Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Seçim Sonuçları Üzerine

Seçim Sonuçları Üzerine

Cumhurbaşkanlığı seçimleri düşük profilli geçti. Özellikle AKP’ye muhalif burjuva kesimlerde ciddi bir seçim atmosferi bile oluşmadı, HDP kısmen daha canlı görünse de o da bu tablonun içindeydi.

1

Çatışan burjuva sınıf kesimlerinin 30 Mart seçimlerinden sonra belli konularda uzlaşmış olmaları, bir etkendir. Küresel mali oligarşi ve Türkiye tekelci burjuvazisinin ağırlıklı kesimleri, Erdoğan’dan istedikleri bazı yeniden yapılandırma güvencelerini alarak bir süre daha onunla yürümeye devam dediler. Burjuvazinin önceliği, siyasal-toplumsal krizi derinleştiren kutuplaşmaların yumuşatılmasıydı. Siyasetin “normalizasyonu”, parlamenter sınırlar içine çekilmesiydi. Bırakalım mitingi, polemik yapmayan İhsanoğlu’nun adaylığı da, “siyaset üstü” sakin diplomat olarak lansmanı da, aşırı ısınan siyaseti soğutma çerçevesine oturdu. HDP/Demirtaş’ın seçim kampanyasında Türkiyelileşme adına Kürt ulusal sorununu öne çıkarmaması, özerklik istemini geri çekmesi, yine “normalizasyon” diplomasisi çerçevesindedir.

Erdoğan ise, saldırgan ve tahakkümcü siyaset tarzından tabii ki vazgeçmedi. Bu yüzden seçim, diğer kutupların uçlarının daha fazla kırıldığı ve özümsenmelerinin arttığı, bir nevi “tek kutuplu siyaset” havasında geçti. Laikçiliğin muhafazakarlığa, ezilen ulusculuğun egemen ulusculuğa verdikleri büyüyen tavizlere karşın büyük bir oy artışı sağlayamamaları, AKP’nin işine gelen ve sürdürdüğü soğuk savaşçı neomuhafazakar siyaset tarzının, böyle aşılamayacağını da tabiatıyla gösterdi. HDP’nin, diğer iki adayı tekçi anlayışla tanımlayıp karşısına çoğulcu radikal demokrasiyi koyarak siyaseti (kutuplaştırmadan) yeniden eksenleştirme çabası ise yarattığı iyimser beklentilere karşın, daha yolun epey başında. Siyaseti bu temelde yeniden şekillendirme gücünden yoksun görünüyor.

2

Son 1,5-2 yılda siyasal-toplumsal kriz ve tırmanma, sürekli gerilim ve teyakkuz hali, sarsıntı ve çatışmaların yoğunluğu, toplumun geniş bir kesiminde belli bir siyaset (ve siyasal seferberlik) yorgunluğu yarattı. Bu yorgunluk, dar anti-AKP’cilerde 30 Mart ve Ekmel’den hayal kırıklığı, “ne yapsak bu adam başımızdan gitmeyecek” sinizmi ile birleşti. TÜSİAD medyasında en keskin anti-AKP’ci “kanaat önderleri”nin çoğu hızlı bir viraj aldılar: “Ne yapalım, gitmezse gitmesin. O bağırıp çağırıp azarlamaya devam etsin. Biz onu kaale alıp her seferinde hop oturup hop kalkmak zorunda değiliz. Onun yaşamımızı zehir etmesine izin vermeyelim, istediğimiz gibi yaşamaya devam edelim. Keyif aldığımız şeyleri yapalım.” tarzı bir gayrı-siyasallaştırıcı yaşam koçluğu yapmaya başladılar. “Erdoğan’a kafayı takma, o yokmuş gibi hayatını yaşa” diye özetlenebilecek bir liberal-anarşizm, tam da AKP bezgini orta sınıfların ruh haline ve tatil havasına cuk oturdu. Toplumsal muhalefet dinamiklerini ya aktif siyasetten umudu kesmeye ya da neoliberal demokratik legaliteye yönlendiren bir tür kamuoyu mühendisliği…

Siyasal gerginlik biraz soğutulunca, post-modernizmin siyasetin de içeriğini büsbütün boşaltması, tüketilecek bir “entertainment”a (eğlenceye) indirgemesi kolaylaştı. Burjuva siyaset biraz daha Amerikan tarzına yakınlaştı. Sınıf, parti, program ve ideoloji-siyasetten çok adayların kişisel özellikleri, geçmişleri, hitabet ve polemik yetenekleri, gafları, hafta sonu eklerinde aday eşleriyle röportajlar, aile fotoğrafları üzerinden daha bir gevrekleşti.

3

CHP’nin ulusalcı-laikçi kanadı, zaten Ekmel ve seçim için pek kılını kıpırdatmadı. CHP’nin diğer kesimleri ise kendisini “milliyetçi dini muhafazakar” diye tanımlayan Ekmel’i “Demokrat Parti, Menderes geleneğinden. Batıcı, modernleşmeci, kibar olurlar” diye realize ederek hazmetmeye çalıştı. Bir bütün olarak, ancak Gezi’yle ve 17 Aralık kriziyle umutlanıp biraz kımıldarmış gibi olan, sonra da servis edilen tape siyasetine sarılan CHP’nin, en ufak bir stratejisi, politikası ve tabii iç dinamizmi olmadığı bir kez daha görüldü. CHP kitlesi içinde AKP’ye muhalefet kontenjanından oy vermek dışında hükümet olacağına, olursa bir şeyleri düzelteceğine inanların oranı yalnızca yüzde 50′dir. MHP’yle ortak adaya oy verenler içinde İP veya TGB’ye, ulusalcı reformistlere, Halk Cephesi’ne, HDP/Demirtaş’a sempati duyanlar önemli bir yekun tuttuyor. CHP’nin her daim çantada keklik saydığı “sol” ile yolları bu seçimde bir nebze ayrılmış göründü. Solun bir kısmı çok farklı saiklerle de olsa “boykot” dedi, bir kısmı ise HDP/Demirtaş’ı destekledi. CHP yörüngesindeki ulusalcı (ve modernist) reformist solun, CHP yörüngesinden çıkması pek mümkün görünmese de, CHP-ulusalcı sol ilişkisinin nasıl seyredeceği, her birinin yaşadığı/yaşayacağı iç karışıklıklar üzerinden şekillenecek gibi görünüyor.

Ekmel’in kendini CHP tabanına kabullendirmek için ne kadar Kemalist, laik, batıcı, aydınlanmacı olduğunu vurgulayıp durması, bu kez MHP tabanında ters tepti, İç Anadoludaki tabanından AKP’ye bir kaymaya yol açtı. En gerici kodlara çalışmanın ustası Erdoğan’ın MHP tabanına, “MHP sol, devrimci, sosyalist kuyrukçuluğu yapıyor” diye haykırıp durmasının MHP tabanından yüzde 15-20′lik kaymada yine bir etkisi oldu. Bu tarz ultra pragmatist ve tepeden inme ittifaklarda hep olduğu gibi, sonuç, aritmetik toplamın altına düştü. CHP-MHP’nin durumu: Bir yandan burjuva toplum ve rejimdeki dönüşümün farkında olmaları ve buna gericilikte AKP’yle yarışarak ayak uydurmaya çalışmaları, diğer yandan Erdoğan’ın zorlanmadan alınlarına bastığı “Eski Türkiye” damgasını silecek bir enerjilerinin, ve aslında silme gibi bir dertlerinin de olmaması. Her ikisi de reaksiyoner devlet partisi ve sermaye-devlet-toplum ilişkileri ve dokusunda dönüşümle birlikte tabanlarını genişletip dinamize etme yeteneğinden yoksunlar. Aynı şey tersinden de doğru: Dayandıkları tabanların ve kimliklerin (ulusalcı-laik ve milliyetçi-muhafazakar/Türkçü faşist) az çok sabitlenmiş kesimleri, sosyolojik olarak da durağanlaşmış, dönüşüme, zemin daralması ve kaymasına reaksiyon vermenin ötesine geçmeyen kesimler.

Ulusalcı/Modernist Solun “Boykot” Taktiği

Cumhurbaşkanı seçimi, solda son dönemlerin en geniş boykot tutumuna neden oldu. Ancak boykotçular arasında belirgin bir ayrım vardı. CHP yörüngesinde otlamaya alışmış ulusalcı/modernist sol, kelimenin tam anlamıyla boşa düşmüş ve ne yapacağını bilemez durumdaydı. Erdoğan ve İhsanoğlu’nu boykot açıklamaları yaptılar, HDP/Demirtaş’ı neden boykot ettiklerine dair resmi bir açıklama bile yapamadılar, yapmaya çalıştıkları oranda da bunun CHP’den ve HDP’den ileriye doğru değil, HDP’den geriye ve CHP’nin boşluğunu doldurmaya doğru, modernist/şoven karakteri sırıttı. Zaten, TKP, ÖDP, Halkevleri yaşadıkları iç karışıklıklar, bölünme, çatlama, ayrışan gruplar, çelişkili tutum ve açıklamalardan başını kaldıramayacak ve paralize olmuş durumdaydılar. TKP’nin önceki seçimlerde -kelimenin iki anlamıyla- kullandığı “boşverme!” sloganı, yine kelimenin iki anlamıyla “boşver!”e dönüştü. Bununla birlikte, daha önce ortak bağımsız aday çıkardıkları halde Yavaş’a oy vermiş oldukları gibi, bu kez yine önemlice bir kesiminin İhsanoğlu’na, daha küçük bir kesiminin de Demirtaş’a oy vermiş oldukları tahmin etmek zor değil!

Devrimci Boykotçuların Tutumu

DP’nin de içinde olduğu devrimci boykotçular arasında da önemli yaklaşım farkları olmakla birlikte, Kürt siyasal hareketi ve HDP’nin artan düzen içileşmesi ve reformist eğik düzlem boykot kapsamında vurguladıkları temel bir konu oldu. Bununla birlikte onlar da, kendi okur ve çevreleri, sosyal medya, bazı afiş çalışmaları dışında, etkin bir boykot çalışması yürütmediler.

Liberal Reformizmin Kaçak Seçim Dövüşü

HDP, yerel seçim yoğunluğunun gerisine düşmekle birlikte, Türkiye cephesinde yer yer 30 Mart’tan daha canlı ve istekli bir seçim faaliyeti yürüttü. Ancak seçim süreci zarfında, IŞİD’in önce Rojava, sonra Şengal’e saldırılarına karşı savaşın ölüm kalım mahiyeti taşıması, Kürt ulusal hareketinin seçim faaliyetine yüklenmesi ve odaklanmasında kaçınılmaz zayıflatıcı etkileri de oldu. HDP’nin batı il ve ilçelerindeki miting ve etkinlikleri, korkunç bir ruhsuzluk ve bürokratiklik içindeki Ekmelcilere göre tabii ki daha canlı ve renkli, hatta yer yer daha kitleseldi. Bununla birlikte faaliyetin, Demirtaş ne kadar sevilirse sevilsin kişiye odaklı yürütülmesi, çoğu yerde rutin seçim faaliyetini (miting, bir iki toplantı, konvoy, ses aracı, bildiri afiş, sosyal medya…) aşmaması ve bunların da ağırlıklı olarak Kürt mahalleleri ve merkezi yerlerde yapılması söz konusuydu. Ne BDP ne de HDP bileşenleri, en azından batı illerinde, kendi çeperleri ve merkezi yerlerdeki rutin faaliyet dışında, mahallelere, evlere, sokaklara girip çıkan, daha etkin, yaygın, sınırlarını genişleten bir çalışma ise yine yürütmediler. Demirtaş “ezilenlerin temsilcisi” olarak sunulmasına karşın, rutin kurumsal destek açıklamaları dışında, örneğin hitap ettiği kesimlerden, kadınların, gençlerin, alevilerin, lgbtilerin, gezicilerin, işçilerin az çok kitlesel, etkin, eylemli destek çağrıları gibi imkanlarını bile kullanmadılar. Demirtaş’ın batı metropollerindeki mitinglerine katılımın düşüklüğü (İstanbul’da 15 bin kişi civarında), Kürt tabanında, hatta HDP bileşenleri çerçevesinde bile gövdesel bir yükleniş ve ısrarlı bir kitle çalışmasının yapılmadığı, Demirtaş’ın estirdiği havaya karşın bunun ilk halkadan sonra oya dönüşmesinin eşiğinin fazla zorlanmadığını gösterdi. Önemli bir nokta da, Demirtaş’ın seçim kampanyasında Kürt sorununu öne çıkarmaması ve özerklik istemini bile geri çekmiş olmasının, yine Demirtaş’a oy verecek de olsalar, Kürt halkının seçimler için dinamize edilme olanağını zayıflatmış olmasıdır.

Neoliberal Muhafazakar İktidarin Seçim Taktiği

Erdoğan/AKP’ye gelince, ilk söylenen, başbakanlığın, hükümetin, devletin, belediyelerin, medyanın, sermayenin, dinin, muhafazakarlığın, en gerici içgüdülere oynamanın, algı yönetiminin,30 Mart’tan aktaran yüzde 40-45 civarında hazır bir başlangıç kitlesinin bütün olanaklarını kullanarak yüz metre koşusuna 75 metrelik bir avansla başladığıdır. Böylesine bir eşitsizliği öfkeyle teşhir etmek kuşkusuz gerekir, fakat burjuva demokrasisinden, hele ki neoliberal muhafazakar demokrasiden “eşit, adil, özgür” bir seçim sistemi bekleyip duranların parlemanterist avanaklıklarının da aynı ölçüde teşhir edilmesi gerekir. Neoliberal muhafazakar demokrasinin seçim sistemi, mali oligarşik güç yoğunlaşması ve merkezileşmesini sınırlandıran değil artıran biçimde işler. Bununla birlikte bu gerçeğin perdelememesi gereken bir diğer gerçeğin altını açıkça çizmek gerekir: Tavşanın aşırı avantajlı ve her durum ve koşulda nasılsa kazanacağından emin olmanın rehavetiyle biraz kestireyim deyip uyuyakaldığı, kaplumbağanın kazandığı tavşan-kaplumbağa yarışı masalında yaşamıyoruz. Erdoğan-AKP elinin altındaki tüm avantajlarını azami değerlendirmekle kalmıyor, her seferinde görülmemiş bir hırsla, hiçbir şeyi şansa bırakmadan, olabildiğince tüm kitlesini dinamize etmeye çalışarak, tüm güçlerinin hedefe odaklanıcı azami seferberliğini sağlayarak çalışıyor. Erdoğan yalnızca her ayrıntısı, her cümlesi dikkatle organize edilmiş, günde en az birkaç tane, kendisinin ve tabanının bayıldığı tek adam şovlarını yapmakla kalmıyor. AKP tüm güçlerini seferber ediyor, kitlelerin yaşamında girip çıkmadığı alan bırakmıyor, yaşamlarına ve ruhlarına dokunuyor, görülmemiş bir hırs ve cevvaliyetle hareket ediyor. Sanırsınız ki muhalefet iktidardadır ve iktidar olmanın rehavetiyle davranmaktadır, Erdoğan-AKP ise muhalefettedir, muhalefette olmanın eşitsizliğini kapatılmak için canhıraş bir tempoyla çalışmaktadır. Tam tersi söz konusudur: Erdoğan-AKP iktidar olmanın olağanüstü avantajlarıyla yetinmeden canhıraş bir tempoyla faaliyet yürütmektedir, muhalefette ise bu dezavantajları en enerjik kitle çalışmasıyla gidermesi gerekmiyormuş gibi belirgin bir rehavet, hatta hımbıllık vardır. Yürüyen ceset konumundaki CHP’yi zaten saymıyoruz, ama solda da, ister boykotçular olsun, ister HDP bileşenleri olsun, her seçim sürecinde zaten ilk elde yapılabilecek rutin seçim ya da boykot faaliyetlerin sınırlarını aşan, enerjik, coşkulu, ateşli, inisiyatifli, odaklanmış, yaratıcı, seferber olmuş bir siyasal kitle çalışması yürüten eğer hiç değilse, pek az kişi ve kurum vardır. Nedeni solun, son dönemki Gezi, Soma, Lice gibi önemli hareketlenmelere karşın kökleri daha derinde ve adeta içselleştirmiş olduğu iki katlı yenilgi (20. yüzyılın ilk yarısındaki sosyalizm deneyiminin yenilgisi ve neoliberalizm karşısında alınan yenilgi) psikolojisini aşamamış olmasıdır. Dayandığı toplumsal sınıf ve kesimler itibarıyla da proleter soluklu, dirayetli, azimli bir karaktere sahip olmaması, büyük heyecanlardan, orta ve ara sınıf kesimlerinin günümüzdeki alemeti farikası olan, dağınık, gevşek, sinik ve kinik (inançsız, amaçsız, kayıtsız, boşunalık duygusu…) bir tarza kolayca geçiş yapabilmesidir. Bu Kürt ulusal hareketi ve HDP bileşenleri açısından da çok farklı değildir. Demirtaş, “yeni yaşam” ve “ezilenlerin temsilcisi” çıkışlarıyla solda bir rüzgar estirdiyse de, iktidarı baştan reddeden ve oyunu iktidarın koyduğu kurallar içinde oynamaya çalışan liberal reformist ideoloji-siyaset tarzı, bir atılım, seferberlik, heyecan yaratma olanağından yoksundur. Ve aslında kendi tabanının ve hitap etmeye çalıştığı kesimlerin devrimci potansiyeline dokunmak ve harekete geçirmekten özellikle kaçınmaktadır. Kürt halkının Lice’de, Rojava’da, Şengal’deki muazzam direşkenliğin, savaşım seferberliği ve inisiyatifinin, heyecanın onda birini bile seçimler için göstermiyor oluşundan gerekli sonucu çıkarması gereken, HDP’dir.

Erdoğan-AKP’nin cevvaliyet, şirretlik ve agrasifliğini hiç düşürmeyen, seçim dönemlerinde iki katına çıkaran kazanma hırsında, kişilik özelliklerinden çok, neoliberal kapitalizm ve neoliberal rejim biçimlerinin karakteristiklerini görmek gerekir. Neoliberal sermayenin hiçbir sınır tanımaz azami kar arayışı ve saldırganlığı, doymak bilmez azami kar dinamizm ve seferberliği neyse, neoliberal rejim biçimlerinin de hiçbir zaman eldekiyle doymak bilmez azami egemenlik arayış ve cevvaliyeti odur. İkisi arasındaki köklü bağ ve bütünlük görülmeden, neoliberal kapitalizm ve rejimini yıkma yeteneğine sahip sınıf gücünü ve savaşım kapasitesini örgütleme sebat ve inisiyatifini ortaya koymadan, bunu geniş kitlelere hissettirecek fiileşen bir iddia ve tarihsel özneleşme ortaya koymadan, bu tahakküm ve şirretlik organlarıyla da gerektiği gibi savaşılamaz. Devrimcilerin, sosyalistlerin çıkarması gereken ilk ders budur: Bir güç olunmadığı için bir iddiaya sahip olunmayacağı, dar ve etkisiz muhalifliğe yapışıp kalma ya da güç olduğu sanılan sistem içileşen muhalefet kanallarına yedeklenmenin realizasyonu değil; ancak bağımsız bir iddiaya ve bunun çetinliğini, zorluklarını da bilerek canlı ve yılmak bilmez pratiğine sahip olarak, bu iddiayı gerçekleştirme yeteneğine sahip sınıfsal-toplumsal, örgütlü ve bilinçli bir güç olunacağı…

(devam edecek…)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*