Anasayfa » 8 Mart » Sindirella gitme baloya – Hilal Koç & Deniz Halman*(sendika.org)

Sindirella gitme baloya – Hilal Koç & Deniz Halman*(sendika.org)

“Biz böyle ölürüz. Kalbimizden giderek sona ereriz…

Görüntüye dalıp gittiklerinde sormak isteriz biz:

Nasıl oluyor sizin hoş bulacağınız bir şarkıyı söylemek için ölen birini izlemek?” 1

Yıl 1961…Yale Üniversitesi… Stanley Milgram Nazi askerlerinin Yahudi halkarı üzerinde yaptığı katliam ve işkenceleri kayıtsız bir şekilde nasıl yaptıklarını araştırmak için bir deney çalışması yapar. 20 ile 50 yaş arasından, farklı sosyal statü ve meslek gruplarından bulunan erkeklerin dört  buçuk dolar karşılığında bir deneye katılmaları istenir. Deneyin amacının kişilerin öğrenme sürecinde cezanın etkisinin ölçülmesi olduğu söylenir. Öğretmen rolündeki deneklerin diğer odada öğrenci rolünü üstlenmiş kişilere sorular sorması ve her yanlış cevapta onlara elektrik vermesi istenir. Bunun seviyesini de öğretmenlerin belirleyebileceği söylenir. Deneyden önce öğretmenlere 45 voltluk bir elektirik şoku uygulanarak “öğrenci”ye uygulanacak cezanın nasıl bir şey olduğu gösterilir. Öğretmenlerin her yanlış cevapta öğrencilere elektrik şoku verdikleri düşündürülür. Ve her yanlış cevapta verilen elektriğin voltu yükseltilir. Deneklerden bazıları bu deneyin amacını sorgular fakat birkaç ikazdan sonra deneye devam eder ve deneklerin yüzde 65’i en yüksek seviye olan 450 voltluk elektriği öğrencilere uygular. Ve bu süreçte deneyde görevli kişiler denekleri “Devam etmelisin, deney için durmamalısın, zorundasın” şeklinde cümlelerle onların sonuna kadar gitmesi için teşvik eder. Çok az kişi deneyi devam ettirmeyi reddeder. Deneklerin; “Peki öğrencilerin başına bir şey gelirse ne olacak?” sorusuna ise görevli kişiler deneklerin yaşanacak hiçbir aksi durumdan sorumlu tutulmayacaklarını belirtirler. 1964 yılında denekler arasında yapılan bir ankete göre katılımcıların yüzde 84’ü böyle bir sosyal deneyin parçası olmaktan çok memnun olduklarını söyler.

Bu insanlar birilerinin ağabeyi, babası, eşiydi; nasıl oldu da bu kadar acımasız olabildiler, bunun altında yatan sebep neydi? Ve bu deneyden çıkan sonuç Türkiye’de her gün tanık olduğumuz cinsel taciz, tecavüz vakalarıyla ilişkilendirilebilir mi?

2002 yılında Mardin ilinde 13 yaşındaki N.Ç. aralarında devlet memurlarının da bulunduğu 26 kişi tarafından tecavüze uğradı. Fakat mahkemede 13 yaşındaki kız çocuğunun(!) kendi rızası ile ilişkiye girdiği öne sürüldü ve suçlulara 5 yıl hapis ceza verildi. Daha sonra mahkemedeki iyi halleri göz önünde bulundurularak bu ceza 3 yıla çekildi. İçlerinde çeşitli meslek grubundan birçok erkek bulunan tecavüzcüler 13 yaşındaki bir kız çocuğunun tüm hayatını etkileyecek bir eylemde bulundular. N.Ç.’nin içine sürüklendiği duygusal bunalımı bir yana bırakırsak (ki bunun aksi mümkün değildir) N.Ç. birçok kez aldığı fiziksel hasarlar yüzünden ameliyat olmak zorunda kaldı. Yargının cezaya verdiği bu indirimle tecavüzcülerin yaptığı eylemi meşrulaştırdığı apaçık ortadadır. Yine benzer bir olay, Sakarya ilinde yaşandı. 2’si polis 34 kişi tarafından tecavüze uğrayan 14 yaşındaki Ö.C. davası tüm sanıkların tahliye edilmesi ile gündemden düşürüldü. Ö.C. ilk olarak Sakarya Emniyet Müdürlüğü Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü N.Ş tarafından cinsel istismara maruz kalmıştı ve bu yüzden polise gitmekten çekiniyordu. Daha sonra 2012 yılında çoğunlukla 15 ile 18 yaş aralığında bulunan 26 çocuğun farklı şekillerde cinsel istismarına uğradı.

Bu yaşananları Milgram’ın gerçekleştirdiği sosyal psikoloji deneyi ile değerlendirecek olursak deneyin sonuçlarından biri şuydu; deneklerin bu çalışmayı sonuna kadar yapmasının sebebi kendilerinin meshul tutulmayacaklarını bilmeleriydi. Bu yüzden de deneklerin birçoğu sonuna kadar, soğukkanlılıkla devam ettirdiler; çünkü karşılarındaki kişiye yapılabilecek en kötü şeyi yapsalar bile sonunda sorumlu tutulmayacaklarını biliyorlardı. N.Ç. ve Ö.C olaylarında da tam olarak bunu görüyoruz. Sanıklar hükümetin tecavüzcüyü, katili koruduğunu bildiklerinden hiç çekinmeden en acımasız yüzlerini 13 yaşındaki bir kız çocuğunun üzerinde gösterebildiler. Kayda geçen tecavüz vakalarından(!), kapatılan 8 bine yakın davanın yaklaşık 3 bini beraatle sonuçlanıyor. Bu demek oluyor ki; Türkiye’de onlarca N.Ç. her gün aynı kaderi paylaşmak zorunda bırakılıyor.

kadina-siddet_17_img_640_360

Yukarıda verdiğimiz örneklerde olduğu gibi Türkiye’de erkek egemen hükümet canice söylemlerini arttırdıkça, kadın üzerindeki erkek baskısını teşvik ettikçe, taciz tecavüz vakaları çoğalıyor. Her geçen gün medya kadına karşı şiddet taciz ve tecavüz vakalarıyla çalkalanırken; milletvekillerinden, bakanlardan aslında bizim tam da beklediğimiz(!) açıklamalar gecikmiyor. İşte o duymaya alıştığımız sözlerden bazıları; “Kadına şiddet abartılıyor.” (Tayyip Erdoğan, son 7 yılda %1400 artan kadın cinayetleri hakkında) “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum.” (Ayhan Sefer Üstün, AKP Milletvekili, İnsan Hakları Komisyonu Başkanı) “Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın.”, “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün.” (Melih Gökçek, AKP Ankara Belediye Başkanı)”Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya.” (Tayyip Erdoğan, Münevver Karabulut cinayeti hakkında.)“Türk kadını evinin süsüdür.” (Vecdi Gönül, AKP Bakanı) Aslında hükümetin bu teşvik politikasının; Milgram deneyinde, görevli kişilerin denekleri elektrik şoku vermeye devam etmeleri için teşvik etmesinden, sırtını sıvazlamasından farklı değildir. Bu söylemler kadını toplumda geri itmekte, değersizleştirmekte, ikinci sınıf vatandaş konumuna düşürmektedir. Bir başka örnek de çok yakın bir tarihte Kepez Atatürk Anadolu Lisesi’nde yaşandı. Okul müdürü Filiz G. mini etek giyen kız öğrencilerin tacizi hak ettiğini savunarak erkek öğrencilerden bir “taciz timi” oluşturdu ve mini etek giyen kız öğrencileri önce uyarmalarını, hala mini etek giymeye devam ederlese ise taciz yoluyla onları vazgeçirmeye çalışmalarını buyurdu. Toplumun her meslek grubundan, her kesiminden, cumhurbaşkanından öğretmenine kadar bu sistemi savunan tüm birey daha önce de belittiğimiz gibi kadına karşı tacizi, tecavüzü, ve her türlü cinsel şiddeti teşvik ediyor.

Son günlerde Türkiye’nin gündemini “Bana bir şey olmazcılar” ve “zorbalar” belirliyor. Kadın cinayetleri, tecavüzler, kamuya açık alanlarda göz göre göre kadınları katledenler… Toplumda bu kadar şiddet hayaleti dolaşırken halkın tepkisi de bir o kadar dikkat çekici. Hamurabi ve şeriat kanunlarını savunan erkekler ve kadınlar tecavüzcünün cezasının idam  olması gerektiğini veya o kişiye yönelik aynı biçimde tecavüz uygulanmasını savunuyor. Peki idamı savunmak aslında ne demektir?

Sosyoloji derslerinde anlatıldığı gibi ortalama toplumda cinsi sapık sayısı çok yüzde 0.01 olarak belirtilmektedir. Fakat Türkiye’de hemen hemen her kadının mutlaka anlatacak bir taciz, tecavüz hikayesi vardır. Bu demektir ki burada mesele sadece cinsi sapıklık veya tecavüz eğilimi değildir; bu tam anlamıyla erkeğin kadın üzerinde uyguladığı bir zorbalıktır; toplumsaldır. İdamı onaylamak demek -bunun insan haklarına aykırı bir cezalandırma olduğunu bir yana bırakarak- şunu kabul etmek demektir; bu toplumda kadına yönelik bir aşağılama politikası yoktur sadece birkaç cinsi sapık vardır ve onları “temizleyerek” kadın tecavüzlerini ve cinayetlerini ortadan kaldırabiliriz. Fakat yukarıda verdiğimiz örnekler ve dahası bize gösteriyor ki Türkiye’de sadece cinsi sapık değil kadının aşağılandığı, sosyal hayatın dışarısına itildiği bir sorunsal vardır.

Öte yandan idam cezasına başka bir açıdan bakacak olursak, idam cezasından kimlerin nasibini alacağı apaçık ortadadır; hükümet desteğini arkasına alan katiller, tecavüzcüler mi yoksa başını ellerinin arasına koyup bu ülke için düşünen, tüm Türkiye halkları için eşitlik ve adalet isteyen, başkasına atılan tokatı kendi suratında hisseden devrimciler mi?

Biz bunları düşünürken 13 Şubat gecesi 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Özgecan Aslan Mersin’de bir dolmuş şöforü tarafından tecavüz girişimine maruz kaldı ve vahşice katledildi. Bu sorunun temeli binlerce yıllık ataerkil sistem, dinci gericilik, kapitalizm, tek tek erkek özneler vs. dir ve bunun bilincine varmadıkça her gün onlarca katledilen kadınların haberini okuyup yazmaktan daha öteye geçemeyeceğiz. Peki erkek egemen sistemle nasıl mücadele etmeliyiz? Clara Zetkin der ki; “Yaşamın olduğu yerde savaşmak istiyorum”. Biz kadınlar kendi kimliğimiz için, bedenimiz için, yaşamak için hayatın her alanında kendimizi bu savaşın bir parçası olarak var etmeliyiz. Kadının defalarca sömürüldüğü(!) bu sistemle, gerek evde gerek okulda gerek iş yerinde, mücadele ederek biz de varız demeliyiz!

(1) Ece Temelkuran, İç Kitabı, Sf:12

*Hilal Koç- Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisi

Deniz Halman- İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*