Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Sınıf bilinçli işçi düşünmektedir

Sınıf bilinçli işçi düşünmektedir


Fırat suyu bütün bir bölgeyi
Takma adlarla dolanmak
Zorundadır
(Cemal Süreya)

Sınıf bilinçli işçi düşünmektedir:

Asker cenazeleri geldi. Neden hiçbiri villalardan, zengin konutlarından, gökdelenlerden değil de; hep gecekondulardan, mahallelerden, emekçi semtlerinden, köylerden, kasabalardan, büyük şehrin varoşlarından kaldırılıyor?

Asker cenazeleri geldi. 30 yıldır geliyor. Her ölümle birlikte kentler, resmi binalar, evler, sokaklar tekrar tekrar bayraklarla donatılıyor. Bu bayrak neden işçi ölümlerinde, iş cinayetlerinde, başka felaketlerde değil de, sadece bu uzatılmış kirli savaşta hatırlanıyor?

Asker cenazeleri geldi. Neden TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB, tüm patron örgütleri liberal dinci, milliyetçi sendikalarla birlikte protesto yürüyüşü düzenliyor ve işçiyi patronla “teröre karşı birlik olmaya” çağırıyor?

Asker cenazeleri geldi. Tüm Süper Lig futbol takımları ve tuzu kuru futbolcuları federasyonun örgütlemesiyle neden her golden sonra asker selamına duruyorlar?

Asker cenazeleri geldi. Zamlar, hayat pahalılığı, kriz, işsizlikle değil de; neden tüm medya “terör örgütü” analizleriyle programlarını dolduruyor?

Asker cenazeleri geldi. Şili’de, Avrupa’da, Amerika’da, tüm dünyada gençler diplomalı-diplomasız işsizliğe karşı kitlesel eylemlerle tepkilerini koyarken, neden bu ülkede okul giysileriyle ırkçı yürüyüş ve saldırılara katılsın isteniyorlar?

Asker cenazeleri geldi. Üstüne bir de bir Kürt ilinde yüzlerce insanın öldüğü bir deprem yaşandı. Van’da insanlar binaların altından dahi çıkarılmamışken, neden patronlar iştahla yeni konut fiyatlarının hesabını yapıyor, yıkımın ekonomiyi canlandırıcı etkisini hesaplamaya girişiyorlar?

Asker cenazeleri geldi. Üstüne bir de deprem felaketi. Neden hep meslek lisesindeki işçi-öğrenciler, ataması zar zor yapılmış eğitim işçileri, Kürt işsizleri, emekçi Kürt kadınları yıkılan evlerin altında kalıyor?

Asker cenazeleri geldi. Üstüne bir de deprem felaketi. Devlet nerede, diye haykırıyor dondurucu soğuğun altında bir battaniye peşinde koşan Kürt inşaat işçisi. Devlet Şırnak’ta, Hakkâri’de kendi ulusal sınırları içindeki dağları bombalıyor, köyleri abluka altına alıyor. Kapitalist devlet “terör örgütüne karşı” sınırlarını koruyor! Devlet asker cenazelerine yeni cenazeler eklemenin peşinde, devlet intikam peşinde aynı gün Kuzey Irak’a operasyon düzenliyor. Devlet, deprem bölgesinde seçilmiş belediye başkanlarını cezaevine koymak için örgütlenmiş. Devlet, göçük altında kalmış ailelerine yardım etmek için yıkılan duvardan kaçmış cezaevi mahkûmlarını tekrar hapsetmenin, cezaevi duvarlarını daha yüksek inşa etmenin peşinde.

Asker cenazeleri geldi. Üstüne bir de deprem felaketi. Bir kent, neredeyse bir milyon insan, çoluk çocuk kar altında, dondurucu soğukla yüzyüze. Geçici deprem konutu yok! Çadır hiç yok! Oysa her asker cenazesinden sonra satılan bayrakların kumaşlarını toplasak, tüm kenti kerelerce örtecek büyüklükte çadır eder. Devletse beş çadırı dağıtmaktan aciz.

Sınıf bilinçli işçi düşünmektedir:

Asker cenazeleri geldi. Televizyonlar bunların haberleriyle doldu. “Terör örgütü” denen, “karşı taraf” denen gerilla cenazeleri neden bir hınç alma istatistiği olarak geçiştirildi, onların hikâyeleri medyada hiç yer bulmadı? Neden depremde tek tek kurtarma mucizelerini dinledik televizyonlardan, ama «organizasyonluk» denen kapitalist devletin insani olana yabancılığının, bağdaşmazlığının üzerinde hiç durmadık, bunu geçiştirdik? Depremin çözümünü inşaat sanayinin gelişimine, «yık-yap-sat” tarzı yeni bir kapitalist inşaat sektörü hamlesine bağladık? Başbakan neden deprem gibi bir insani felakette bile insanların gözünün içine baka baka «politika yapmayın» diyerek çatır çatır şoven politika yapmakta, «taş atmak için organize oluyorsunuz da, yardım dağıtmak için organize olamıyorsunuz» diyerek Müge Anlı’yı aratmaktadır? Tüm liberaller Müge Anlı isimli medya-magazin polisini eleştirirken, Başbakan karşısında suspus olmaktadır?

Sınıf bilinçli işçi düşünmektedir:

Ben Türk olmayı seçmedim. Böyle doğdum. Ben Kürt olmayı seçmedim. Böyle doğdum. Bulgar, Amerikalı, Fransız, Afrikalı da olabilirdim. Öyle doğmuş olsaydım. Peki, benim dışımda belirlenmiş bir şeyse bu, neden ulusal ayrımcılık yapılıyor? Neden Kürdü düşman bellemeliyim? Ben Türkçe konuşuyorum, eğitim alıyorum. Kürt işçinin de buna hakkı olmalı. Kendi politikacısını da seçer, istediği gibi de örgütlenir. Bir yandan hakkı için mücadele eden Kürtleri tanımak, siyasi temsilcileriyle görüşmek zorunda kalan devlet, neden şimdi böyle asker cenazelerinde, depremde ikiyüzlülük yapıyor, timsah gözyaşları döküyor, beni patronlarla beraber teröre lanet okumaya çağırıyor, depremde alttan alta “bak Allah çarptı Kürtleri” diyor?

Sınıf bilinçli işçi düşünmektedir:

Asker cenazeleri geldi. Artık gelmemeli. Kentlerde siyasi operasyonlar, gözaltılar… Bir kere derhal askeri operasyonlar durmalı. Kirli savaşa son verilmesi lazım. Bu kirli savaşa gitmek, oğlumu göndermek hiçbir şeyi çözmez artık, bunu gördüm. Özgürlükse herkese özgürlük olmalı. Kürt işçisi de kendi dilini özgürce kullanacak, kendi sözünü özgürce söyleyecek, cezaeviyle, ölümle tehdit edilmeyecek. Halklar kardeştir, işçiler olarak birlikte mücadele etmeliyiz. Ulusu biz ortaya çıkartmadık. Burjuvazi çıkarttı. Patronlar zamanında bir sınır çizdi, bu alanda bu milleti sömürme hakkı benim, bu ülke bana ait dedi. Cepleri doldu. Kürtlere de, herkese de sen Türk oldun artık dedi, seni Türkçe dövüp, Türkçe sömüreceğim, dedi. Türkçesiyle, Kürtçesiyle depremin yıkıntısı altında sen kalacaksın, yardım çığlığına mecbur bırakılacaksın. Böyle şey olur mu? Sonra da başı sıkıştı mı, bizi, işçileri birbirimize düşürmeye koyuldu. Biz birbirimize düşman oldukça, patronlar aradan sıyrıldı. Oysa düşmanlık halklar arasında değil sınıflar arasındadır. Bize, geçmişimize, bugünümüze en büyük düşmanlığı bu patronlar yaptı.

Ama artık yeter. Asker cenazeleri geldi. Üstüne bir de deprem felaketi. Genelkurmayın operasyonda “etkisizleştirilenler”le ilgili verdiği sayı ile depremde ölenlerinki başa baş gidiyor. Yüzer yüzer ölüyoruz. Hep biz ölüyoruz, patronlar yaptıkları yardımları vergiden düşüyor. Biz ölüyoruz, inşaat sermayesi, TOKİ patronları büyüyor. Uyanmazsak başımıza daha çok felaket gelecek. Bizim bizden başka dostumuz yok. Devlet falan dost değil. Bu patronlar hiç değil. Kürt’üyle Türk’üyle işçinin işçiden başka dostu yok. Halklar kardeş, patronlar kalleş. İşçiler birlik oldukça, kol kola girdikçe birşeyler değişebilir. Yoksa dünya mahvoldu, mahvolmaya devam edecek; yaşadığımız hayat zaten hayat değil.

Oysa Fırat suyunun bütün bölgeyi takma adlarla dolanmayacağı bir gelecek ancak sınıf bilinçli işçilerin gücüyle sağlanabilir.

Oysa suyun, toprağın, evin, yaşamın satılmadığı, mülk edinilmediği bir geleceği bizler kurabiliriz.

Oysa Türk-Kürt tüm uluslardan işçiler patronlar olmadan da üretebilir, ulusal-cinsel-sınıfsal ayrımcılığı kendi kendilerini yöneterek alt edebilir, yok edebilir, yeni bir hayatı üretebilir, özgürce ve eşit, sınıfsız ve sınırsız bir yaşamı kurabilir.

Bunu biz işçiler yapabiliriz…

Başka kimse değil!

(İşçi Meclisi Sayı:15)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*