Anasayfa » GÜNDEM » Sıcak…

Sıcak…

Sıcak! Gün, sabahtan yapış yapış bir İzmir-Adana sıcağı ile başlıyor; yerden alev fışkırıyor. Afrika’dan gelen sıcak hava dalgası nedeniyle hava durumu görsellerinde harita kıpkırmızı. En yüksek sıcaklık ise Paris’te. 40’ı görüyoruz. Rüzgar, ancak esebildiği gece saat 23’te bile sadece ılık -haberlerde 25 derece ile en sıcak geceye hazır olun deniyor.

Tren rayları da sıcaklıktan etkileniyor ve sık yapılan rötar gerekçelerine, artık olağanlaşan “şüpheli koli” vakalarının yanında bu da ekleniyor. Kliması olanlar klimaya yüklendikleri için 1 milyona yakın evin elektriklerinin kesildiği haberleri geçiliyor. 2003’te sıcaklardan çoğu yaşlı 15 bin kişinin yaşamını yitirdiği bilgisi tazeleniyor bir de. Bu kez de hastanelere akın olduğu söyleniyor, ama şimdilik bir ölüm haberi yok. Yine de, dışarı çıkar çıkmaz insanın kanı çekiliyor. İstasyonda bayılmış genç bir adama ilkyardım uygulandığına tanık oluyoruz. Uzun bir rötar yapan banliyö trenini beklerken herkesin başına gelebilir!

Belediye, bildik ‘İşiniz yoksa dışarı çıkmayın, bol sıvı alın, güneşte kalmayın’ uyarılarını tekrarlıyor. Görüntülere evde yalnız ya da huzurevlerinde yaşayan 80-90 yaşlarındaki insanları kontrol eden belediye görevlileri geliyor. Risk grupları, yaşlılar, hamileler, çocuklardan oluşuyor.

Bu yaklaşımla hem sıcağın kendisi, hem de sıcağın altında sürdürülebilir bir yaşam konusu, herkesi kesecek tarzda tanımlanmanın yanı sıra, riskler de belirli yaş kategorilerinin dezavantajlarına indirgenmiş oluyor -bir fiziksel dayanıklılık sorununa!

Bu ne kadar inandırıcı olabilir? Birincisi genetiği ile, toprağı, suyu, iklimi… ile bu denli oynanaduran dünyamızda ne kadar inandırıcı olabilir? İkincisi sınıflara değmeyen, herkesi kesecek biçimde yaşanan bir doğa olayı var mıdır? Üçüncüsü ve hemen bitişiği, siz hiç sıcaktan ölen bir patron gördünüz mü? Üç soruya da cepten hayır yanıtı verilebilecek görüntüler alakasızca geçiyor televizyonlardan. Yapımı süren inşaatlar, kuru temizlemecide ütü yapan bir kadın işçi, kamyonlardan yük indiren işçiler. Paris’te bu yılın Aralık ayında Dünya İklim Zirvesi yapılacak. Ekolojik semtler, apartmanlar, ekolojik yaşam, hobi bahçeleri… dil kitaplarının bile vazgeçilmez konularından. Parklarda oldukça ilginç, pilot örnekler de görüyoruz. Ancak Fransızca “canicule”, bizim dilimizde sarı sıcak’ta çalışan bizler, ne bu zirvelerde, ne de haberlerde gündem olabiliyoruz.

Azami sıcaklık sınırı yok

İlk aklıma gelenlerden; özellikle binaların dış kısmında çalışan işçiler, sadece genç değil orta yaşları bulan işçiler, birbirine sınıf mücadelesinin bağları ile bağlanamamış işçiler, bu sıcakla yanıp kavruluyor. Kışın çalışmayı bırakmak için bir alt sıcaklık sınırı var, biliyorum. Peki ya üst sınır? Onun bir sınırı yok mu? Bu sıcakta bir işçi yaşamını yitirdiğinde hesabını kim verecek?!

Tesadüf, postaneye gittiğimde klima çalışıyor ve sıcak nedeniyle saat 14.00’ten sonra çalışılmayacağı duyurusu görüyorum -bu bir kazanım, ancak postaneler sendikalı olduğundan ölçü alamıyorum. “İşyerinde bir maksimum sıcaklık var mı? Sıcaklık bu sınıra gelirse işten atılmaktan korkmadan çalışmayı reddedebilir miyim?” Bu kavurucu sıcakla bedensel gücü sınanan, yaşamı tehlikeye atılan her işçinin sorması gereken bu sorunun yanıtını, imkanlar ölçüsünde arıyorum. Çalışma müfettişi bir arkadaş, “Yok,” diyor, “yok işte, böyle bir yasal sınır yok.” Dayanılmayacak noktaya gelinirse eğer kuşkusuz es veriliyor, ama bunun sebebi kazanılmış bir yasal sınırın olması değil. İnşaatta çalışan arkadaşıma soruyorum. Öğleden sonra işte bir hafifleme olduğunu ama sıcak nedeniyle işçilerin kendileri için bir şey yapmayacağını söylüyor bana. Neden? “Çünkü kışın birçok işçi çalışmadı, işsiz geçirdi, şimdi bu sebeple işi durdurmayı kimse kabul etmez.” Emeğin korunmasının önündeki asıl engel, yani işçiler arası rekabet ve birlik yoksunluğu çıkıyor yine karşımıza. Sıcak’tan daha tehditkar. Vazgeçmemek gerekiyor!

“Git evinde bayıl…”

Bir İngiliz işçi, Guardian gazetesine tam da benim sorduğum soruyu yöneltmiş. Yorum hanesine alt alta dizilen, deneyimlerin konuştuğu yanıtlar, gerek kapalı gerek açık alanda bir maksimum sıcaklık sınırı olmadığını gösteriyor. (Serapool işçileri de 50 derece sıcakta çalıştıklarını söylüyorlardı.) Bir İngiliz işyeri temsilcisi “Bu soru bana da sık sık sorulur, ama yasal sınır yok,” diye yanıt veriyor. “Sendika yönetmeliklerine göre işyeri içinde maksimum sıcaklık 30 derece olarak gösteriliyor. Bu da epey yüksek bir sıcaklık fakat pek çok işyerinde de hele sendika varsa işletme yöneticileri şanslarını fazla zorlamazlar zaten. Yine de otomatik olarak işi bırakırsın diye bir hak yok.”

Avustralya’dan gelen yanıtlar biraz farklı. Sıcaklık 35 derece olursa saatte 20 dakika iş bırakma hakkı var ve bu 20 dakikanın da klimalı bir ortamda geçirilmesi, klima yoksa işçinin evine gönderilmesi gerektiği yazıyor. Avustralya’daki bazı “kazanımlar” haricinde, genel tablo ağır. 1992’de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bir yönetmelikle kapalı mekan için üst sınır olarak 24 dereceyi tavsiye etmiş. İngiltere’nin Lordlar Kamarası’nda ise konu tartışılırken “WHO yönetmeliğini uygulatıp üst sınır belirlemek için cesetlerimizi çiğnemeniz gerekir” demiş tekelci kapitalistlerin temsilcileri. Çin’de dışardaki sıcaklık 40 dereceye ulaştığı takdirde tüm işyeri ve okulların kapanacağının belirlendiği, tam da bu nedenle, sıcaklığın asla “resmi olarak 40 dereceye ulaşmadığı” belirtiliyor. Bir başka işçi, çalıştığı ofisin metal bir binada olduğunu, içerde 30 derece sıcakta çalışıp eve giderken güneş çarpmasına uğradığını ve bunu patronuna söylediğinde aldığı yanıtı anlatıyor: “Ofiste bayılma.” Klimasız bir trende çalışan bir demiryolu işçisi, 30 derecenin kendisi için bir rüya olduğunu söylüyor. İngiltere’nin en büyük oto satış grubuna bağlı bir taşeron firmada çalışan oto tamir işçisi, sıktığı boyanın havada kuruduğuna tanıklık ediyor: “Cuma günü 140 tekerlek ve 40 tampon işim var. İş bırakmak için maksimum sıcaklık belirlensin artık, ölmek üzereyim!” (1)

Ölümü getiren ücretli kölelik!

Ölüm, meslek hastalıkları, sakatlanma; işçi sınıfına bütün bunlar sık sık bir kisve ile geliyor. “Sıcak”, bunların en kolay kabullenilenlerinden biri oluyor. Oysa daha bu yılın Mayıs başı itibariyle sadece Hindistan’da bu sebeple ölenlerin sayısı 1118’e ulaştı. 50 derece ölçülen sıcaklarda ölenlerin büyük kısmını inşaat işçileri, yaşlılar, evsizler oluşturuyordu.

2022 Dünya Kupası’nı 50 derece sıcakta oynanmak üzere rüşvetle satın alan Katar’da yapılan stadyum, spor tesisi, metro vb. inşaatlarında çoğu Nepalli ve Hintli göçmen işçiler 50 derecede ölümüne çalıştırılıyorlar. İnşaat sektöründe haftada 12 işçinin yaşamını yitirdiği Katar, Dünya Kupası için 200 milyar dolar yatırım yaptı -bunun içinde Türkiye de 30 milyarlık bir yere sahip. Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu ITUC, 2022 Dünya Kupası’nda başlama vuruşu yapılana dek 4 bin işçinin öleceğini duyurdu. Suyu bile ücretle içirilen, aylarca ücretleri ödenmeyen işçiler, sıcakların altında çalışmaya değil ölüme gönderiliyor. Geçen yılın Temmuz ayında kalp krizi dahil çeşitli sebeplerle ölen 32 Nepalli işçinin büyük bölümü 20’li yaşlarındaydı.

**

Emeğin korunması mücadelesi, çalışılan ortamlarda asgari ve azami sıcaklık sınırının koyulmasını sınıfsal bir talep olarak gündemine almak zorunda. Bunu aşan durumlarda işin bırakılması, saat başı dinlenme molalarının düzenlenmesi, öğleye kadar çalışma gibi kazanımlar talep edilmelidir. Elbette ki mücadelenin somut talepleri iklim koşullarının farklılığı nedeniyle bölgelere göre değişkenlik gösterebilir.

Temel yaklaşım açısından ise, kapitalizmde çalışmanın zorunluluk olması ile bu zorunluluğa bağlı çalışmanın işkenceye dönüşmesinin, ölümcülleşmesinin bir göstergesi ile karşı karşıyayız. Çalışma zorunluluk olmaktan çıktığında hiç kimsenin aklına bu koşullar altında çalışma fikri bile gelmeyecektir, ne pahasına olursa olsun çalışmanın “normalleştirilmesi” ortadan kalkacaktır. Gün gün yaşadıklarımız, çalışmaktan özgürleşmeye, yaşamın çalışma odaklı düzenlenmesine son verilmesini yakıcılaştırıyor aynı zamanda! Biz çalışma odaklı olmayan bir dünyayı özlemek ve gerçekleştirmekle yanmalıyız…

Dipnot:
(1) Patronlar Türkiye’de Ramazan ayının Haziran’a denk geldiği bu yıllarda çözümü bulmuşlar. İşçinin de patronun da oruç tuttuğu birçok inşaat işyerinde çalışma saatleri ona göre düzenleniyor. Bunlardan biri şöyle anlatılıyor: “Ramazan dolayısı ile özellikle oruçlu çalışanlarımızı düşünerek özellikle mesai saatleri ve mola saatlerinde değişime gittik. Arkadaşların sıcaktan olumsuz etkilendiklerini biliyoruz. Biz de sabah mesai saatleri ve akşam çıkış saatlerini ayarlayıp, mola saatlerini sıklaştırıyoruz. Sabah mesai saatlerimiz normalde sabah 08.00, akşam 17.00 iken, şimdi sabah 06.00’da başlayıp, öğle de saat 13.00 gibi bitiriyoruz. Genel olarak şirketimizin yüzde 99’u oruç tuttuğu için bu kolaylığı herkese gösteriyoruz.” “Gerekçelendirilmiş” “Aynı gemideyiz” edebiyatının sadece bir örneği!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*