Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Başbakan Ahmet Davutoğlu ve yeni bölge düzeni!

Başbakan Ahmet Davutoğlu ve yeni bölge düzeni!

AKP Hükümeti Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun AKP Teşkilat İçin Eğitim Programı çerçevesinde 2 Mart 2013′te Bursa AKP teşkilatında yaptığı konuşmanın tam metninine aşağıda yer veriyoruz. Konuşma metni, “Sancaktar” adlı panislamist bir dergide, manşet başlığı olarak yer aldı. Bu neo-ümmetçi derginin bir önceki sayısı, “Mustafa Kemal Devrilmeli” manşetiyle çıkmış, bazı market ve kitapevlerinde satışı durdurulmuştu.

Davutoğlu’nun konuşması, Türkiye burjuvazisinin bölgesel politika stratejisinin çerçevesini çizen “Stratejik Derinlik” kitabının yeni gelişmelere uyarlanmış bir özeti niteliğinde. Yalnız parti içi eğitim konuşması olması vesileyle, Türkiye burjuvazisinin dış politikasının stratejik amaçları konusunda daha açık sözlü. Bu stratejinin adını artık açıkça koyuyor: “Bu coğrafyaya yeniden bölgesel bir düzen getirmek!”

Yeni bölge düzeni! Bu kavram, Türkiye burjuvazisinin ağırlıklı kesiminin ortaklaştığı dış politika saikini belirginleştiriyor.

Konuşma, Osmanlı devletin yükseliş dönemi ve “şefkatli” fetihçiliğine açık örtük göndermeler bolluğundan geçilmiyor. Türkiye burjuvazisinin bölgesel yayılmacılık ve hegemonik güç siyaseti: Yapay olarak parçalanmış bölgenin Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Kürdistan’dan Kafkasya’ya, Balkanlar’a kadar bütünleştirilmesi olarak sunuluyor. Davutoğlu, kimsenin toprağında gözlerinin olmadığına yemin billah ediyor. Lakin, bu “bölgesel bütünleştiricilik”te, Kürtlerin, Arapların, Alevilerin payına düşe düşe Türk tekelci burjuvazisi ve devletinin ulu kudret, hamilik ve şefkatine sığınmak düşüyor!!

Bu dış politikanın temelinde, “yeni bölge düzeni” hedefi yer alıyor. “Yeni bölge düzeni”, sınırların resmen değilse bile fiilen kalkacağı bölgesel tekelci kapitalist bütünleşme, burjuva neoliberal muhafazakar demokrasiler ve bir nevi fiili bölgesel tekelci kapitalist devlet oluşumu olarak tanımlanıyor.

orta-dogu-dogalgaz-enerji-savaslariİş adamları, devlet adamları, bir de “ilmiye -ideologlar- sınıfı”

Sınırların resmen değilse bile fiilen kalkacağı yeni bölge düzeni, bu dış politikanın giderek daha sık ve daha resmi biçimlerde telaffuz edilen başlıca teması haline geliyor. Kürt sorununda neoliberal uzlaşma süreci, akiller komisyonu tarafından da “sınırların fiilen eridiği bir bölgesel kapitalizm ve rejim düzenlemesi” ile ilişkilendiriliyor: “Bu süreç, eğer ABD, AKP, Güney Kürt Yönetimi ve PKK anlaşırlarsa, Irak ve Suriye Kürdistan’ını da kapsamına alan, sınırların resmen değilse bile fiilen eridiği bir konfederal ilişki biçimine doğru evrilecek…” (Mehmet Sancar) “Bölünme, toprak kaybı bunlar bitmiştir. Mesele beraber ‘dünyaya nasıl açılırız’dır. Kuzey Irak’la sınırımız aynıdır ve değişmeyecektir. Ama o sınır önem kazanacak ve orada insanlar beraber çalışacaktır.” (Can Paker)

Abdullah Öcalan da, Newroz mesajında, hem dini referanslara dayalı birlik, hem de Musul, Kerkük ve Halep’i de kapsayan “Misak-ı Milli” göndermeleriyle, Türkiye burjuvazisinin bu eğilimine açık çek ve destek verdi. Öcalan’ın “Türk-Kürt ittifakı” kurulursa, Türkiye burjuvazisi ve devletinin bölgede uçuşa geçeceği tezi, Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik”i kadar eski ve onunla düşümdeşliği hayli fazla olan bir tezdir.

Davutoğlu’nun “neo-Osmanlıcılık” eleştirilerine karşı tüm söylediği, ‘niye AB’ye yeni-Romacı demiyorsunuz? Biz de bu bölgenin küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisiyle, bir alt bölgesel birlik olarak bütünleşmesine, bu temelde de kendi konum ve payımızı yükseltmeye çalışıyoruz.’ oluyor. Yani, evet biz neo-Osmanlıcıyız ama, ondan da çok neo-GOPcuyuz (emperyalist kapitalizmin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) demiş oluyor! Her ikisi de, Türkiye’nin küresel tekelci kapitalizmin bir alt bölge merkezi ve tekelci kapitalist özerk bölge gücü ve hegemonu olacağı, “yeni bölge düzeni” iştahında özetleniyor.

imagesİç siyaset ile dış siyaset, ekonomi ile siyaset arasında da sınırlar eriyor

Türkiye burjuvazisinin “yeni bölge düzeni” iştahının açık kıldığı şeylerden biri de şu: Ulusal sınırlardan da önce, iç politika ile dış politika arasındaki sınırlar eriyor. Başta Kürt politikası ve neoliberal muhafazakar demokrasi olmak üzere, iç politika “yeni bölge düzeni” politikasının bir bileşeni ve aracı haline geliyor. Davutoğlu, Kürt sorunundaki müzakere sürecini, “milletin -Osmanlı Devleti’ni sembolize eden- ulu çınarın altında toplanması” için “yeni bir – bölgesel kapitalist – aidiyet sürecinin başlatılması” olarak tanımlıyor. Kürt burjuvazisini neoliberal demokrasi ve neoliberal yeni karlı yatırım alanları ekonomisine özümsemeden, kimseyi “sermaye birikim ve rejiminin yeni temeli: Yeni bölge düzeni” bayrağı altında toplayamayız, demiş oluyor. Başbakan Erdoğan da, açıkça, (burjuva) barış, kardeşlik ve demokrasiyi güçlü devlet -bölge gücü- olmakla kodluyor.

Bu yüzden kim ki, iç polititikayı dış politikadan, Türk-Kürt burjuvazileri arasındaki neoliberal uzlaşma sürecini yeni bölgesel tekelci kapitalist birikim temeli ve güç yükseltimi stratejisinden kopartarak ele alır, büyük tabloyu gözden kaçırır. Sermaye birikiminin yeni temeli bölgesel/küresel olduğu gibi, politika da bölgesel/küresel temelden yapılmaktadır. Buna karşı ulusal dar görüşlülüğe saplanıp kalanlar, Türk ulusalcılığına, antiemperyalist kılıklı ulusalcı-halkçılığa, eski bölge düzenine yaslanarak reaksiyoner politika yapanlar, bölgedeki eskimiş üretim ilişkileri ve rejim biçimlerini idealize ederek savunmaya ve geri getirmeye çalışanlar, yeni bölge düzencileri kadar gericidirler. (Ancak tabii, ırkçı-faşist, şovenist, tek ulusçu, kemalist hezeyanlar, Kürt ulusunun müzakere sürecinde en geri düzeye çekilmiş istemlerini daha da baskılayıp budamanın bir aracı olarak kullanılan ikili taktiğin bir aracıdır.)

Bir fiili sınır erimesi de, ekonomi ile siyaset arasında yaşanmaktadır. Bölgesel tekelci kapitalist güç yükseltimi ekonomi, rejim ve dış politika ayaklarının her birinin bölgesel temelden yeniden yapılanmasını, hem de birbiriyle daha “entegre” hale getirmesini zorunlu kılıyor. Davutoğlu’nun “güçlü ekonomi” ya da “ekonomik refah artışı” dediği, tekelci sermaye birikiminin bölgesel temelden yükseltilmesi, merkezileşmesi ve yoğunlaşmasıdır. Bunun için Türkiye’de de artıdeğer sömürüsünün tabanının genişletilmesi, mutlak ve göreli olarak bir üst düzeye çıkartılmasıdır. Kerkük petrollerinden ve enerji kaynaklarından daha fazla pay alma hesabıdır. Davutoğlu’nun “gelişmiş demokrasi”, “özgürlüklerin yayılması” dediği, sermaye için bölgeselleştirilmek istenen azami kar ve kan serbestisidir. Bunun engeli olan her türlü toplumsal-siyasal gücün sert ve yumuşak güç kıskacına alınarak çözülmesi ya da bu politikaya soğurulmasıdır. İşçiler için kölece çalışma, yaşama, yönetilme rejimidir, kolektif mücadele ve örgütlenme pratiklerinin tahrip edilmesi ve bastırılmasıdır. İşçileri sınıf, kadınları cins, kürtleri ulus olarak yok sayan, atomize eden neoliberal sermaye diktatörlüğüdür. Davutoğlu’nun bölgede özneleşme dediği, bölgeyi eskisi gibi yönetilemez hale getiren kitlelerin tarihsel inisiyatifinin bastırılması ya da burjuva çıkarlarına soğurulmasıdır.

arap-bahari-tahrir-meyadni-misirYeni bölge düzeni

ABD emperyalizminin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi, başta enerji kaynaklarına el koyma olmak üzere, bölgenin emperyalist kapitalizme kaynaştırılması temelinde yeniden yapılandırılmasını öngörüyordu. ABD emperyalizminin Irak ve Afganistan işgallerinde, İsrail’in Lübnan ve Filistin işgallerinde yıpranması ve gerilemesi, bu politikayı eskisi gibi tekçi egemenlik ve salt askeri zorbalık temelinde sürdürülemez hale getirdi. Rusya ve Çin emperyalizmlerinin etkisinin artması, İran ve Türkiye’nin yeni bölge güçleri olarak ortaya çıkması, bölgedeki güç, egemenlik ve paylaşım mücadelelerini kızıştırdı. Fakat asıl Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki zincirleme halk isyanları dalgası ve ezilen Kürt ve Filistin halklarının mücadelesi, bölgeyi eskisi gibi yönetilemez hale getirdi. . Devrimci bir program ve önderliğe sahip olmayan toplumsal isyanlar ve ezilen ulus mücadeleleri, bölgedeki eski düzenin sürdürülmesini olanaksız kıldı, fakat yıkacak bir ufka ve güce de sahip olamadı. Suriye’de tüm küresel ve bölgesel tekelci kapitalist güçlerin içinde olduğu iç savaş, bir dizi ülkede en geri düzeyde bir neoliberal burjuva demokrasisine geçiş geçemeyiş sarsıntıları, ve rejim krizleri, AKP’nin modeli ve destekçisi olduğu neoliberal muhafazakar hükümetlerden kitlelerin hayal kırıklığı ve mücadelesi sürüyor.

Eskimiş bölge düzeni krizinin temelinde, sermayenin küresel-bölgesel tekelci bir karakter kazanması vardır. Sermayenin küresel-bölgesel tekelci temelden birikimi, prekapitalist kalıntılar, aşiret yapıları, katı ulus, din, mezhep, aşiret ayrımları, tekçi köhnemiş rejim biçimleri ile bağdaşmamaktadır. Fakat bu çürümüş rejim biçimleriyle birlikte neoliberal kapitalizm de, bölgede eskisi gibi yönetilmek istemeyen işçi sınıfının, emekçi ve ezilen halkların büyüyen sınıfsal-toplumsal ihtiyaçları ve özgürlük istemiyle bağdaşmamaktadır. Bölgedeki kriz ve sarsıntılar; emperyalist kapitalist güçler arasında, bölgesel tekelci kapitalist güçler arasında, yerel egemen klikler arasında ittifak ve kamplaşma kompozisyonları, fakat asıl olarak da kitlelerin, ezilen ulusların isyan ve direnişleri, bölge düzeninin eskisi gibi sürdürülemez hale geldiğini ortaya koymaktadır.

Öylese asıl soru şudur: Bu uzun erimli sınıfsal, toplumsal, uluslar arası güç mücadeleleri içinden yeni bir bölgesel düzeni, kim, nasıl kuracaktır? Yapay sınırlar, parçalanmış uluslar, sayısız ulus, din, mezhep, aşirete bölünmüş bölgenin bütünleşmesi, artık iyice belirginleşmiş bir tarihsel eğilim ve zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Fakat bu bütünleşme kim tarafından nasıl gerçekleştirilecektir? Birbiriyle de güç ve paylaşım mücadelesi içindeki küresel, bölgesel tekelci, yerel sermaye güçleri arasında yeni bir sermaye hiyerarşisi ve bütünleşmesi temelinde mi, yoksa sermaye egemenliğinin kaldırılması temelinde mi? Sermayenin küresel-bölgesel temelden mali oligarşik birliği mi, yoksa sermaye egemenliğine uzlaşmaz karşıt işçilerin sosyalist birliği ve emekçi halkların kardeşliği mi?

Türkiye burjuvazisinin baskın kesiminin programı birincisidir. Onların “yeni bölge düzeni”, bölgedeki kapitalistlerin birliğidir. Tüm bölge sermayesi ve gericiliğinin tek bir program ve düzen altında örgütlenmesidir. Bölgedeki çürümüş ve sarsılan egemenlik düzeninin yeniden yapılanması, ya da aynı anlama gelmek üzere restorasyonudur. Fakat hangi amaçla? Sadece ve sadece, bölgedeki işçi sınıfı, emekçi kitleler, ezilen ulus isyan ve mücadelelerini boğmak amacıyla. Sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal özgürlük ihtiyacına karşı tüm bölge gericiliğinin ve karşıdevrimin birleşmesi ve örgütlenmesi amacıyla. Enerji kaynaklarına el koymak, yeni küresel-bölgesel azami karlı yatırım, pazar ve ucuz işgücü alanları açmak amacıyla.

Türkiye burjuvazisinin ağırlıklı kesimi, bu programda ABD, AB, İsrail, Suudi Arabistan, Katar, Güney Kürdistan yönetimi, Kuzey Afrika’daki (Mısır, Tunus) yeni Müslüman Kardeşler hükümetleri, Suriye Ulusal Muhalefet Koalisyonu ile ittifak halindedir. Kürt sorununda neoliberal barış müzakeresi de, aynı zamanda Kürt burjuvazisinin de bu program ve ittifaka dahil olmasını öngörmektedir. Bu kapitalist güçler ittifakı bölgesel azami kar ve egemenlik programında aynı şeyi kendileri adına yapmak isteyen diğer kapitalist güçler ittifakıyla (Rusya, Çin, İran, Irak Maliki hükümeti, Lübnan Hizbullahı, Esad rejimi vd) çekişme halindedirler. Her biri, barış, kardeşlik, demokrasi, bölgesel birlik sloganlarıyla küresel-bölgesel kapitalist güç yoğunlaşmasına gitmekte, ve halkları kendi burjuva programlarına yedeklemeye çalışmaktadır. Diğer yandan birbirine ve asıl kitlelerin özgürlük istemine karşı, ulus, din, mezhep vd ayrımları en gerici biçimde kışkırtmakta, daha büyük bölgesel tekelci kapitalist güç birlikleri ve egemenlik savaşlarında halkların birbirine kırdırılmasının yolunu düzlemektedirler.

suriye-savas-ucaklarindan-bombalama
Antifaşizm adı altında liberal reformist sol, antiemperyalizm adı altında ulusalcı sol, şu bölgesel kapitalistler birliğine karşı bu bölgesel kapitalistler birliği, ya da şu çürümüş bölge düzenine karşı bu bölgesel restorasyon programına yedeklenmektedir. Bölge devrimi için; işçilerin sosyalist birliği ve önderliği, halkların kardeşliği ve özgürce kaynaşması davası için dövüşmeyen, dövüşür burjuvazinin davası için!

Bölgesel bütünleşme: Hangi temelde, kimler arasında, kime karşı?

… Sermaye birikiminin ve egemenliğinin güçlendirilmesi temelinde mi? Kapitalist güçler arasında yeni bölgesel savaşlar ve gerici uzlaşma ve anlaşmalar ile ilerleyecek bölgesel tekelci kapitalist bütünleşme, mali oligarşik güç yoğunlaşması ve merkezileşmesi, her alanda organize uluslar arası gericilik, işçi sınıfı ve emekçi halklar için ağırlaşan kölelik boyunduruğu, kıyıcı sömürü ve yıkımlardan başka bir şey değildir…

… Yoksa sermaye egemenliğinin kaldırılması temelinde mi? Bir dizi ülkede sosyalist işçi devrimleri, gelişen bütünleşme ve sınıf bileşimi temelinden diğerlerinde de buna yakınlaşan devrimler ile burjuvazinin mali oligarşik bölge hapishanesini yıkarak gerçekleştirilebilecek özgürleşme ve kaynaşma programıdır. Tek ülkede, bölgede ve tüm dünyada!

Kapitalist mali oligarşik bölge düzenine karşı, kendi bağımsız sosyalist sınıf gücü ve programıyla çıkacak, diğer emekçi sınıf ve kesimleri gövdesel birliği ve önderliği çevresinde bütünleştirebilecek ve ilerletebilecek tek sınıf proletaryadır.

Bölgesel temelden tekelci kapitalist ve mali oligarşik yeniden yapılanma…. Bunun kapitalist güçler arasında ortaya çıkardığı eşitsiz, düzensiz, kesintili, çatışmalı gelişim özellikleri ve kırılganlıklar… Kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istememesi… İşçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarının önemli bir rol oynamaya başladığı toplumsal isyanlar… Özgürlük isteminin ortaya çıkardığı yeni koşullar… Tüm bunlar, Akdeniz havsasından Ortadoğu ve Kafkasya’ya bölgesel bir devrimin sınıfsal-toplumsal güçlerini, içerik ve olanaklarını ilerletmektedir.

Davutoğlu’nun konuşması (2 Mart 2013, abç)

Türkiye, bu geri çekilme döneminin travmasını atlatarak, tekrar ulu çınarın dibine su verme süreci yaşıyor. Onu sulayacak olanlar bilim adamlarıdır. Onu sulayacak olanlar iş adamlarıdır. Onu sulayacak olanlar devlet adamlarıdır. Anadolu medeniyeti doğarken ahiler, ilmiye sınıfı, askeriye-seyfiye sınıfı hep beraber bir büyük hareket sergilemişti. Ulu çınarın dibine öylesine gür bir su katalım ki kendisine sığınacak olan herkesi bünyesine alacak kadar kudretli ve şefkatli bir nitelik kazansın. Esas itibarı ile yapılmak istenen budur on yıldır. Ben bunu restorasyon dönemi olarak tanımlıyorum. Devletlerin de, milletlerin de belli dönemlerde kendilerine çeki düzen vermesi, ‘neredeyim, nereden nereye doğru gidiyorum’ diye hem düşünce hem siyaset bazında yeni bir silkiniş içine girmesi zarureti vardır. Biz böyle bir silkinişin özlemi içinde büyüdük. Ve uzun yıllar boyunca birileri bu silkinişi, bu kendine dönüşü engellemeye çalıştı. Son olarak 28 Şubat sürecinde yapılmak istenen buydu.

Biz, çok boyutlu bir coğrafyada yaşıyoruz. Dış politikamız tek boyutlu olamaz. Biz, tarihteki en güçlü Avrupa devletlerinden birinin mirasçısıyız; bir Avrupa devletiyiz. Biz, 16. yüzyılda onların haberi olmadan tek bir teknenin bir adadan diğer adaya gidemediği Akdeniz fatihlerinin, onların hakimiyet yüzyıllarının mirasçısıyız; bir Akdeniz devletiyiz. Biz, Karadeniz’i bir göl haline getirenlerin mirasçıyız; bir Karadeniz devletiyiz. Biz, Afrika-yı Osmani diye anılan bütün o Afrika derinliğinin mirasçıyız, bir Afrika devletiyiz. Biz her bir tepesi Uludağ’ın özlemiyle tutuşan Balkanların bir parçasıyız, bir Balkan devletiyiz. Biz Kafkas kabilelerine enerji veren bir kültürün mirasçısıyız, bir Kafkas devletiyiz. Biz bir Orta Asya devletiyiz, tarihi serüvenimiz itibarıyla. Ve ayrılmaz bir şekilde, Eyyubilerden-Artuklulardan beri, biz bir Mezopotanya devletiyiz. Türklerin, Kürtlerin, Arapların birlikte yaşadığı o büyük Mezopotamya kültürünün devletiyiz. Ortadoğu tabirini sevmediğimi belirterek söylüyorum, biz bir Ortadoğu devletiyiz. Bu coğrafyalardan hangisi bizden koparılırsa, bizde bir eksiklik meydana gelir ve o coğrafyada bir eksiklik meydanda gelir.

Ama bize öyle demediler. Bize tek eksenli olun dediler. Bir tek yerle anılın, başka yerlere gözünüzü kapatın dediler. Evet, NATO üyesiyiz. Evet, Avrupa Birliğine adayız ve üye olana kadar mücadele edeceğiz. Ama bu özelliklerimiz bizi diğer özelliklerden koparan özellikler değildir, onları tamamlayan özelliklerdir. Hazreti Mevlana Belh’te doğdu. Anadolulu olarak, Rumi olarak, Türk olarak, bu birikimi almış biri olarak, politika yapmak gerektiğinde, Belh’i bünyesinde barındıran Afganistan’ı ihmal edebilir miyiz biz, uzakta diye? En zor şartlarda, boyunlarındaki nikah ziynetlerini Anadolu’ya gönderen o ulu Hint Müslümanlarını, Pakistanlıları, Afganistanlıları, Myanmar’ı unutabilir miyiz? Trablusgarp savaşında yan yana savaştığımız Libyalılara sırtımızı dönebilir miyiz? Antep ayağa kalktığında, Maraş ayağa kalktığında ayağa kalkan, ama kaderimizin bir cilvesi olarak sınırlarımızın dışında kalmış olan Halep‘e, yanıp tutuşurken Halep’in acısına, bigane, kayıtsız kalabilir miyiz?

İşte bizimle diğer zihniyetler arasındaki fark bu. Onlar diyor ki, ‘ hiçbir yerde sorumluluk üstlenmeyelim. Risk gelir. Politikada maceralara yer yok.’ Kastettikleri şu: ‘İddiamız olmasın’ diyorlar. ‘Söyleyecek sözümüz olmasın. Bekle gör politikasıyla zamanla ne olacağını görelim, ondan sonra kendimizi bir şekilde bir yere iliştirmeye çalışırız’ diyorlar. Biz ise şöyle diyoruz: Elhamdüllillah, biz tarihin yazımında özne olduk, öncü olduk. Bu millet tarihin nesnesi olamaz. Aslında bütün meselemiz, siyasetimizin esası, işte bu şahs-ı maneviyi ayağa kaldırıp yeniden tarihin öznesi kılmak. Fark anlaşılsın diye anlatıyorum: Anamuhalefet partisi çıktı dedi ki; ‘Biz ne rejimin yanındayız ne muhalefetin yanındayız.’ Üçüncü bir taraf yok ki Suriye’de. Birinin yanında olacaksın arkadaş! Ya zalimin ya mazlumun! … Bizim devletimiz de mazlumun yanında olmak zorunda. ‘Derdiniz varsa Anadolu’daki kardeşleriniz çözer’ imajını vermek zorunda. Artık 10 yıl önceki bir Türkiye , başkalarından yardım isteyen bir Türkiye yok. Korkunç bir kuraklık, susuzluk ve açlık felaketi yaşayan Somali’ye 300 milyon dolar gönderildi. Bu millete hamiyet duygusu devam ediyor ve milletin hamiyeti devam ettirecek parası var. Filistinli kardeşlerimizle beraber ülke ülke dolaşıp hükümetleri Filistin’in devlet olarak tanınmasına ikna ettik. Şu anda Ortadoğu’da herhangi bir mesele, hele Filistin, Türkiye’siz tartışılabilir mi?

Restorasyon dedik… Bunun üç ayağı var: Gelişmiş bir demokrasi, güçlü bir ekonomi ve aktif bir dış politika… Türkiye’de vesayet dönemi bitmiştir. Bundan sonra kararı milletin seçtikleri verir. Şimdi başka bir tahkim yapmamız lazım. Bu milleti bölmek isteyenlere karşı bu milletin ulu çınar altında toplanmasını temin edecek yeni bir aidiyet süreci başlatılmalı. Bizim için Bursa neyse Diyarbakır da odur. Bursa’daki Ulucami neyse Diyarbakır’daki de odur. Bursa ve Diyarbakır olarak ebedi olarak kardeştir. Bizi birbirimizden koparamayacaklar. Biz birleştiriciyiz. Onlar bu ülkenin iddialarını küçültmek isteyecekler, ama biz inadına bu topraklarda yaşayan herkesi komşu coğraflayalarla da birleştireceğiz… Başınızı dik tutacak refah seviyesine sahip değilseniz böyle büyük iddiaları da gerçekleştiremezsiniz. Borç batağında olan bir Türkiye’den, şimdi kasası dolu, gönlü de aşkla dolu bir Türkiye’ye geldik… Demokrasi ve güçlü bir ekonomi olmadan aktif bir dış politika uygulayamazsınız. Bunların olması sayesinde bugün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin gündemindeki bütün meselelerde Türkiye aktif bir rol oynayabiliyor. Kuzey Afrika’da, Mısır’da, Libya’da, Tunus’ta bu büyük değişimlerle gelen geçici hükümetleri destekledik. 2013 yılı itibarıyla da görev yapacak bu hükümetleri destekleyeceğiz. Bütün dünyaya çağrıda bulunduk, Ortadoğu’da barış isteyenler, Kuzey Afrika’daki yeni demokrasilere destek vermeli.

Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Sunni-Şii, Arap-Türk, Müslüman-Hristiyan çatışması çıkarmak isteyenler var, fakat başarılı olamayacaklar. Bu coğrafyaya yeniden bölgesel bir düzen getirmek boynumuzun borcu. Bunun için gecemizi gündüzümüze katarak çalışacağız. Türkiye’nin önünde iki ihtimal var, üçüncü bir ihtimal yok: Biz ya bütünleşeceğiz, birleşeceğiz, hem ülkemiz içinde hem de çevre halklarıyla, ya da Allah muhafaza buyursun, iç gerilimlerle tüm bu coğrafyalar parçalanacak.

Özgürlükleri yayacağız. Sınırlarımızın ötesindeki ülkelerle bütünleşmeye dönük bir politika yürüteceğiz. Tüm çevre ülke halklarıyla bütünleşeceğiz. Bizim hiçbir sınırımız doğal değil. Aramızdan sınır geçti diye iki ayrı dünya olmuyoruz. Geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi. Bu parantezi kapatacağız. Hiç kimseyle savaşmadan, hiç kimseyi düşman ilan etmeden, tekrar Saraybosna’yı Şam’a, Bingazi’yi Erzurum’a, Batum’a bağlayacağız. Size şimdi apayrı ülkeler gibi gelebilir ama bundan 110 yıl önce Yemen ile Üsküp aynı ülkenin parçalarıydılar. Ya da Erzurum ile Bingazi. Bunu dediğimizde bize ‘Yeni Osmanlıcı’ diyorlar. Bütün Avrupa’yı birleştirenler Yeni Romacı olmuyor, Ortadoğu coğrafyasını birleştirenler yeni Osmanlıcı oluyor!

Osmanlı’yla, Selçuklu’yla, Artuklu’yla, Eyyubi’yle anılmak şereftir, ama bizim hiçbir zaman tarihten hareketle hiçbir ülkenin toprağında gözümüz olmadı, olmayacak. Bizim tek istediğimiz; sınırların sabit kaldığı ama kimsenin sınırları fark etmediği, sınırların fiilen kalktığı bir bölgesel bütünleştirmeyi gerçekleştirmek.

Not: Devrimci Proletarya sitesinde 20 Nisan 2013 tarihinde, “Sermayenin ‘Stratejik Derinliği’: Yeni Bölge Düzeni” başlığıyla yayınlanmış yazımızı, Ahmet Davutoğlu’nun başbakan olması nedeniyle, başlığını değiştirerek yeniden yayınlıyoruz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*