, bu yeni ekonomik-toplumsal temelden yeniden üretmeye, toplumsal-kültürel dönüşüme uyarlamaya çalışmaktadırlar.

Orhan İlhan’ın “Referandum Aynasında Devrimin Kompozisyonu” başlıklı yazısı bu yeni eklektik sentez çabasının tipik bir örneği. (http://sendika24.org/2017/04/referandumum-aynasinda-devrimin-kompozisyonu-var-orhan-ilhan/)

Yazının eleştirel bir tartışmasına girmeden önce, Halkevlerinin, Haziran Hareketi’nden nisbeten farklı olarak, – sağcı ve/veya kontrgerilla çetesi olarak tanımlayarak- MHP muhalifleri, Vatan Partisi, Saadet Partisi gibi “hayır” diyenlerle bir sınır çektiğini belirtelim. Ortaklaştıkları ise, CHP’nin “sol” sayılması ve bir sınırlarının olmaması. Halkevleri’nin çeşitli yazılarında “antifaşizm” ve “sosyal-demokratlık” atfettiği CHP’yi de hayır’cılığın “potansiyel devrim kompozisyonu” içinde görüp görmediğine yazı bir açıklık getirmiyor.

“Cumhuriyetin -4 yıl öncesine kadar!- ileri karakteri”

“Referandumda istenen anayasa değişikliğinin gerçekleşmemesi ve hatta AKP’nin yerine başka bir partinin iktidarı alması halinde bile, şimdiye kadarki hukuki, bürokratik ve sosyolojik yıkım, cumhuriyetin ilerici karakterinin sürdürülmesini imkânsıza yakın hale getirmiştir.”(O. İlhan, agy)

Burada “cumhuriyetin” hangi “ilerici karakteri”nden bahsedildiğini anlamak zor. Burjuva kemalist cumhuriyetin, ilerici denilebilecek döneminde bile, anti-emperyalizmi gibi Osmanlı’dan kopuşu da güdük ve sınırlıydı. Nitekim çok geçmeden bir yandan emperyalizme, diğer yandan toprak ağalarıyla ittifaka sarıldı, sonra Nazi Almanyası’yla ittifak, sonra ABD emperyalizminin Sovyetlere karşı “ileri karakolu” oldu. Kürt katliamlarını, azınlık pogromlarını, anti-komünizmi saymaya gerek var mı?

Burjuva kemalist cumhuriyetçiliğin laikliği ve aydınlamacılığı, ilerici olabildiği sınırlı dönemde bile son derece geri ve güdüktü. “Türk Tarih Tezi”, “imtiyazsız sınıfsız millet” gibi bilim-dışı saçmalıkların neresinin “aydınlanmacı değer” olduğunu söyler misiniz? Kemalizm; Roussaeu’yu, Hegel’i, Ricardo’yu, Darwin’i, Morgan’ı, (hatta İbn Haldun’u) bile “tehlikeli” addedetti. (Dipnot: 2000’li yıllarda, Türkiye’deki liberaller, Batı neoliberal post-modernizmin argumanlarıyla, Roussaeu’nun Kemalizmin 1921 ve 1924 Anayasalarının Roussaeu’dan esinlendiği, “jakoben” olduğu vb türünden bir şehir efsanesi yaratmaya çalıştılar. İlgisi yoktur. Mustafa Kemal’in de bir konuşmasında Rousseau’ya tek referansı, onu sağdan eleştiren tarzdadır!) burjuva aydınlanmacılığının bir dönemki en ileri yapıtları bile, Kemalizm tarafından “tehlikeli” addedildi. “Laik cumhuriyet ve aydınlanmacı değerleri”, burjuva bilim, felsefe, sosyoloji, siyaset ve eğitim anlayışlarını bile pozitivizmin az çok eleştirel ve diyalektik olduğu döneminden değil, iyice muhafazakarlaştığı ve formalistleştiği dönemden Comte, Spencer, Durkheim’lardan aldı. Nazım, Orhan Kemal, Abidin Dino ve sayısız aydın ve sanatçı hapislerde çürütüldü, bazıları Sabahattin Ali gibi öldürüldü; bu mudur “ilerici Cumhuriyet”in “aydınlanmacı değerleri”?

Eğer burjuva cumhuriyete, son 4 yılına kadar, yani 90 küsur yıllık bir “ilerici karakter” atfediyorsanız, bize de “neye göre” sorusunu sormak hakkı doğar? Bu sorunun tek mümkün yanıtı, feodalizme, feodal ve yarı-feodal sınıf ve kesimlere göre, olabilir. Ancak bu ikincisi bile oldukça şüphelidir, bu kesimlerle de uzlaştığı gibi doğru dürüst bir toprak reformuna bile cesaret edememiştir.

Kaldı ki Cumhuriyet düzeninin 90 küsur yıllık tarihine 1- sınıfsal (hangi sınıf veya sınıfların hangi sınıf veya sınıflar üzerindeki egemenlik ve iktidarı?), 2- siyasal (burjuva demokratik mi faşist mi, vb) bir tahlil ve tanımlar getirmekten kaçarak: Kemalizmin kötü ünlü “sınıfsız imtiyazsız toplum” söylemi ve TSK-MGK’nın bir dönemki “laik, sosyal, demokratik, hukuk devleti” söyleminden ayrışmayı bile başaramıyorsunuz.

Eğer referansınız feodalizme göre kapitalizmin, saltanat, hilafet ve toprak ağalarına göre burjuvazinin veya sanayi burjuvazisinin ilericiliğiyse, bu da işçi sınıfı, yoksul köylülük, küçük burjuvazi ile birlikte biter. Aslen kitlelerin hoşnutsuzluğunu bastırmak ve bir yanıyla da büyük toprak sahipleriyle güç ve iktidar çekişmesinde sanayi burjuvazisine yedeklemek için yapılan 1960 darbe anayasası bile, işçi sınıfı, yoksul köylü ve gençlik hareketlerinin yükselişi karşısında o burjuvaziye 2 boy büyük gelmeye başlamıştır.

Cumhuriyetin aydınlanmacı değerlerinden ne anlaşıldığı somut olarak ortaya koyulmali ki, biz de somut olarak değerlendirebilelim. Köy Enstitüleri mi, bir ara geleneksel din anlayışını biraz yumuşatmak için yaygınlaştırılma denemesi yapılan (Mevlana, Yunus Emre tarzı) Sufi mistisizmi mi, “Anadolu aydınlanması” adıyla anılan Halikarnas Balıkçısının başlattığı “Medeniyetlerin beşiği Anadolu” hareketi mi? Bu hareketlerin hepsinin Kemalizmin ve “sınıflar üstücü” burjuva uzantıları olduğu, içerikçe geri ve güdüklüğünü, ve bir atımlık barut olmaktan öteye gitmeyip yine rejim tarafından bir noktasından sonra “tehdit” olarak görülüp bitirildiğini hatırlatmakla yetinelim.

Marx, 18 Brumaire’de şunları söyler:

“Parlamenter cumhuriyet zamanında, Fransız köylülerinin modern bilinci geleneksel bilinci ile çatışma haline geldi. Süreç, öğretmenler ile rahipler arasında aralıksız bir savaşım biçiminde sürdü. Burjuvazi öğretmenlere vurdu. Köylüler, ilk kez, hükümetin eylemi karşısında, bağımsız bir tutum benimsemeye çalıştılar. Bu muhalefet, belediye başkanları ile valiler arasındaki sürekli çekişmelerle kendini gösterdi. Burjuvazi, belediye başkanlarını görevden aldı. Sonunda, köylüler, cumhuriyet dönemi boyunca, çeşitli yerlerde kendi öz yavrusua, orduya karşı ayaklandılar. Burjuvazi, onları, sıkıyönetim ve idamlarla cezalandırdı ve şimdi de aynı burjuvazi, yığınların Bonaparte uğruna kendisine ihanet eden ‘vile multitude’ün (aşağılık kalabalık-çn) alıklığına yanıp yakılıyor. Köylü sınıfını İmperialismus’unu (imparatorluk fetişizmi-bn) alabildiğine güçlendiren, bu köylü dinine vücud veren koşulları olduğu gibi saklayan burjuvazinin kendisidir. Elbette ki, burjuvazi, yığınların ahmaklığından ancak tutucu olarak kaldıkları sürece korkabilir, zekalarından ise onlar devrimci olur olmaz korkmaya başlar.” (Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Sol y. 1. baskı.)

Türkiye’de de burjuva kemalist cumhuriyetin icraatı çok farklı olmamıştır. Yazıda ise bir yandan burjuva cumhuriyete -son 4 yıla kadar!- “ilerici karakter” ve “aydınlanmacı değerler” atfediliyor, diğer yandan bu yaklaşımın, en hafif deyişle, tutarsızlığının farkında olunduğundan durum realize edilmeye çalışılıyor:

“Cumhuriyet” olgusuna ilişkin temel tespitimiz, ülkedeki devrimci strateji ve ittifaklara dönük önermelerimizi de belirleyecektir. Bu yazı çerçevesinde de yeri gelmişken söylemeliyiz ki Anadolu halkının emperyalizme ve gericiliğe karşı yürüttüğü savaşın sonucudur ve tarihsel bir kazanımdır. Cumhuriyetin önder kadrolarının ait oldukları tarihsel klikler ve sınıfsal tercihleri, Cumhuriyet sonrasının sınıfsal ve sosyal yapısını belirlemiştir fakat bununla birlikte Cumhuriyet, büyük bir aydınlanma hareketidir. (…)
Devrimcilerin Cumhuriyetin birikimini, kimi “ulusalcı, Kemalist” gibi yaftalara kulak asmadan Anadolu’nun devrimci birikimi olarak görmesi ve aşmak üzere rendeye vurarak sahiplenmesi gerekmektedir.” (O. İlhan, agy) (

Laik cumhuriyetçilik, ulusalcılığa ve kemalizme göre kağıt üzerinde daha şık duruyor olabilir. Ancak bir şeyin adını değiştirmekle kendisi değişmiş olmuyor. Kapitalizmin egemenliği ve onyıllarca askeri, yarı-askeri faşist bir devlet ve rejim biçimini olduğu unutuluyor ve bir kez daha özürcülüğü üstlenilerek, ona adeta bir “halksız halk rejimi” niteliği atfediliyor.

Burjuva devrimleri zaten aslen emekçi kitleler tarafından yapılır, iktidarı ele geçiren burjuvazi bir yandan daha ileri gidilmesini isteyen emekçi sınıflar diğer eski egemen sınıfların direnişi ve iktidara nüfuz etme çabaları arasında sıkışır, daha savaşım sırasında gücü elinde topladıkça daha ileri ve radikal kesim ve temsilcilerini yok eder, kendi çıkarlarını tüm halkın çıkarları olarak gösterir ve gerici, karşı-devrimci girişimler ve direnç karşısında ileri adımlar atmak zorunda kalır ve sermaye birikiminin önünü açacak düzenlemeler yapar, iktidarını pekiştirdikten sonra da yukarıdan aşağıya tasfiye, restorasyon ve gericilikle uzlaşma sürecini başlatır, vb.

Türkiye’de yalnızca ulusal kurtuluş mücadelesi sırasında değil sonrasında da, ve yalnızca emperyalizm ve gericiliğe karşı değil faşizme karşı da, işçi sınıfının, emekçi kitlelerin, gençliğin önemli bir mücadele birikimi vardır. Fakat ne yazık ki kapitalizme (O. İlhan’ın yazısında hiç geçmeyen bir kavram!) karşı mücadele birikimi çok zayıftır. Ve bu zayıflıkta kemalizmin “imtiyazsız sınıfsız toplum” korporativist anlayışının özürcülüğünü ve realizasyonunu üstlenen sol kemalist ulusalcı-halkçılığın da azımsanmayacak bir payı vardır.

Bu alıntıda da Marksist bir tarihsel-sınıfsal analiz ve ayrıştırma çabası yok. Bir yandan cumhuriyetin sınıfsal karakterinin ve sonuçlarının farkında olma, diğer yandan sınıfsal olarak adını bile koymaktan kaçınma; bir yandan “cumhuriyetin önder kadrolarının ait oldukları tarihsel klikler ve sınıfsal tercihleri (!)” ile tabanını birbirinden ayrıştırma çabası, diğer yandan burjuva kemalist düzenden bir türlü vazgeçeyip “büyük bir aydınlanma hareketi” türünden güzellemeler, küçük burjuva eklektizmin bir arada iki derede yalpalayıp durmasını, bağdaşmaz olanları bağdaştırma nafile çabasını, bütün açıklığıyla gözler önüne seriyor.

Söylenenler, ‘Cumhuriyet düzeni; işçi sınıfı, emekçi köylü, gençlik, ezilen ulus sosyalistlerini, devrimcilerini, demokratlarını, ilericilerini hep zorla bastırdığı ve soluk alma fırsatı bile tanımadığı; böylelikle kendisinden ileri sınıflara ve onların gerçek ilerici, demokrat, devrimci temsilcilerine gözaçtırmadığı, yok saydığı ve yok etmeye çalıştığı için, kendisinden daha geri olan sınıflara göre – son 4 yıla kadar!- ilerici karakter taşımaya devam eder’ gibi akla zarar bir önermeden “daha ileri” değil. Yazı da “özümseyerek aşma”, “içererek/eleştirerek aşma”, “süreklilik içinde kopuş” gibi diyalektik kategoriler sıkça kullanılıyor, fakat “diyalektik kafanın geçmediği yerden kuyruğu sokmaya çalışmak değildir!”

Böylece, yazıda şunlar daha bir göze batar hale geliyor: 1- Yazar, cumhuriyet, laiklik, aydınlanma gibi kavramları kullanırken, sınıf tanımı yapmaktan sürekli kaçıyor. Bunları genel, “sınıflar üstü” şeylermiş gibi sunuyor. 2- “Cumhuriyetin ilerici karakteri”ni, sınıfsallık ve demokrasi açısından da koyamayacağından, yalnızca “laiklik ve aydınlanma” üzerinden görelileştirerek sunmaya çalışıyor. 3- “İşçi sınıfının kurtuluş mücadelesi” veya “emekçi halk sınıfları”nı referans aldığında Cumhuriyet düzen ve rejimlerini -bize göre 1930’lardan itibaren- gerici ve faşist saymak zorunda kalacağından, yazısı boyunca işçi sınıfı, emekçi halk (küçük burjuva) ve “sınıflar üstü” (yani burjuva) 3 ayrı birbiriyle çelişkin referans çerçevesini iç iç geçirerek, bir “devrim kompozisyonu” değil ama bir “post-modern kompozisyon” yapıyor.

Bir tarihsel gerilim tespiti

Yazar, özellikle son 4 yılda, AKP’nin kendisinin (eski) düzen dışına çıktığını, ancak toplumsal muhalefeti eski düzen içine hapsetmeye çalıştığını, bunun sürdürülemez bir tarihsel gerilim olduğunu söylüyor:

“AKP, cumhuriyeti elemine etmeyi hala istese ve buna çalışsa da çözüm ve açılım süreçlerini rafa kaldırarak ilgili toplumsal blokları tekrar karşısına aldı ve onları düzene hapsetmiş oldu. (…) AKP’nin kendisi düzen dışına çıkarken göremediği şey, muhalifleri düzen içinde tutmaya çalışmasının nafile olduğudur. Bir taraftan Cumhuriyeti “elemine etme” çabası varken diğer taraftan tüm muhalifleri, elemine ettiği o cumhuriyet içinde tutmaya çalışması, çözümü imkânsız bir gerilim yaratmaktadır/yaratacaktır. Somut varlıkları ortadan kalkmayan ama yeni rejimde yer verilmeyecek olan büyük nüfuslar ve sınıfların yaşadığı bunalım, AKP’nin üstesinden gelemeyeceği “tarihsel” bir gerilime işaret etmektedir. Bu gerilim uzun vadede ya AKP’yi elemine etmek istediği cumhuriyete tekrar “düşürecek” ya da tüm toplumun cumhuriyeti devrimci biçimde “aşmasıyla” sonuçlanacaktır.” (O. İlhan, agy)

AKP, sermaye birikiminin ve toplumun sığmaz hale geldiği eski düzenin burjuva neoliberal demokratik dönüşümü görevini üstlendi. Ancak bunu daha ileri götürmesi mümkün değildi; kriz, isyan ve direniş hareketleri, burjuva güçler mücadelesi, Ortadoğu politikasında duvara toslama vb ile artan ölçüde sıkıştı ve restorasyon ve yeniden faşist (yazıda hiç geçmeyen bir başka kavram!) rejim ve devlet biçimine geçişi başlattı. “Düzen dışına çıkmak”tan anlaşılması gereken ise yalnız dincilik değil, eski düzene sığmaz hale gelen neoliberal sermaye birikim, organizasyon ve bir bütün olarak devlet yapısı ve biçimidir. Sermaye ve meta egemenlik ilişkileri her şeyi sarıp yeni bir düzleme doğru geçerken, aslında sınıfsal-toplumsal direniş ve mücadele güçleri, kendilerini eski düzleme hapsederek, patinaj yapıp durdu. Bu kayıtla birlikte, bu bölümde söylenenler doğruluk payı taşıyor. Bu bölüm, ‘çoktan zemini kaymış eski düzlem/düzeni savunarak ve geri getirmeye çalışarak, mücadelede başarılı olamadık ve olamayız; yeni bir program, ideoloji, siyaset ve örgütlenme anlayışına ihtiyaç var’ sezgisini taşımaktadır.

Tekelci oligarşik kapitalizmin; üretim, yeniden üretim, hegemonya, egemenlik ve iktidar ilişkileri kapsamlı bir dönüşümden geçmek ve yeni bir düzleme çıkmakla beraber, sınıfsal-toplumsal mücadele güçlerinin eski düzleme hapsedilmesi ve kendini hapsetmesi, eski düzlem/düzeni nafile biçimde geri getirmekle sınırlanması, bizce de uzun zaman sürdürülemez bir çelişkidir. Nitekim kitleler, Taksim 1 Mayıs direnişleriyle, Gezi’yle, Kürt özyönetim direnişleriyle, metal işçileri direnişleriyle, kadın direnişleriyle, doğa direnişleriyle, bu eski kaba sığmaz hale geldiğinin, toplumsal yeti, ihtiyaç ve ilişki biçimlerinin farklılaştığını çok çeşitli biçimlerdeki tohum ve dinamiklerini ortaya koydu ve koymaya da devam ediyor, edecek.

Tüm sınırlılık ve sorunlarına karşın, artan sayıda, işçi direnişleri, Kürt, kadın, lgbti, gençlik, göçmen, kent, doğa, zaman, mekan direnişleri; tekçi, tek biçimli, tepedenci, temsili, dizayn edici, despotik hükümranlık ve yönetim biçimlerini de, neoliberal kapitalist fiili birikim biçimlerini sorgulamaya ve yer yer sıkıştırmaya başlamıştı. Ki “AKP’nin kendisi düzen dışına çıkarken kitleleri düzen içinde hapsetme çelişkisi”nden anlaşılması gereken, neoliberal mali oligarşik kapitalizmin fiili ve güce dayalı birikim ve yönetim biçimi karşısında, kitlelerin sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal, ekolojik mücadele ihtiyaçlarının da, aşağıdan ve fiili biçimler kazanmadan yapamayacağıydı. Tekelci oligarşik burjuva gericilik ve faşizm dalgası, aslen bunun yaygınlaşma ve güçlenme eğilimi gösteren tohum ve dinamiklerini geriletip bastırmaya ayarlıdır.

Bu çelişki, proletaryanın sanayi, teknoloji, hizmet, tarım, kadın emeği, kafa emeği, öğrenci emeği, Kürt emeği, göçmen emeği…. nin de işçi ve işçileşme sürecinde olan kesimlerini kapsayarak dev çaplı toplumsallaşan üretici ve mücadeleci yetileri ile tekelci oligarşik kapitalist despotik, kıyıcı, parçalayıcı üretim ve egemenlik ilişkileri arasındadır. Toplumsal sınıf olarak proletarya, yalnızca muazzam bir nicel genişleme değil, yeni ve daha yüksek bir toplumsal ve siyasal mücadele derinliğini bu mücadeleler içinde bu yeni düzleme çıkabildiği ölçüde kazanacağı, yeniden oluşum sürecindedir.

Bununla birlikte yazar, Marx’ın “tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir” önermesini daraltıp, “laik, aydınlamacı, ilerici cumhuriyete” yer açıp ikisini eklektik biçimde eşitlemeye çalışıyor. Bu yaklaşım post-Marksizmin beylik “indirgenemezciliği”nden farklılaşmıyor. Böylece işçiler sendikal-ekonomik mücadele verir, küçük burjuvazi ve aydınlar (“laik, aydınlanmacı cumhuriyetçiler”) siyasal mücadele verir’in yeni bir versiyonu türetiliyor!

Oysa işçi sınıfını eski düzleme hapseden tam da bu gibi yaklaşımlardır. Sorun tam tersine, işçi sınıfını toplumsal, siyasal, ideolojik, kültürel mücadele düzeyine çıkarabilmektir. Bir yanda işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinden bahsedip, diğer yanda “laik cumhuriyetçilik” mücadelesinden bahsetmek tam bir küçük burjuva eklektizmidir. Sanki işçi sınıfının sosyalist kurtuluş mücadelesi, dinci-gericiliğe karşı mücadeleyi kapsamazmış ve bu mücadeleye önderlik edemezmiş gibi bir hava yaratılıyor!

İşçi sınıfının kurtuluş mücadelesi ile burjuva/orta sınıf laik cumhuriyetçilik örtüşür mü?

Yazar, bu yüzden, sezgisini mantıki sonuca götüremiyor; eski cumhuriyet düzeninin savunusu ve geri getirme çabasının nafileliğini farkedip ileri doğru bir adım atmaya çalışırken, bir tür neo ya da post kemalist popülist eklektizmin ötesine geçemiyor:

“Hayır “cephesi”nin aktüel bileşimi, geniş laik cumhuriyetçi halk kitleleri ile emekçi sınıfları barındırmaktadır. İşçi sınıfının kurtuluş mücadelesi ile aydınlanma değerlerin savunusu, birbiriyle şimdiye dek hiç görülmediği kadar örtüşmektedir. Bu örtüşme, gerek aktüel politik gerekse de teoriktir.” (O. İlhan, agy)

Yazarın “devrim kompozisyonu”ndan anladığı budur. Bu alıntı, uzlaşmaz sınıf çelişkisi ile neo-kemalist popülizm arasında yapılmaya çalışılan yeni bir eklektik sentezin açık bir ifadesidir. Emekçi sınıfların, işçi sınıfı ile küçük burjuvazi olduğunu düşünebiliriz. Yazar bunu yer yer “işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi” olarak daha net biçimde de ifade edebiliyor. “Geniş laik cumhuriyetçi halk kitleleri” ifadesinde ise, emekçi vurgusu özenle dışarıda bırakıldığından burjuvazinin bir kesimini, muhtemelen CHP’yi de kapsadığını düşünebiliriz. Nitekim ikinci cümlede de, “işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi”ndeki sınıf (ve sosyalizm) vurgusuna karşın, “aydınlanma değerlerinin savunusu” genel ve anlaşıldığı kadarıyla tüm “laik cumhuriyetçi” sınıfları, dolayısıyla burjuvazinin bir kesimini de kapsıyor.

İşçi sınıfının kurtuluş mücadelesi ile “geniş laik cumhuriyetçi” sınıflar-üstücülüğün nasıl örtüştüğünü yazıdan tabii ki öğrenemiyoruz. Yazar da bu “birbiriyle şimdiye dek hiç görülmediği kadar aktüel politik ve teorik örtüşme” iddiasının tutarsızlığının farkında, ki “laik cumhuriyet”i eskisi gibi ve eski tarzıyla savunamıyor ve onu genişletmek gerektiğini söylüyor.

Yazının en önemli bölümünü de, “süreklilik içinde kopuş”, “içererek/eleştirerek aşma” gibi Hegel diyalektiği kategorileri ile kurulmaya çalışan bu alt başlık oluşturuyor:

“Süreksiz kopuş ütopyacılık, kopuşsuz süreklilik tutuculuktur
Pratik programa ideolojik bir devrimci form verilmek zorundadır. Günümüzde tarihsel şartlar ile konjonktürel şartların birbiriyle örtüştüğü görülmeli, “tarihin yeniden inşası”nın yerine “tarihin korunması” geçirilmemelidir. Cumhuriyetin birikiminin yaşatılmasının verili cumhuriyetin aşılmasına; verili cumhuriyetin aşılmasının ise cumhuriyet birikiminin eleştirel içerilmesine, adeta mahkûm olduğu açıktır. Geniş halk kesimlerinin –ki bu kesimler emekçi halk sınıflarıdır- laiklik, aydınlanma, halkçılık, bilim vb. ile ilgili kazanımlara yönelik savunusunun, kuruluş dönemine dönülmesiyle değil sosyalizme varılmasıyla mümkün olduğu tespiti açık şekilde yapılmalıdır. Bu topraklarda sosyalizmin inşası için de ancak ve ancak söz konusu aydınlanma birikimine yaslanması gerektiği anlaşılmalıdır. Sosyalizm fikri, mücadelesi ve inşası için Cumhuriyet’in içererek aşılması; Cumhuriyet’in devamının sağlanması için de sosyalizmin kurulması zorunluluktur. Cumhuriyet ile sürekliliğini oluşturamamış sosyalizm fikri, kendi kopuşunu gerçekleştiremeyecek ve ütopyacılık olarak kalacaktır. Sosyalizm ile kopuşunu gerçekleştirmeyen Cumhuriyet savunusu da tutuculaşmaya ve daralmaya mahkûm olacaktır. Devrimcilerin Cumhuriyetin birikimini, kimi “ulusalcı, Kemalist” gibi yaftalara kulak asmadan Anadolu’nun devrimci birikimi olarak görmesi ve aşmak üzere rendeye vurarak sahiplenmesi gerekmektedir. Bu, hem sosyalizmin fikrinin geniş halk kesimlerince inandırıcılığı hem de ayağı toprağa basan özgün formlarının yaratılması için gereklidir.”

Dikkate değer bir çaba. Ama yetmiyor! İşçi sınıfının kurtuluş mücadelesi ve sosyalizm ile, bir tür küçük burjuva neo-kemalist halkçılığı sentezlemenin ötesine geçemiyor. Bir kere, başına “laik, aydınlanmacı, parlamenter” gibi ne tür bir sıfat eklerseniz ekleyin, burjuva cumhuriyet, burjuva tekelci oligarşik bir devlet, rejim ve yönetim biçimidir. Onu kökünden yıkmak ve yerine sosyalist devrimci işçi konseyleri demokrasisi cumhuriyeti kurmak gereklidir. Elbette ütopyacı değiliz, hemen sosyalist devrim sonrasında, sıfırdan, safkan, yoktan var edilmiş bir “yeni”nin olamayacağını biliyoruz. Ancak buna ister “özümseyerek aşma”, ister “süreklilik içinde kopuş” diyelim; günümüz toplumsal üretici ve yeniden üretici güç, yeti, ihtiyaç ve ilişkilerinin geldiği gelişme düzeyi, kopuşu ve aşmayı her düzeyde (komünizm ufkundan gelerek) derinleştirme ve hızlandırma olanağı vermektedir.

Burjuva laiklik, aydınlanma ve cumhuriyetin varsayımsal “ilerici karakteri”nin genişletilmesi mi proleter sosyalist devrimci konseyler demokrasisi mi?

Devrim anlayışında esas olan, demokratik reform-devrim kırması, süreklilik-kopuş kırması, işçi sınıfı-halk-küçük ve orta burjuvazi kırması değil, sosyalist devrimdir, kopuşun her düzeyde derinleştirilmesidir, her düzeydeki sömürücülerle (orta sınıfların sömürücü ve rantiye kesimleri dahil) sınıfsal sınırların çok net çizilmesi ve işçi sınıfının önderliği ve aslen yarı-proleter kent ve kır yoksulları, ara sınıf kesimleri ile ittifakı, sömürücü olmayan küçük burjuva kesimlere de önderliğidir.

“Süreklilik içinde kopuş”, “özümseyerek aşma” diyalektik kategorilerinde de, söz konusu olan içeriğin ve biçiminin nitel olarak değişmesidir. Eski biçimiyle süreklilik ile kopuş eklektizmi değil, örneğin cumhuriyetin, laikliğin, aydınlanmanın vb içeriğinin ve biçiminin de tümden değiştirilerek, proleter sosyalist devrimci konseyler demokrasisine özümsenmesi, onun bir bileşeni haline gelmesidir. Yani burada mesele eski burjuva demokrasisinin ve laikliğinin “genişletilmesi” değil, yeni ve daha yüksek bir demokrasiye geçiştir. Dinin etki alanını yalnız sınırlamak değil, onu bir bütün olarak sönümlenme sürecine sokmaktır.

Örneğin parlamento dolaylı ve biçimsel, temsili demokrasidir. Parlamento kaldırılır, işçi konseyleri demokrasisine özümsenir. Burada da halen bir “süreklilik” vardır, çünkü konseyler demokrasisi doğrudan ve dolaylı demokrasiyi bütünleştirir. Ancak içerik (proleter sosyalist demokrasi) ve biçim (doğrudan demokrasinin belirleyiciliği; geri çağırma hakkı, emredici vekalet, konsey delegelerinin ücretlerinin ortalama ücreti geçmemesi, kitlelerin kendi yaşamlarını ilgilendiren tüm karar ve uygulama süreçlerine tam bilgi ve yetiye sahip olarak doğrudan katılım ve yer alması, vd.) tamamen değişmiştir.

Proleter sosyalist konseyler demokrasisi, bürokratizm ve parlamenterizmle olduğu gibi dinin hiçbir biçimiyle de uzlaşmaz. Ancak proleter sosyalizm, dinin bir çırpıda ortadan kaldırılamayacağını bilir, fakat her türlü din ve gericiliğin sönümlendirmesine doğru proleter sosyalist demokrasi burjuva laiklik anlayışından (din ve devlet işlerinin ayrılması, dinin eğitimden çıkarılması, vicdan ve inanç özgürlüğü, vd) hem sınıfsal demokratik içerik ve biçim olarak nitel olarak farklı hem çok daha yüksek ve ileridir. Her türlü dinci-gerici tarikat, cemaat, kurum ve çeteyi kapatmak, yasaklamak, dağıtmak; dini eğitim, medya ve politikadan ayrıştırmak, alanını hızla daraltmak yalnızca ilk elde yapılacaklardır. Ancak yetmez.

Asıl mesele kitlelerin toplumsal ve bireysel olarak gerçek, fiili, tam ve doğrudan toplumsallaşmasında, özneleşmesinde ve özgürleşmesindedir. Çünkü kitleler kendi toplumsal emek, yaşam ve ihtiyaçlarının düzenlenmesi ve örgütlenmesine doğrudan-aktif olarak katılıp yer aldıklarında, özneleştiklerinde ve özgürleştiklerinde, somut olarak toplumsallaştıklarında “soyut, dolaylı, dolandırıcı, meta ve metafizik toplumsallaşma” biçimlerine ihtiyaçları da ortadan kalkar. İnsanlar ancak gerçek anlamda, Marx’ın kavramlaştırmasıyla, toplumsallaşmış birey, çok yönlü gelişmiş toplumsal bireyler haline geldiğinde, (günümüzde tıpkı para gibi soyut emeğin fetiş biçiminden, mevcut sınıflı-devletli düzenin doğaya antropomorfik yansıtılmasından başka bir şey olmayan) dine, tanrılara olan ihtiyaç da sönümlenir.

Komünizmi en başından itibaren içerimine almaya başlayan bir sosyalist devrimci konseyler demokrasisi tüm işçi toplumunu kapsayacak biçimde geliştiği ve gelişkinliği ölçüsünde giderek demokrasiyi de (tüm yönetilenler giderek yöneten haline geleceğinden) gereksizleştirerek sönümlendireceği gibi, proleter sosyalist demokratik içerik ve biçimiyle laikliği de giderek gereksizleştirerek sönümlendirecektir. Bu süreç, toplumsal işbölümü ve meta ilişkilerinin sönümlendirilmesiyle iç içe gelişecektir.

Dinci-gericiliğe karşı savaşım ise, burjuva-orta sınıf köhnemiş aydınlanmacılığıyla eklektik ittifaklar arayarak, CHP ile bile sınır çekemeyerek değil; ancak sosyalist sınıf savaşımı temelinde verilebilir.

Bu yüzden, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi ile, “geniş halk kitlelerinin laik cumhuriyetçiliği” dediğiniz şey bağdaşmaz. Anti-faşistlik veya sosyal-demokratlık atfettiğiniz CHP’nin ve ortalama CHP’linin orta sınıf laikçiliği bugün liberal veya neoliberal neo/post kemalizm biçimiyle şudur:

“O (sınıf bilinçli işçiler ve komünistler-bn) ne anarşistin, soyut, sözde kalan ama gerçekte boş ‘devrimciliğine’, ne dine karşı savaşımdan ürken, bunun kendi görevi olduğunu unutan, tanrıya inançla uzlaşan, ve sınıf savaşımının çıkarlarıyla değil de, kimseyi incitmeyen, kimseyi itmeyen ve kimseyi ürkütmeyen küçük ve yavan endişelerle, ‘yaşa ve bırak yaşasınlar’ şeklindeki hikmet dolu bir kuralla yolunu çizen vb. Küçük burjuva oportünizmi ve darkafalılığına ya da liberal aydınlara karşı yenik düşmemelidir.” (Lenin)

Yazarın temel sorunu, proleter sosyalist devrimci demokrasiyi değil, burjuva demokrasisini, laikliğini ve aydınlanmasını ve bunların genişletilmesi ütopik-reformizmiyle, küçük burjuva eklektik sentezini yapmaya çalışması. “Süreklilik içinde kopuş” diyalektiğini bile “süreklilik” ile “kopuş”un ortalaması sanması, bir ortalamacı sınıf durumunun ifadesidir.

Biz her şeye karşın, “sosyalizmle kopuşunu gerçekleştiremeyen Cumhuriyet savunusu da tutuculaşmaya ve daralmaya mahkum olacaktır” düşüncesini anlamlı buluyor ve buradan ciddi bir sıçramalı derinleşmeye ve ilerlemeye devam edilmesi gerektiğine inanıyoruz…

(Resimler: Sovyetler Birliğinde din karşıtı propaganda afişleri)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*