Anasayfa » GÜNDEM » Burjuva siyasetinde “mutabakat” eğilimi ve TÜSİAD solu: Feyzioğlu’dan hallice!

Burjuva siyasetinde “mutabakat” eğilimi ve TÜSİAD solu: Feyzioğlu’dan hallice!

YSK darbesinden bu yana 1 ay geçti. İstanbul darbeci seçimlerinin tamamlanmasına 2 hafta kaldı. İstanbul’un 3’te birinin boşaldığı bayram tatili rehaveti bir yana bırakılırsa 1 hafta.

Bu 1 aylık süreçte neler oldu? Birkaç noktada toplayabiliriz:

Öncelikle, toplumsal muhalefetin AKP-YSK seçim darbesine tepkisi ve mücadele istekliliği iyice soğutuldu. Solun ağırlıklı kesimi dahil tam bir kontrol altına alındı, darbeci seçimlere yedeklendi. Toplumsal-siyasal gerginlik de büyük ölçüde soğutuldu. Darbeci İstanbul seçimleri, büyük ölçüde sosyal medyadaki trol savaşlarına indirgendi. Yıldırım ve İmamoğlu’nun bir TV programında karşı karşıya getirileceği yolundaki gelişme de, seçimlerin, sokaktan, kitlelerden, gerilimden iyice arındırılarak Amerikan tarzı medyatikleştirilmesinin bir diğer göstergesi.

İkincisi, 31 Mart yerel seçim sonuçlarından bu yana, darbeci yeniden seçim sürecinde olsun genel olarak burjuva siyaset alanında olsun TÜSİAD’ın (ve Batılı emperyalist kapitalist güçlerin) ağırlık ve etkisi belirgin biçimde artmaya başladı. Bunun örneklerini kısaca sıralayalım.

Erdoğan daha önce AKP, hükümet ve devletin üst kademelerinden tasfiye etmiş olduğu Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Ali Şahin, Köksel Toptan, İsmail Kahraman’ı Saraya alarak, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu oluşturdu. Sol basın bunu, Erdoğan’ın Davutoğlu ve Gül-Babacan’ın yeni parti kurma çıkışlarına karşı önlem olarak yaptığı yazıldı. Doğru, fakat eksik. Erdoğan bunu asıl olarak, TÜSİAD ve Batılı kapitalist güçler eksenine yakınlaşma mesajı vermek için yaptı. TÜSİAD’ın 31 Mart’tan sonra Erdoğan’a temel mesajlarından biri, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişin tamamlanmadığı” ve bunu zorlamaya devam etmenin rejim krizine yol açtığıydı. Erdoğan, TÜSİAD’ın bu mesajına karşı sopa salladı, ama mesajı aldığını, gerekleri doğrultusunda da bir adım attığını göstermeye çalıştı. Nitekim Bülent Arınç, kapağı Saray’a atmadan hemen önce, “Bu partili cumhurbaşkanlığı doğru moden olmadı. Acaba hem ülkemiz hem de Başkanımız Erdoğan’ın geleceği için parlamenter sisteme dönmemiz daha mı hayırlı olur, diye düşünüyorum” diye bir açıklama yapmıştı. Kuşkusuz bu kendi başına “parlamenter sistem”e dönüleceği anlamına gelmez; ancak sermayenin daha yoğun ve donanımlı, daha küreselleşmiş kesimlerinin Erdoğan’ı dengeleyip, istedikleri programların uygulanması doğrultusunda kendi güç ve inisiyatiflerini artıracak bir takım mekanizmaları geliştirmek istediğini bilmek gerekir.

Bu mekanizmalardan biri de YOİKK’tir (Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu). Bilindiği gibi Erdoğan-AKP üst kurulları doğrudan kendine bağlayarak büyük ölçüde işlevsizleştirmiş, bürokratları doldurmuş, DEİK gibi üst kurullardan ise TÜSİAD’ı dışlayıp MÜSİAD’ı almıştı. YOİKK ise bir nevi “kurullar kurulu”, “üst kurullar üstü üst kurul” olarak, TÜSİAD, YASED, TOBB, TİM, MÜSİAD’tan oluşuyor, fakat o da, yıllardır işlevsiz tutuluyordu. İşte bu büyük patron örgütleri temsilcilerinden oluşan YOİKK Yönlendirme Komitesi, 16 Mayıs’ta birden toplanıp, işçilerin son hak kırıntılarını ortadan kaldıran, esnek ve güvencesiz köleliği had safhada ağırlaştıran bir karar tasarısı hazırladı. İşte bu tasarı doğrultusunda Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından, 29 Mayıs’ta işçi konfedarasyonlarının temsilcileri olacağı acil bir toplantı çağrısı daha yapıldı. Ancak bu toplantının sonucu açıklanmadı. Yine bilindiği gibi Meclisin üst kurullar üzerinde hiçbir yetki ve denetimi yok. Neoliberal mali oligarşik kapitalizmin teamüllerine göre, bir çok ülkede, bu tür sermaye üst kurulları meclisi baypas edip, herhangi bir yasa ve denetime tabi olmadan kararlar alıp uygulamaya geçirebiliyor. YOİKK’in 29 Mayıs toplantısından ne sonuç çıktığı da, bu kararların meclise mi getirileceği yoksa cumhurbaşkanının onayıyla uygulamaya mı geçirileceği de bilinmiyor. İşte size TÜSİAD demokrasisi! Saraya istişare kurulu, ekonomiye işçilerden daha fazla kan emme üst kurulu!

Bir diğer gelişme, Erdoğan’ın açıkladığı neoliberal yargı reformu tasarısı. Bu da yine AB-TÜSİAD’ın istediği “yapısal reform” programları arasındaydı. Erdoğan’ın tasarıyı açıklarken en baştan söylediği gibi, “yargı reformu tasarısı”nın tüm özü ve ruhu, sermaye yatırım ve karlılığını yükseltmek ve hızlandırmak için, sermayenin yargı ve bürokrasiye ilişkin maliyet, zaman ve engellerinin minimize edilmesi. Solun bu tasarıya tepkisi, yine trollerin yönlendirmesiyle, Feyzioğlu yalakasının hedefe konulması ve faşist yargıdaki korkunç keyfilikler süregiderken bu tasarının aldatmaca kandırmaca olduğundan ibaretti. AB-TÜSİAD’ın neoliberal kapitalist yargı reformu istemine yıllardır yanıt vermeyen Erdoğan’ın neden şimdi bunu “sahiplendiği ve uygulayacağı” sözleri verdiğine ilişkin hiçbir şey söylenmedi. Tasarının neoliberal sermaye yatırım, karlılık ve hızını artırmaya dönük gerçek içeriği de gizlendi. Sınıf körü solun da sorunu şu ki, hala, neoliberal sermaye reformlarının, neoliberal adalet ve demokrasinin, “herkes için” olduğunu sanıyor! Bu tasarıda yer alan “ifade özgürlüğü”, “tutuksuz yargılanma” gibi maddelerin sadece sermaye için olduğunu anlamıyor.

Bir diğer nokta, Erdoğan’ın “yargı reformu tasarısının ilk aşamasını başlatma” konuşmasında da geçtiği gibi, AB ile müzakere sürecini yeniden canlandırma vaadi. Avrupa Parlamentosunun son Türkiye raporuna, bunlara genelde sert yanıtlar veren Erdoğan-AKP cephesinden bu sefer hiç bir ses çıkmaması yine bu doğrultudaki bir gösterge. AB sürecinin canlandırılması, ve Türkiye kapitalist devletinin yeniden yüzünü ABD-AB eksenine dönmesi, bilindiği gibi TÜSİAD’ın en temel istemleri arasında.

Aynı doğrultuda bir başka gelişme de, Türkiye kapitalist devletinin Rusya’dan uzaklaşarak yeniden ABD’ye yakınlaşmak için ABD ile el altından görüşmeler yürüttüğü, bunun için Rusya ile S-400 anlaşmalarını ertelemeye çalıştığına dair, ABD ve Ortadoğu medyasına sızdırılan haberler. ABD istihbaratı, medyaya, Türkiye’den Erdoğan’a yakın bir ismin, ABD’de temaslarda bulunduğunu, “S-400’leri hata olarak kabul ettiklerini ve bu işten sıyrılmak için yardım istediklerini” sızdırdı. Körfez petro-dolar oligarşisi eksenindeki Ortadoğu medyasında ise “Türkiye-Rusya balayının bittiğini, Türkiye’nin yeniden ABD’ye yakınlaşmanın yollarını aradığı” yönünde yazılar çıkmaya başladı. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. ABD, S-400’lerden vazgeçmesi için Türkiye’ye 2 hafta süre verdiği biliniyordu, üstüne Almanya’nın da Türkiye’ye karşı yaptırımlarda yer alacağı üzerine haberler yayıldı. Türkiye kapitalizmi ve kapitalist devletinin, ağır ekonomik ve siyasi krizle birlikte, başta Suriye, S-400 konuları olmak üzere dış politika konusunda çok sıkıştığı, bu süreçte ABD ve Almanya’nın baskı ve ambargo tehdidini göze alamayacağı genel kanı. Türkiye’nin Rusya ile imzaladığı anlaşma gereği S-400’leri alsa bile, işlerliğe geçirmeden bir kenarda paslanmaya yatırması gibi şıklarla pazarlıkların sürdüğü anlaşılıyor.

Kürt sorununda ise Öcalan’a tecritin kaldırılması, Öcalan’dan Suriye’ye ilişkin açıklamalar alınması, SDG ile dolaylı görüşmelerin olduğuna dair bilgilerin basına sızdırılması yine bu çerçevede göstergeler.

Bunlara, İstanbul darbeci seçimlerinde tüm güçlerini İstanbul’a yığacağını açıklamış olmasına karşın MHP’nin arka plana itilmiş olması, yanısıra Erdoğan’ın da Yıldırım’ı öne çıkararak bir adım arkaya çekilmiş görünmesi, İstanbul seçimlerinin “referandum” veya “erken genel seçim” atmosferinden çıkartılması eklenebilir. Erdoğan-AKP’nin “beka” söylemini tümüyle terketmese bile, biraz geri çekmesi de eklenebilir. 31 Mart’tan sonra TÜSİAD’ın açıklamalarına karşı 3 kez sopa sallayan Erdoğan’ın, TÜSİAD’ın her seferinde eleştiri ve istem dozunu artıran yanıtlar vermesine karşın, artık TÜSİAD’a sopa sallamayı bırakıp, tam da onun zorlayıcılığı artan istemleri doğrultusunda adım ve vaatleri art ardına atmaya başlaması eklenebilir.

Bu göstergeler yalnız Erdoğan ve Cumhur ittifakı ile sınırlı değil. CHP’yi de kesiyor. CHP’de son 1 aydaki en önemli değişimlerden biri, 31 Mart yerel seçim süreçlerinde oldukça etkin olarak kullandığı ekonomik kriz, işsizlik, pahalılık, yoksulluk söylemini daha geri plana çekmesi.

CHP, 6 Mayıs’tan sonra boykot eğilimindeki tabanını ve toplumsal muhalefeti yeniden İstanbul seçimlerine ikna etmek için kullandığı, “yeniden kazanırsak AKP dağılır” gibi söylemleri de tamamen geri çekmiş durumda.

Bir diğer nokta da, CHP’den Kılıçdaroğlu, Kaftancıoğlu, İmamoğlu ve İstanbul milletvekillerinin, Kürt kanaat önderleri ile yapmış olduğu görüşme. Kılıçdaroğlu, bu görüşmeden sonra, İstanbul’u yeniden kazanırlarsa belediyede Kürtçe anadil kursu olabileceğini, ancak bunun için Meclis’te bir uzlaşma gerektiği, yeni bir müzakere ihtimali için de Kürt ulusal hareketinin silah bırakması gerektiğini vb söylemişti.

Toparlarsak: Sıraladığımız göstergelerin hepsi, TÜSİAD’ın neoliberal mali oligarşik mutabakat politikası çerçevesindedir. TÜSİAD kendi kriz ve mutabakat programı doğrultusunda, en azından iki konuda, Erdoğan’ı, daha 31 Mart’ın üzerinden bir ay geçmeden adım atmaya zorlamış görünüyor: YOİKK’in işletilmesi ve sermayenin işçi sınıfına ortak vahşi yıkım/gasp programı. Ve, mutabakat eğiliminde olan AKP’nin eski çekirdek isimlerinden bir kısmıyla bir Saray Danışma Kurulu oluşturulması. TÜSİAD’ın öncelikli istemi, kendisinin de oluşturulması ve uygulamasında güç ve inisiyatifinin artacağı, sermaye ve devletinin ortak bir kriz (işçi sınıfına yıkıcı bir saldırı) programı, ve bu program çerçevesinde tüm büyük sermaye kesimlerinin ve kapitalist devlet iktidarının tam mutabakatı. Şimdilik kesin olan tek şey bu; İstanbul darbeci seçimlerinden sonra işçi sınıfına çok sert bir saldırı dalgasının, hem de acilen hazırlandığı.

Sıraladığımız diğer konuların hepsinin pazarlık, hatta daha o bile değil, ön ısınma, nabız yoklama aşamasında olduğu söylenebilir. Kaldı ki, bu konuların çoğu, İstanbul darbeci seçimlerini aşan, onun sonuçları ne olursa olsun, sonrasında da güç pazarlıkları devam edecek konulardır. Seçimler sadece pazarlık marjını etkileyecektir. İstanbul seçim tekrarını, ilk elde bu yöndeki basınç ve söylemlere karşın, bir “referandum” veya “erken genel seçim” havası ve geriliminden çıkarılmış olması da bunun bir göstergesidir. AKP’nin çok uzun süredir ayak dirediği veya bastırmaya çalıştığı bu meseleleri, 1 ay gibi bir sürede kusmaya başlaması ise, iç ve dış siyaset ve ekonomide ne kadar sıkıştığını gösteriyor. Bunu zaten TÜSİAD vd sermaye kesimlerinin Erdoğan-AKP’yi içinden dışından kuşatıp sıkıştırmaya devam etmesinden, Erdoğan-AKP’nin de İstanbul darbeci seçimleri kazansa bile, kriz ve irtifa kaybını gideremeyeceğinin belirginleşmesinden görmek mümkündü.

Bu pilav daha çok su çeker ama, İstanbul seçimlerinin etkenlerinden yalnızca biri olacağı biçimde, belki daha yavaş, belki daha hızlı, ama yukarıdan, mali oligarşik sermaye kesimleri arasında ve bunlarla kapitalist devlet iktidarı arasında mutabakat eğiliminin (henüz fiilen başladı denemeyecek olsa bile) giderek güç kazandığını söyleyebiliriz. Kuşkusuz bu yine de henüz bir eğilim ve olasılık. Şu anda Erdoğan sermayenin iki eğilimini de, bazan birbirine karşı kullanarak, bazan iç içe geçirerek “idare etmeye” çabalıyor gibi görünüyor. Bahsettiğimiz eğilime karşı direnç de eksik olmayacak. Zaten “TÜSİAD solu”nun bu eğilimi “demokrasi” diye realize etmesi de, Pelikan, Ağar, MHP çeteleri üzerinden olabiliyor. Tıpkı bir dönem AKP’nin kendi “demokrasi” söylemini, MGK üzerinden realize etmeye çalışmış olması gibi.

Tepeden bir neoliberal muhafazakar mutabakat, “demokrasi” filan anlamına gelmiyor. Olabilecek “en iyi” durumda bile, işçiler için demokrasi değil beter bir despotizm ve kölelik olacağını görmek için, YOİKK’in işçiler için korkunç bir yıkım dalgasını daha öngören programına bakmak yeter. “Parlamenter demokrasi”ci CHP’nin, YOİKK’in parlamento ve anayasa üstü karar ve işleyişine en ufak bir itirazda bulunmamasını görmek yeter. Koç’un zaten grevin yasak olduğu TÜPRAŞ TİS’ini, 3 yıllık sözleşme, izinlerin kısıtlanması, vardiya sistemini değiştirerek ücret gapları ve yüzde 5 zam dayatmasıyla YHK’ya götürmesine bakmak yeter. Yılda en az 2 bin işçinin (meslek hastalıklarıyla birlikte en az 10 bin işçinin) iş cinayetlerinde katledildiği bu ülkede, TÜSİAD ve diğer büyük patron örgütlerinin YOİKK tasarısında, mevcut İşçi Sağlığı ve Güvenliği Mevzuatında yer alan son işçiyi koruma kırıntılarının da kaldırılmasının, esneklik ve güvencesizliğin artırılmasının istenmesine bakmak yeter. Koç Holding CEO’su Kıraç ailesinin, sigortasız çalıştırdıkları EVİD-SEN başkanı ev işçisini hiçbir sosyal hakkını ödemeden işten atmasına bakmak yeter. Kürt hareketinin yeniden müzakere istemine gelince, Erdoğan’dan önce Kılıçdaroğlu tarafından silah bırakma ve tasfiyenin dayatılmasına bakmak yeter.

Solun hali: Feyzioğlu’ndan (iç güveysinden) hallice!

Buna karşın, şimdiden bu “mutabakat” eğiliminden (bunun aslen sermayenin işçi sınıfına saldırı mutabakatı olduğunu görmeyerek veya gizleyerek) beklentiye kapılan liberal sol “yetmez ama evet”çiler ortaya çıkmaya başladı. Mustafa Peköz, sendika.org’un manşete çıkardığı yazısını aynen şöyle bitiriyor:

“AKP’nin İstanbul seçimlerini kaybetmesi onu belki de kendi gerçeğine döndürür. Yıllardır yapılan eleştirileri dikkate alarak ‘yeni’ politikalar belirleyebilir, MHP’nin politik hegemonyasından çıkar, ülkenin toplumsal gerçeklerini görür. Bunu yapmadığı takdirde İstanbul seçimleri (kazansa-bn) dahi AKP’yi kurtaramaz.”

Peköz gibilerin, “AKP’nin ülkenin toplumsal gerçeklerini görmesi” beklentileri, şöyle oluyor:

“Demirtaş’ın 4 yıllık cezası istinaf tarafından onaylandığı için hemen serbest bırakılmayabilir ancak devam eden davaları seçime kadar sonuçlandırılabilir. Tabii Öcalan ile görüşüldüğü gibi Demirtaş ile de görüşmelerin yapılması olasılığı var. Ayrıca, HDP’nin elinden alınan bazı belediyeleri bir gerekçe bularak yeniden vermeleri sürpriz olmaz.”

“Önümüzdeki dönemde AKP içerisinde partili cumhurbaşkanlığı modelinden vazgeçilmesinin gündeme gelmesi sürpriz sayılmamalıdır.” (Son 2 yazısından)

Niye Feyzioğlu’na kızıyorsunuz ki, liberal halkçı ve ulusalcı halkçı sol’un durumu, iç güveysinden, yani Feyzioğlu’ndan biraz hallice o kadar.

Aradaki tek fark, Feyzioğlu yağdanlığının “demokratik reformları” Erdoğan’dan beklerken, Peköz gibilerin TÜSİAD ve Batılı kapitalist güçler ekseninden beklemesi. Ama TÜSİAD’ın Erdoğan’ı indirmek gibi bir derdi olmadığı, yalnızca büyük sermaye “gerçeğini” göstererek, kendi çizgisine yakınlaştırmaya çalıştığı düşünülürse, bu fark da iyice inceliyor.

Sendika.org yazarı, Erdoğan-AKP’nin MHP’nin politik hegemonyasından çıkıp, TÜSİAD hegemonyasına girme olasılığını, “ülkenin toplumsal gerçeklerini görmek” diye şimdiden alkışlamaya hazır. Peköz’e göre, “ülkenin toplumsal gerçekleri”, neoliberal sermayenin yatırım ve karlılık, istikrar “reformları”ndan ibaret olsa gerek. “Ülkenin toplumsal gerçekleri”, nedense, toplumun 4’te üçünü oluşturan işçi sınıfını, kent ve kır yoksullarını içermiyor!

Peköz’ün yazıları, liberal ve ulusalcı halkçı reformist solun, “seçim taktiğinin” iç yüzünü de gözler önüne seriyor: Küçük burjuvazinin büyük burjuvazi ile “demokrasi” kılıflı işbirliği! Lenin, “burjuvazi demokrasi sözü altında uzlaşmaz sınıf karşıtlığını gizler” demişti. Şimdi bu görevi, küçük burjuva sol, vitrini olduğu burjuvazi adına üstleniyor.

Şaşırmıyoruz. 6 Mayıs’tan sonra, yeniden İmamoğlu’nun kuyruğuna yapışanlar, bunu hangi “sol” retorikle süslemiş olurlarsa olsunlar, TÜSİAD’ın ve Batılı kapitalist güçlerin, Erdoğan’ı indirme derdi bile olmadan, aslen işçi sınıfına vahşi neoliberal kapitalist saldırı programından ve neoliberal muhafazakar tekelci oligarşik mutabakat projesinden başka neye yazılmış oldular ki?

Siyasal durum ve duruş yönü yazımızda şunları kaydetmiştik:

“Bir an için varsayalım ki burjuva/küçük burjuva seçimci hayaller en uç noktasına kadar gerçekleşmiş olsun. (…) Ortaya çıkacağın en fazlası en geri düzeyde bir burjuva neoliberal muhafazakar despotik demokrasi olacaktır. (…) Çünkü değişim sınıfsal-toplumsal güç dengelerinde değil, kitle hoşnutsuzluğunu da kendine yedeklemiş olan burjuva tekelci oligarşik iktidar bloğu içindeki değişim ile sınırlı kalacaktır. Kitleler için en temel özgürlük ve demokrasi özlemleri dahi gerçekleşmemiş olarak kalacaktır. Bu tür bir burjuva neoliberal demokrasi, TÜSİAD’ın istediği neoliberal mali oligarşik yeniden yapılandırma programını gerçekleştirme serbestisinden başka bir şey olmayacaktır.”

Bir an için “parlamenter demokrasi”ye dönüldüğünü varsayalım. O pek sevgili parlamentonuzun etkisinin ve yetkisinin artacağını mı sanıyorsunuz? Bu kez TÜSİAD vb programı çerçevesinde, “özerk” MB, YOİKK gibi -ne parlamentoya ne genel oya karşı bir sorumluluğu olmayan- ekonomik ve siyasi mali oligarşik (meclis ve genel oy üstü) üst kurullar olmayacak mı? Başkanlık sisteminin olmadığı ülkelerde, onun yerini, işine gelmediğinde referandum sonuçlarını bile takmayan çekirdek kabine ve başbakanlık aygıtları almıyor mu?

Kaldı ki, diye devam etmiştik, faşizm koşullarında yaşadığımız unutulmamalı. Zaten TÜSİAD’ın Erdoğan’ı indirme gibi bir derdi yok. Kriz ve emeği, insanı, doğayı yıkım ve yağma programını Erdoğan’a uygulatma ve neoliberal despotik yeniden yapılandırma programının başlangıç adımlarını yine Erdoğan’a -belli markaj kurum ve mekanizmalarıyla birlikte- attırma gibi bir derdi var. Salt bu sosyal yıkım ve yağma programlarının uygulanabilmesi için bile, Erdoğan’a ve baskı kurumlarına daha fazla ihtiyacı var. “İfade özgürlüğünün artırılması” vb dediği için beklentiye girdiğiniz AB-TÜSİAD’ın “yargı reformu tasarısı”nda neden toplantı, örgütlenme, grev, eylem yasak ve engellerinin kaldırılması bir yana, bunlardan bahis bile yok sizce? Ya ifade özgürlüğü, kimin özgürlüğü? Örneğin Koç grubu şirketlerinde çalışan işçiler, işten atılmadan medyada ve sosyal medyada, YOİKK tasarısına karşı itirazlarını dile getirebilecekler mi? AB dahil, bugünkü kriz koşullarında faşizm ile neoliberal muhafazakar despotik demokrasi arasında sınır çizgileri iyice incelirken, siz kimler için bir “demokrasi”den bahsediyorsunuz. Toplumun 4’te üçünü oluşturan işçilerin son demokratik hak ve özgürlük kırıntıları ortadan kaldırılmak, kölelik boyunduruğu büsbütün ağırlaştırılmak istenirken, siz bu mali oligarşik kapitalizm ve kapitalist devletinden kimler için “demokrasi” beklentisine giriyorsunuz?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*