Anasayfa » GÜNDEM » Seçimler Üzerine…

Seçimler Üzerine…

Ercan Akpınar’ın Tekirdağ 2 No.lu F Tipi hapishanesi’nden göndermiş olduğu ve elimize 2 Mayıs tarihinde ulaşan seçim değerlendirme yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Yerel Seçimler Üzerine

1- 31 Mart Yerel Yönetim Seçimleri 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından hukuki, siyasal ve pratik olarak da kurumlaşmış “yeni rejim tipi” koşullarında hayata geçen ilk seçim oldu. Siyasal rejimi ve burjuva devleti çok dar bir çekirdeğin elinde toplayan bu yeni rejim burjuva demokrasisi adına ne varsa adım adım tasfiye etti. “Demokrasi” adına söylem düzeyinde bile kala kala bir tek “seçimler ve sandık” demokrasisi kalmıştı, onun da tabutuna son çivi 31 Mart seçimleriyle birlikte çakıldı. Başta İstanbul olmak üzere birçok yerde seçim sonuçlarının tanınmaması, devlet kurumlarını devlet gücünü kullanarak halkın tercihlerinin yok sayılması, işçi ve emekçi sınıfların, ezilen halkların bu yeni rejim gözünde yok ve yük sayıldığının açık göstergesi oldu. 10 Nisan’da açıklanan “ekonomik reform” programıyla da siyasal yok saymanın ekonomik karşılıkları da gündeme alındı. Kıdem tazminatlarından, emeklilik sistemine; vergi düzenlemelerinden halkın elinde kalmış kaynakların sermayeye aktarımına kadar birçok saldırı programının devreye sokulacağı anlaşıldı. Siyasal ve ekonomik kriz yeni faşist rejim koşullarında derinleşerek ilerlerken emekçi sınıfların yaşamı ve geleceği üzerindeki kara bulutlar da çoğalmaktadır. Egemen iktidar çevrelerinin iktidara mecbur olmalarının bu kriz koşullarını daha da karmaşık bir hale getirmesi çözüm olanaklarını da sistem açısından imkansızlaştırıyor. Soruna yol açan egemen sınıf kesimleri ve onların politik temsilcilerinin izlediği siyasal ve ekonomik politikalar bütünü tüm parametrelerde tıkanmış haldedir, çözüm ve vizyonları yoktur. Daha tehlikelisi ise sistem içi çözüm olanak ve güçlerine de alan açmamalarıdır. Yönetemeyen iktidar bizatihi kendisi kriz odağı haline gelmiştir. 31 Mart seçimleri ardından yaşananlar AKP/Erdoğan iktidarının hiçbir koşulda, özellikle de seçimler sonucunda iktidardan çekilmeyeceğinin göstergesi oldu. Bir belediye seçimi için bu kadar direnen bir iktidarın merkezi iktidar için göze alacakları şeyler elbetteki daha fazlasıdır. 31 Mart yaşanacakların fragmanı oldu.

2- Sermaye düzeninde yapılan seçimler işçi ve emekçi halkın bir dönem boyunca hangi burjuva kesimin yönetip baskı altında tutacağının belirlenmesi için yapılır. Normal burjuva demokratik seçimlerin amacı ve hedefi budur. Fakat siyasal rejimin burjuva anlamda dahi demokratik bir içeriğinin kalmadığı günümüz dikta koşullarında bu amaç ve hedef artık merkezi faşist iktidar çekirdeğinin akibetinin ve bekasının onaylatılması olarak dönüşüme uğramıştır. Tıpkı 31 Mart yerel seçimlerinin kendi özgülünden koparak bir referanduma dönüşmesinde olduğu gibi, bundan sonraki tüm seçimler Saray rejiminin referandumu şeklinde geçecektir. İktidarı devlet olarak örgütlenmiş, onunla birleşmiş, onu kendi siyasal ihtiyaçlarını koruyan bir araca dönüştürmüş bir siyasal-sınıfsal odak olarak bu seçimleri/referandumları kaybetmemek için her yolu kullanacaktır. Herhangi bir ahlaki, hukuki, siyasi sınırla da kendisini bağlamayacaktır. (bkz.31 Mart seçimleri)

3- Siyasal rejimi ve burjuva devleti çok dar bir çekirdeğin elinde toplayan bu “yeni rejim” sermaye düzeninin krizlerini dindirmeyi vaat etse de attığı her adımda tüm krizleri yaygınlaştırıp, derinleştirmekten öte bir sonuç vermedi. AKP/Erdoğan’ın 17 yıllık iktidarında uyguladığı neoliberal politikaların tıkanması kapitalist emperyalizmin küresel düzeyden yapısal sorun ve krizlerin de derinleştirici etkisiyle bunalımlar artık “normalleşti”. Kapitalizmin küresel düzeyden yaşadığı sınıra gelip dayanmışlık hali, zenginlik ve yoksulluğun hiç olmadığı kadar karşıt uçlarda birikmesi, rejim ve hegemonya krizleriyle birleşerek çürüme ve yozlaşmayı da yaygınlaştırdı.

Türkiye kapitalizmi de son dönemlerde yaşadığı nev-i şahsına münhasır dönüşümlerle, emperyalist kapitalizme ve onun fonlarına ve ithalata bağımlılığı dolayısıyla bu sorunları en derinden yaşayan ülkelerden oldu. Mali oligarşik kapitalizmin küresel düzeyden yaşadığı bunalımın yansımaları, finans kapitalin siyasal ve ekonomik nedenlerle değişen tercihleri Türkiye kapitalizmini çevirecek, sıcak para ve kaynak ihtiyacını büyütünce borçla dönen ekonominin çarkları yavaşladı. Tarihin en derin ekonomik krizinin merkezine doğru ilerlemeye başladı. İlk şok dalgası 24 Haziran seçimlerinin ardından geldi. Döviz kurlarındaki ani yükseliş Türkiye kapitalizminin yapısal zaaf ve sorunlarını açık etti. İthalata bağımlı, yüz milyarlarca dolar dış borcu olan, aşırı ve dengesiz üretimle hantallaşmış ekonomi bir anda stagflasyona doğru yol aldı. İşsizlik, enflasyon, faizler ve döviz kurları (Türk Lirasının devalüe olması) birbirini tetikleyerek yükselişe geçti. Ekonominin bir anda durgunluğa girmesi meta fiyatlarını birçok nedenle yukarı doğru fırlattı. Üretim ve tüketim en geri sınırlara çekildi. Özellikle temel ihtiyaç maddelerinin (gıda vd) artan fiyatları emekçi sınıfların bunlara ulaşımını iyice zorlaştırdı. Enflasyon sürekli artarken ücretlerin sabit kalması alım gücünün azalmasını ihtiyaçlara erişimi zorlaştırdı. Hikayenin devamını, iktidarın ekonominin gerçek rakamlarıyla nasıl oynadığını, emekçilere nasıl hayal satmaya çalıştıklarını biliyoruz. Yerel yönetim seçimlerinin öngünlerinde yakalandıkları bu kriz koşulları nedeniyle bir yenilgiden çekinen iktidar, tanzim satışlarla krizin toplumsal yansımalarını -en acil olan alanda- seçimlere kadar kontrol altında tutmaya çalışırken “varlık kuyrukları” (!) söylemleriyle de sorunun vehametini gizlemeye çalıştı. Tabi salt ekonomik kriz değil, özellikle bölgesel sorun ve kriz alanlarında ABD ve AB’yle açılan mesafenin bir “ittifak krizine” dönüşmesi, S-400 ve F-35 meselesi AKP/Edoğan iktidarını dış politikada tam bir çöküş ile karşı karşıya bıraktı. ABD-Rusya arasındaki boşluklardan sızma politikası taktik özellikten çıkarılıp çaresizce stratejik bir noktaya taşınmasının büyük hatası onu bölgede eli kolu bağlı bir hale getirdi.

4- AKP/Erdoğan iktidarının tüm parametrelerde yaşadığı tıkanma ve kriz halini bir fırsata çevirmek isteyen burjuva muhalefet 24 Haziran’ın rövanşı için 31 Mart seçimlerine yüklendi. Sermaye sınıfının her iki kliği arasındaki güç dengesinin değişebileceğinin işaretlerini veren bu kriz koşulları, her kliği kendi meşrebince bir politik strateji belirlemeye itti. AKP/Erdoğan yanına MHP’yi de alarak soyut, hamasi, milliyetçi-muhafazakar bir beka söylemine sarılırken (bir başka şansı da yoktu), muhalefet iktidarın halkın yaşadığı sorunları çözme kapasitesini yitirdiğini, özellikle ekonomik krizin bizatihi sorumlusu olduğu üzerinden propaganda yürüttü. İktidar beka söyleminin ruhuna uygun iç ve dış düşman kavramlarını diline dolarken oluşturacağı karşıtlık sayesinde seçimleri atlatıp, önünde açılacak 4,5 yıllık seçimsiz süreçte iktidarını sürdüreceğini umut ediyordu. Muhalefet ise rejim üzerinde söz hakkını daha fazla yitirmemek için bu aynı 4,5 yıllık sürece elini güçlendirerek girmek için tüm gücünü seferber etti. Seçim sonuçları ve İstanbul özelinde yaşanan iktidar baskısı, sonuçları tanımama eğilimi daha da ilerletilirse varolan kriz tüm alanlarda daha da içinden çıkılmaz bir hale gelir ve bir erken genel seçim yeniden gündemleşebilir. Türkiye kapitalizmi ve sermayesinin krizin bu şiddetini daha fazla taşıyacak mecali bulmakta zorlanacağını söyleyebiliriz.

5- 31 Mart’ta yerel yönetim seçimleri yapıldı. Ve alışıldığı üzere diğer herşey ve alanda olduğu gibi bu seçim sonuçlarından da bir kriz çıkartmayı başardılar. Özellikle 2010 Anayasa Referandumu ‘nun kabul edilmesinin ardından adım adım yükselen siyasal rejim krizi-öncesi bir yana- iç ve dış tüm parametrelerde birleşerek bir yönetememe krizi olarak, neoliberal muhafazakar güdük burjuva demokrasisinden faşizme doğru çözülür, adım adım ilerlerken demokrasi adına elde kalmış tek şey olarak lanse edilen “milli iradenin” belirlendiği seçimlerde 31 Mart tarihi itibarıyla bu sıfatını kaybetmiştir. Önce 7 Haziran seçimlerinin sonuçları beğenilmediği için 1 Kasım’da “tekrar seçime” gidilmişti. Ardından 16 Nisan referandumu’nda şaibenin adı olan “mühürsüz oyların” yasalara aykırı olarak geçerli sayılması geldi. 31 Mart seçimlerinde ise kriz ve çürüme zirve yaptı. Seçim öncesinde tüm devlet olanaklarının AKP/Erdoğan lehine, büyük medya desteğiyle sahaya sürülmesi, adaletsiz ve eşitsiz (burjuva anlamda dahil) koşullarda seçimlere gidilmesi bir yana seçim gecesi oy sayım sonuçlarının verilmesinin saatler boyunca kesilmesi, ardından özellikle İstanbul’da oyların yeniden yeniden sayılması, hukuğun iktidarın emrine amade olarak ayaklar altına serilmesi o “milli irade” ve “demokratik seçim” güzellemelerinin sahteliğini de açık etti. Siyasal iktidarın yenilgisini kabul etmemesi, belediyeleri teslim etmemek için direnmesi sonuçların tanınmamasını da getirebilir. Bu seçimde olmaz ise bir sonrakinde… İç ve dış siyasal koşullar, sınıf mücadelesinin o günkü düzeyi esas belirleyen olacak olsa da, 17 yıllık iktidarının ardından tüm devlet gücünü kontrol altına alan, onunla özdeşleşen siyasal iktidar böyle bir adım atmaktan çekinmeyebilir.

6- AKP iktidarı 31 Mart seçimleriyle her ne kadar toplamda oylarını korumuş görünse de büyük güç kaybı yaşadı. Türkiye ekonomisinin %70’ini taşıyan, nüfusun %65’ini oluşturan şehirleri, yani ekonomik ve demografik çoğunluğun yönetimi üzerindeki etkisi zayıfladı, güç kaybetti. Kendileri açısından beklenir bir şey olmadığı için hırçın ve sonuç tanımaz bir haldeler. Buzun kırıldığını, yolun açıldığını katı olan herşeyin buharlaşmaya başladığını ve artık hiç birşeyin 31 Mart öncesi gibi olmayacağının farkındalar. Oluşacak yeni siyasallığın, yeni politik iklimin “AKP’nin yenilgisi” kavramı üzerinden tartışılmaması, muhalefetin zaferinin küçültülmesi, yeni bir hareketlenmemeye yol açmaması için sonuçların kesinleşmesi elden geldiğince uzatılıyor. Bunun yanında özellikle Ankara ve İstanbul büyükşehir belediyelerinin geçen 25 yılda babalarının çiftliğine çevrildiğinin açığa çıkmaması, yolsuzlukların ortaya saçılmaması için önlem almaya ve olabilirse son anda kimi kaynakları başka kurumlara aktarmaya çalışıyor da olabilirler. Tabi bunun yanında zaman kazanarak kimi yöntemlerle seçim sonuçlarını kendi lehlerine çevirmenin hesabı içersindedir. Özellikle İstanbul’da…

İstanbul’un sembolik önemi biliniyor. Türkiye’nin ekonomik ve siyasal merkezidir. Oraya hakim olan Türkiye siyasetine, ekonomisine hakim olur. Büyük bir rant, 16 milyonluk nüfusuyla Türkiye’nin her tarafıyla toplumsal temas kurma merkezidir. İstanbul’un kaybedilmesi AKP’nin ana taşıyıcı kolonunun çatlaması demektir. Buna Ankara ve Antalya da eklendiğinde taşıyıcı kolonların AKP çatısı altında birikmiş çıkar beklentilerini taşıyamayacağı açığa çıkar. İlk siyasal-ekonomik depremde yıkılacak riskli bir yapıdır artık o! Güçlendirme çalışmaları, devlet kurumlarını, hukuki kurumları payanda yapma çalışmaları da bu binayı ayakta tutmaya yetmeyeceği farkedildiğinde yavaş yavaş terk edilmeye başlanacak ve metruk bir binaya dönüşecektir.

7- 31 Mart seçimlerinde Kürt siyasi hareketi ve HDP’nin aldığı politik tutum esas belirleyici nokta olmuştur. AKP iktidarının HDP üzerindeki baskısı, neredeyse tüm yerel yönetimlerini, parti yöneticilerini, milletvekili ve eş genel başkanlarını görevden alması, tutuklanmaları, kayyum uygulamaları Kürt halkında derin bir öfkeye yol açmıştı. HDP’nin bazı illerde AKP’nin karşısındaki adayı destekleme taktiği sonuç verdi ve başta İstanbul, Ankara, Antalya, Adana ve Mersin’de CHP adayları seçimleri kazandılar. HDP böylece Kürdistan’da kayyum atamalarına cevabını AKP belediyelerine CHP’lileri kayyum atayarak vermiş oldu! HDP’nin siyaseten etkisizleştirilmesi, kitlesiyle bağını kesmek için siyasal-hukuki baskı bu yaşananlardan sonra daha da artacaktır. Daha şimdiden birçok kazandığı ilçe belediyesi, KHK’lı adaylar nedeniyle elinden alındı. Aday olmalarında hiçbir hukuki engel yoktu ama kazanınca hukuk fikir değiştirdi. YSK’nın nasıl bir kurum olduğu, hukuktan çok siyasi bir yapı olduğu, iktidarın istemlerine uygun kararlar ürettiği böylece bir kez daha açığa çıkmış oldu.

8- Diyalektik materyalist yöntemin Marksist yorumu bize’her toplumsal sistemin (her burjuva hükümet, dönemsel iktidar gücü olarak da okuyabilirsiniz) yalnızca, insanların ihtiyaçlarını karşılama ve onlara gelecek için umut verme yeteneğinde olduğunu gösterdiği sürece’ varolacağını söyler. ‘Bunu başaramadığı an, yalnızca ekonomik değil, ahlaki, kültürel ve diğer tüm açılardan geri dönüşsüz bir çöküş sürecine girer. Böyle bir toplum, savunucuları asla kabul etmese bile artık ölüdür’ der.

31 Mart yerel yönetim seçimleri süreci ekonomik kriz koşullarında gerçekleşti. Yaşamsal ihtiyaçlarını en asgari düzeye geri çekmiş emekçilerin AKP iktidarına bir ders vereceği, ondan kopacağı genel beklenti halindeydi. Oy oranlarına bakıldığında bu durumun beklenen düzeyde gerçekleşmediği görülse de, bir kopuş ve ayrışmanın başladığı da teslim edilmelidir.

Geniş kitlelerde oluşmuş bilinç, yargı ve tercihlerin, politik tutumların radikal değişim süreçleri sanılanın aksine çok tedrici bir şekilde değişime uğrar. Toplumsal yapıda egemen olan, politik iklim, sınıf mücadelesinin düzeyi, muhalif hareketlerin etkinlikleri, tercihleri, kitlelerin yaşam düzeyi, ihtiyaç ve özlemleri egemen siyasetin halen umut var olup olmaması diyalektik bir hareket ve ilişkilenme içersinde bilinci oluşturan temel ilişkilerdir. Bunların yanında belki bir tarihsellik içinden çıkıp gelen toplumsal kültürel çerçeve, aidiyetler, ön kabullerde en az saydıklarımız kadar önemli, hatta toplumsal kamplaşma egemen sınıf klikleri arasındaysa eğer temel önemde olabilir. Ekonomik kriz koşullarında gelişmeleri değerlendirerek verili iktidarı başarısız bularak onu cezalandırma pratiği ancak belli bir sınıfsal bilinç edinmiş olmayı, en azından burjuvazinin “birey” tanımlamasındaki gibi bir ahlaki, kültürel, politik değişimi gerektirir. Türkiye’deki siyasal, politik ayrımlar uzun süredir etnik, mezhepsel, kültürel kimlik aidiyetleri üzerinden tartışıldığı, ulusalcılık ve muhafazakarlığın tüm taraflarca korunup kollandığı, derinleştirildiği, kitlelerin bunlar üzerinden taraflaştırıldığı için bu durumdan kurtulmaları zaman alacaktır. Marks ve Lenin’in “kendinde” ve “kendisi için sınıf” tartışmaları bu kapsamdadır. Kitlelerin bilincini belirleyen maddi üretim ilişkileri ve bu ilişkilerden türeyen politik-kültürel çerçevedir. Yaşam ve ihtiyacını verili egemen siyasallık ve iktidar ilişkileri içinde üretemeyen emekçi sınıflar ve bireyler sorgulamaya başladıkça, özlemleri ile kendisi arasındaki engelin de ne olduğunu, kim olduğunu görür. Başlangıçta bu resim flu, pusludur, zamanla netleşir. Bugün Türkiye’de AKP iktidarının işçi sınıfı ve emekçi halkın yaşamsal ihtiyaçlarının önündeki temel engel olduğu, onun yönetme becerisini yitirdiği gerçeğini görmeleriyle, bunun kapitalizmle olan içsel bağını kurmaları, asıl olarak sistemin aşılması gerektiği fikri henüz maddi gerçekliğin nesnel durumunda uzak görünse de. Dersim’de belediye başkanı seçilen “komünist” adayın vaat ettiği halkçı yönetim, ihtiyaçların ve hakların piyasa mantığının ötesinde ele alınmasının getirdiği sempati bu dönüşüme uzak olunmadığını da göstermektedir. Ülkede ekonomik sendikal mücadelenin konjonktürel olarak geri düzeyde olması, egemen sermaye sınıfı klikleri arasındaki çatışmaların toplumsal olarak tek tartışma olması, kapitalizmin insana yabancılığının artık aşılması gerektiğinin pratik bir konu olmasını geriye itmekte, dar bir kesimin gündemiyle sınırlamaktadır. “Dar kesim”den kastımız mali oligarşik burjuva tekelci kesimlerdir. Tarihsel olarak ömrünü doldurmakta olan kapitalist sistemin egemen çevreleridir. Toplumsallaşmış proletaryanın çıkarlarıyla bu egemen sermaye kesiminin çıkarları karşıt ve uzlaşmazdır. Dönem dönem çeşitli başka şeylerin öne geçmesiyle bu çelişki ve uzlaşmazlık perdelenebilse de ortadan kaldırılamaz.

9- AKP’nin 17 yıldır izlediği neoliberal yönelimlerin tüm alanlarda tıkandığı, çözüm üretemediği, yönetme yetenek ve kapasitesini yitirdiği, yeni “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin sorunlara çözüm bulmak şöyle dursun bizatihi sorun haline geldiği gerçekliği Türkiye kapitalist sistemi ve sermayesinin altını oymaya devam etmektedir. Özellikle ekonomik kriz koşulları, yüksek enflasyon, işsizlik ve düşük ücretler, demokratik hak ve özgürlüklerin neredeyse tümden yok sayılması böyle devam ederse bu süreç kendi içinde ivmelenerek devam edecektir.

Türkiye mali oligarşisi ve emperyalist kapitalistler Türkiye’nin yaşadığı bu kriz sürecinin verili rejim ve onun merkezileşmiş sınırsız-sorumsuz faşist iktidar ilişkileriyle aşılamayacağını hatta bunun bizatihi sorun olduğunu düşünüyorlar. AKP/Erdoğan iktidarının izlediği politikaların batı merkezli emperyalist kapitalist kesimlerle arayı açıp Rusya’ya yanaşması bölgesel-küresel düzeyden “sorun” olarak tanımlanıyor. AKP/Erdoğan ile Türkiye’nin siyasi rejimine belli bir denge ve kontrol mekanizması oluşturmaya çalışıyorlar. Burjuva demokratik çerçevede yasama ve yürütmenin ve yargının birbirinden ayrılıp bağımsızlaşması, yani kuvvetler ayrılığı ilkesinin, sermaye kesimleri arasında iktidar ve güç paylaşımının yeniden düzenlenmesini istiyorlar. Bu isteğin doğal yansımaları olarak medyanın özerkleşmesi (işçi ve emekçilere, Kürt halkına karşı ideolojik saldırı aygıtı işlevleri korunarak elbette), ifade ve inanç özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğünün üzerindeki kısıtların gevşetilmesini bekliyorlar. Liberal burjuva demokrasisinin temel ilkeleri kendilerinde de çok güdük bir hale geldiği için şeklen kalmasında bir sakınca görmüyorlar ama kitlelerin sistemden kopmaması için de bu şekilselliğin korunmasını istiyorlar. 2010 yılının ardından bir türlü durulmayan kitle hareketleri kapitalist sistemin geleceğini tehdit ettiği için belli bir kontrol mekanizmaları kurulmasını istiyorlar. Türkiye’deki 31 Mart seçimlerinden sonra oluşan siyasal tablo emperyalist mali oligarşik kesimlerin bu isterlerine kısmi bir cevap oldu. İktidar merkezileşmesi biraz gevşedi ama AKP/Erdoğan’ın buna nasıl bir yanıt vereceği, temsil ettiği kesimlerin bu paylaşıma ne diyeceği henüz belirsiz. Fakat iktidarın elindeki gücü paylaşmaya yanaşmayacağı ve krizi tırmandırmaya çalışacağı daha olası olarak beklenmelidir. Geçmiş deneyimler buna işaret etmektedir.

10- Burjuva düzen içinde siyasal-ekonomik merkezileşme yönünde atılan her adımın, alınan her mesafenin korunabilmesi, iktidarın sürdürülebilmesi için kitle desteğinin sürekli yeniden sağlanması gerekir. İktidar sahiplerinin, Erdoğan’ın sürekli konsolidasyona vurgu yapmasının nedeni bu ihtiyaçtır. Bir önceki rejimde salt çoğunluğu sağlamaları yeterliyken artık çoğunluktan fazlası gerekmektedir. İşler “yolunda” giderken iktidar-devlet olanaklarıyla bunu sağlamak nispeten kolay olabilir ama koşullar değişip zorluklar belirdiğinde çoğunluk da artık yavaş yavaş yeni arayışlara başlayacaktır. Milli, manevi, dini değerler skalasından çekilip sahaya sürülen yapıştırıcılar (siz “afyon” olarak da okuyabilirsiniz) bir süre sonra özelliğini kaybetmeye, kanıksanmaya başlanır. İşte o andan sonra geri sayım başlamış demektir. 31 Mart seçimlerinden sonra oylama sonuçları üzerinden yapılan oyalamalar, tekrar tekrar sayım yaparak iktidarı galip çıkaracak yol aramalara bakılırsa AKP/Erdoğan iktidarı öyle “seçimi kaybettik, halkımız bize muhalefet görevini verdi”diyerek sonuçları kabullenmek istemeyecek, şartları zorlayacaktır. Hiçbir diktatörün devrilmeden gitmeyeceği (güncel örnekler, Cezayir’de Buteflika, Sudan’da Beşir!) gerçeği sanki birkez de Türkiye’den sınanacaktır.

11- AKP/Erdoğan iktidarı yerel seçim gündemi nedeniyle ötelediği tüm ekonomik saldırılarını “reform” adı altında hayata geçirmeye hazırlanıyor. İçinde bulunduğu ciddi kaynak ihtiyacını yüksek faizler nedeniyle dış borç olarak gidermekte zorlandığı için yeni zam furyası ve vergi oranlarını arttırarak, işçi sınıfının kaynaklarını sermayeye aktararak bu gereksinimini içerden gidermeye çalışacaktır. İşçi sınıfı ve emekçilere dayatılacak bu koşullar, sermaye lehine
(kıdem tazminatlarının fona devredilmesi ve ödemelerin nerdeyse imkansız hale getirilmesi gibi) atılacak adımlar, emekçilerdeki isyan ve karşıtlık duygularını bileyecektir.

Seçimlerin ardından aşırı finansallaşma nedeniyle hesapsızca içine sürüklendiği borç krizi ekonominin çarklarının hareketini engelleyen temel sorunlardan biri olarak sürekli gündemde olacaktır. Yığılmış borçları ve büyük miktarlara ulaşmış borç faizlerini ödemek, rantiye beslemeye ayarlanmış ekonomiyi çevirebilecek oranda kaynak bulabilmek çok zor görünmektedir. İçerde özelleştirilebilecek pek bir şey kalmadığı düşünüldüğünde işçi ve emekçilerin kısıtlı kaynaklarına daha fazla el uzatılacağı tartışmasızdır. Emperyalist mali oligarşik çevrelerden beklenebilecek yeni borç transferleri de çeşitli bölgesel, siyasal, askeri sorunlar nedeniyle zora girmesi de bu kaçınılmazlığı destekleyen bir durumdur. ABD veAB merkezli finans çevrelerinin AKP/Erdoğan’ın Rusya ile geliştirmeye çalıştığı yakınlaşmayı durdurmadan herhangi bir borç transferine girmeleri pek olası değildir. Ancak yüksek faizlerle borçlanmayı zorlayan bu koşulların faturası da içerde toparlanacaktır. Önümüzdeki sürecin temel gündemi yüksek enflasyon, işsizlik, artan vergiler, toplumsallaşmış borç krizi ve bu koşulları destekleyecek siyasal baskı ve zor olacaktır. İçerde-dışarda yaşanacak ekonomi gündemi dışında bölgesel konular S-400 ve F-35’ler, NATO tartışmaları daha derinleşecektir.

12- Yerel seçimler özellikle iki şeyin altını çizdi. Birincisi AKP’nin yenilmezlik algısı ortadan kalktı, psikolojik üstünlüğünü kaybetti, gerileme dönemi başladı. İkincisi ise AKP/Erdoğan’ın özellikle İstanbul’daki seçim sonuçlarına yaklaşımı bu iktidarın genel seçimlerde kaybetse dahi kolay kolay iktidarını bırakmayacağını gösterdi. O dönemin ulusal, uluslararası koşulları, sınıflar mücadelesinin düzeyi ne olur, içinde olduğumuz ekonomik kriz ne sonuçlar doğurur bugünden kestirilemez olsa da, şu son yaşananlar önümüzdeki süreçlere dair yeterince veri sunmaktadır. Olağanüstü süreç ve gelişmelerin yaşanabileceği bir dönem açılmış görünmektedir. Tüm toplumsal, siyasal, sınıfsal güçler bu olağanüstülüğe karşı kendi tedbirlerini geliştirecektir. Türkiye işçi sınıfı ve ezilen-sömürülen emekçi halkları kendi kader ve gelecekleri üzerinde söz hakkını ellerine almadıkları takdirde, başkalarının davası için dövüşmeye zorlanacaklardır. Artık ömrünü tamamlamış bu kapitalist sitem ve onun siyasallığı içinde süren çürütücü, yozlaştırıcı tartışmalara değil, kendi gündem ve geleceğini oluşturabildiği oranda çıkarlarını hayata geçirebileceği pratiğe yönelmek acil görev olarak dayatmaktadır kendini.

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi / C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*