Anasayfa » BASINDAN » Seçim ve Devrim

Seçim ve Devrim

GİRİŞ

Tüm sınıfsal çıkar ve çatışmaların tek bir kişinin iradesinde tanımlandığı iktidar biçiminin mutlak olamayacağı açıktır. Her ne kadar bu tip bir iktidar biçimi varlığını, mutlak olduğu yanılsamasını kitlelerin bilincinde üretebilmesine borçlu olsa dahi. Toplumları oluşturan sınıfların ve sınıflar arasındaki ilişkilerin değişken ve dinamik niteliğine ve verili üretim ilişkilerinin devingenliğinin hızına bağlı olarak bu yönetim biçimi şu veya bu zaman dilimi içerisinde kendisini doğuran koşulların farklılaşmasına bağlı olarak tarih dışı hale gelir çözülür, çöker veya yıkılır. Bu değişim sürecine müdahalenin özneleri ve müdahalenin biçimi tarihin yönünü tayin eder. İktidar biçiminin üzerine bina edildiği mutlaklık fikri, toplumsal ilişkilerde yaşanan her bir değişimin yapının tümünün değişimini zorunlu kılacak bir katılık üretecek noktaya ulaşması, topyekun değişim fikrinin doğuşuna ve genelleşmesine kaynaklık eder. Kitlelerde filizlenen bu bilinç bir devrim olasılığını maddileştirir. Tek bir kişide tanımlanan iktidar biçiminin kendisi de koşulların ürünü olarak ortaya çıkar. Bu koşulların somutlandığı sınıf ilişkilerinin düzen içi çözümsüzlüğüne bağlı olarak yeni iktidar biçimi yeni koşullara denk düşen yeni bir sınıf iktidarına ve bunu ifade eden bir devlet tipine tekabül edebilir. Bu geçişi devrimci bir müdahale olanaklı kılar.

Emek-sermaye ilişkisinin genelleştiği bir toplumda genel oy, sınıf ilişkilerinde ortaya çıkan çatışmanın çözüm aracı işlevini görür. Bu nedenle her seçim sonucu, düzenin çözüm üretme kapasitesinin ölçümü için barometre niteliği taşır. Marksist literatüre ait olan bu barometre tanımlaması sıkça anlaşıldığı gibi oy oranları üzerinden sığ bir değerlendirme anlamına gelmez. Bir seçim sonucu her türlü oy kombinasyonuna rağmen biriken sınıf çelişkilerini çözümleme kapasitesine sahip olmaya da bilir. Komünistler -ilkesel olarak- verili kapitalist üretim ilişkilerinin ürettiği sorunlara, bu ilişkilerin yeniden üretimini içeren çözümler öner-e-meyeceklerine göre, seçimlerle ilişkilenme biçimleri düzenin bu sorunların sınıfsal çatışmada ürettiği karşıtlıkları anlamak ve ellerindeki araçların kapasitesine bağlı olarak bu çatışmayı devrimci bir eyleme dönüştürmek üzere biçimlendirmeye çalışmak olacaktır. Genel Oy’a bu yaklaşım tarzı sınıf savaşımının aldığı biçime ve komünist hareketin gelişmişliğine bağlı olarak seçimlere müdahalenin çok farklı biçimlerde tezahür edebileceğini gösterir. Bu biçim zenginliğinin bilince çıkartılması onları bir yandan kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin parçası olma, düzenin krizlerini aşmasının aracına dönüşme tuzağından uzak tutarken, diğer yandan da sermayenin seçimlerle sınıf ilişkilerini düzenleme sürecine kayıtsız kalma ataletinden kurtarır.

On altı yıllık AKP iktidarının hızla sermaye için işlevselliğini yitirmekte olduğu son gelişmeler ışığında söylenebilir. Önceki krizlere benzemeyeceği açık olan iktisadi krizin sadece zamanlaması ve boyutları öngörüden uzaktır. Sermaye için, tehlike böylesine yakınken, en azından toplumun yarısında toplumsal onay üretemeyen bir iktidarla devam etmek ya da yerine alternatifler üretmek sadece bir tercih konusu değil aynı zamanda buna dair kapasite ve olanaklara sahip olunup olunmadığı meselesidir. Bu nedenle 24 Haziran seçimleri sadece bir dönem için oldukça işlevsel olan tek kişide billurlaşmış bir iktidardan vazgeçip geçmemeye dair sonuç üretmeyecektir. Bu iktidar biçiminin mutlak olmadığını sermaye sınıfı da elbette bilir. Ancak aslolan daha işlevsel bir araca sahip olunup olunmadığı ve bu aracın bir krizi yönetmeye yetip yetmeyeceğidir.

Burada belirleyici olan üç unsurdan söz edilebilir: Bunlardan ilki olası krizin 2008’de başlayan dünya bunalımıyla bağlantılı olarak boyutlarıdır. İkincisi böyle bir olasılığın gerçekleşmesi durumunda sınıf ilişkilerinin alacağı biçimdir. Ve üçüncüsü devletin kapasitesidir. Bu üç unsurun tümü seçimlerin sonucunda ortaya çıkacak tabloya bağlı olarak süreç üzerinde belirleyici olacaktır. İlkin eğer iktidar seçim sonrasında kriz yönetimini Erdoğan’ın gerçeklikten kopuk ekonomi anlayışına ve politikalarına bağlı olarak yürütürse krizin etki kapasitesinin artacağını kestirmek zor değildir. İkinci olarak seçim sonrası iktidarın üretebildiği onay önceki seçimlerde de olduğu gibi sadece toplumun ancak yüzde ellisini kapsarsa sınıf savaşımının krizle birlikte biçim değiştirme olasılığı ortaya çıkabilecektir. Ve son olarak devlet aygıtının özellikle hukuk mekanizmasının verili yapısı restore edilmediği sürece çıplak zor ile toplumsal ilişkilerin yönetimi olanaklı olmaktan çıkacaktır.

İşte tüm bu gerekçeler nedeniyle seçim sürecinin devrimin olanaklarıyla ilişkisinin ele alınması ve ortaya çıkacak sonuçlara göre süreçle ilişkilenilmesi gerekir. Aşağıdaki yazı yeterliliği ölçüsünde bunu yapmaya çalışmaktadır.

KAVRAMLAR

Her durum analizi o analizin ihtiyaç duyduğu kavramlar üzerine bina edilmelidir. Seçime dair bir analiz de temelini devlet teorisinin oluşturduğu kavramlara ihtiyaç duyar. Bu nedenle öncelikle ‘Seçim’ ve ‘Devrim’ kavramlarından -Marksist teoriye dayanarak- ne anladığımızın açıklanması gerekir.

Kapitalizm genelleşmiş meta üretimidir. Bu toplum biçiminde insanlar birbirleriyle ilişkiye metalar aracılığıyla girerler. Görüngüde metalar sanki birbirleriyle bağımsız öznelermiş gibi hareket ederler. Ancak hiç bir meta pazara kendi kendisine gidemez. Onları pazara meta sahipleri götürür; değişilen meta ister tüketim malı, ister sermaye isterse emek gücü olsun. Bu haliyle tüm özneler meta sahipleri kişiliğine bürünür. İlişki bir kez metaların ilişkisi görünümüne sahip olduğunda kişilerin ilişkisi de bu metaların taşıyıcıları ya da sahipleri ilişkisi biçimini alır. Meta sahiplerinin ilişkisinin özü değişimdir. Her değişim aynı zamanda bir sözleşme anlamına gelir. Sözleşmenin kuralı eşit değerlerin eşit değerlerle değişimidir. Metaların karşılıklı eşitliğini belirleyen kural görüngüde meta sahiplerini de eşitler. Tekil ilişkinin genel nitelik kazanmasını hukuk sağlar. Bir toplumda hukuk o toplumda kurulan ilişkilerin (ki bu ilişkilerin tümünün temelini üretim ilişkileri oluşturur) genel kurallarını tanımlar. İki tekil meta sahibinin kurduğu ilişkide sözleşmenin ihlalinde kimin haklı kimin haksız olduğunu belirleyecek kural ilişkilerin genelinin nasıl kurulduğu ile belirlenir. Hukuk ilişkilerin genel kurallarını yani normu tanımlarken, devlet genel ilişki adına tekil olan ilişkiye müdehale yetkisine sahiptir. Bu nedenle devlet, ilişkilerin genelde nasıl, hangi kurallarla işlediğini söyleyen hukukun tekil ilişkilere müdehalesini sağlayan zor aygıtıdır. Bu yetkiyi genelin verdiği onay ile genel adına kullanır. Bu onayın ortadan kalktığı durumlarda devlet hukuktan soyunmuş, çıplak bir zor aygıtına indirgenmiş olur. Bu haliyle toplumsal bir onaya dayanmayan zor aygıtı, karşısında örgütlenecek zor aygıtının gücü oranında varlığını sürdürebilir. ’Kendisi bir toplumsal onaya dayanmayan devlet meşruiyetini kaybetmiştir’ demek, onun karşısında bir başka zor aygıtının daha meşruluk talebinin var olduğu anlamına gelir. Böyle bir talep maddi olarak ortaya çıkmazsa bir devletin meşruiyetini kaybettiğini söylemek boş lakırdıdan başka bir anlam ifade etmez. Hayatta karşılığı yoktur.

Sonuç olarak Seçim, değişen sınıf ilişkilerinin yeni denge hali için üretilen onay mekanizmasıdır. İktidar, bu yeni dengenin devlet erki biçiminde maddileşmiş halidir. Kapitalist bir toplumda kapitalist devlet kişileri meta sahipleri olarak görür ve bu kişileri vatandaş olarak adlandırır. Bu nedenle hangi sınıfsal konuma sahip olursa olsun erk talebi vatandaşların yani meta sahiplerinin talebi olarak şekillenir. Bunun dışında bir erk talebi burjuva hukukun temelleriyle uyumsuzdur ve sistem dışı kabul edilir. Bir burjuva devlette de işçiler iktidara gelebilir. Örneklerini Avrupa’da gördüğümüz üzere. Ancak iktidar talep eden bu işçi sınıfı, üzerinden vatandaş kimliğini soyup atmadığı sürece yani kapitalist üretim ilişkilerini ve onun ifade şekli olan mülkiyet ilişkilerini reddetmediği sürece kapitalist bir özne olarak hareket etmekten öte bir eylemde bulunmamış olur. Devrimci bir işçi sınıfı hareketi kapitalist mülkiyet ilişkilerini reddeden, bunun için de kendi sınıf kimliğinden de soyunmasına neden olacak bir tarihsel süreci önüne koyan sınıf hareketidir. Bu nedenle Marx’ın tanımlamasıyla komünisti tanımlayan iki unsur söz konusudur. Komünist: özel mülkiyete ancak genel olarak özel mülkiyete değil bizzat kapitalist özel mülkiyete karşı olan ve bunu ortadan kaldırmak için eylemini proletarya diktatörlüğüne kadar ilerleten kişidir. Proletarya diktatörlüğü, işçi sınıfının kendi sınıfsal konumunun ortadan kalkması için erk sahibi olmasından başka bir şey değildir.

Bir iktidarın el değiştirmesi, bu değişim zor yoluyla gerçekleşse ve hatta bir sınıf değişikliğine tekabül etse bile devrim niteliği taşımasına yeterli değildir. Devrim: İktidarın, egemen sınıf veya sınıfların elinden, bir başka sınıf veya sınıflar tarafından, kitlelerin zoru yoluyla, eski mülkiyet ilişkilerinin ilgası ve yeni bir üretim tarzının yasalarını işler kılmak için alınmasıdır.
Şimdi bu kavramları işe koşup ülkemizde verili sınıf ilişkilerini, bu sınıf ilişkilerinin olası seyrini ve görevlerimizi anlamaya çalışalım.

TARİH

Osmanlı toplum yapısı tartışmasına girmeksizin Cumhuriyet öncesi dönemde sermaye ve emek-gücünden ancak nüve halinde bahsedilebileceğini ileri sürmek yanlış olmasa gerekir. Yine benzer biçimde kapitalist üretim ilişkilerinin bir toplumda hangi dinamiklerle gelişeceği tartışmasına girmeksizin, İzmir İktisat Kongresi kararlarının, Osmanlı bakiyesi coğrafyada sermaye-emek ilişkisini geliştirmek için alınmış kararlar olduğunu da söyleyebiliriz. Ve son olarak 2018 Türkiye’sinin kapitalist üretim tarzına sahip bir toplum olduğunu ileri sürebiliriz. Bu üç tespit bize -ayrıntı tartışmalar ötelenirse- toplumun kapitalist öncesi sınıf yapısından işçi ve kapitalistlerden oluşan bir sınıf yapısına evrildiğini açıkça söyler. Nüve halindeki emek ve sermaye ilişkisinden egemen emek ve sermaye ilişkilerine…

Sermaye tek başına para, üretim aracı ya da satılmaya hazır mamul metalar değildir. Sermaye bir ilişki biçimidir. Yani üretimin koşullarının üreticiden ayrılarak özel mülk haline gelmesidir. Ancak bu durum ilişkinin tümünü ifade etmeye yetmez. Aynı zamanda üretimi gerçekleştirecek emek gücünün de bir meta biçimine bürünerek sermayenin unsuru halinde üretimin koşuları ile bir araya gelmesi gerekir. Emek gücünün metalaşması, genelleşmiş meta üretimi ile mümkündür. İşte cumhuriyetin ilk yılları bunun oluşum sürecidir. Kapitalist üretim için ilkin üretimi gerçekleştirecek üretim araçlarına ve bunun için de bir birikime ihtiyaç duyulur. Bu yetmez; aynı zamanda üretimi gerçekleştirecek işçilerin de olması gerekir. İşçileştirme denilen şey topraklarından kopartılan insanların şehirlere getirilip fabrikalara kapatılmasıyla olup biten bir şey değildir. İnsanların emek güçlerini satmak zorunda olmaları yani eski üretim koşullarında varlıklarını sürdüremiyor olmaları ya da yeni koşulların eski şartlara göre daha avantajlı olması gerekir. Bu da yeterli değildir. Aynı zamanda fabrikalara, işliklere kusulan emeğin aynı zamanda yaşamını sürdürebilmesi için gerekli metalara pazarda ulaşabiliyor olması gerekir. Bir kişi sekiz, on, on iki saat çalışıp aynı zamanda kendisinin ve ailesinin varlığını üretecek gereksinim araçlarını üretemez.

Bu anlattıklarımız aslında İzmir İktisat Kongresi’nde yeni bir sosyete (yönetici sınıf) yaratma görevini önüne koymuş devletin burjuva toplum programının görevlerini tanımlamaktadır. Bu program tüm iktidarların temel yönelimini belirler. Devlet eliyle birikim, bu birikimi üretim için harekete geçirme, kırsal emeği emek gücüne dönüştürme yani işçileştirme, işçilerin pazarda geçim araçlarına sahip olabilmeleri için geçim araçlarını üretme… Buradan şöyle bir tarih çıkar: Belirli bir hızda kırsal nüfus kentlere yönlendirilir; Sermaye üretiminin ihtiyaç duyduğu hammadde, enerji vb üretimler devlet eliyle gerçekleştirilir; Emek gücünün yeniden üretimi için ihtiyaç duyduğu ve sermaye tarafından üretilemeyen ürünlerin (ki bunlar neredeyse bütün temel ihtiyaç kalemlerini oluşturuyordu) üretimi için fabrikalar kurulur vb. Böylece kapitalist sınıf ile birlikte aynı zamanda devlet eliyle işçi sınıfı da yaratılır. İşte hangi hükümet tarafından yürütüldüğünden bağımsız olarak kapitalistleşme programının özeti budur. Topluma hizmet, toplumsal ilişkilerin sermaye ilişkileri olarak göründüğü bir toplumda, sermayeye hizmettir. SEK, Sümer Bank, EBK, TEKEL vb sıkça dillendirildiği gibi sosyal devlet anlayışının değil aksine fabrikalara devşirilen işçilerin emek güçlerinin yenilenmesi için ihtiyaç duyulan metaların devlet eliyle üretilmesi için kurulmuştur. Sermaye bu üretim alanlarını kapsayabilecek cesamete ulaştığında ve yatırımı karlı gördüğünde devlet işletmeleri işlevselliklerini yitiririler ve tasfiye edilirler.

Üretim ilişkilerinin koşullarının devlet eliyle üretilmesi her geçen gün palazlanan işçi sınıfının karakterini de tanımlar. Ücret düzeyleri ve hakların ölçüsü emek piyasası tarafından değil daha çok devletle girilen ilişkiler aracılığıyla belirlenir. Kırdan kente akışı teşvik edecek kadar yüksek, özel sektörün gelişimini engellemeyecek kadar düşük… Böylece, gelişen işçi sınıfında, kendisini devletle kurduğu ilişkilerle tarif eden bir bilinç biçimi oluşur. Bu bilinçle şekillenen karakter yaşam biçimi olarak kentli, seküler ve devletçidir. Sahip olduğu hakların bir mücadelenin değil devletle kurduğu ilişkinin ürünü olduğuna inanır ve bu nedenle kendi varlığını devletle özdeşleştirir.

24 Ocak 1980’e gelindiğinde üretici güçlerin gelişiminin dünya pazarı üzerine etkilerinin Türkiye Pazarı’nı da belirlediğini görürüz. Emek üretkenliği ve meta çeşitliliğindeki artış Dünya Pazarı’nda iş bölümünü şekillendirir. Sermaye ve meta yeni iş bölümüne göre hareket eder. Kapitalist dünya pazarı var oldukça her ulus bu pazarla o veya bu düzeyde ilişkilenmek ve bu pazarın bir parçası olarak uluslararası iş bölümünde rol almak zorundadır. Dünya pazarının yapısını belirleyen üretici güçlerdeki gelişmeler bütünün parçası olan ulusal pazarların yapısını da belirler. Bu ilişkiden bağımsız olabilmenin yegane yolu üretici güçlerin geldiği aşamanın ürünü olan tüm metaları -ister mamul, ister hammadde olsun- aynı emek üretkenliği ile ulus içinde üretmekten geçer. Kapitalist üretimin ilk dönemlerinde, teknik tarafından belirlenen emek üretkenliğinin (sermayenin organik bileşeninin) dünya pazarında neredeyse homojen ve meta çeşitliliğinin sınırlı olduğu koşullarda bu belki kısmen mümkün olabilirdi. Ancak meta üretimi gelişip ulusal pazarlar arasında emek üretkenliği farkları büyüdüğünde ve meta çeşitliliği artıp bir ulusun tüm metaları üretme koşulları ortadan kalktığında kapitalist dünya pazarı tüm ulusal pazarlara kendisini bir zorunluluk olarak dayatır. Bin dokuz yüz yetmiş krizi sonrası başlayan süreç bu zorunluluğun tüm pazarlarda hissedilmesidir. Tıpkı Dünya Pazarı’yla ilişkilenme sorununu çözemeyen SSCB ve Sosyalist Blok’un çözülüşünde ve Türkiye Pazarı’nın koruma duvarlarından vazgeçip kendisini Dünya Pazarı’na açmasında olduğu gibi. Üretici güçlerin gelişiminin altmışlardan itibaren uygulanan İthal İkameci Kalkınma Modeli’nin vaaz ettiği hedeflerin geçersizliğini ortaya çıkarışı, Türkiye Pazarı’nın Dünya Pazarı ile kurduğu ilişki biçiminin değişimini zorunlu kıldı.

Ulusal pazarı, meta ve sermaye hareketlerine açık hale getirdiğinizde teorik sonuç şudur: Emek üretkenliği gelişkin ulusun metaları daha yüksek maliyetle üretilen ulus içi metaların yerini alır. Eğer meta ithal eden ulusun üretiminde avantajlı olduğu yani başka uluslara göre daha düşük maliyetle ürettiği metalar varsa toplumsal emek bu ürünlerin üretimine kayar. Böylece kendisi üretmek zorunda kalsa toplam toplumsal emekten daha büyük pay ayıracağı metaların üretiminden vazgeçerek buradan serbestleşen toplumsal emeği daha avantajlı olduğu meta üretim alanlarına kaydırabilir. Marx bu durumu ‘her iki ulusta kazanır ancak birisi daha çok kazanır’ diye özetler. Ancak bu sonucun ortaya çıkabilmesi için o ulusun ya emek üretkenliğinde gelişkin olduğu yani sermayenin organik bileşimi yüksek üretim alanlarının olması ya da kauçuk, maden, petrol vb rant ürünlerine sahip olması gerekir. Bu iki koşulun var olmadığı durumlarda dünya pazarı ile ilişkiler o ülkenin üretici kapasitesinin tümüyle yok olması ile sonuçlanır. Geriye bir olasılık daha kalır: emek gücünün değerini dünya pazarında rekabeti olanaklı kılacak düzeylere çekerek emek yoğun üretim yapılan alanlarda yoğunlaşmak. Türkiye bu seçeneği tercih etmeye üretici güçlerinin gelişmişlik ve sermaye birikim düzeyi nedeniyle zorunluydu. Böylece ucuz emek politikası Dünya Pazarı’nda rekabet edebilmenin omurgasını oluşturdu. Üretimin belirleyici bir oranda devlet eliyle yürütüldüğü koşullarda emek gücünün değerinin yani ücret düzeylerinin emek piyasasınca belirlenmesi mümkün değildir. Emek piyasasının serbestleştirilmesi, emek gücünün yenilenmesi için gerekli metaları üretebilme yeterliliğine ulaşmış sermayenin kar alanlarının devletten devri talebi ile örtüştü. Böylece Dünya Pazarı’nda rekabete açılma süreci ucuz emek politikaları ve özelleştirme süreci ile koşut bir hal aldı.

Dünya Pazarı’na açılmanın sonucu olarak ulusal pazarı ele geçiren metalar bir yandan uluslararası iş bölümünde Türkiye’nin konumunu yeniden tanımlarken diğer yandan da ulus içi üretimi sil baştan şekillendirdi. İthal metalar ve uluslararası sermaye ile rekabet edemeyen tüm üretim alanları tasfiye oldu. Sonuç emek gücü ucuzlarken, uluslararası sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kalkması ve yeni teknolojik devrime bağlı olarak üretken sermaye yatırımlarının ulus içine göçü oldu. Serbestleşme sürecinin en yıkıcı etkileri tarımsal üretimde yaşandı. Henüz sermaye ilişkilerinin girmediği yada geri teknoloji ile üretim yapılan tarımsal sektörler girdiği rekabet savaşlarını neredeyse tüm alanlarda yenik tamamladı. Bu sonuç iktidarlarca hiçte olumsuz bir durum olarak değerlendirilmedi. Tam tersine tıpkı düşük yoğunluklu savaş gibi ucuz emek politikalarının destekleyici bir unsuru olarak görüldü. İster tarımsal üretimin kapitalistleşmesi, ister tasfiyesi, isterse süregiden kronikleşmiş düşük yoğunluklu savaş nedeniyle olsun kırdan çözülen nüfus kentlere akın etti. 24 Ocak Kararları’nın üzerinden 40 yıl geçtiğinde tarımda istihdam %60’lardan %20’lere düşmüştü. Bu seksen milyonluk bir ülke nüfusunun yaklaşık otuz milyonu demektir. Emek göçü her zaman ücret düzeyleri üzerinde baskı unsurudur. Kırdan kente göç eden emek, yedek sanayi ordusunun aç neferleri olarak şehirleri sarmaladı. Şehirlerde onları emek bağlama kapasitesi sınırlı bir sermaye ve koşullarına imrenerek baktıkları düzenli işi, geliri ve kimi hakları olan bir işçi sınıfı karşıladı. Sermaye ile güvencesiz, günübirlik ve gayri meşru ilişki kurabilen kitlenin gelecek umutları her gün yok olurken, düne duyulan özlem zamanla yitikleşti. Varoşlarla birlikte çaresizlik ve öfke de büyüdü. Sermaye ile ilişkisi düzensiz ve günübirlik olanların kişi ve olgulara değil de sisteme öfke duyması ancak örgütlü bir çalışmanın ürünü olabilir. Seksen darbesiyle sınıf örgütlenmelerinin tarumar edildiği koşullarda bu yeni işçi ordusunun öfkesinin hedefi sadece yaşamlarına özenerek baktıkları diğerleri olabilirdi.

Öyle de oldu. Kendisini devletle kurduğu ilişki ile tanımlayan işçi sınıfının eski parçası ile sınıfa eklemlenme sürecini yaşayan, sermaye ile ilişkilerini güvencesiz, günü birlik kuran, diğer zamanlarda yedek sanayi ordusunu besleyen parçası arasındaki fay hattı gittikçe derinleşti ve enerji biriktirdi. İdeolojik biçimlenmesini öfke yükünün belirlediği bu fay hattının bir tarafını geçmişe özlem ve içine sürüklendikleri yeniye tepkinin biçimlendirdiği muhafazakarlık oluştururken, karşıt cephesini verili devlet yapısıyla özdeşleşlik üzerine inşa olmuş laiklik oluşturdu. Laiklik hem sıkı sıkıya bağlanılan devletin kurucu ilkesi hem de bireyselleşmiş kapitalist kimliğin ifadesiydi. Ne öfke dili kişiliklerle alakalıydı, ne de statükocu devlet aklı.

Şehir varoşlarında günübirlik, geleceksiz yaşayanların tek sığınma alanını oluşturan dayanışma ağlarının hızla hemşehri derneklerinden cemaat yapılanmalarına kayması, taşların bağlı köpeklerin salık olduğu şehirlerde, neredeyse tek seçenek gibiydi. Dünyevi olanın getirdiği acılardan kaçma umudunun tükendiği yerde uhrevi olanla teselli bulmak nasıl yanlış olabilirdi ki. Marx’ın ‘din afyondur’ sözünde, dine dair bir aşağılama yerine, ezilenlere dair bir empati gizli değil midir? Dayanışma ağlarının cemaatlerin eline geçişi hemşehri derneklerinin yerel sınırlarının aşılmasını, geçmişe özlem ve yeni olana nefretin ete kemiğe bürünmesini sağladı.

2001 Krizi ile birlikte çaresizliğin derinleşip genişlediği ölçekte burjuvazi kendisine sunulan hazır bir ordu ile karşılaştı. İşçi sınıfının kazanılmış haklarına saldırı için örgütlü, yerleşik olan ne varsa hepsine öfke dolu yedek sanayi ordusu. Böylece muhafazakar demokrat kimliği ile yeni hükümet, işçi sınıfına saldırı ve devlet kontrolündeki birikmiş toplumsal emeğin sermayeye devri programını hayata geçirmeye başladığında arkasında ulusal ve uluslararası burjuvazinin toplamını ve büyük kısmını yedek sanayi ordusu ve lümpen proletaryanın oluşturduğu yeni kentli işçi sınıfını hazır buldu. Kemal Derviş’ten devralınan programı hayata geçirebilecek güç sermayenin emrine 2002 seçimleri ile verildi. Böylesine güçlü bir cephe karşısında sermayenin dün devletten beslenen ve şimdi yeni iktidara yamanamayan kısmı, bürokratlar ve örgütsüz ve bilinçsiz kentli işçi sınıfının neredeyse yapacak hiç bir şeyi yoktu. Hele ideolojik biçimlenmesini laiklik üst kimliğinde devletin varlığı ile özdeşleştirmiş, işçi sınıfı ideolojisinden tümüyle kopmuş, örgütleri neredeyse tasfiye olmuş, geriye kalan yapıların ideolojik yenilgiyi tekrar ve tekrar yeniden üretmekten başka fonksiyonu kalmamış işçi sınıfının hiç.

Saldırıya bürokrasinin kuru devletçilik propagandası ve özelleştirme karşıtlığı ile göğüs germeye çalışıldı. Yeni bir sosyete yaratmanın ürünü kamuculuk söylemi dışında işçi sınıfının kazanılmış haklarına dair hemen hiç bir söylem oluşturulamadı. Devlet elinde birikmiş toplumsal emeğin sermayeye transferi sırasında ortaya çıkan pis kokulardan medet umuldu. Oysa nerede olursa olsun devlet eliyle değer aktarımı her halükarda gayri meşru olmak zorundadır. Değer yasasının eşitler hukuku içerisinde kalarak değer aktarımı mümkün değildir. Çünkü (söz konusu olan eğer emek sermaye ilişkisi değilse) ya eşit değerler eşit değerlerle değişilir ya da değer bir elden diğerine zor veya hile yoluyla transfer edilir. Bu nedenle SSCB dağılırken birikmiş toplumsal değerin talanı mafyayı doğurmuştur. Böyle olmak zorundadır, çünkü bunun başka bir yolu yoktur. Benzer biçimde, Türkiye Cumhuriyeti elinde birikmiş toplumsal emeğin sermayeye aktarımı da kirli olmak zorundaydı. Öyle de oldu. Bu durumdan zaten aç ve işsiz olan yığınların bir şikayeti olamazdı. Çünkü onlar bu işin dışındaydılar. Şikayeti olabilecek tek kesim dağıtılan paydan beklentileri karşılanmayanlar olabilirdi. Onlar da ya susturuldular ya da iktidar yandaşlığı ile paya ortak edildiler. Ortada bir yağma varken neden sofra dağıtılsın ki.

Şimdi uluslar arası sermaye hareketlerinin yön değiştirdiği, devlet elinde temerküz etmiş toplumsal emeğin büyük oranda pay edildiği, yeni kentli işçilerin öfkelerinin nesnesi işçilerle benzeştiği, emek sömürüsünün sınırlarının emek yağmasına kadar genişlediği, sekiz saatlik iş gününün neredeyse tüm işçi sınıfı için hayale dönüştüğü, esnekleşme adı altında tüm emek piyasasının kuralsızlaştırıldığı ve bir kriz olasılığının varlığını tüm somutluğuyla hissettirdiği bir dönemde sınıf ilişkilerinin yeni bir biçim alacağını öngörmek işten bile değildir. Önemli olan bu ilişkilerin yönüne nasıl müdahale edileceği olmalıdır. Soma katliamı olan bitenin bir özeti gibidir. Yer üstünde tarımsal üretimin tasfiyesiyle yer altına itilenler orada da kaderlerinin ölüm olduğunu yaşayarak deneyimlemişlerdir. Yer üstünde hallerine gıpta ile baktıkları, onlar gibi olmaya özendikleri, olma umutlarını tükettikleri için öfke büyüttükleri diğerleri de artık büyük oranda kendilerine benzemektedir. Açlık, sefalet ve sömürü de ortaklaştıktan sonra kime, nasıl öfke duyabilirler. Devletle ilişkideki az miktarda işçi de değersizleştirilmiş, dünün her şeye kadir sağlıkçıları, kutsallık atfedilen eğitimcileri, ordunun muktedir bol yıldızlı generalleri hemen nerdeyse hepsi fanileşmiştir. Hepsi, bir metrelik bez parçasının örttüğü açlıklarının, çıplaklıklarının, çaresizliklerinin karşısında selam durmaya zorlanmış, diz çöktürülmüş ama ne açlıkları ne çıplaklıkları ne de çaresizlikleri son bulmuştur. Öfkenin dilinin kibire dönüştüğü yerde yürekleri ne soğutabilir?

BUGÜN

Marx, 1848 Avrupa devrimlerini anlatırken burjuvazinin nasıl devrimci barutunu yitirdiğini, işçi sınıfının devrimi ileri taşımak için öne çıkışını anlatır. Daha sonra devrimlerin neden yenildiğini işçi sınıfının gelişmişlik düzeyi ile açıklar. Çünkü işçi sınıfı nesnel konumu itibariyle işçidir ancak sınıf olarak gelişiminin henüz başındadır. Marx bu işçileri onlara takılan isimle niteler: Baldırı çıplaklar. Henüz bir devrimin taşıyıcı unsuru olmalarını sağlayacak bilincin oluşmadığı, sınıf olma aşamasının başlangıcındaki kitle… Ancak bu kitle 1871 yılına gelindiğinde Paris Komünü’nde burjuvazinin karşısına dikilecek kadar gelişkindir. Bu dönüşümü sağlayan unsur, üretim araçları karşısındaki konumlarının netleşmesidir. Sermayenin emek üzerindeki biçimsel boyunduruğu, gerçek boyunduruğa dönüşürken baldırı çıplaklar proleterleşir.
Şehirlere göç eden yeni kentli işçi sınıfı baldırı çıplaklardan oluşur. Tıpkı tarihte olduğu gibi Türkiye’de de geçici bir kategoriyi oluştururlar. Zamanla içerisinden çıkıp geldiği sınıfın tüm özellikleri ortadan kalkarken emek gücünü satmaksızın, sermaye dışı bir ilişki ile varlıklarını sürdüremeyecekleri bilinci tüm davranışlarını şekillendirir. Ve günün sonunda bütünün parçası olarak sınıfının ortak tarihini yaşamaya başlar.

Seçimlerin bize göstereceği ilk somut veri işçi sınıfı arasındaki fay hatlarının durumu olacaktır. Dünde kalmış burjuva programı üzerinden dil üreten iktidarın güncel sorunlar karşısında aciz kaldığı, çözüm üretemediği, baldırı çıplakları eskisi gibi öfke dalgaları ile sermayeye yedekleyemediği iddia edilse bile, bunun ölçüsünün ne olduğunu seçim sonuçlarından çıkarsamak mümkün olabilecektir.

Benzer biçimde popülist bir propagandadan öte söylem üretemeyen muhalefetin toplumsal onay üretip üretemeyeceği yine seçim günü ve sonrası ortaya çıkacaktır. İster şu anki iktidar, isterse muhalefetin ürettiği onay toplumun sadece yarısını kapsıyorsa bu önümüzdeki dönem sermayenin değişen programı ile bağdaşık olmayacaktır. Çünkü önümüzdeki dönemin temel sorunu krizdir. Ve kriz dönemi sermayenin programı, işçi sınıfının bütününe saldırı programıdır. Böyle bir saldırı programı toplumun tümü adına konuşma yeterliliğine sahip olmayan bir iktidar tarafından yürütülemez.
Kapitalist dünya pazarının krizi ulusal pazarlarda, ulusal pazarın kendi özgüllüklerini içeren, farklı sonuçlar üretir. Kar oranlarının düşme eğilimi yasasına bağlı olarak şekillenen yapısal kriz ilkin merkez kapitalist ülkelerde ortaya çıkar. Ancak Marx’ın belirttiği gibi merkez kapitalist ülkeler görece daha kısa sürede dengeye gelirler ve kriz perifer ulus pazarlarının sorunu haline dönüşür. 2008 Krizi ABD’de patlak verdi. Dalganın ikinci aşamasını Yunanistan, Portekiz, İspanya vb ülkelerde izledik. Şimdi ise sermayenin dünya pazarında hareketine bağlı perifer ülke krizlerini izliyoruz. Bizim gibi pazarların dünya pazarından bağımsız yapısal krizleri olamaz. Kapitalizmin yapısal krizleri kar oranlarının düşme eğilimi yasası temeli üzerinde şekillenir ve sermaye birikiminin en ileri olduğu ülkelerde patlak verir. Toplumsal sermayesinin organik bileşeni düşük ve sermaye açığı ile boğuşan pazarlarda ortaya çıkan krizler daha çok borç krizleri olarak görünür. Uluslararası para piyasalarından borçlanma politikaları, ulusal kar oranları, karın girişimci karı ve faize bölüşüm oranları ile para sermaye hareketlerinin dalgalanmaları gibi etkenlerde meydana gelen değişimler ve tutarsızlıklara bağlı olarak sermaye çevrimlerinde kırılmalar ve sonuç olarak görüngüsü borçların ödenememesi olan krizler ortaya çıkar.

Keza, Türkiye’nin içine sürüklendiği kriz de benzer dinamiklere sahiptir. Sorun, 2001’de olduğu gibi merkez ülkelerde kar oranlarının düşüşüne bağlı olarak spekülasyon peşinde koşan sermayenin, perifer ülkeleri oyun alanına çevirmesi olabileceği gibi, bugün merkez ülkelere geri dönen para sermayenin geri çekilmesi de olabilir. İlkinde krize sürüklenen dünya pazarında kriz öncesi spekülatif hareketler belirleyicidir, ikincisinde ise durgunluktan yavaş büyüme evresine geçen sermayenin hareketine bağlı etkenler. Bugünün olası krizinin önceki ulusal krizlerden farklı olacağını öngörmek mümkündür. 1994, 2001 Krizlerinde asıl borçlu devletti. Şimdi ise devlet üretimden uzaklaşmış, alt yapı yatırımlarını yap-işlet-devret politikası çerçevesinde sermayeye bırakmış, sonuç olarak açık ve borç üretmemiştir. 2018 Krizinin borçluları ise doğrudan şirketler ve onlarla kredi ilişkisinde olan bankalar ve sonuç olarak bu şirket ve bankalara garantör olan devlet olacaktır. Bu durum krizin semptomlarını değiştirir. Devletin borç krizine girmesi ve bunu emek ve sermayenin bir kısmına fatura etmesi ile şirket ve bankaların borç krizine girmesi ve devletin bunlardan bazılarını kurtarıp bazılarının iflasına izin vermesi farklı şeylerdir.

İlkinde genel politikaların (elbette örtük biçimde özel tercihleri ifade eder) bedelini ödeyenler vardır; ikincisinde doğrudan somut kişilikler arasında tercih kullanılması gerekir. İlkine göre ikincisi, devletin kolektif sermaye kimliği örtüsünün ardındaki çehrenin ortaya çıkmasını ve rekabet savaşının devlet erki üzerinde somutlaşmasını daha fazla görünür kılar. ‘Herkesin herkesle savaşının’ en çıplak biçimlere bürünüp keskinleştiği böyle bir dönemde sınıf ayrışmaları ve ittifakları çok farklı biçimlerde tezahür edebilir. En az bu ayrışma ve ittifaklar kadar önemli olan bir başka durum da devlet hangi sermaye kesimlerinin kontrolüne girerse girsin bu kontrolün meşruiyet krizi üretmek zorunda oluşudur. Sonuçta kapitalistler arası savaşım bir yandan emek sömürüsünü artıran politikaları zorunlu kılarken diğer yandan da işçi sınıfının savaşımın taraflarına yedeklenmesi ihtiyacını doğurur. İşçi sınıfının sermayenin saldırılarına karşı örgütlü bir mücadelesinin varlığında herkesin herkesle savaşı içinde devrimin filizlendiği bir kaosa dönüşür. İşte seçim sonuçları bu olası tablo üzerinde belirleyici öneme sahiptir.

SEÇİM

İşçi sınıfının bölünmüş yapısının değişimi ile burjuva partilerin bu değişimi kavrama ve yönetme yeteneklerinin belirsizliği seçim sonuçlarını öngörüden uzak kılmaktadır. Bu nedenle seçim sonucuna dair olası seçenekleri olabildiğince aza indirgeyerek ele almak yararlı olabilir. Bunları tek tek sıralayabiliriz.

Cumhur İttifakı iktidarını sürdürecek çoğunluğa ulaşır: Böylesi bir sonuç muhalefetin yılgınlık ve karamsarlığa sürüklenmesini getirir. Kriz daha derin ve yaygın yaşanır. Krizin faturası işçi sınıfının toplamına ve iktidarla yedeklenmemiş sermaye çevrelerine kesilir. Yeni kentli işçi sınıfının iktidarın yedeğinden çözülüşü, olası kriz ile birlikte hız kazanır. Kriz sürecine toplumsal onayın %50’sinden yoksun girip, krizle birlikte azınlığa düşen iktidarın yönetme krizi derinleşir. Kitlelerin muhalif örgütlerden umudunu yitirmesi, krizle birlikte alternatif sınıf örgütlerinin öne çıkmasına ya da kendiliğinden işçi ayaklanmalarına yol açabilir.

Millet İttifakı kazanır: İttifakın temel programı devletin restorasyonudur. Bu program sermayenin güncel ve genel çıkarları ile örtüşür. Ancak krizin yarattığı varlık yokluk ortamında sermayenin genel çıkarları ile kapitalistlerin tekil çıkarları arasındaki çatışma iktidarın uygulayacağı politikaların belirleyicisi olacaktır. Eğer sermaye Millet İttifakı’nın restorasyon programını, AKP’nin burjuvazinin belirli bir kesiminin çıkarlarını temsil eden programına tercih ederse halef-selef iktidarlar arasında uzlaşma sürecine tanıklık edilir. Bu uzlaşma sürecinin hangi adımlardan oluşacağı Millet ittifakını oluşturan yapıların sınıfsal dönüşümü nasıl okuduklarına bağlıdır. Bizzat ittifakı oluşturan partilerin şu an ki tutumlarını göz önünde bulundurursak sonucun AKP’nin yenilgisi olarak değerlendirileceği ancak, AKP’nin yedeklediği yeni kentli işçi sınıfı ile yerleşik işçi sınıfı arasındaki ilişkilerin okumaya dahil edilmeyeceği açıktır. Bu durum Türkiye’nin muhafazakar kitlelerinin de onayını sağlama amacıyla şu ana dek AKP tarafından sisteme sızdırılmış dini referanslarla tanzim edilmiş yaşam biçiminin yerleşik hal alması anlamına gelecektir. Muhalefetin düne kadar tepki gösterdiği tüm unsurlar (ki buna cemaat yapılanmaları da dahildir) laiklik-muhafazakarlık dikotomisinin ortadan kaldırıldığı koşullarda toplumsal dokunun renklerine dönüştürülür. Toplumsal olarak gelinen bu nokta burjuvazi için işlevseldir. Hele tarihsel bir sürecin ürünü olarak algılanacak dini referanslara göre gündelik yaşamın dizaynı, tevekkülü, kaderciliği öğütlediği ve kitleleri buna tabi kıldığı oranda burjuvazinin yönetme kapasitesini geliştirir. Bu nedenle laik cephenin beklentileri içerisinde olduğu gibi Millet ittifakının kazanması bir galibiyet anlamı taşımaz. Bu olsa olsa, AKP iktidarının retorik olarak dillendirdiği ancak belki de hemen hiç bir zaman samimi olmadığı dini referanslı bir toplumsal yaşam dizaynına sınır çizmek anlamına gelir. Sınır geriye çekilmeyecektir. Yaşanan on altı yılın ardından hiç bir iktidar toplumsal yaşamın dinselleşmesinde gelinen noktadan geriye gidişe dair bir adım atmaz, atamaz ya da atmaya ihtiyaç duymaz. Toplum tarafından, Dünya Pazarı ile yeni bir düzlemde ilişkilenme sürecinin çatışmaları laiklik ve muhafazakarlık arasında ideolojik bir kamplaşma olarak algılandı.

Oysa şimdi bu kamplaşmayı yaratan koşullar dönüşüm geçirmektedir. Şimdi göç eden yeni kentli işçi sınıfı ile yerleşik işçi sınıfı arasındaki farklar flulaşmıştır. Şimdi sorun 2008 Krizi ile görünür olan yeni üretim ilişkilerinin ve buna tekabül eden yeni sınıf ilişkilerinin nasıl şekilleneceğidir. Bu soruya verilecek yanıt komünistlerin önünde bir ödev olarak durmaktadır. Ancak şurası kesindir ki ülkemiz özelinde sınıfın bölünmüş yapısı aynı gerilim hatlarına bağlı olarak devam etmeyecektir. Önümüzdeki dönemde sınıfın birliğinin iki biçim alabileceği kolaylıkla söylenebilir. Bunlardan ilki devrimci bir birliktir. Diğeri ise Millet ittifakının iktidarı altında topyekün sermayeye yedeklenmesidir. Önümüzdeki dönemde toplumun uzlaşma olarak algılayacağı şey işçi sınıfının burjuva devletin restorasyonu için burjuvazinin arkasında bu konumlanmasından başka bir şey olmayacaktır. Bu durum, hem ayrışmanın ürettiği işlevselliğe artık sermayenin ihtiyacı kalmadığını, hem de olası kriz durumunda sınıfın toplamından elde edilen onayın, emeğe saldırının destek noktasını oluşturacağıdır. % 50’lik bir toplumsal onay ve diğerlerinin düşman kampa konulduğu bir iktidar yapısında herkesin aynı gemide olduğuna dair çağrıların anlamlı olamayacağı açıktır. Ancak devletin restore edildiği, zor dışında hukuk ve ideolojik aygıtlar aracılığı ile toplam toplumsal onayın üretilebildiği koşullarda, bir kriz sürecinde, aynı gemiye doluşmak hiçte zor olmayacaktır. Toplumsal barış tezahüratlarının kriz anında sömürüye sessiz kalınmasının söylemi haline geleceğini ön görmek zor olmasa gerekir. Bu nedenle Liberal Sosyalist Çevrelerin demokrasi düşlerinin aksine, Millet İttifakının, sermayenin emeğe saldırısının aracı olacağı kesindir. Elbette ki burjuva hukukun bile yerle bir olduğu, iktidarın tek elde toplandığı bir devlet biçimi savunulamaz. Ancak bu iktidar biçiminin ötesine geçildiğinde değişimin sınırı da burjuva aklın ufuklarıyla belirlenemez. ‘Gitsinler de nasıl giderlerse gitsinler’ söylemi devrimci bir alternatif yoksunluğunun çaresizliğini ifade eder. Bu çaresizlik sınıflar arası devrimci kamplaşmaların yerine sermayenin dönemsel çıkarlarına tabi olma sonucunu üretir.

Pat durumu: Verili devlet biçiminde yasama erkinin (yürütme erki tarafından sınırlandırılmış dahi olsa) bir elde, yürütme erkinin bir başka elde toplanması iki olası sonuç üretir. Bunlardan ilki yukarıda anlattığımız anlamda bir uzlaşı sürecinin payandası olmasıdır. Bu uzlaşı yeni dönemi, dünün suçlularını normalize ederek, herhangi bir düzeyde hesaplaşmaya gidilmeksizin, devleti biçimsel bir temizliğe tabi kılmadan inşa etmek anlamına gelir. Dün ile bugün arasına bir eşik, bir milat konulmaksızın yaşanacak bir dönüşüm süreci, söylemde dillendirilen ideal restorasyon sürecinin işletilmesini olanaksızlaştırılır. Çalanın çaldığı ile kaldığı, suçlunun aklandığı, biçimsel bile olsa bir hesap sorma ritüelinin yaşanmadığı bir geçiş, hukukun üretmesi gereken toplumsal onayın her zaman eksik kalmasına neden olur. Elbette toplumsal emeğin devlet eliyle aktarımı süreçleri yukarıda da anlatıldığı nedenlerle her zaman kirli olmak zorundadır. Bu değer yasasının bir sonucudur. Ancak bu aktarım süreçleri tamamlandığında burjuva devlet kendisini aklayacak mekanizmalar işletir. Böylece burjuva anlamı ile eşitler hukuku yeniden işler kılınabilir. Ancak böyle bir temizlenme süreci yaşanmadığında tarih kendisini her ilişkide anımsatacaktır. Çünkü hukuk normun ne olduğunu söylerken normu bozan koca bir diken hep dokuya saplı kalacaktır. İkinci olasılık ise yasama ve yürütme erklerini ele geçiren tarafların savaşımı yeni konjonktüre uygun araçlarla devam ettirmesidir. Bu dönemin karakteristiklerini öngörmek kolay olmasa bile sonucunun sermayenin genel çıkarları ile örtüşmeyen bir durum beklenmemelidir. Ayrıca bu başlık altına şunu da eklemek gerekir: Önümüzdeki dönem yönetim biçimi ne iktidarın tek elde toplandığı bir diktatörlük, ne de muhalefetin meydanlarda anlattığı gibi hayali parlamenter bir demokrasi olacaktır. 2008 Krizi’nin boğazlaşmasının henüz son bulmadığı bir tarihsel konjonktürde bütün uluslarda devlet biçimleri otoriter karakter kazanırken burjuvazinin ideal bir burjuva demokrasisine heves edeceğini sanmak safdillik olur. Tam tersine AKP’nin dayattığı devlet biçiminin restorasyonu sermayenin ihtiyaçları için elzemdir. Restorasyon bu yapının güncellenmesinden öte bir anlam taşımayacaktır.

İktidar gaspı ya da Darbe: Son olası durum ise çoğunluğu sandıkta kaybeden hükümetin iktidarı sokak ve devletin zor aygıtları aracılığı ile devretmemesidir. Böyle bir durumda muhalefet ya referandum oylamasında olduğu gibi geri çekilir, ki böyle bir durum kitlelerin önderlik arayışı içerisine girmesine neden olur. Ya da teslim olmaz ve iktidar savaşı, iç savaş biçimini alır. Unutulmaması gereken şey Komünistlerin iç savaştan anladığı şey ile böyle bir durumda ortaya çıkacak durumun aynı olmayacağıdır. Bizim iç savaştan anladığımız şey işçi sınıfı ile sermaye arasındaki konusunu özel mülkiyetin oluşturduğu bir savaşımdır. Oysa böyle bir durumda ortaya çıkacak çatışmanın tarafları sermayenin bir kesimi ile diğer kesimi arasında olacaktır. Hangi taraf iktidarı ele geçirirse geçirsin işçi sınıfının gasp edilen haklarının iadesinin sağlanmayacağı açıkken işçi sınıfının bir kesiminin diğer kesimine kırdırıldığı bir savaşımda komünistler verili taraflar arasında bir tercihte bulunamazlar. Onların tarafı işçi sınıfının toplamının sermayeye karşı olduğu taraftır. Bir diktatörlüğe karşı savaşımın tek cephesi burjuvazinin mevzileri değildir.

SONUÇ

Yukarıda saydığımız tüm olası durumlar bize bir tek şeyi anlatmaktadır. Hangi pratik politik tutumu alırsak alalım işçi sınıfının özne olmadığı koşullarda seçimler, sadece sermayenin koşullara uygun çözüm üretme kapasitesine sahip olup olmadığı sorusunun yanıt bulacağıdır. Komünistler sürece ne kayıtsız kalırlar ne de boş demokrasi rüyalarına dalarlar. Yapılması gereken şey kendisini birleşik ve devrimci bir sınıf olarak örgütlerken işçi sınıfına, sistemle bağlarının zayıfladığı her noktada, kendi iktidar taleplerini örgütleyebileceği araçların sunulabilmesidir. Bu nedenle bizler seçimleri şu veya bu çözümün aracı olarak değil devrimci bir mücadelenin koşullarının ve sınıfın önderliğinin gelişimine katkısı çerçevesinde değerlendiririz. Ve tavrımızı da bu çerçevede koyarız. Bunun somut ifadesi hangi oyu verdiğimizden çok işçi sınıfına ve sosyalist harekete ne söylediğimizdir.

Gültekin Akarca/iscisinifi.org

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*