Anasayfa » GÜNDEM » Seçimlerin ardından…

Seçimlerin ardından…

Biz insanlara öncelikle yaptıkları işten bakarız. İlk olarak ve sadece siyasi görüşleri odağından bakıp ona göre sınıflandırarak insanlara savundukları şu veya bu partiye göre otomatik olarak değer biçmeyi doğru bulmayız. Bu görüşler farklı farklıdır. Önemlidir. Fakat insan hayatının, insanın bir gününün büyük ve asıl kısmı aslında çalışarak geçer. Siyasi görüşünün ne olduğundan, hangi partiye oy verdiğinden bağımsız olarak insanlar önce çalışır, ha babam de babam, bütün ömürleri boyunca, durmaksızın çalışırlar. Kendilerini değil, patronları zengin etmek için! Yaşamlarındaki asıl ağırlık noktası budur. Ne iş yaptıklarıdır. Hangi sınıfın üyesi olduklarıdır.

Biz sınıf bilinçli devrimci işçilerin de elbette seçimlere giren çeşitli partilere ilişkin değerlendirmelerimiz olur. Son seçimlerde parlamentoya giren dört siyasal partiye baktığımızda bunlardan hiçbirinin doğrudan işçi sınıfının talep ve özlemlerini savunmadıklarını, bizi temsil etmediklerini tespit ettik. Şu veya bu partiyi destekleme kararı almadık, yeterli hazırlığımız olmadığı için bağımsız bir işçi arkadaşı aday da göstermedik. Ancak bu partilerin siyasi çizgilerine göre farklılıklar gösterdiklerinin de farkındaydık, seçimlerle birlikte oluşan siyasal ortamın da içerisindeydik. Bu partilerin her birinin birbirlerinden farklılıklarını göstererek girdikleri kampanya rekabetinde, biz hiçbirinin gündelik, olağan, her günkü çalışmaya, bu çalışmanın kapitalist niteliğine karşı çıkmadıklarının altını çizdik. Sol-sağ liberal, milliyetçi-faşist, Sünni-İslamcı seçim program ve söylemlerinin hiçbiri işçilerin patronlar tarafından normal kabul edilen her günkü sömürüsünü tartışmaya açmıyor, buna karşı çıkmıyordu.

Oysa Bursa’dan başlayıp ülkeye yayılan, ardından giderek çözülen, ama geçtiğimiz aya bizce asıl damgasını vuran gelişme metal-otomotiv işçilerinin özgürlük mücadelesi oldu. Çoğu geçmişte AKP’ye oy vermiş, çeşitli siyasi görüşlerden işçiler yıllar sonra bu ülkede yasadışı bir grevi fiilen gerçekleştirdiler. “Meşhuriyet” çağının yaşandığı günümüzde meşhurluğun yolu görünür olmaktan, ekranlarda boy göstermekten, göz doldurmaktan geçtiği için Bursa’dan başlayan metal fırtınasından tüm Türkiye’nin yeterince haberi olmadı. Bu yüzden dergimizde akıntının tersine giderek sayfalarımızın ağırlığını bu büyük direnişe verdik.

Seçimlerin en çarpıcı gelişmesi AKP’nin iktidarı kaybetmesi oldu. 13 yıldır iktidarda olan bu işçi düşmanı partinin oy yükselişi artık durdu ve gerilemesi görünür oldu. Türkiye’deki burjuva demokrasisini en geri düzeyde tutmakta giderek zorlanan ve giderek daha fazla zora başvuran bu parti son iki yılda karşısında iki büyük ayaklanma (Gezi ve Kobane) bulmuş, kampanyasına döktüğü milyonlarca lira, harekete geçirdiği yüzbinlerce parti ve devlet görevlisine karşın yüzde kaç oy alırsa alsın toplumsal meşruiyetini çok öncesinden kaybetmişti. Son kozunu bu seçimlerde oynadı. AKP seçimde kendi tabanından kaçışları önlemek üzerine kurulu bir savunma stratejisi yürüttü. Kürt sorununa burjuva çözüm sürecini (başlatmadan) askıya aldı. Fiilen İslami söylem ve sloganlar temelinde ve yeni şeyler vaat etmekten çok, diğer partilerin vaatlerini boşa çıkarma çabasıyla geriden gelen bir kampanya yürüttü. Kendileri açısından asıl düğüm noktası HDP’nin baraj altında bırakılması yoluyla oy düşüşlerini perdelemek ve parlamentoda oy gücünün ötesinde bir temsil hakkını gasp etmekti. Stratejisini de bunun üzerine kurdu. Erdoğan ve Davutoğlu giderek şovenist dozu artan bir söylem yürüttüler, paralel olarak devlet cephesinden illegal vuruşlar da ’90’lı yılları hatırlatırcasına tekrar gündeme geldi. Faşist saldırılar HDP bürolarının bombalanmasından yakılmasına, birkaç yerde araç ve kahve taranmasından insan yakma girişimlerine ve en son Diayrbakır mitinginin alçakça bombalanarak bir kitle kırımı hedeflenmesine dek çeşitli yöntemlere kadar vardı, hayatını kaybeden 10’a yakın HDP’li oldu.

CHP, adaylarının bir bölümünün önseçimle belirlenmesinden başlayarak yıllar sonra ilk defa kendisi açısından proaktif ve pozitif bir kampanya stratejisi yürüttü. İşçilerin, emeklilerin yaşam koşullarına değen sosyal liberal bir vaat kombinasyonu belirleyerek yer yer inisiyatifi ele almayı, konuşulmayı bile başardı. Fakat bu kalıcı olmadı. Seçim esasen iki parti (AKP-HDP) ve iki lider (Demirtaş-Erdoğan) arasında geçti. CHP açısından HDP’ye ve liberal taleplere daha yakınlaştığı, bu kulvara kalıcı şekilde yerleşmeye doğru ilerleyen bir hatta yürütülen bir kampanya oldu. Oylarını koruması da bu sayede mümkün oldu.

Hiçbir şey yapmadan siyaset yapmayı ilke edinmiş, ’90’lı yıllardaki faşist toplumsal birikimin kaymağını oya çevirmeye yeminli MHP’yi geçiyoruz.

Bu seçimin kazananı HDP oldu. Kürt siyasi hareketi 25 yıllık bir yasal mücadele deneyimine de sahip, köklü bir hareket. Cumhuriyetin başından bu yana hakları yok sayılmış, özerkliği elinden alınmış Kürt ulusunun artık eskisi gibi yönetilemeyeceği bu seçimlerle bir kez daha tescillenmiş oldu. Türkiye Kürdistanı’nın bütün illerinde AKP’yi sildiler, kendi bölgelerinde egemen parti konumlarının altını çizdiler, Kürt sorununa burjuva demokratik çözüm taleplerinin arkasında durdular. Sol liberal demokratik içerikli bir kampanya yürüterek Türkiye burjuva demokrasisinin siyasal alanda geri dönülmezcesine yerleşikleşmesine en hazır parti olduklarını gösterdiler. PKK ve HDP’nin Kürt ulusunun siyasal temsilcisi oldukları bir kez daha görüldü, AKP’nin kontrollü bir gerilimle PKK’yi oyalama politikaları iflas etti. HDP aynı zamanda tarihsel olarak ömrünü doldurmuş bir dönemin antifaşist devrimci örgütlerinin de çözülüşünü hızlandırdı, barajı aşmasıyla birlikte bir yandan da kendisiyle birlikte bu çözülen grupları da burjuva demokrasisine bağlama misyonunu yerine getirdi.

Saraylı saltanatlı uzun sefahat yıllarının ardından AKP için çözülüşün seçim sonuçlarıyla da resmileşmesinden işçiler zerre kadar üzülmeyecek, bu siyasi meftanın arkasından “iyi bilirdik” demeyeceği gibi, son dönemde daha açık ettiği sınıf düşmanı yüzü nedeniyle ancak bir küfür savuracaktır. Burjuva demokrasisinde seçimlerin işlevi eskiyen partilerin gönderilmesine, yenilerinin getirilerek işçilerin sömürüsünün, kapitalist üretimin devam ettirilmesine, sisteme rızanın yenilenmesine dayanır. Bu seçimlerde HDP barajı geçmeseydi tekelci burjuvazinin köklü gruplarının da desteğini çektiği AKP boşa düşerek bu kez muhtemelen seçimlerde yaptığı hile vesilesiyle Türk-Kürt işçi ve emekçilerin birleşik bir ayaklanmasıyla düşürülecekti. Barajın yıkılması bu patlamayı önledi. Kazanan burjuva demokrasisi oldu.

Ancak on yıllardır devlete çöreklenmiş ve herşeye rağmen %40 oyunu koruyan AKP çelişkisiz bir teslim olmayla burjuva siyasal krizi sonlandırmayacaktır. Küçük burjuvazinin ham hayali “çelişkisiz, krizsiz bir Türkiye” yok! AKP’nin gidiş sürecine girildi, ancak bu kolay olmayacak. Burjuva siyasal krizi hafifletme ve çözme umuduyla yeni aktörler devreye girdi, HDP ve onun arkasında-içinde kümelenen küçük burjuva siyasi aktörlerin düzeniçi yürüyüşleri devrimci olan ne varsa heybeden atılmaya devam ederek bundan sonra da sürecek. Bizim de sınıf bilinçli devrimci işçiler olarak yürüyüşümüz devam edecek. Orada da çelişkisiz, çatışmasız, kolay bir yol yok. Ama yazımızın başına dönersek, biz kapitalist çalışmadan başlayarak toplumsallaşan, sermayenin işçi toplumunun boğazına geçirdiği yularları, kölelik zincirlerini, bu esas ve ama hiç sorgulanmayan, görünür olmayan çelişkileri çöze gevşete, göstere göstere koparana dek yürüyeceğiz. Bir siyasal devrime, kapitalist devletinizi yıkıp yerine bir işçi devletini kurmaya doğru!

İşçi Meclisi’nin 58. sayısından alınmıştır

2 yorum

  1. yazının ana yaklaşımıyla hemfikirim. herkesin yurttaş, sandık bekçisi filan kesildiği günlerde övgüyü de hakediyor. iki noktanın ise yazar ve grup açısından tartışmaya değer olduğunu ve yaklaşımın iskeletiyle de çeliştiğini düşünüyorum. 1. yine geleneksel top yekün ulus kategorizasyonu yapılıyor. artık yapmayın gözünüzü seveyim ulusal hareket program, pratik ve oy toplama/ organizasyon biçimleriyle bile küçük burjuva değil burjuva bir harekete dönüşmüştür. hdp/pkk sermaye programları açısından bir çok şeyin temsilcisi filandır ama ulus temsilciliği kavramı haksız bir meşruiyet yaratıyor. (bence burda metal süreci tartışmalarında da düşülen bir kavramsal yenilenme sıkıntısı var. bakış açısı aslında geleneksel emek hareketinin kavramsal sınırlarını hayli zorluyor. metal yazılarında da sendika karşıtı her şey var. yine niye dönüp yeni, hiç öncekilere benzemeyen bir sendika propagandasıyla bağlama yapılıyor? böyle bir sendika hiç olmadı. abd’de eski ıww deneyimi bile yapısal sorunların tüketiciliğiyle eridi. ) 2. siyasal devrim kavramıyla final yapılıyor. burada ufak bir hata söz konusu olabilir çünkü hareket bir yandan da komünist devrimden bahsediyor. siyasal devrim, politik bir bakış açısına ve eni konu devrimi bir iktidar ve dağılım sorununa indirgemeye bizi götürebilir. marxist anlamda politikanın eleştirisi ekseninden ilerlersek siyasal devrimle toplumsal devrim aynı şey değildir ve ikincisini savunmalıyız. ben burada da aynı yaklaşımda olabileceğimizi seziyorum. dostane bir not olarak dikkate alın lütfen. hepinize kolaylıklar.

  2. Muhsin paylaşımın için teşekkürler. 1. konu hakkında; sizin de yorumuzda belirttiğiniz üzere “ulusal hareket” ulusal bir harekettir. Yazıda bu hareketin küçük burjuva ya da burjuva bir hareket olduğuna dair özel bir vurgu yapılmamış. Ancak çok uzun bir süreden beri bu hareketin devrimci değil, reformcu olduğu tespitini yapıyoruz. Kendileri de zaten artık bu iddiada değiller. Ulusal hareketler (adı üzerinde) bir ulusun işçilerini de burjuvalarını da kapsarlar. Bir yerden sonra da yollar ayrılır. Sizin yorumunuzda “ulus temsilciliği” dediğiniz, yazıda geçen “Kürt ulusunun siyasal temsilciliği” ifadesi bizim arzularımızdan bağımsız, nesnel bir olgudur. Görüşlerimizi kapsamlı olarak açıkladığımız metinlerde çok uzun bir süredir “her ulusun iki ayrı ulus olduğu” tespitini yapıyor, burjuvalar ile proleterler arasındaki geçici ortaklığın çelişkilerin proletarya lehine keskinleştirilerek aşılması gerektiğini anlatıyor, Kürt işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarının komünist bir devrimde olduğunu vurguluyoruz. 2. konu hakkında; evet komünist devrimciyiz, salt siyasal-sınıfsal bir iktidar değişikliği ile sınırlı bir bakışa sahip değiliz. Ancak siyasal devrimden vazgeçen, siyasal devrim olmaksızın toplumsal bir devrim yapılabileceğini savunan bir bakışımız da yok. Yazının sonunda “siyasal-toplumsal bir devrime, kapitalist devleti yıkıp proletarya diktatörlüğünde devletsiz, sınıfsız, sınırsız bir dünyayı kurmaya doğru!” da denebilirdi. Ve bu da yanlış değil, doğru olurdu.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*