Anasayfa » GÜNDEM » Siyasal durum ve duruş yönü: Yaşam sınıf mücadelesiyle güzelleşecek!

Siyasal durum ve duruş yönü: Yaşam sınıf mücadelesiyle güzelleşecek!

Şimdiki durum ve duruş yönümüz: Yaşam sınıf mücadelesiyle güzelleşecek!

1-

Türkiye’nin toplumsal-siyasal ikliminde bir yeniden mayalanma süreci artık iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı.

Yılın ilk 5 ayına sığan bazı önemli göstergeleri hemen sıralayabiliriz: İstanbul 8 Mart Gece Yürüyüşü, kadın ve çocuk tecavüz ve cinayetlerine karşı eylemler (özellikle Şule Çet ve Küçükçekmece eylemleri), Kürtlerin tecrite karşı direnişleri,Yerel seçim sonuçları, belirgin kitlesellik ve canlılık artışıyla 1 Mayıslar, hemen her toplumsal sınıf ve kesimin “birdenbire” konuşmaya, yani Erdoğan ve Beka İktidarını eleştirmeye başlaması, İstanbul seçim darbesinin toplumsal muhalefetin geniş bir kesiminde, daha öncekiler gibi bir karamsarlık ve gerileme değil kızgınlık ve mücadele isteği ile yanıtlanması, İstanbul’un birçok semt ve mahallesinde kitlesel protesto yürüyüşleri ve tencere-tava protestoları.

Henüz “kısmi demokratik” sınırlar içindeki gelişmeler olduğu söylenebilir. Ama sınıfsal, siyasal, ekonomik, toplumsal, cinsel, ulusal, ekolojik… her açıdan öylesine engellenmiş ve bastırılmış bir istem ve ihtiyaç birikimi var ki, tarihsel gelişim dinamikleri güçlü.

2-

Bu gelişmeler, basitçe yerel seçimin etkisiyle olmadı. Tam tersine yerel seçimlerin kendisi, ekonomik krizle de birleşen bu toplumsal-siyasal birikimin bir sonucu oldu. Yerel seçim sonuçları neoliberal ve liberal reformistler tarafından körüklenen bir burjuva seçim demokrasisi fetişisti başdönmesine yol açtı. CHP ve HDP yörüngesindeki küçük burjuva solun geniş bir kesimi de, burjuva seçim demokrasisinden şişirilmiş beklentilerin ortağı oldu.

24 Haziran seçimlerinden sonra olduğu gibi 31 Mart seçimleri sonrasında da burjuva seçim demokrasisi fetişizm ve hayallerine karşı sayısız eleştiri ve uyarıda bulunduk. Eleştirilerimiz iki düzeyliydi.

Birincisi: Bir an için varsayalım ki burjuva/küçük burjuva seçimci hayaller en uç noktasına kadar gerçekleşmiş olsun. Erdoğan-AKP “sorun çıkarmadan” gitmiş, yerine İmamoğlu vb gelmiş olsun. Ortaya çıkacağın en fazlası en geri düzeyde bir burjuva neoliberal muhafazakar despotik demokrasi olacaktır. (Bkz. Meksika örneği. Obrador, asgari ücrete 2 kat artış gibi vaatlerle iktidara geldi. Patronlar asgari ücret artışına uymadı. İşçiler bu karara uyulsun diye grev yapınca, grevleri yasa-dışı ilan edildi, işçiler polis tarafından dövüldü, gözaltına alındı!) Çünkü değişim sınıfsal-toplumsal güç dengelerinde değil, kitle hoşnutsuzluğunu da kendine yedeklemiş olan burjuva tekelci oligarşik iktidar bloğu içindeki değişim ile sınırlı kalacaktır. Kitleler için en temel özgürlük ve demokrasi özlemleri dahi gerçekleşmemiş olarak kalacaktır. Bu tür bir burjuva neoliberal demokrasi, TÜSİAD’ın istediği neoliberal mali oligarşik yeniden yapılandırma programını gerçekleştirme serbestisinden başka bir şey olmayacaktır.

İkincisi: Faşist rejim altında yaşadığımız unutulmamalıdır. Gün, kitleleri “yüksek” burjuva tekelci oligarşik siyaset kulvarlarında beklentilerle dolandırarak mücadele enerjilerini burjuva muhalefetin eline teslim etme değil, gerçek sınıfsal özgürlük ve demokrasi özlemleri doğrultusunda bağımsız mücadele inisiyatif ve enerjisini yükseltme günüdür. Faşizm (aslında ondan önce neoliberal kapitalizm) genel oy, seçim, parlamento, belediye yönetimleri, partiler sistemini büyük ölçüde etkisizleştirmiştir ve istediği an bastırıp darbeleyebilecek sayısız mekanizmaya sahiptir. Seçim süreçlerinde yoğun baskı ve manipulasyonlar, hadi onları aştınız, seçim iptal ve tekrar darbeleri, hadi onları da aştınız, seçilmiş milletvekili ve belediye başkanlarını bile istediği an azledebilmesi veya tutuklayabilmesi, vd. Faşist darbecilik ve engeller, yukarıda işaret ettiğimiz biçimsel değişimin daha fazla idealize edilmesine yol açmakta, böylece kitlelerin değişim özlem ve mücadelesi, faşizm ile liberal/neoliberal ütopik-reformizm arasında bir kısır döngüye hapsedilmektedir.

3-

Yine öyle oldu. Darbe tek değildi. Paralel iki darbe biçiminde yaşandı. Faşist iktidar İstanbul seçimlerini iptal ettirip tekrarını dayatırken, muhalefet cephesinde de güçlü boykot eğilimini CHP’den başlayarak tasfiye eden bir darbe yapıldı. Yani kabından taşma eğilimi gösteren toplumsal muhalefete de bir “balans ayarı”! Böylece tüm toplumsal muhalefet, burjuva muhalefet merkezi olarak sivriltilen İmamoğlu destekçiliği ve kontrolüne indirgenecekti. Kitlelerin kendi öz demokratik özlemlerine; grev, eylem, örgütlenme yasaklarının kaldırılması, emek, insan ve doğa yağma ve cinayetlerinin kaldırılması, ezen cins ve ezen ulus bastırmacılığının kaldırılması, vd- yine bir sünger çekilecekti. İstenen buydu.

Oysa, CHP tabanı ve kadrolarına bile sirayet etmiş oldukça güçlü bir boykot eğilimi vardı. Muhalif kitlelerin geniş bir kesimi, son yerel seçimlerden önce, her türlü seçimden ve seçimlerle bir şey değişeceğinden beklentisini yitirmiş ya da yitirmek üzereydi. Yerel seçimler bu beklentiyi yeniden canlandırır gibi oldu, İstanbul darbesi ile yine beklentisizlik haline dönüldü. Ama, önceki gibi bir bir karamsarlık veya yılgınlık değildi. Tam tersine hazır bir enerji artışı ve rüzgar yakalanmışken, bu enerjiyi daha da yükseltecek, daha kitlesel, daha farklı, daha aktif bir şeyler yapmak arayışıydı.

4-

Boykot, ama pijama terlik boykotu değil, kitlelerin öz mücadele inisiyatif ve enerjisini yükseltecek, her kesimin kendi öz demokratik istemleriyle yapacağı grev, direniş ve eylemlerle birleştirilerek uygulanacak aktif kitle boykotu, bu koşullarda, gerçekten yapılabilecek en etkili şey olurdu, ve halen de olabilir.

İşçilerin grev ve örgütlenme yasaklarına, işçi cinayetlerine, kıdem gaspı tasarısına karşı; kamu emekçilerinin KHK’lara karşı; kadınların çocukların tecavüz ve cinayetlere karşı; öğrencilerin idari baskı ve yasaklara karşı; aydın ve sanatçıların sansür ve soruşturmalara karşı; küçük üretici ve esnafın zam ve vergilere karşı; Kürtlerin tecrit, kayyum ve OHAL’lere karşı,… grev, toplantı, toplu oturma, toplu açıklama, toplu söz, yürüyüş, okul boykotu, kepenk indirme gibi sayısız kitle eylemi ve itaatsizliğiyle birleştirilmiş bir genel aktif kitle boykotu!… Genel oy ve seçme-seçilme hakkı için mücadeleyi, işçi sınıfı ve ezilen cins ve ulusun söz, basın, sosyal medya, toplantı, örgütlenme, eylem özgürlüğü için fiili kitle eylem ve mücadeleleriyle birleştiren genel aktif kitle boykotu!

AKP içindeki çatlakları derinleştirmek, hatta bazı kopuşlara dönüştürmekle kalmaz, yönetememe krizini, rejim krizini derinleştirir. CHP ve yörüngesindeki solun yaptığı gibi faşist darbeciliği meşrulaştırmak ve toplumsal muhalefeti faşist legalite sınırları içine çekmek yerine; bir bütün olarak faşist iktidar ve yönetim tarzını gayrı-meşru ilan ederdi. İlk elde her kitle kesiminin en güncel-yakıcı demokratik istem ve eylem biçimlerinden başlayacak olmakla birlikte bununla da sınırlı kalmazdı. Hem bu mücadele taleplerini genişletir hem de devrimci-demokratik dinamikleri açığa çıkartır ve yaygınlaştırırdı. İşçiler/kitleler için demokrasi ile “TÜSİAD-İmamoğlu demokrasisi” arasındaki ayrımı çizmeyi; kitlelerin (kendileri için) fiili mücadele demokrasisi/gerçek-demokrasi mücadelesi inisiyatif ve enerjisini geliştirmeyi kolaylaştırırdı.

5-

Böyle bir şey elbette TÜSİAD-CHP yörüngesinden beklenemezdi. Yukarıdan aşağıya, CHP’den başlayarak hemen bir balans ayarı çekildi. Daha iptal-darbe akşamı, ki belli CHP önceden hazırlıklıydı, İmamoğlu Beylikdüzü’nde dayatılan İstanbul tekrar seçimini “el artırarak erken genel seçim havasına” yükseltiyormuş gibi görünen bir konuşma yaptı. Bu, faşist darbe karşısında büyük geri adımı, onu meşrulaştırmayı ve onunla uzlaşmayı örten bir toplumsal imaj mühendisliği çalışmasıydı. Aynı paralelde, CHP’li troller, sosyal medyadan gayet organize bir boykot eğilimi kırma kampanyasını yürüttüler.

Evet, AK trollerden sonra şimdi de CHP trolleri türedi. Aslında hep vardılar ama daha önce bu kadar merkezi, genel ve organize bir yönlendirme yapabilecek durumda değillerdi. CHP de “bu işleri öğreniyor”! Öğrenemeyen bir bu burjuva trollerle savaşacak kendi bağımsız organize ekipleri olmayan işçi sınıfımız ve sosyalist hareketimiz kaldı! Her neyse, ne TÜSİAD ne CHP öyle, kitlelerin savaşım isteğini artıracak boykot gibi tehlikeli ve mayınlı sulara zaten girilmesini istemezdi. AKP’nin topa daha sert gireceğini anladıktan sonra, İmamoğlu üzerinden “mağdur ama boyun eğmeyen”, ve nasıl olabiliyorsa “herkesin temsilcisi” kampanyasını daha o akşam başlattılar.

Bu arada, seçim kampanyalarını arka planıyla daha yakından takip edenler, herhalde, CHP’nin, uluslar arası deneyimlerle de staj yapmış, daha profesyonel imaj mühendisliği/neoliberal popülist seçim kampanyası şirketleri ile çalıştığını da farketmiş olmalılar. İmamoğlu’nun kameralar önünde “bana bonfile çalışanlara musakka olmaz, herkes aynı şeyi yiyecek” demesi, sonra darbe akşamı ceketi çıkarıp kolları sıvaması, daha bir sürü film seti benzeri mizansen. A tabii bir de motto; “her şey çok güzel olacak”. Seçimleri de bir kapitalist endüstri ve şov dünyasına çeviren, bu şirketler kimbilir ne kadarlık çekler karşılığı bu “yaratıcı fikirleri” yumurtluyorlar bilemeyiz ama, ortada bu kadar yarasına dokunulmaya aç, bu kadar bir nebze insan gibi görülmeye hasret, bu kadar kendilerinden biri gibi mağdur ve mağrur bir büyüklerinin çıkıp onlar için birşeyler yapmasını arzulayan milyonlar varken, bu teknikler hiç boşa gitmez. Kamuoyu araştırma şirketleri verileri imaj mühendisliği senaristlerine paslar, jön rolüne çalışıp oynar, troller sosyal medyada belli sahne ve replikleri hızla yayar, safdil seçmenler de ikinci çevrime yayar, vb.

Sonra ne mi olur, tekelci bir inşaat/mütaahhitlik şirketinin sahibi ve bu sayede Beylikdüzü Belediye Başkanı olmuş, hem inşaat hem belediye patronu olarak taşeron işçi çalıştırmış bir büyük neoliberal muhafazakar patron, birden doğa-dostu, emekçi-dostu, kadın-dostu, Kürt-dostu bir ahir-zaman peygamberi olur.

6-

Zaten TÜSİAD’ın şimdilik Erdoğan’ı indirmek gibi bir derdi yok, yerel seçim sonuçlarıyla eli epey güçlenmiş olarak, Erdoğan’ın biraz keyfiliğini sınırlamak, dengelemek, “Türkiye mutabakatı” gibi hem burjuva koalisyon çerçevesini genişletip hem de bunun içinde kendi ağırlık ve inisiyatifi artıracak bir bileşimle, göreli bir “siyasal istikrar” sağlayıp bir an önce neoliberal yapısal saldırı vitesinin köklenmesini istiyor. İstanbul’da seçim tekrarı, ve bunun bir nevi erken genel seçim moduna dönüşmesi, TÜSİAD’ın işine geliyor. Çünkü aradığı adamını nihayet bulmuş görünüyor.

(İmamoğlu, CHP’nin İstanbul adayları arasında ancak 3. sıradayken ve CHP’nin bürokratik kastı tarafından çelmelenmişken, onu öne çıkaran ve parlatanın TÜSİAD’ın desteği ve müdahelesi olduğu yolunda epey somut belirti var. )

İmamoğlu darbeli seçimleri kaybetse bile bu yenilgi bu darbeci koşullarda nasılsa ona yazılmayacak, ama İmamoğlu “halkıyla bütünleşmiş mağdur kahraman” (Erdoğan’ın bir dönemki ambiansı gibi) olarak, yükselen alternatif lider adayı olarak, Erdoğan’ı marke etme aparatı olarak, yeterince iş görür olacak.

Son derece geri burjuva neoliberal muhafazakar mutabakat demokrasisi senaryolarını nereye kadar götürebileceklerini göreceğiz. Eskiden olsa devlet iktidarının sert baskıları karşısında ilk sıvışanlar olurlardı. Şimdi efelenmeleri, burjuvazi içi güç dengelerindeki kısmi değişimden kaynaklanıyor. Erdoğan’ın yerel seçimler sonrasında TÜSİAD’ın yüklenmesiyle, iktidar bloğunun iki kanadı arasında kısa bir süre de olsa bir yalpalama yaşaması bunun göstergesi. Erdoğan’ın son 10 günde iki kez TÜSİAD’a açıktan sopa sallaması ise, Koç-TÜSİAD’ın artık eskisi gibi karşısına ricacı değil, zorlayıcı isteklerle çıkmasından, üstelik AKP’nin içinden ve dışından alenen kendi görece özerk oyununu kurmaya girişmiş olmasından kaynaklanıyor.

İşçi ve emekçilere sosyal yıkım saldırılarını büyütmek vb konusunda hiçbir ayrımları yok. Ama bazı programatik ayrımları var. Daha doğrusu Erdoğan-AKP’nin statüko dışında hiçbir programı yok. TÜSİAD’ın ise var, (AKP’nin 2002-7 genişleme döneminde hareretle uyguladığı, 2013’ten sonra kriz ve çatışmalarla kesintiye uğrayan) neoliberal ABci-küreselleşmeci yeniden yapılandırma programlarına bir üst düzeyden geri dönülmesi, yani bu da bir tür eski statükoya dönüş programı. Tarihin ironisi o ki, tekelci oligarşik burjuvazinin iki kanadının da, zaten yapılmış ve batırılmış/iflas etmiş olanlar dışında, geleceğe dönük söyleyecek bir şeyi yok.

Yalnız TÜSİAD, Türkiye kapitalizminin üretkenlik sorunu çözülmeden uluslar arası rekabette küme düşeceğini, ama bu sorunu çözmek için de tüm bir siyasal-toplumsal formasyonun bunun için yeniden yapılandırılmasını gerektiğini görüyor. Aslında AKP de görmüyor değil, ama bu konuda TÜSİAD’ın istediği hız ve kapsamda adım atamıyor, çünkü atarsa, bu sermaye donanımı daha düşük ve devlet fonlamalı ilkel birikime dayalı sermaye gruplarının tasfiyesi anlamına gelecek. Yine bu vesileyle, krizin faturasını hangi sermaye kesimleri diğerlerine yıkacak, büyük bataklardan hangi kesimler kurtarılacak, çatışması. Erdoğan-AKP son dönemde birçok kez küresel ortaklı büyük bankaları kredi alacaklarından taviz vermeye, borçları yeniden yapılandırmaya, düşük faizli yeni kredi açmaya zorladı; kısmen başardı, daha çok başaramadı. Bankalar, çoğu gerçekte batmış şirketleri yağmalamak için fırsat kolluyor, vb. Dolayısıyla bu “pat” durumu daha uzun zaman süremez, bu gibi tüm sorunlar da, güç ilişkileriyle çözülür.

7-

TÜSİAD’ın yaptığı, hem AKP içinden hem eski AKP’liler (Gül, Babacan, Davutoğlu, vd) hem de İmamoğlu’na yedeklenmiş kontrollü bir toplumsal muhalefet dizaynı üzerinden Erdoğan’ı daha fazla sıkıştırmak ve istediği neoliberal yeniden yapılandırma programı doğrultusunda bir burjuva tekelci oligarşik mutabakata zorlamak.

(Burada “TÜSİAD markası”nı bir sembol olarak kullanıyoruz. Gerçekte TÜSİAD’ın içinde Erdoğan’a daha yapışık Doğuş, Sabancı gibi bir kesim varken, son yıllarda TOBB ve hatta MÜSİAD içinde Erdoğan iktidarından hoşnutsuzluğu artan, TÜSİAD’ın yeniden yapılandırma programına yaklaşan sermaye kesimleri de var. Yazımızın amacı açısından, mevcut tekelci oligarşik “iktidar bloğu” ya da “hegemonik koalisyon”u içinde, mevcut statükoyu sürdürmek isteyenlerle, verili durumlarından hoşnutsuz olan ve kendi lehlerine değişmesini isteyen sermaye fraksiyonları arasında uzlaşım içinden süren güç ve paylaşım mücadelesini belirtmek yeterli olacaktır. Bu arada TÜSİAD’ın zaten iktidarın içinde ve bir parçası olduğunu, ancak iktidar içindeki güç, pay ve inisiyatifini, toplumsal muhalefet ve seçim politikaları üzerinden yükseltmek için kısmi-özerk ve ikili bir politika yaptığını da geçerken belirtmiş olalım.)

Evet, TÜSİAD da bir tür burjuva mali oligarşik neoliberal “mutabakat demokrasisi” istiyor ama sadece kendisi için istiyor. Bu yöndeki dönüşümün de olabildiğince daha yavaş, daha tedrici, daha temkinli, daha sürüncemeli, gerçek demokratik ve sosyal reformlar yoluyla bile değil neoliberal mali oligarşik reformlar yoluyla olmasını, bu dönüşümler sırasında düzenin ve mevcut rejimin kurumlarına olabildiğince itinalı davranılması, bu dönüşümlerin kitlelerin, özellikle de işçi sınıfının inisiyatif ve enerjisini olabildiğince az geliştirmesi ve kontrol altına alarak, sadece kendisi için bir sıçrama tahtası olarak kullanılıp sonra tekmelenmesini istiyor.

Ekonomik ve siyasi krizin dayattığı yeniden yapılandırma programlarını uygulatabilmek için kitlelerin desteğine ihtiyaçları var, fakat tüm o “demokratik reformlar, hukuk devleti, eğitim reformu, yargı reformu” vd söylemlerine karşın bugüne kadar kölece dilenmekle yetinmişlerdi. Şimdi ise, bu “reformlar”ın gerçek burjuva mali oligarşik iç yüzünü saklayarak İmamoğlu figürü üzerinden kitle hoşnutsuzluğunu da yedeklemeye çalışan bir kontrollü yarı-muhalefet dizaynı cesareti bulmuş durumdalar. Tıpkı Gezi’de yapmış oldukları gibi, toplumsal hoşnutsuzluğun “hayırhah destekçisi” pozisyonu da buna dahil.

8-

TÜSİAD ve CHP, Gezi ve 6-7 Ekim’den sonra Erdoğan-AKP sert bir topyekun bastırma hareketına girişince, ilk ortadan sıvışan ve bu faşist harekatı destekleyenler arasında yer almışlardı. Bugün de faşist iktidarın bu tür bir bastırma harekatına yöneliyor olabileceğinin belirtileri var: Kılıçdaroğlu’na linç girişimi, HDP’li belediyelerin kapısına karakol kurulması, seçim darbesini protesto eden ve İmamoğlu’na destek açıklayan bazı kurum ve aydın, sanatçılara soruşturma açılması, vd.

Bu tür bastırma operasyonları tek hamlede değil aşamalı bir taktiksellikle yürütürülür. Önce zayıf karın olarak görülen bazı kişi ve kesimlerden başlanır. Bunlar büyük ve genel bir tepki ve direnişle karşılaşmazsa, protestolar cılız ve kesimsel olarak kalırsa, halka halka genişletilerek, tüm toplumsal muhalefetin susturulması ve sindirilmesi hedeflenir. TÜSİAD ve burjuva muhalefetin (CHP, vd) kendi “mutabakatçı neoliberal reform” basınçlarından şimdilik “geri adım atmamış” görünmeleri, Erdoğan ve bekacıların elindeki kartları daha içinden biliyor olmalarından kaynaklanıyor olabilir.

TÜSİAD ve İmamoğlu’nu da kapsayan daha sert ve büyük bir bastırma operasyonu; 1- AKP tabanı ve güçlerinin, devlet bürokrasinin eskisi gibi bütününün desteğini alabilir mi, yoksa daha büyük iç çatlak ve tepkilere mi neden olur? 2- Zaten daralma sürecinde olan ekonomide büyük bir çatırdama ve çöküntüye yol açar mı, tüm taşları yerinden oynatır mı? 3- Toplumun daha geniş kesimlerinde daha büyük ve sert bir isyan ve direnişe yol açar mı?

Bunlar açık uçlu sorular. Egemen sınıfın hoşnutsuz kesimlerinin, toplumsal hoşnutsuzluk artışı alenen kendisini gösterdiğinde, aslında kendisinin daha çok korktuğu ve engellediği kitle isyanı ile iktidarı korkutma üzerinden politika yapması bir burjuva politika klasiğidir. (Bkz. Lenin, İki Taktik) Hem büyüyen ve genişleyen kitle hoşnutsuzluğu üzerinden iktidara kendi neoliberal reform istemlerini kabul ettirmek, hem de iktidara karşıtlık görünümü üzerinden kitle muhalefetini kendi kontrollerine alıp geriye çekmek, enerjisini kısıtlamak ve düzen sınırları içinde tutmak için, ikili politika yaparlar. Bu iki yüzlü politikanın, burjuva sınıf ve kesimlerin karakteristiği olmasının arka planındaki korku açık: Gerçek bir demokratik değişim mücadelesinin bile, işçi sınıfının ve kitlelerin aşağıdan mücadele inisiyatifini ve enerjisini hızla yükseltecek olması.

(“Heey, sakin ol dostum. Şunun şurasında bir genel oy ve seçme-seçilme hakkın gaspedildi diye tepene çıkan cinlerini yavaşça yere bırak. Bir daha deneriz ne çıkar. Olmazsa bir daha deneriz. Sonra bir daha…” Bu arada yönetmen, bu yerli dizi sahnesinin arka plan derinliğinde yatan demokrasi cesedini irkilerek farkeder. Görüntü yönetmenine seslenir: Orayı flurla hemen, flurla! Yoksa sansür kurulu filmi yasaklar ve ağır ceza keser. 5 sezondur süren yerli dizinin “hakkımı kimseye yedirmem” sözüyle meşhur jönü, diğer oyunculara dönüp mırıldanır: “Burjuva demokrasisinin son kalıntıları da sizlere ömür! Ama biz var-mış gibi oynamaya devam edelim. Yoksa bu filmde katılımcı-figüran olarak kullandığımız kitleler bu film setini alt üst edecek!” Sonra tüm yaratıcı drama ekibi, sahnede ölüp kalmış ve çoktan kokmaya başlamış olan demokrasinin cesedini neden kimsenin farketmemiş olduğunu birbirine sorar. Yaratıcı drama şefi, “Amaaan boş verin, ben suçluyu biliyorum, katil uşak!” der. Hepsi güler. İnsan Kaynakları Yöneticisi gelir, demokrasinin kokmuş cesedini sahneden dışarıya taşımamış oldukları için, asgari ücrete haftada 7 gün günde 16 saat çalıştırdıkları taşeron set işçilerini azarlayıp işten atar.)

9-

Peki bu darbeci seçim sonuçları neyken ne olur? Bekacılar kazanırsa, CHP’nin böyle bir faşist darbeyi bile meşrulaştırmış olmasına karşın, artık her türlü seçim çöp haline gelecek. İmamoğlucular kazanırsa, Erdoğan’ın istediği kadar geçersiz ilan etme, olmadı kayyum atama, olmadı başka numalaraları var, artık her türlü seçim çöp haline gelecek. Çünkü zaten her türlü seçim çoktan (aslında daha 24 Haziran sonrasında) çöp haline gelmişti.

CHP trolcüleri, İmamoğlu kazanırsa, “AKP karşıtı cephe ve kazanımları pekişmiş olacak” diye, “harç bitti, seçim paydos” diyenleri ikna etmeye çalışıyorlar. Burjuva demokrasisinin son kalıntıları olan parlamentodan sonra, genel oy, seçme-seçilme hakkı ve partiler sisteminin de mefta olduğu gerçeğini gizlemeye çalışıyor. YSK darbesinden sonra ilk tepkiyle CHP şubesi ÖDP bile dile getirmişti. Personel şefi “Ya kul hakkı yedirtmeyiz demiştik, adamlar yine yedi. Olsun. Bizde kul Hakkı çoook. Yine kazanır yine yediririz. Belki tepedekine fazla kul hakkı yemekten bir gün gına gelir. Herşey çok güzel olur.” deyince, unutuverdiler. Troller seçimleri motive edebilmek için seçmece paylaşımlar yayıp duruyorlar, ama bir faşist diktatörlüğün seçimlerle filan gitmeyeceği gerçeğini tabii sansürlüyorlar.

Monarşi dönemlerinin “danışma meclisleri” kadar bile etkisi ve yetkisi olmayan bir Meclis, geçerliliği devlet şefinin iki dudağı arasında seçimler, hadi geçerli saydı diyelim, her an bir bahaneyle kayyum atanabilecek, bütçeleri kısılabilecek, kararları tepeden bloke edilebilecek, tutuklanabilecek vb milletvekilleri ve belediye yönetimleri. Bu enkaz içinde 5 yıldır yetmedi hala debelenmekle kalmayıp, kitlelerin gerçek değişim için mücadele istek ve hevesini de buralarda öldürmeye, ve içi tamamen boşaltılmış seçim fetişizmini körüklemeye hizmet ediyorlar.

(Aslında bu sadece faşist diktatörlüklerin olduğu ülkelere özgür bir durum değil. Burjuva mali oligarşik sınıf diktatörlüğünün bir nebze perdelenmiş göründüğü burjuva neoliberal despotik demokrasinin olduğu ülkelerde de benzer durumlara sayısız örnek verilebilir. İngiltere’de başbakan Blair, ABD’nin Irak işgaline katılma kararını, parlamentonun büyük çoğunluğunun, dahası kendi parti milletvekillerinin ve bakanlarının çoğunluğunun itirazına, üstelik tam 1 milyon kişilik protesto mitingine karşın, geçirdi. Şu anki İngiltere başbakanı May ise, refarandum kararı olan Brexit’i binbir bahaneyle uygulamıyor. Yunanistan’da Syriza hükümeti, halkın yüzde 70’inin hayır! dediği referandum sonucuna karşın, Troyka’nın dayattığı sosyal yıkım paketi kararını geçirdi. Fransa’da Macron, yüzde 16 civarında oyla devlet başkanı oldu, halkın yüzde 86’sının desteklediği Sarı Yelekliler hareketi ve “Macron degaje!” istemiyle, desteği yüzde 6’ya kadar düştü ama halen devlet başkanı!

Çıkartılacak ilk sonuç: Neoliberal kapitalizm, burjuva sınıf diktatörlüğünün isterse halen demokrasi efektli biçimleri olsun, toplumun çoğunluğunun istem ve itirazlarını kaale almadığı gibi, işine gelmediğinde, parlamentoyu, bakanlar kurulunu, seçimleri, referandumları bile tanımayan, işlevsizleştiren bir mali oligarşik “üst iktidar” formunu yaratmıştır. Bu iktidar formu, olağantüstü gerçek ya da fiili yetkilerle donatılmış, istediği an her türlü yasa, hukuk, ilke, değer, teamülü askıya alabilecek, devlet başkanlığı veya çekirdek kabine biçiminde olabildiği gibi, yine her türlü denetim ve seçim sistemi dışına çıkarılmış, doğrudan tekelci sermaye grupları ve atanmış bürokratlar tarafından yönetilen “üst kurullar” biçiminde olabilmektedir. Merkez Bankası, BDDK, SPK, Enerji Piyasası Üst Kurulu, Tarım Piyasası Üst Kurulu, İstihdam Piyasası Kurulları, BİTK, YÖK, RTÜK, HSYK, YSK, vb. Eğitim, Sağlık, Su, Gıda, Belediyecilik gibi alanlarda da benzer uygulamalar için hazırlık çalışmaları devam ediyor. Siyasal, ekonomik ve toplumsal yaşamın bir çok kritik alanını kapsayan bu üst kurul karar ve uygulamaları hakkında, ne parlamento, ne seçim sisteminin, ne de hatta bakanlar kurulunun en ufak bir denetim ve etki olanağı yoktur.

Yani genel ve yerel seçimlerle genel oyun, az buçuk, biçimsel ve dolaylı olarak etkide bulanabileceği yaşam-yönetim alanı zaten alabildiğine daraltılmıştır. Geriye kalan kısmi-göreli etki alanı da, fiili ve güce dayalı despotik mali oligarşik yönetim biçimleri tarafından, istediği an, askıya alınabilecek hale getirilmiştir.

Üst kurullar”, “üst iktidar”, burjuva mali oligarşik sınıf diktatörlüğünün açığa çıkmış, fiilileşmiş biçimidir. “Keyfi, fiili ve güce dayalı yönetim biçimi”, istediği an istediği karar ve uygulamayı dayatma, en temel düzen kurum ve mekanizmalarını bile istediği zaman “askıya alma”, burjuva muhalefeti bile “kaale almama”, büyük kitlelerin istem ve eylemlerini “muhatap almama”, istediği zaman istediği toplumsal kesim, kurum veya kişileri “krimanilize etme”, burjuva mali oligarşik sınıf diktatörlüğünün karakteristik biçimleridir.

Burjuva demokrasisinin son kalıntılarının varolup olmadığı, giderek dünya çapında “belirsizleşmekte”dir. Yani, kurumsal olmaktan çıkarılmakta, bir tür “post-modern”, “virtüel”, “esnek-güvencesiz”, “göreci”, birilerinin keyfine göre “olabilir de olmayabilir de” hayalet demokrasisi haline gelmektedir. İşçilerin iş arama/iş başvurusu işkencesi gibi: “Siz şu formu doldurun. Biz size döneriz!”)

10-

“Hep genel doğruları söylüyorsunuz, bize hemen şimdi ne yapacağımızı söyleyin” diyenler oluyor. Lenin’in ünlü bir sözüyle yanıt veriyoruz: Genel (teorik, siyasal, sınıfsal-bn) sorunlara net yanıtlar vermeden, gündelik siyaset yapmaya girişenler, siyaset sahnesinde en kötü biçimde yalpalayıp durmaya mahkum olurlar. Daha dün “darbeye karşı boykot” deyip bugün darbeci seçimleri meşrulaştıran ve İmamoğlu trollüğü yapanların vahim durumunu görüyoruz. Devrimci Marksist teori olmadan devrimci pratik olmaz. Somut durumun somut tahlili olmadan, bağımsız tutarlı sınıf siyaseti olmaz.

Bir somut değerlendirme yaptık ve temellendirmeye çalıştık: Toplumsal direniş/muhalefet güçleri, iki kapitalist güç tarafından, faşizm ve uzlaşmacı-muhalifi neoliberal/liberal reformizm tarafından paranteze alınmaya çalışılıyor. Mulalif sendika ve meslek örgütlerinin, ve solun açık ya da örtük olarak CHP veya HDP yörüngesinde hareket eden genişçe bir kesimi, açık (örneğin ÖDP) veya örtük İmamoğlu destekçiliğine yazılmış, “herşey güzel olacak” mottosunu benimsemiş durumda.

(“Herşey güzel olacak” o kadar soyut, genel geçer, muğlak bir slogan ki. Tam da mehter takımı, klasik müzik orkestrası, din dua ezan iftar, modern dans topluluğu potborisi yapan post-modern siyaset tarzı, muz gibi ne niyetine istersen öyle yiyebilirsin. İmamoğlu seçilirse, örneğin ne güzel hale gelecek? Erdoğan-AKP-MHP ve bilimum faşist çeteleri gidecek mi? Toplumsal gericilik birikimi ortadan kalkacak mı? Haftada 6 gün, günde 10-12 saate çıkan çalışma saatleri haftada 5 gün günde 6 saate mi inecek? İşçi cinayetleri duracak mı? Grev, eylem, örgütlenme, söz yasakları kalkacak mı? Siyasal tutsaklar serbest mi bırakılacak? Kadın-çocuk taciz ve cinayetleri duracak mı? Kürtler anadillerini özgürce kullanabilecek mi? Patetes-soğan ucuzlayacak mı? Ulaşım, asgari ücretlilere parasız veya indirimli mi yapılacak? İşçilerin yıllık ücretlerinin ortalama 2 katı düzeyindeki kredi borçları silinecek mi? İşsizlik, işten atmalar duracak mı? Bu yanıtı açık soruları soruyoruz, çünkü tıpkı 24 Haziran seçimleri ya da 31 Mart seçimleri sonrasında olduğu gibi, şimdi de şu darbeci seçim müsveddesinde İmamoğlu seçilirse, bir “devrim” olacakmış gibi hayaller yayılıyor.

İkincisi, “herşey” kimin için “güzel olacak”? Uzlaşmaz sınıf karşıtlığının olduğu koşullarda, bırakalım herşeyi, herhangi bir şeyin bile herkes için güzel olmayacağı, Marksizmin abc’sidir. TÜSİAD için güzel olan bir şeyin, diyelim ki neoliberal yeniden yapılandırma programının işçiler için de güzel olması mümkün mü? İşçiler için iyi olan bir şeyin, örneğin grev-örgütlenme yasak ve engellerinin kalkmasının, TÜSİAD için de güzel olması mümkün mü? Bunları söylemek zorunda kalıyoruz, çünkü tıpkı soyut “herkes için demokrasi” lafazanlığı gibi, tüm sınıf ve kesimleri birbirine karıştırıp, uzlaşmaz sınıf karşıtlığını örten post-modern siyaset tarzı, bunları unutturmayı hedefliyor.

Kimse kusura bakmasın, bu lanet ve çürüyen kapitalizm zorla, emek insan doğa yağmasıyla işletilmeye devam ettikçe, herşey, işçi sınıfı, ezilen kesimler ve doğa için gün geçtikçe daha boktan olacak!

Evet biz de “güzel günler göreceğiz çocular!” diyoruz. Ama herkes için değil. Burjuvazi ve kuyrukçusu orta sınıflar için değil. Muazzam genişlemiş işçi sınıfı ve yarı-proleterler (kent-kır yoksulları ve işçileşme sürecindeki geniş ara sınıf kesimleri) için. Ve seçimlerle değil. Tam da bu sınıf ve kesimlerin, gerçek sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal-ekolojik istem, ihtiyaç, özlemleri doğrultusunda bağımsız örgütlenme, mücadele ve bilinçlenmesiyle.)

11-

Bununla birlikte, yukarıda değindiğimiz “balans ayarına” karşın, boykot eğilimi halen oldukça güçlü. CHP’nin ve ÖDP gibi İmamoğlu’ndan çok İmamoğlucu süvarilerinin, “kapı kapı dolaşarak herkesi oy vermeye ikna etme” gereğinden bahsetmek zorunda kalmaları bunu gösteriyor. Solun daha işçi sınıfçılığı ve sosyalizme yakın kesimlerinde boykot eğilimi daha güçlü. İşçi sınıfının, işçi kadınların, işçileşen gençlerin öncü, azçok sınıf bilinçli kesimlerinde de, genel oy ve seçme-seçilme hakkının bile arkasında duramayan CHP’ye ve darbeci seçimlere güvensizlik oldukça yaygın. CHP trollerinin tüm ikna çabalarına karşın, “oylarımızın çöpe gitmeyeceğinin güvencesi ne?” sorusunu ortalama muhalif seçmen bile soruyor ve bu sorunun bir karşılığı yok.

Öncelikle yapılması gereken, işçi sınıfı içindeki boykot eğilimi korumak, aktifleştirerek yaygınlaştırmak. Aktif boykottan; boykotun, yukarıda vurguladığımız gibi, işçi sınıfının her kesiminin ve ona yakın toplumsal katmaların, kendi gerçek ve özgül özgürlük ve demokrasi istemleriyle fiili, yaratıcı eylem ve itaatsizlik biçimleriyle birleştirilmesini anlıyoruz.

Örneğin İmamoğlu’na destek ziyaretinde bulunan Koç’un TÜPRAŞ işletmesinde, şu anda işçiler, TİS süresinin 3 yıla uzatılması, izin ve rapor sisteminin kısıtlanması, vardiya sistemlerinin değiştirilerek ücretlerin düşürülmesi, sefalet zammına karşı fiili grev ve eylemler yapıyorlar. Sendikalı büyük fabrika/işyeri işçileri, seçim boykotuyla birleşik (kıdem gaspı tasarısının geri çekilmesi talebini de içeren) bir günlük genel grev yapsınlar da, TÜSİAD’ın “demokrasi-hukuk” sevgisini görelim!

Her işçi kesimi, şu anda en yakıcı, en muzdarip olduğu sorun-istem neyse, diyelim ki cinsel taciz, mobbing, aşırı çalışma, düşük ücret, hayat pahalılığı, işsizlik, grev/örgütlenme yasakları, anadil yasağı, eyt, bes, kıdem tasarısı, güvencesizlik, işçi cinayetleri, eğitim ve sağlık sorunları, vd. Bununla darbeciliğe karşı boykotla birleştiren, kendini karakterize eden fiili eylem ve itaatsizlik eylemleri gerçekleştirsin. Bu eylemler, grev ve kısmi grevlerden yemek boykotuna, oturma eyleminden işe toplu yürüyüşle girip çıkmaya, toplu mesaj atmaya, sloganlı toplu selfie çekip paylaşmaya, baskı ve soruşturmaya uğrayanlarla dayanışma etkinliklerine kadar, en basit biçimlerden başlatılıp genişletilebilir.

12-

“Herşey güzel olacak” liberal sloganı yerine, “Yaşam sınıf mücadelesiyle güzelleşir!” sloganını öneriyoruz.

Bu slogan altında her işçi kesimi kendi yaratıcı sloganlarını da geliştirip çeşitlendirebilir. Örneğin atık kağıt işçileri “Seçimleri çöpe atmayın beş para etmiyor” der. Bir başka işçi kesimi “Zamanda ve mekanda özgürlük” der. Bir başkası “Gaz, cop, açlık, cinayet demokrasisi değil grev, direniş demokrasisi” der. Bir diğeri “Çocuğumuz için ekmek, ruhumuz için gül istiyoruz” der. Bir başkası “Sermaye diktatörlüğüne karşı işçi demokrasisi” der. Bir diğeri “6 saatlik işgünü, insanca yaşanacak ücret” der. “Emek ve doğa yağmasına son”, “Çalışırken de siyaseten de ölmek istemiyoruz”, “Emek, kadın, çocuk yağmasına son, grev, direniş boykot”, “İşçilerin birliği halkların kardeşliği”,… daha muzip olanlar, “Erdoğan degaje, İmamoğlu ofsayt, işçiler toplu hücum toplu defans” diyebilir… Sayısız çeşitleme yapılabilir.

13-

Burada önemli olan, demokratik hak ve özgürlükleri sınıf ekseninden koruma ve genişletme mücadelesi, ve bunu emeğin korunması mücadelesiyle birleştirmektir. Emek ve demokrasi alanında gasplar iç içe gitmektedir, artık “sıfır” noktasına yaklaşılmıştır. Burjuva demokrasisinin sefaleti, işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi ve geriletilmesinin bir sonucudur. Bu yüzden, ancak sınıf mücadelesi ile demokrasi mücadelesi (yani “işçiler için demokrasi”nin sınıf mücadelesinin ayrılmaz ve öncelikli bir bileşeni haline gelmesi) birleştirilirse güç ve anlam kazanabilir.

Gasp edilen genel oy ve seçme-seçme hakkı var-mış gibi yapılarak kazanılamaz. Genel oy ve seçme-seçilme hakkı, örneğin, işçilerin işyerlerinde kendi öz temsilcilerini seçme hakkı, TİS süreçlerini tabandan belirleme hakkı, grev direniş sözleşme kendi kararlarını kendi verme hakkı, işçilerin taban iradesini tanımayan şirket ve sendika yöneticilerini gönderme hakkı, işçilerin iş saatleri içinde kendi sorunlarını tartışıp kararlar alabilecekleri zaman ve mekan hakkı, kadın Kürt göçmen işçilere eşit ücret ve tam hak eşitliği, … gibi sayısız hak koruma ve genişletme mücadelesiyle birleştirilebilir.

Küçük burjuva liberal halkçı demokratizmin lanse ettiğinin aksine, çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarına ilişkin tüm mücadeleler birbirine içsel olarak bağlı bir bütündür. Ekonomik ve sosyal haklar mücadelesi en geri düzeye düşerse, siyasal-demokrasi mücadelesinin de içi boşalır. İşçiler için özgürlük ve demokrasi mücadelesi silinirse, işçiler burjuva neoliberal demokrasinin herhangi bir yedeğine indirgenirse, siyasal-demokrasi mücadelesinin de içi boşalır.

Liberalizmden/neoliberalizmden net ve sınıfsal olarak ayrışmayan demokrasi mücadelesi, son derece güçsüzleşir, iktidardan eğer haşmetbaab lütfederse onun izin verdiği sınırlar ve biçimler içinde dilekte bulunma demokrasisine indirgenir.

14-

Biz işçi sınıfının ağır ve epey yapısal sorunları çözülmeden, özgürlük ve demokrasi sorunu çözülemez diyoruz. Ama işçi sınıfı tamamen örgütlü, bilinçli, militan hale gelinceye kadar, hiç bir şey yapılamaz, elbette demiyoruz. Tam tersine, işçi sınıfının sınıf olarak yeniden oluşumu ancak bu gibi siyasal-toplumsal mücadeleler içinden, bağımsız sınıf inisiyatif ve enerjisinin örgütlenmesi ve geliştirilmesiyle sağlanabilir diyoruz.

Evet, dinci-faşist iktidar çeteleri tez gitmeli, ve zaten çok uzun bir ömürleri kalmadı, gidecekler (bu teorik olarak kanıtlanabilir). Fakat bunu TÜSİAD, CHP vbye dayanarak yapmaya çalışmak, sadece onların ömrünü daha fazla uzatmaya yarar. Evet, özgürlük ve demokrasi. Ama hangi sınıf ve kesimler için, hangilerine karşı, nasıl ve hangi yöntemlerle? Bir dönemki burjuva demokrasisinin bile sınıfsal-toplumsal güç dengelerine ve sosyalizmin basıncına dayandığı bilinir. Bugün işçi sınıfı toplumun çoğunluğunu oluşturmakla birlikte, parçalılığı, çok geniş bir kesiminin örgütsüzlüğü, örgütlü görünen kesimlerinin bürokratik düzen sendikacılığının kontrolünde oluşu, daha fazlasının milliyetçi muhafazakarlık ve cemaatleşme tarzı biçimlerin kontrolünde oluşu, gibi sayısız sorun var.

Bu sorunların çözümüne yönelmeden, yüksek burjuva seçim politikası (ve kuyrukçuluğu) yapmaya çalışmak, 5 yıldır sayısız kez olduğu gibi, kendini ve kitleleri aldatma ve kendi kazdığı hayal kırıklığı çukuruna yuvarlanmaya mahkumdur. Bu sorunların çözülmesi, sonraya ertelenemez, ne de güncel mücadeleler bu sorunların çözülmesinden sonraya ertelenebilir. Mesele her momentte, işçi sınıfının bağımsız mücadele bilinç, örgütlülük, enerji, inisiyatif ve gücünü artıracak biçim ve içerikleri bulmak, sürece bu sınıfsal temel ve eksende müdahil olmaktır.

Bugün bunun biçimi ancak aktif kitlesel grev, direniş, boykot hattı olabilir.

(“Efenim, boykot kitleselleşirse, Erdoğan kazanır.” CHP trollerinin her zamanki küflü beylik argumanı! Hayır, boykot kitleselleşirse, yönetememe, rejim, devlet krizleri derinleşir. Erdoğan baltayı taşa vurmuş olur. Hem Erdoğan kazansa ne olucak, onunki Türkiye ve dünyada çoğunluğun büsbütün gayrı-meşru gördüğü, kendini rezil ettiği bir “Pirus zaferi” olabilir ancak. Erdoğan kazanmak için her türlü faşist, sahterkaca, gayrı-meşru, saldırgan, baskıcı, manipulatif yöntemi kullanacak. Siz bu darbeci seçimlere katılmakla, bu seçim boyunca kullanacak her türlü darbeci yöntemi de baştan kabullenmiş ve meşrulaştırmış oluyorsunuz.

Her türlü provakatif saldırıyı yapacaklar; “aman sükunet, itidal”, her türlü aşağılık yöntemi kullanacaklar; “aman sükunet, itidal”, seçim ve sandık kurullarına bile müdahale edecekler, örneğin KHK’lıların, HDP’lilerin, hatta bir trafik cezası olanların bile olduğu sandıkları ve oyları iptal edebilecekler (seçim darbesinin sineye çekilmesi, bu gibi tüm sallantıdan bahanelerin işgörür haline gelmesinin yolunu açtı); “aman sükunet, itidal”, seçmen kaydırma operasyonları yapacaklar, polis, asker, vd devlet görevlilerine İstanbul’dan oy kullandıracaklar, yerel seçimlerde muhalefetin oyların büyük artışın olduğu semtelerde baskıyı artıracaklar (MHP tüm güçlerini İstanbul’a yığacağını açıkladı!), tehdit ve şantaj yapacaklar, oradan yine İmamoğlu çıkarsa çeşitli bahanelerle ev baskınları ve sorgulamaların yapılacağı gibi tehdit ve şantaj yapacaklar; “aman sükunet, itidal”, darbeyi eleştiren ve Erdoğan’ı sorgulayanlara soruşturmaları ve baskıları yoğunlaştıracaklar; “aman sukünet, itidal”…

Gerçi karşısında CHP gibi bir “sukünet ve itidalle uzlaşma gücü” olduktan sonra, Erdoğan’ın bunların hepsini yapmasına da gerek yok. Ensesine bir şaplak at, ağzından lokmasını al! E, noldu? “Demokrasi kazandı ama adamlar vermediler.”

AKP’li bir medya borazanı bile, “Sakın boykot yapmayın, kazanma şansınız var” diye tembihliyor muhalefeti.

CHP, “Sakın boykot yapmayın, kazanma şansımız var” diye tembihliyor kitlesel direniş dinamiklerini.

Siz faşizmi meşrulaştırdınız faşizmi! Her durum ve koşulda Erdoğan’ın kazanmasını, kazanamasa bile kazanmasını, kaybettiği her şeyi askıya almasını, kazanıncaya kadar replay yaptırmasını, siz meşrulaştırdınız!

Game of Election is Over!)

15-

İstanbul darbeci seçimlerinin, ve onun sonuçları ne olursa olsun sonrasının, yerel seçim süreci gibi görece rutin gitmeyeceği, gerilimin giderek yükseleceği, ve daha sert biçimler alabileceği öngörülebilir. Henüz yeniden filizlenme aşamasında olan kitlesel direniş hareketini, hangi biçimleri alırsa alsın, bu saldırılara hazırlıklı olması, göğüs gerebilmesi gerekir. Dünya mücadele tarihinden çok iyi bildiğimiz gibi, toplumsal muhalefet/direniş hareketinin her ilerlemesi, ancak karşı-devrimi doğurarak gerçekleşebilir; ve ancak onunla, uzlaşarak ve önüne konulan geviş çuvalına yumularak değil, layıkıyla, yılmaksızın, kararlılıkla mücadele etmeyi öğrendiği ölçüde gelişimini sürdürebilir.

TÜSİAD, darbe seçiminin, kendisinin birinci ve temel gündemi olan neoliberal yıkım programını ötelediği için, Erdoğan’ın da nasırına basacak biçimde “kaygılarını” belirtiyor ya. Biz de, TÜSİAD’ın tam uzlaşmaz karşıt sınıf ekseni açısından, artık iyice çürümüş ve içi boşalmış olduğu halde bu bitip tükenmez seçimler silsilesinin, uzlaşmaz sınıf çelişkisi ve mücadelesini (küçük burjuva solun tüm versiyonlarının katkı ve hizmetleriyle) yıllar yılıdır örtmesinden ve ötelemesinden “kaygı duyuyoruz”. Çünkü solun, genişçe bölümünün, zaten bağımsız bir çizgisi ve işçi sınıfı diye bir derdi yok. Tuhaf bir seçimkoliklikle, o seçim atmosferi olmadan kendi varoluşlarını – işte bunda haklılar- anlamsız hissediyorlar.

Diyoruz ki, yaşamınıza anlam katmak istiyorsanız, bunu çürümüş ve esir alınmış burjuva demokrasisinde bulamazsınız. Hem sizi komplekse sokan hem de ısrarla tekrarlayıp durduğunuz burjuva kuyrukçuluğunu bırakın. Budalılığın Einstein tarafından yapılan harika bir tanımı: Hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemektir. Çoğunuzun tabanının ağırlıklı kesimini işçiler ve işçileşme sürecinde olanlar oluşturuyor. İşçileri burjuva/küçük burjuva dar kafalı hayallerle zehirlemeyin. Önlerini açın, kendi gerçek sınıf istem ve özlemlerini dile getirmelerini sağlayın, işçiler için, işçilerle birlikte, işçileşerek dövüşün!

16-

Aktif boykot’tan ikinci noktamıza geçelim.

Burjuva demokrasisi Türkiye gibi ülkelerde son nefesini vermiştir. Avrupa ülkelerinde komadadır. İşçi hakları, kadın çocuk emekli hakları, ezilen ırk/ulus hakları, göçmen hakları, lgbti hakları, demokratik hak ve özgürlükler, dünya çapında neredeyse 40 yıldır, her kriz evresinde hızlanan biçimde ve şiddetlenen sermaye/sermaye devleti saldırılarıyla, giderek sıfır noktasına doğru gerileme ve daraltılma içindedir.

Kuşkusuz burjuva demokrasisinin son kalıntıları içinde, işçi sınıfı ve ezilen kesimler için az çok anlam ifade eden ve sınıfsal-toplumsal mücadelelerde değerlendirilebilecek ne varsa, onları savunmaya ve genişletmeye çalışmaya devam edeceğiz. Ancak tarihsel sınıf mücadelesi perspektifi açısından artık esas mesele bu değildir. Çünkü bu da, tüm acil-gündelik-dönemsel hak koruma ve genişletme mücadeleleri gibi ancak programatik-stratejik olan başka bir şeye bağlanarak, biçimsellikten çıkabilir, gerçek sınıfsal devrimci anlam ve içeriğini kazanabilir. O da şudur:

Yeni bir yaşam, yeni bir demokrasi için mücadele.

17-

Kitlelerin toplumsal ve bireysel olarak gerçekten özgür ve özne oldukları, tam ve fiili hak eşitliğine sahip oldukları bir yaşam.

Banka, borsa, tekel, medya, bürokrasi, polis, ordu vbnin oligarşik diktatörlüğü temelinde değil, sermaye egemenliğinin ve kapitalist devletin kaldırılması temelinde bir demokrasi.

Sermayeyle birlikte zorunlu ve zahmetli emeğin kaldırıldığı, emekgücünün meta ve üretici güç olmaktan çıkarıldığı bir yaşam.

Sermayeyle birlikte, toplumsal işbölümü ayrım ve ayrıcalıklarının (kafa emeği/kol emeği, erkek emeği/kadın emeği, genç/yaşlı, yetişkin/çocuk, kent/kır, yöneten/yönetilen, vd), ulus, din, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, ırk, soy, aile vd ayrım ve ayrıcalıkların kaldırıldığı bir yaşam.

Açlığın, yoksulluğun, yoksunluğun, başkalarına muhtaçlığın ve bağımlılığın olmadığı, herkesin temel refahının toplum tarafından güvence altına alındığı bir yaşam.

İşçi konseyleri demokrasisiyle, kitlelerin ve bireylerin yönetime (artık kendi kolektif inisiyatiflerinde olan kendi yönetimlerine) aktif olarak katılabildikleri ve doğrudan yer alabildikleri, kendi çalışma, yaşam ve yönetimlerine ilişkin kendi kararlarını özgürce birlikte aldıkları ve uyguladıkları bir demokrasi.

Kitlelerin kendi belirledikleri delegelerini ve yöneticileri, yine kendi kararlarını istismar ettiği an hemen geri çağırma hakkının olduğu, tüm kademelerdeki yöneticilerin taban konseyleri tarafından denetlendiği, hiçbir yöneticinin ortalama işçi ücretinden fazlasını alamadığı, görev gereği harcadıkları her kuruşun hesabını verdikleri, kitleleri ilgilendiren hiçbir kararın kapalı kapılar ardında değil kitlelere açık biçimde alındığı ve kitlelerin onayına sunulduğu, hafif tüketim ürünleri hariç hiç bir şeyde (fikirler dahil) özel mülkiyet ve miras hakkının olmadığı, sadece kullanım hakkının olduğu, ilgili kişiler ölünce kolektife mal olduğu, bir demokrasi.

Her türlü sömürü, asalaklık, istismar, ayrıcalığın kesinkes yasak olduğu ve ağır cezaya çarptırıldığı bir demokrasi.

Yaş ve sağlık açısından çalışacak durumda olmayanların geçim ve bakımının toplum tarafından güvenceye alındığı, bunun dışındaki herkesin belli bir asgari toplam saat çalışma yükümlülüğü olduğu, herkesin nitelikli yüksek eğitim ve sağlıklı çalışma hakkının güvenceye alındığı, işe başlama yaşının uzatıldığı, emeklilik yaş ve süresinin kısaltıldığı, çalışma sürelerinin haftada 5 gün günde 6 saatten başlayarak kısaltıldığı, herkesin kendini çeşitli konu ve alanlarda deneyerek sevdiklerinde kendini geliştirebildiği, sıkılınca değiştirebildiği, kirli ağır tehlikeli ve rutin-köreltici işlerin rotasyonla yapıldığı, teknolojik olarak hafifletilme ve zevkli-yaratıcı hale getirilme önceliğinin bu tür işlere verildiği, toplumun ve tüm bireylerinin, kendilerini tüm yönlü (bilim, eğitim, sağlık, kültür, sanat, spor, ekoloji, seyahat, vd) geliştirme özgürlüğü ve olanaklarına sahip olduğu bir demokrasi.

Sosyalist devrimci işçi konseyleri demokrasisi yoluyla, artık herkes yöneten olduğu ve yönetilen kalmadığı için, sömürülen ve sömüren kalmadığı için, sınıfların ve her türlü eşitsizlik, ayrıcalık ve değer yasasıyla birlikte devletin, işbölümünün, ulusların, ailenin ve dolayısıyla demokrasinin de sönümlendiği gerçek ve en gelişkin toplumsal-bireysel özgürlük dünyası.

18-

Bizim demokrasi ve özgürlük anlayışımız budur.

Ve bu yalnızca bizim bir rüyamız değil, bizzat yaşadığımız kapitalist sistemin bağrında gelişen uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişme doğrultusudur. Böyle bir yaşam ve özgürlüğün tüm temel koşulları, üretimin, emeğin, yeniden üretimin, bireyin dev çaplı toplumsallaşma sürecindedir.

Günümüz kapitalizminin krizi, burjuva demokrasisinin çözülmesi, bunaması, üstyapı sarsıntı ve çatırtılarının nedeni, tam da kapitalist üretim ve iktidar ilişkilerinin bu, toplumsal üretici güç, yeti ve ihtiyaçların gelişmesini engellemesi ve bastırmasındadır.

Oysa insan ancak toplumsallaşarak özneleşebilir ve özgürleşebilir. Aktif toplumsallaşmanın olmadığı yerde ne özgürlük olabilir ne demokrasi.

Gerçek toplumsallaşma niteliğinin, özel mülkiyet, sermaye, metalar, işbölümü, devlet, bürokrasi, medya, din, aile, ulus vb gibi burjuva kurum ve ilişkilerce engellendiği ve parçalandığı yerde, geriye yalnızca şu kalır: Burjuvaların ya da burjuvazinin çiftliğinden yetişmiş ve “seçilmiş” (ama aşağıdan değil yukarıdan seçilmiş ve aşağıdakilere peşinden gitmeleri buyurulmuş) yüksek ayrıcalıklı ve bol imaj makerlı şahsiyetlerin, sömürülen çoğunluğu temsil ediyor-muş gibi yapması! Toplumsallaşmanın bu gibi pop-starlar ve pop-siyasetçiler nezdinde sağlanabilmesi, sadece bunun gerçek bir toplumsallaşma olmadığını, gerçek toplumsallaşmanın yine kitlelerden çalındığı ve engellendiği anlamına gelir.

Gerçek demokrasi, gerçek toplumsallaşmadan ayrılamaz. Kapitalizm koşullarında kitleler, ancak gerçek sınıfsal istem, ihtiyaç ve özlemleri doğrultusunda birlikte mücadele ederek, dayanışarak, örgütlenerek toplumsallaşabilir. Ve bu mücadeleler, ancak üretim ve yönetimi toplumsallaştırma ekseninde gerçek tarihsel-sınıfsal güç ve anlamını kazanabilir.

19-

Kimileri yine bunlara “düş” diyecektir. Hayır biz gerçekçiyiz. Ama “olan olması gerekendir, olması gereken de zaten olandır” diye önlerine konulan İmamoğlu ve darbeci seçimlere talim eden liberal-oportünist gerçekçilerden değiliz. Marx’ın sloganı “tutkulu gerçekçi”, Lenin’in sloganı “gerçekçi düş gücü” anlamında devrimci gerçekçiyiz.

Günümüzde çoğu kişiye bu fikirlerin henüz “hoş ama uygulanması imkansız” ya da “çok uzak ve belirsiz bir geleceğin sorunu” olarak görünmesinin nedeni, kafalardaki küflü burjuva/küçük burjuva önyargılardır.

Bu önyargıların başında;

a- “kitlelerin kendi ihtiyaçlarını planlı ve kolektif bir üretim ve dağıtımla karşılayamayacağı, sermaye ve piyasasına mecbur ve mahkum oldukları” ve,

b- “kitlelerin kendi kendilerini yönetemeyecekleri ve kendi gerçek ihtiyaçları doğrultusunda kendi kararlarını kendi alıp uygulayamayacakları, burjuva ve burjuvazinin çiftliğinden yetişmiş pek özel yöneticilere mecbur ve mahkum oldukları” önyargıları gelir.

Binlerce yıllık yönetilme alışkanlığından gelen bu küflü önyargılar yıkılmalıdır.

Yıkılmasının koşul ve zorunluluğu bugün oluşmuş durumdadır.

Bu önyargılar kitle mücadeleleriyle ve kitlelerin özdeneyimleri temelinde, aynı zamanda kitlelerin özneleşmesi doğrultusunda ısrarlı bir siyasal-pratik öncülükle yıkılacaktır.

Gezi’de, bir çok işçi direnişinde, kitlelerin kendi mücadele kararlarını nasıl aldıklarını, kendi gerçek istemlerini nasıl belirlediklerini, bizzat bu mücadelelerin içinden çıkan kendi temsilcilerini nasıl belirlediklerini, kendi söz ve sloganlarını nasıl yaratıcı biçimde ürettiklerini, nasıl dayanıştıklarını ve yoksun olanlarla son lokmalarını bile nasıl paylaştıklarını, kendi gerçek mücadele ihtiyaçlarıyla bağdaşmayan gerici, geriye çekici, uzlaşmacı yaklaşımlarla nasıl sınır çektiklerini… en azından tohum biçimleriyle gördük.

Bu mücadelelerde kitlelerin yeni, dayanışmacı, paylaşımcı, özneleştirici, özgürleştirici toplumsal ilişki biçimlerini geliştirebildiğini, en azından tohum biçimleriyle gördük.

Bu tohumlar büyüyecek. Bu tohumları, ne faşizm ne neoliberal mevlana bozuntuları ortadan kaldırabilir. Sadece geçici olarak bastırabilir, öteleyebilir, engelleyebilir. Bu tohumları büyüteceğiz.

Bunun koşulları, üretici güç, yeti ve ihtiyaçların bir üst düzeyden, çürüyen kapitalist üretim ilişkilerini ve siyasal üstyapısını sarsıp duran toplumsallaşma basıncı ve zorunluluğundadır. Üretim ve yönetim koşul ve araçları, artık toplumsallaştırılmadan üretemez ve yönetemez hale gelmektedir.

Burjuvazinin siyasal, ekonomik, kültürel her düzeydeki iflası artık kendisi için bile sır olmaktan çıkmıştır. TÜSİAD, CHP ve İmamoğlu’nun tüm yapmaya çalıştığı bu iflas sürecini kitlelerden gizlemek, ve kitleleri altlık yaparak burjuvazi ve kapitalist devletini bu iflas sürecinden kurtarmaya çalışmaktır. Yani Erdoğan’ı Erdoğan’dan kurtarmaya, ömrünü uzatmaya çalışmaktır.

(Daha yakın zamanda kadar CHP’nin AKP’ye muhalefetinin, ordu, yargı ve diğer devlet bürokrasisine dayalı “devlet bekacılığı” temelinde olduğu unutulmasın. O “beka” gitti, bu “beka” geldi. Ama artık bazı AKP’liler bile “bekacılık”tan yaka silkerken, kimse TÜSİAD ve CHP’nin daha az düzen ve devlet bekacısı olduğunu sanmasın.)

20-

Kapitalizmin tüm toplumsal üretim ve egemenlik ilişkilerinin sarsılması, toplumsal üretici güçlerin ve ihtiyaçların gelişmesine yanıt vermedikleri gibi engeli haline gelmiş olmalarından, dolayısıyla toplumsal gelişme açısından gereksiz hale gelmiş olmalarından dolayıdır.

Yapılması gereken tüm bu siyasal ve ekonomik moloz yığınını süpürmektir.

Toplumun tüm canlı taban organ ve inisiyatiflerini budayan, tüm gözeneklerini tıkayan, toplumun üzerine kabus gibi çöken bu devasa ama köhnemiş üstyapı, yani devlet;

ve toplumun tüm yaşam enerjisini kökünden söküp sömüren ve yağmalayan bu devasa ama köhnemiş altyapı, yani sermaye;

bugün az sayıda sosyalist sınıf bilinçli işçi bunların en temel toplumsal ihtiyaçlar, en temel demokratik hak ve özgürlükler için bile işe yaramaz, engel ve gereksiz hale geldiğini bilince çıkarıyor. Çok daha fazlası da çıkaracaktır.

Kahrolsun faşist diktatörlük, kahrolsun sermaye diktatörlüğü, kahrolsun ücretli kölelik düzeni!

Yaşasın sosyalist devrimci işçi konseyleri demokrasisi!

Yaşasın işçi sınıfının bağımsız mücadele demokrasisi, gerçek (sosyalist devrimci) demokrasi mücadelesi!

Ne faşizm ne neoliberalizm, yaşasın bağımsız devrimci sınıf mücadelesi!

Aktif grev, direniş, boykot!

Yaşam sınıf mücadelesiyle güzelleşecek!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*