Kişisel varlığı da dahil olmak üzere temsil ettiği tekelci sermayenin büyüklüğü, Türkiye kapitalizminin göbeğinde oluşu, bu sermaye sahibinin kapitalizm eleştirisi yapmasının önündeki en büyük engeldir. Daha adil bir bölüşüm, eşitsizliklerin yumuşatılması gerektiği üzerine yapılan açıklamalar kapitalist özel mülkiyet, tekelleşme, sermaye birikim süreçleriyle olan bağları, yani eşitsizlik, adaletsizlik ve sömürüyü ortaya çıkaran kötülük kaynaklarını gizlemekte, soyut plandan bir adım ileriye, pratiğe, sonuca geçememektedir. Ayinesi iştir kişinin, lafına bakılmaz. Bahar aylarında metal işçilerinin ücret, çalışma koşulları ve sendikal özgürlüğü (ki bunların temelinde Ali Koç’un “duyarlılık gösterdiği”, eşitsizliklere karşı insanca bir yaşama kavuşma mücadelesi vardır) temelinde gerçekleştirdiği eylemlere, Ali Koç’un yönetiminde bulunduğu Koç tekel grubunun yaklaşımı ortadayken hem de! Yüzlerce işçiyi işten atan, direnişi kırmak için her türlü kirli yöntemi kullananların öncülüğünü yaptıkları patron örgütü MESS’le metal iş kolunda değil eşitsizlik, kölelik koşullarını dayatanların kapitalizm eleştirilerine ancak “hadi oradan” denilebilir.

Bunu diyebiliriz, diyeceğiz. Ama biraz da sermaye kesimlerinden de yükselip gelmeye başlayan kapitalizm eleştirilerinin nedenlerine odaklanmak da gerekli ve zorunlu. Özellikle “öo”lerden bu tarafa neoliberal barbarlığın “toplum diye bir şey yoktur” mottosuna gizlenmiş toplumsal hak ve özgürlüklere, onların ekonomik, siyasal, kültürel karşılıklarına, işçi sınıfının sınıf olarak sermaye karşısında kendi siyasal, ekonomik kurumlaşmalarıyla birlikte varolmasına savaş açtığını biliyoruz. Kapitalist kar oranlarının ve tekel karlarının sürekli gerilediği, yeni artı değer alanlarının kamusal kaynaklardan çalındığı, dünya işçi sınıfının koşullarının sürekli gerilediği, insanı gelişmişlik endeksindeki başlıklarda eşitsizlik, adaletsizlik ve yoksulluğun, toplumsal yıkımın düzenli büyüdüğü koşullarda sisteme dönük içten bir kaynaşmanın olacağı, kaçınılmaz bir zorunluluktur ve bunu belki de en iyi sermaye sahipleri bilmektedirler.

02floor-iron3-blog480

Emek ile sermaye arasındaki gelir adaletsizliğinin tarihin en ileri noktasına gelmiş olması, zenginlik ve yoksulluğun karşıt uçlarda hiç olmadığı kadar birikmesi; bir uçta şatafat, lüks, israf, zenginliğin tüm biçimleri, diğer uçta açlık ve yoksulluk. Bir uçta bir avuç azınlık, diğer uçta milyonlarca yoksul, emekçi! Neoliberal kapitalizmin bu çelişkileri daha da derinleştirmek demek olan azami kar önündeki her şeyi barbarca bir yıkıma uğratarak arkasına bakmadan ilerlemesi elbette ki “aklı başında” tüm sermayedarları endişelendiriyor. Bunların yanında mühtemeldir ki, Türkiye kapitalizmi özelinde yaşanan AKP gerçeğinin de ciddi bir etkisi vardır Ali Koç’un söylemlerinde.

Marx ve Engels’in dediği gibi kapitalistler daha çok andaki durum, kar ve konumlarıyla ilgilenirler, bu kapitalist üretimin, ekonominin anarşizan yanı nedeni ile böyledir. AKP iktidarı döneminde neoliberal soygundan Türkiye’nin geleneksel tekellerinden ziyade AKP’nin temsilcisi olduğu kesimlerin nemalanması, Koç gibi tekellerin karlarının düşmesi, devlet kaynaklarında paylarına düşenin azalması nedeni iledir. Rakip tekellerin siyasal iktidarında desteğinde hızla büyüyüp kamu kaynaklarını neoliberal bir barbarklık ile yağmalamaları Ali Koç gibi sermaye tekel sahiplerini rekabette zayıf düşürmektedir. Onlarla yapılan rekabetin kendi doğal yasalarının yetersiz kaldığı yerde kapitalizm eleştirisine soyunmaktadır. Muhtemelen onun eşitsizlikten kastettiği budur. Kapitalizmle gerçek anlamda bir sorunu yoktur. Onun bütün nimetlerinden sınırsız bir şekilde yararlanırken nasıl olsun ki!..

Sermaye sahibi burjuvaların kapitalizme eleştiri getirmeleri yeni değil. Özeliklle 90’lardan bu tarafa bir çok burjuva böyle söylemlerde bulundu. Emperyalist kapitalizmin teknoloji tekellerinden birinin sahibi olan Bill Gates’in yıllar önce bir Afrika ziyaretinde açlık ve yoksullukla buluşan kara Afrika gerçeği ile karşılaştığında hayırseverlik damarı kabarmış ve servetinin bir kısmını yardım için ayıracağını söylemişti. Bill Gates’ten önce G.Soros’un neoliberalizmin yıkıcı piyasa seferberliğini eleştirerek her şeyi “piyasanın çözümüne terketmenin” vahim sonuçlar doğuracağını söylemiş ve “kapitalist kurumların gözden geçirilmesini” istemişti.
Bu koşullar vahşi sömürü ve tekel rekabeti, açlık,yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik, geleceksizliği büyütmesi işçi sınıfı içerisinde gelişecek sınıfsal tepkilere de güçlü zemin sunuyor.

kapitalizm-nedir

Kapitalist barbarlığın bu neoliberal yıkıcılığı sadece sınıfsal olanı değil, kapitalist üretim ve egemenlik ilişkilerini de tarumar etme potansiyeline sahip. “Sermayenin engeli kendisidir.” Kapitalizmin bu yıkıcı karakterine bir düzen vermek, geriye çekmek, işçi sınıfı ve emekçilerin koşullarını daha yaşanabilir hale getirmek, sistemin bekası için olmazsa olmazdır. Yoksa bazı liberal solcu tayfanın dediği gibi, işçi sınıfında sadece sömürülecek bir yön değil, üretilen metalar için bir “talep”, “müşteri” profili de gördüklerinden değil. Çok saçma olurdu bu. Hele de Marx kapitalizm işleyiş yasalarını bu kadar açık ve net ortaya koymuşken.

Hep diyoruz, tuhaf zamanlarda yaşamaya tutulmuşuz diye. Kapitalizm eleştirisinden kendisine devrimci, sosyalist, komünist diyenlerin fersah fersah kaçtığı, lafını bile etmediği bir kesitte sermaye sahiplerinin kapitalizm eleştirisine girişmeleri tuhaf geliyor. Sistem analizi, toplumsal, sınıfsal çelişki ve çatışma alanlarının gizlenmesi, toplumun hareketinin maddi yasalarına kafa yorulması, bunun için burjuva kurumlaşmalarının oluşturulduğu bir kesitte, sermaye düzeninin gerçekleri bir yönüyle kendi sınıfsal penceresinden yaklaşması, sınıf mücadelesinin koşullarında hiç de yadırgatıcı olmamalı aslında. Kapitalist üretim ve egemenlik ilişkilerinin büyük bir yıkım yaratarak ilerlediği, dünyanın neredeyse yarısının bir kaynaşma içerisinde olduğu bir süreçteyiz. Devrimci, sosyalist, komünist öncülerin kendilerine bir alternatif olarak ortaya koymadığı kesitte işçi sınıfı bu ilişkilere karşı mücadelesinde başka bayraklar altında yürüyebiliyor. Ya da açlık, sefalet, yoksulluk, düşkünleşme, yozlaşama içinde çürüyor. Fakat bu çürüme içerisinde birşeyler de boy veriyor. Dip akıntılar belli bir hedefe doğru ilerliyor.

Sırası gelmişken “eşitsizliklerin neden kapitalizmden kaynaklandığına” Marx’ın Kapital’inden cevaplar üretelim. Son küresel ekonomik kriz vesilesiyle -bağlantılarının tamamından kopartarak da olsa- bu kadar teslim etmişlerken onların sermaye temsilcilerinin atladığı yanları da göstermiş oluruz.

Kapitalizmin nesnel-maddi hareketini, bu harekete yol açan yasaları kavrayarak ancak gerçeğe, kapitalizmin neden eşitsizliğin kaynağı olduğuna ulaşırız. Marx Kapital’de bu hareket yasalarını incelerken birbirine sıkı sıkıya bağlı üç başlığın, yasa ve eğilimlerinin altını çizer. Bugün inatla görmezden gelinen bu yasa ve eğilimler şunlardır:

1) Kapitalist birikimin mutlak genel yasası,
2) Kapitalist birikimin tarihsel gelişme eğilimi,
3) Emek ve sermaye arasında uzlaşmaz karşıtlık ve tam bu yasa eğilimlerin ulaşacağı yer olan sosyalizmin kaçınılmazlığı.

Kapitalist Birikimin Mutlak Genel Yasası

“Sefalet, nispi artı nüfusla birlikte ürer ve biri diğerinin zorunlu koşuludur; artı nüfusun yanı sıra yoksulluk, kapitalist üretim ve zenginlik artışının bir koşulunu oluşturur…”

“Toplumsal servet, işleyen sermaye, bu sermayenin büyüme ölçüsü ile hızı ve dolayısıyla, proletaryanın mutlak kitlesi ve emeğin üretkenliği ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Sermayenin genişleme güdüsü ile emrindeki emek gücünün gelişmesi de aynı nedene bağlıdır. Bunun için yedek sanayi ordusunun nispi büyüklüğü sermayenin potansiyel enerjisiyle birlikte artar. Ama, bu yedek ordunun faal orduya oranı ne kadar büyükse, sefaleti, çalışma sırasında katlandığı ıstırapla ters orantılı olan toplam artı-nüfusun kitlesi de o kadar büyük olur. Ensonu, işçi sınıfının düşkünler tabakası ile yedek sanayi ordusu ne kadar yoğun olursa, resmi yoksulluk da o kadar yaygın olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak genel yasasıdır.” (Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, s. 661.)

“…Ensonu, nispi artı nüfusun ya da yedek sanayi ordusunu, birikimin büyüklüğü ve hızı ile daima dengeli durumda tutan yasa, emekçiyi sermayeye Vulcan’ın Prometheus’u kayalara mıhlamasından daha sağlam olarak perçinler. Sermaye birkimine tekabül eden bir sefalet birkimi yaratır. Bu yüzden bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, bilgisizliğin, zalimliğin, ahlaki yozlaşmanın birikimi ile aynı anda olur.” (Kapital, Birinci Cilt, s. 663.)

içerik

Kapitalist birikimin mutlak genel yasasının özü zenginliklerin bir uçta, sömürücü sınıfın elinde birikirken, işçi sınıfı ve ezilenlerin payına sefalet koşullarının düşmesidir. Bu yasa sermaye sahiplerinin iyi, ahlaklı, dürüst, adil ya da tam tersi kötü, ahlaksız, sahtekar olmasından, yani sermaye sahiplerinin niyetlerinden bağımsız işler. Ali Koç gibi Türkiye tekelci sermayesinin koçbaşı olan bir sermaye tekelinin sahibi olan birinin “kapitalizm eşitsizliklerin kaynağıdır” sözüne gerçekten inanması da durumu değiştirmez. Bir sermaye grubunun çıkarlarını savunup, koruyacaksa eğer kapitalizmin ekonomik yasalarına da uygun davranacaktır ya da yok olacaktır. Ortası yok. Kapitalizme içerilmiş zorunlu hareket yasalarını çözümlerken Marx, zenginlik ve yoksulluğun karşı uçlarındaki birikimini her seferinde daha büyük bir sermayeye gereksinim duyan kapitalist genişletilmiş yeniden üretim süreçlerinden; sermayenin organik bileşimin yükselmesi, değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranla daha hızlı büyümesi, kapitalistlerin kar oranlarındaki düşüşe karşı koymak için sürekli tekniği geliştirerek, değişmeyen sermayeyi daha büyüterek sürdürdüklerinden çıkartır.

Teslim edilmesi gereken şey, sermayenin büyümesi, genişletilmiş yeniden üretim süreçlerinin kar oranlarının düşmesi eğiliminin sadece ekonomik olanla sınırlı kalmayıp alt yapısal olanın üst yapıyı belirlediği (ve üst yapının alt yapı üzerinde dinamik etkide bulunduğu) ve sınıfsal çelişki ve çatışmaları da derinleştirdiği gerçeğidir. Kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle birlikte sistemin temel çelişkisi üretimin giderek artan toplumsal karakterine karşı mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki çelişki de derinleşir. Burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz karşıtlık büyür. Üretim araçlarının özel mülkiyeti, rekabet ve üretim anarşisi üzerine inşa edilmiş kapitalist toplumun iktisadi yapısı emperyalizm çağında keskinleşen çelikilerini ve istikrarsızlığını, tekeller ve emperyal ülkeler arasındaki eşit olmayan gelişme, belirginleşen çelişkilerde kendisini ortaya koyar. Denge ve istikrar (ne kadar ararlarsa arasınlar hem siyasal hem ekonomik istikrar) ancak geçici dönemler için var olabilir; yıkıcı rekabet, istikrarsızlık, yıkıcı hegemonya ve egemenlik savaşları farklı biçimler altında sürkeli var olur, kaçınılmazdır. Ve bu durum bir başka tarihsel eğilimi, evrimi ortaya çıkartır.

Kapitalist Birikimin Tarihsel Gelişme Eğilimi

“Aslında söz konusu olan, kaynağını kapitalist üretimin doğal yasalarından alan toplumsal çelişkilerin gelişim basamaklarının yüksek ya da alçak oluşu değildir. Söz konusu olan bu yasaların kendileridir, tunçtan bir zorunlulukla etkin olan ve kendilerini kabul ettiren bu eğilimdir.” (Marx, Kapital)

Kapitalizmdeki gelişme eğilimlerini belirleyen, kapitalist rekabet, genişleyen yeniden üretim ve toplumsal üretimin artışı, kapitalist bir ülkenin dış pazara doğru açılması, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, kapitalist rekabetin tekelleşmeyi ortaya çıkarması, emperyalizm aşamasına geçiş ve tek bir dünya kapitalist ekonomisinin ortaya çıkışı ve günümüz kapitalist emperyalizminde küreselleşmenin kazandığı boyut ve biçimler, kapitalist toplumun ekonomik yasalarının gelişiminin, hareketinin sonucudurlar. Onlar kapitalist toplumdaki harekete hükmeden kapitalistlerin iradesinden bağımsız nesnel yasalardır.

“Bu dönüşüm süreci, eski toplumu, tepeden tırnağa yeter derecede çözüp ayırır ayırmaz, emekçiler proletaryaya ve onlara ait emek araçları sermayeye çevrilir çevrilmez, kapitalist üretim tarzı kendi ayakları üzerinde duracak hale gelir gelmez, emeğin daha geniş ölçüde toplumsallaşması, toprak ile diğer üretim araçlarının toplumsal olarak daha fazla sömürülen ve dolayısıyla ortak üretim araçları olarak geniş ölçüde kullanılan üretim araçları haline dönüştürülmesi ve özel mülk sahiplerinin daha fazla mülksüzleştirilmeleri yeni bir biçim alır. Şimdi mülksüzleştirilecek olan kimse, artık kendi hesabına çalışan emekçi değil, bir çok emekçiyi sömüren kapitalisttir.

Bu mülksüzleştirme, kapitalist üretimin kendi içinde taşıdığı yasaların işlemesiyle, sermayenin merkezileşmesiyle gerçekleşir. Bir kapitalist, daima bir çoklarının başını yer. Emek sürecinin gitgide boyutları büyüyen kooperatif şekli, bilimin bilinçli teknik uygulaması, toprağın yöntemli bir bir biçimde işlenmesi, emek araçlarının ancak ortaklaşa kullanılabilir emek araçlarına dönüştürülmesi, bütün emek araçlarının bileşik toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmasıyla sağlanan tasarruf, bütün insanların dünya pazarları ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, bu merkezileşme ya da birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesiyle elele gider.

Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki sürekli azalmayla birlikte, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü de alabildiğine artar; ama gene bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizmasıyla eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler, yaygınlaşır.

Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler.” (Kapital, Birinci Cilt, s.782)

Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi kapitalist üretim süreçlerinin yıkıcılığından doğar. Sermaye ile proletarya arasındaki uzlaşmaz karşıtlık kapitalizmin yıkılmasının tüm objektif koşullarını içinde toplar. Çelişkiler büyüdükçe ihtiyaç olan subjektif koşullarda,yani sınıfın merkezi genel kurmayı olacak olan komünist devrimci partide oluşmaya başlar.

Uzlaşmaz Karşıt Çelişkilerin Keskinleşmesi Ve Sosyalizmin Kaçınılmazlığı

Kapitalist emperyalist sistemin içsel çelişkilerinde ki derinleşmeyle,sistemin çözemeyeceği çelişkiler olarak daha belirgin şekilde açığa çıkmaya başlamaları sosyalizmin ön koşullarının olgunlaşmasıdır.

Sermaye ideologları, temsilcileri kapitalizmin üretim ve egemenlik ilişkilerinden doğup büyüyen tüm sorun, çelişki ve eşitsilikleri maddi kökenlerinden kopararak ele alırlar. Kapitalizmin ekonomik mekanizmalarının işleyişinden bunlardan doğup gelişen sınıfsal çelişki ve çatışmaların otaya koyduğu çözümlerden uzaklaştrımak isterler. Zenginlik ve yoksulluğun iki uçtaki birikim süreçlerinin nedenselliği bilinmesine rağmen belirsizleştirilip, karmaşa içerisinde boğulmaya çalışılır. Kapitalist özel mülkiyet, tekelleşme ve sermaye birikim süreçlerinin tüm sorunların kaynağı olduğu gizlenir. Gizlenir çünkü, emperyalist kapitalizmin tarihsel ekonomik gelişiminin neye karşılık geldiği, doğurduğu toplumsal sorunlar, sınıfsal çelişkilerde keskinleşme birikimi ve bunu nasıl bir tarihsel-toplumsal gelişime yol açacağı tahmin edilmektedir. Tarihsel bir zorunluluk olarak sosyalizmin kaçınılmazlığı, kapitalizmin içsel çelişkilerinden doğmaktadır. Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması olduğu gibi son aşamasıdır da. En yüksek aşamasındaki kapitalizm, ekonomik ve toplumsal koşulların olgunlaşmasıyla, çelişkilerin keskinleşmesiyle sosyalimzin ön koşullarını oluşturur.

Seramaye sahiplerinin kapitalizmi eleştirmeye kadar götüren nedenlerin arasında kapitalizmin yapısal çelişki ve sorunların üstesinden bir türlü gelinememesi başta gelir. Burjuvaziyi gelecek kaygısıyla sürekli yeniden yapılanma programları düzenlemeye iten daha yönetilebilir bir sistem (ve tabiki azami kara ulaşma çabası) ve toplumsal, ekonomik siyasallık arayışına götüren işte bu yapısal çelişkilerdir. Tüm çelişki ve kriz alanlarındaki karşıtlıkların kronik bir hal alması sistemi tarihsel sonuna doğru götürmektedir. Kriz birikim ve alanlarının salt ekonomik alanla üretimin temelindeki özel mülkiyeti, azami kar, üretim anarşisi ile sınırlı olmadan üst yapısal tüm alanları da daha çok kesmeye başlaması sitemin tıkandığının da işaretleridir. Siyasal rejim, devlet, din, aile, hukuk, eğitim gibi sistemin yapısal koşulları haline getirilmiş tüm bu kurum ve ilişkilerin yaşadıkları sarsıntı ve çözümlerin ilerleyişinde bu tıkanmanın güçlü işartelerini görüyoruz.

Üretici güçlerdeki gelişmelerin bugünkü düzeyi, üretimin ve emeğin küresel düzeyde yoğunlaşama ve toplumsallaşmasına karşın mülkiyetin az sayıda tekelin elinde toplanması, üretim ilişkilerinde kökten bir değişimin zorunlu hale geldiğine işaret etmektedir. Bu zorunluluk kendisine en çok kapitalist özel mülkiyet dünyasından doğup gelişen çelişkilerin sınıfsal, toplumsal düzeyde keskinleştiği evrelerde gösterir. Emperyalistler arası çelişkiler (bugün 2. dünya savaşından sonra en ileri noktadadır), sınıfsal, ulusal, cinsel, demokratik, ekolojik nitelikteki çelişkiler ancak bir sosyalist devrim yoluyla çözümlenebilir bir aşamaya geçmiştir. Sistem içerisindeki en ileri reformlar dahi yüzeysel kalarak, çelişkileri çözümden çok hafifletmeyi sağlayacaktır, ama bir süre sonra bu hafifletme yeniden ağırlaşacak ve devrimci çözümün kapısı tekrar kendisini gösterecektir.

Sincan F Tipi Hapishanesi Ercan Akpınar