Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Selahattin Demirtaş’ın Seher’i üzerine bir değerlendirme

Selahattin Demirtaş’ın Seher’i üzerine bir değerlendirme

Selahattin Demirtaş’ın Seher başlıklı öyküler kitabını, kitap fuarından aldığımız 12. baskısından okuduk. Kitabın birkaç ayda 150 bini bulan satış düzeyi, onu şimdiden Türkiye’nin en çok satan kitapları arasına sokmuş durumda. Ancak, 7 Haziran’da 6 milyon oy almış, sonra faşist iktidar tarafından bastırılmış ve hapse atılmış bir partinin eşbaşkanı tarafından hapiste yazılmış, toplumsal muhalefetin genişçe bir çeperinde daha okunmadan merak ve sempati uyandırabilecek bir kitap olarak, bu satış düzeyinin ve yarattığı yankının çok değil, aksine, halen olabileceğin epey altında seyrettiği söylenebilir. Bunun başlıca nedeni yine faşist, şovenist baskılar ve bununla da bağıntılı olarak kitabın dağıtım (özellikle Kürt kent ve kır yoksullarının kitaba erişim) sorunları olabilir. HDP’nin 7 Haziran’dan sonra giderek gemi azıya alan faşist saldırganlığa karşı pasif ve etkisiz tutumu ve halen parlamenterizmi esas alarak büsbütün etkisizleşmesi, yanısıra kitabın kendi mütavazılığı da, bu tür bir kitaba dönük toplumsal-siyasal beklentileri bir ölçüde düşürmüş olabilir.

Önemli bir nokta da şu: Kitabın, yazarının siyasal kimliği ve temsil ettikleriyle, aslen de faşizmin zindanlarından bir özgürlük soluğu olarak sembolleşmeye uygun bir zemini varken, siyasal, yazınsal, kolektif olarak sembolleştirilmesinden sanki bilinçli olarak uzak duruldu. Bir kitabın sembolleşmesi, toplumsal, siyasal, ideo-kültürel bir hareketin, bir duruşun, bir özlemin simgesi ve bayrağı haline gelmesi, aynı zamanda kitabın kendisinin de yaygın okunmanın ötesinde, toplumsal-siyasal olarak kolektif bir etkinliğe dönüşmesidir. Seher için ise, birkaç yazarın övgüsü, kitap fuarlarında birkaç etkinlik dışında, doğru dürüst ve süreklileşmiş bir tanıtım kampanyası, okurları da katan kolektif etkinlikler yapılmadı. Hatta bu tür bir ürünü süzüp tarihsel-toplumsal yerine oturtulmasına katkıda bulunacak doğru dürüst bir edebi veya siyasal incelemesi ya da tartışması da olmadı. Demirtaş’ın siyasal çizgisine yakın olanlar tarafından abartılı övgüler yapıldı, benimsemeyenler tarafından yok sayıldı. İkisi de yanlış. Ayrıca edebi yönelimi olan bir ürünü, yalnız siyasal değil edebi açıdan da değerlendirebilmek gerekir.

Demirtaş’ın öyküleri, gerçek anlamda bir edebi niteliğe sahip değil. Herhalde ömründe ilk kez öykü yazma çabasına giren biri için de, olması beklenemez. Buna karşın Demirtaş’ın bir kalem tutuşu var. Edebiyata dönük bir yeteneği ve daha önce okur düzeyinde de olsa edebiyatla epey ilgilendiğini gösteren bir birikimi olduğu, kitapta kendisini alttan alta hissettiriyor. Tüm öykülerinde değilse bile bazılarında işlenmeyi bekleyen ham bir cevherin yanıp sönen bazı ışıltıları var.

Öykü edebiyatın en kolay ve çıraklık evresi diye görülür, oysa en zor ve en nankör alanıdır. Dünyadan ve Türkiye’den sevdiğiniz beşer şair, beşer romancı sayın desek, herhalde zorlanmadan bir çırpıda sayarsınız. Üçer öykücü sayın desek, öyle kalırsınız. Öykünün, özellikle kısa öykünün zorluğu, birkaç kişilik bir durum veya kesiti, birkaç sayfa içinde perspektif kazandırarak evrenselleştirebilmenin çetinliğinden gelir. Aynı anda özlü, yalın, esinleyici, etkileyici ve derin olabilmesi gerekir. Kısa öyküde, genellikle karakter yaratma, zengin kurgu, bir kişi veya olayı çeşitli yön ve bağıntılarıyla işleme olanağı yoktur. Genellikle okurun bildiği veya tanımakta zorlanmayacağı bir ya da birkaç prototip kişi, durum, fikir, duygu-durum kesit ya da parçasından yola çıkarak şaşırtı, sarsıcı, derin bir anlam evreninin ucunu açmak, gerçekten büyük ustalığı gerektirir.

Demirtaş’ın öykülerinin günümüz edebiyatına göreli bir artısı, post-modernizmin adeta mutlak egemenliğine uzak, toplumsal gerçekçiliğe daha yakın durması. Seher’deki çoğu öykü, kendi yaşam ve gözlemlerinden, ya da eşbaşkanlık sürecinde şikayet ve dilek tarzında halktan dinlediği ya da kendisine aktarılan durum ve olgulardan seçilmiş/esinlenmiş gerçek yaşam anektodlarından geliştirilmiş görünüyor.

Dil: Çok yalın, kısa, düzgün, hatta düz ve naif cümleler. Bunun bir artı’sı bir de eksi’si var. Post-modernizmin anlatılan gerçekliği tümüyle silen, kendinden başka bir şeyi göstermeyen dil virtözlüğü ve kat kat imgesel örtü ve sislerinden uzak. Dolayısıyla dilin kendisini geri çekerek, okurun dikkatini anlatılanda toplamasını sağlıyor. Bu iyi. Ancak bu kadar düzgün ve düz cümleler de, anlatım olanaklarını kısıtlıyor ve anlatılanı da tek düzeleştiriyor. Bu kötü. Edebiyat dilden ibaret değildir, fakat (dilcilik, öznel-idealist imgecilik, estetizm, teknik virtüözlüğüne ve fetişizmine kaymadan) dil ve estetik işçiliği olmadan da bir ayağı sakat kalır.

Demirtaş, anlatılarına edebi iklim katmak için genellikle birkaç yöntem kullanıyor. Birincisi, tekrarlar. Bu tekrarlar, öykülere hem ritmik bir yapı katıyor, hem de bir nakaratının her tekrarlanışında duygu yükünü artıyor, veya metnin ana gövdesiyle gerilimi artıran bir imgeye dönüşüyor. Basit ama etkili bir yöntem. Ancak çoğu öyküde hep bu aynı yöntemin kullanılması, etkisini giderek azaltıyor. Çünkü okur bu yöntemi bir kez kaptı mı, bir sonraki öyküde bu ritmik nakaratlar başlayınca öykünün nereye gideceğini anlamakta zorlanmıyor, ya da gayrı-ihtiyari biçimde ana metini bırakıp bu nakaratları takip edip sonunda ne olacağını anlıyor. Bu da öykülerin ana metnine olan ilgiyi zayıflatabiliyor.

İkincisi, farklı durumlar arasında, özellikle de gündelik çalışma ve yaşam rutini ile siyasal durumlar arasında geçişlilikler. Örneğin siyasetle pek bir ilgisi olmayan gündelikçi kadın temizlik işçisi, işe giderken polisin gaz copla saldırdığı bir protesto gösterisinin arasında kalıyor, yaralanıyor, gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor, siyasetle böyle tanışıyor ve bilinçleniyor. Bir başka öyküde, çocuk yaştaki taşeron Kürt inşaat işçileri, işin bitiminde birikmiş paralarını alıp alamayacakları endişesi yaşarken, öykünün sonunda inşaatında çalıştırıldıklarının bir F tipi cezaevi binası olduğunu anlıyoruz. Bir işçi buna küfrediyor. Bir diğerinde Halep’teki bir küçük esnaf lokantası sahibinin hikayesiyle Halep’teki cihatçı çetelerin katliamları arasında bağ kuruyor. Bir başkasında bir çocukluk anısını bulunduğu cezaevinin mektup denetmenlerine mizahi bir mektup biçiminde anlatıyor. Bu gibi öykülerinde, ayrıca ya umutsuz bir aşk hikayesi, ya araba takıntısı, ya ölmüş olan çocukluk arkadaşının rüyasına girip canının çektiği pastırmayı hatırlatması gibi insanlık durumlarını da öyküye katıyor. Biri geçim/yaşam koşullarına, biri siyasal, biri genellikle aile, gelenek veya aşka dair, bazan birbirini bütünleyen bazan birbirine aykırı ve gerilimli durumların bu üçlü kombinasyonunun olduğu birkaç sayfalık öyküler, yine naif, ama daha canlı ve gerçekçi bir dramatizasyon hissi veriyor. Kendisi zaten trajik ya da komik olan bir durum üzerinden yapılmaya çalışılan dramatizasyon örnekleri ise çok zayıf.

Üçüncüsü, öykülerdeki trajik ve mizahi yönler. Salt trajik ve salt mizahi kutuplarda yer alan öyküler olduğu gibi, bu ikisinin iç içe geçtiği veya birinden ötekine geçiş yapılan öyküler de var. Trajik olanda, kısa öykülerde genellikle olduğu gibi ayrıca anlatmaya ve açmaya gerek duymadan prototip veya çağrışımlar üzerinden, sol okurun anlamakta zorlanmayacağı bir arka plan iması sağlayabiliyor. Trajik olanı melodram veya melankoliye kaymayan sınırlar içinde tutmayı da biliyor. Ancak bir yandan kadına dönük tecavüz ve töre cinayeti üzerinden ataerkillik ve aileyi eleştirirken, diğer yandan çözülen aile bağları karşısında gelenekçi, aileci bir romantizme düşmekten de kendini alamıyor. Öykülerde, Demirtaş’ın siyasete de taşıdığı esprili kişiliğinden de bildiğimiz, mizahi yön daha güçlü gibi. Okurken yer yer gülümsetiyor, birkaç yerde kahkahayla güldürüyor. Bunun post-modern “yapı-bozumcu” ironi, parodi, geyik tarzına uzak, yer yer düşündürücü yer yer kara mizaha yakın bir gülmece olması anlamlı. Trajik ve mizahi olanı iç içe geçirdiği veya birinden ötekine geçiş yaptığı öykülerde bunları kaynaştırabildiği ölçüde etkiyi artırabiliyor, tutturamadığı yerde ise trajiği hafifsetmiş mizahiyi pedagojik ve düşündürücü olmaktan çıkarmış post-modernizme yaklaşabiliyor.

İyi bir örnek: Çocuk, taşeron, kaçak çalıştırılan inşaat işçisi Hüseyin’in kara sevdasını anlatırken: “Hüseyin’in Berfin’e olan sevdası da kaçaktı, çocuktu, güvencesizdi.” Çok kötü bir örnek: Halep Ezmesi başlıklı öyküde Arap Kebabı ile cihadçı çetelerin katliamları arasında kurulan iğreti dolayım. (Bu öyküde yazar, Hatay’ın tarihi-turistik-kültürel özelliklerinden bahsetmeyi bırakın, orada neler yaşanıyor ona bakın, demeye çalışıyor olabilir. Ama bir yandan Hatay’ın yemeklerinin yapılışını ve lezzetini ballandırarak anlatması, arada da durmadan cihatçı katliamlarını tekrarlaması, hiç hoş olmayan çağrışımlar yapıyor.)

Demirtaş’ın öykülerinde yer alan aşk anlatımlarında, bir tane bile sağlıklı aşk yok. Biri tecavüz ve töre cinayetiyle sonuçlanıyor. Biri meczubi hayallerden ibaret ve bir cinayet bir sakatlanma ile sonuçlanıyor. Biri karşılıksız içe gömülen kara sevda, başkasıyla evlenmiş sevdiği katliamda ölünce, intihar ediyor. Biri yine hiçbir karşılığı ve gerçekliği olmayan kuruntusal kara sevda. Biri de aşktan eser kalmamış iş ilişkisine dönüşmüş bir evlilik. Demirtaş kadına dönük ataerkil şiddetin, tecavüz, cinayetin yanısıra aşk konusunda erkekleri de kapsayan bir toplumsal yaraya parmak basmak istiyor olabilir. Aşk konusu bu kadar vahimse, ki yalnızca geleneksel ilişki kalıntıları bağlamında değil neoliberal kapitalizm bağlamında bizce de öyledir, bu konuda trajik veya mizahi örnekler anlatmanın ötesinde bir şeyler söylemek gerekir. Demirtaş ise, aşk konusunda bu kadar vehamet örneklerini arka arkaya dizerken, neredeyse Freudyan bir tarzda, anne-baba ile çocuk ilişkisine dair son derece şefkatli, nostaljik, olumlu, geleneksel-romantik olabiliyor.

Öyküler, herhalde başlığa Seher öyküsü çıkarıldığı, ilk iki öykü erkekleri sert biçimde eleştiren kadın sorununa ilişkin olduğu ve kitap katledilen ve şiddet gören kadınlara atfedildiği için, genel olarak kadın sorununa ilişkin olarak algılandı ve kadın örgütleri tarafından daha fazla sahiplenildi. Seher öyküsünde, tecavüze uğradığı için kendisini öldürecek olan ailesinin erkeklerine karşı kendisini savunmazken, kendisini öldürme görevi verilen küçük erkek kardeşini cezaevine girmekten korumaya çalışması, gerçekten insanı daha bir sarsıp deşen bir vurgu. Bununla birlikte öykülerin toplam kişi kadrosunda, Demirtaş’tan pek beklemediğimiz sayıda (ana ya da yan öykü kişileri olarak) işçiler de var. Konfeksiyon işçileri, taşeron çocuk inşaat işçileri, gündelikçi temizlik işçisi, otobüs şoförü, garson… Ama Demirtaş’tan beklediğimiz gibi, öykülerdeki işçiler hemen hiç çalışırken/sömürü bağlamında görülmüyor, biri dışında işçi olarak görülmüyor, kadın, Kürt, Arap, çocuk, esnaf gibi, ezilenci boyut genellikle öne çıkarılıyor. Büyük/orta boy sanayi/işletme işçisi, mevsimlik tarım işçisi yok. İşçilere dair tek sorun da güvencesiz, kaçak çalışma, çocuk işçiler gibi görülüyor. İşçiler, Demirtaş’ın bir öyküsünde “bizim cenah” dediği, taşeron güvencesiz işçiler, emekçiler, kent ve kır yoksulları, emekçi kadınlar, beyaz yakalı emekçiler, esnaf, öğrenci, mülteciler, Kürtler, Araplar toplamı, yani çoğulculuk yaklaşımı içinde herhangi bir bileşen olarak ele alınıyor.

“Temizlikçi Nazo” öyküsü ise epey farklı, bir işçi damarı taşıyor. Belediye işçisi motor ustasının, Mustang hayalleri kurarken tamir ettiği külüstür bir otobüsün altında kalarak ölen bir işçinin kızı olan Temizlikçi Nazo’nun, kadın işçi değil işçi kadın olduğu özellikle vurgulanıyor. Babasından kalan otomobil dergilerini okuyarak büyüyen, arabalara olan ilgisi ve merakı oradan gelen Nazo’nun, öykü boyunca karşılaştığı çeşitli meslek ve sınıflardan kişilerin sahip olduğu/olabileceği otomobil markaları üzerinden yaptığı sınıfsal kestirimler, öyküye anlamlı bir sınıf bakış açısı katıyor.

İşçilerin, Demirtaş’ın siyasetinde hiç olmadığı kadar öykülerinde (çoğu işçi karakteristikleriyle ele alınmasa bile) yer tutması, artık hayatın bir dayatması. Bununla birlikte, son öyküde yer verilen, Cizre’de tarım, hayvancılık, el sanatları, turizm kooperatifleri (tabii, sanayi yok!) üzerinden sunulan (Demirtaş’ın kendi deyişiyle) “olabildiğince demokratik toplumsal ekonomi” ütopizmi, işçi sınıfını sınıf olarak inkar eden Demokratik Konfederalizm anlayışında bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Demirtaş’ın kitabını, ağır sansür nedeniyle adını koymadan da olsa, “Sonu Muhteşem Olacak” öyküsüyle, siyasal bir mesaj ve ümit vererek bitirmek istemesi gayet anlaşılır. Ne var ki, özel mülkiyeti, sermaye egemenlik ve iktidarını lağvetmeden, işçilerin ve kent ve kır yoksullarının sermayeyi sepetleyen iktidarı tesis edilmeden, kent/belediye konseyleri, mahalle meclisleri ve tarım, hayvancılık, el sanatları, turizm kooperatifleri ile “kendine yeterli” bir ekonomi geliştirmek, “işsizlik ve yoksulluğu neredeyse bitme noktasına getirmek”, “yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, uyuşturucu, fuhuş gibi geçmişin bütün kötü mirasını yok edebilmek”, “21. yüzyılın ilk yarısında bütün dünyaya örnek olabilecek bir model inşa etmeyi başarmak”, “temiz enerji atılımı, tarih ve doğa ile uyumlu kentleşme, herkese sağlanan eşit ve ücretsiz sağlık hizmetleri, tarafsız ve adil çalışan yargı kurumları, doğrudan demokrasinin hayata geçirilebildiği halk meclisleri, cinsiyet, inanç ve yaşam tarzı konusundaki özgürlükçü anlayışları (ile) bütün dünyanın dikkatini ve hayranlığını üzerine çekmek”, “hem bölgelerinde hem de ülkenin genelinde toplumsal barışın sağlanması”…ne yazık ki, tamamen anarko-liberal halkçı ütopizmdir.

Seher’deki öykülerin naifliği ne dilden, ne işçileri emekçileri yoksulları ezilenleri konu edinirken gözetilen bir pedagojiklikten, ama sosyalizmi, sosyal-siyasal devrimi reddedip, kapitalizmle prekapitalist ilişkileri harmanlayarak, liberal demokrasiyi genişletip aşağıdan halk katılımıyla bütünleştirerek dünyanın “düzeltilebileceğini” sanan bu çocuksu ütopizmden kaynaklanıyor. Son öyküden sonra geriye dönüp diğer öyküler tekrar okunduğunda, bu ütopik bakış açısın izleri, yer yer nostaljik/romantik biçimlerle birlikte daha iyi görülebiliyor. Örneğin kentsel dönüşüm üzerinden servet yapan ama işkoliklikleri nedeniyle insani ve toplumsal bir yaşamları kalmayan mimar çiftin karşısına (ne işçi sınıfı ne gecekonduları yıkılan/yaşam alanları gasp edilen işçi ve emekçiler ama) bir balıkçı köyü; büyük kentin “kalabalıklar içinde yalnızlığı”nın karşısına ise yine geleneksel ilişkiler ve “işyerlerini kendileri işleten köylüler” konuluyor. İlginçtir, bu öyküde mimar çift, rantsal dönüşümün suç ortağı olmakla, biriktirdikleri servetin işçi emekçilerin sömürüsünden alınan rant payı olmasıyla, çalıştırmaya başladıkları işçi-mimarları sömürmekle, proje-ihalecelik vurgunculuğuyla değil, ama yalnızca makinalaşmalarıyla, ailelerine, yaşlı babalarıyla ilgilenmemeleriyle eleştiriliyor.

Sonuç olarak, Seher öyküler kitabı, hem yazarının siyasal kimliği, hem hapishanedeki duruşu ve üretkenliği, hem kitapta yer alan bazı edebi ışıltıları (özellikle Nazo ve Seher) hem de siyasal ütopik-reformist yaklaşımlarıyla tartışılmayı gerektiriyor. Edebiyatla uğraşmaya devam etme şansı ve tercihi olursa, geliştirebileceği ancak işlenmesi gereken bir edebi cevheri var. Tabii bizim dileğimiz öncelikle, tüm sol-muhalif siyasal tutsaklarla birlikte bir an önce serbest bırakılmasıdır!

Ayrıca bkz:

Öcalan’ın demokratik konfederalizm ve komünalizmi üzerine

Öcalan’ın demokratik konfederalizm ve komünalizmi -2

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*