Anasayfa » GÜNDEM » Seçim sonuçları: Liberaller için hüsran, devrimciler için sıçrama olanağı!

Seçim sonuçları: Liberaller için hüsran, devrimciler için sıçrama olanağı!

AKP oy oranını, 2011 genel seçimlerine oranla belediye meclis oylarında yaklaşık 5-6 puanlık (2.5 milyon civarı oy) düşüşle birlikte bir ölçüde korudu. Seçim sonuçları siyasal olan kadar, hatta ondan çok toplumsal ve ideokültürel plandaki neomuhafazakar mali oligarşik projenin etkisini ve bunlar arasındaki iç bağı ortaya koyuyor.

Neomuhafazakar kapitalist proje

Uzun ve ayrıntılı analizlere girmeyeceğiz. Yalnızca birkaç noktaya değinelim: Geleneksel küçük mülk sahibi ve modern küçük statü sahibi geniş küçük burjuva kitlelerin çözülüşü, toplumsal tabanını oluşturduğu önceki rejim biçiminin çözülüşünün de önemli bir dinamiğiydi. Rejimin neoliberal muhafazakar yeniden dizaynı, toplumsal tabanının da;

1- Sayıları 1 milyona yaklaşan küçük ve orta boy sermaye patronları ve ağları,

2- Palazlanan yeni sermaye kesimlerinin kendilerine bağlı yeni bir muhafazakar konformist orta sınıf kesimini de yaratması,

3- Büyükçe bölümü son on yıllarda mülksüzleşerek kentlere ve kent çeperlerine yığılan yeni işçileşme ve yoksullaşma dalgalarının da başını bunların tuttuğu neokorporativist mekanizmalara hapsedilmesi ile, yeniden dizayn edilmesini kapsıyordu.

Neomuhafazakar proje, bir tür neokorporativist toplum dizaynıdır. Toplumun artık ezici çoğunluğunu oluşturan işçilerin ve kent ve kır yoksullarının sınıf bilinç ve mücadelesinin gelişimini tahrip ve bloke etmeye, yerine bir tür neomuhafazakar tekelci “kimlik ve aidiyet” siyaseti geçirmeye dayanır.

Neoliberal kapitalizmle kaynaştırılmış din, aile, türban, cami, milliyet, bayrak ve tabii ki “milli irade”, büyük çoğunluğu için çoktan yitirilmiş ve bir daha geri gelmeyecek özel mülkiyetin imgelemde toplumsallaştırılması ve genişletilmesi, özel mülkiyet duygusunun neomuhafazakar popülist içselleştirilmesi ve yeniden üretilmesinin en idealist biçimidir. Bu durum, yalnız AKP tabanında değil bağımsız sınıf bilinç ve örgütlülüğü gelişmemiş tüm işçi ve yoksul emekçi kesimlerinde var olan, neoliberal kapitalizmin artan yıkıcılığı ve tehditkarlığı karşısında kendisi ve küçük hayalleri şu devlet heyulası tarafından himaye edilsin, kurtarılsın ve kayırılsın dileğiyle de bütünleşir.

Muhafazakar işçi ve yoksul emekçi kitlelerin bir kısmının yararlandığı bu kısmi kayırılma biçimleri – ki işçi sınıfının kazanılmış sosyal haklarının ve sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesinin yanında kırıntı bile değildir!– neoliberal kapitalist sistemin çıkarınadır. Neoliberal sermaye sömürüsü, el koyma ve egemenliğinin hiçbir boşluk bırakmadan tüm toplum sathında, hem de kitlelerin geniş bir kesimi tarafından içselleştirilerek, gerçekleşmesinin katalizatörüdür. Dahası neomuhafazakar kapitalizmin etkisi altındaki kitleler, kendilerini dışlamış olan eski rejimi savunan ve geri getirmek isteyenlere, veya bununla kodlanan her türlü muhalefete de her yerde ve her zaman hazır ve nazır bulunan bir tepki yedeği de oluşturur.

128cc2e_o

Neoliberal kimlik siyaseti kapanı

Neoliberal siyaset ve toplum mühendisliği, derinleşen sınıf karşıtlığına dayalı toplum yapısını kültürel kimliklerle örtüp parçalayarak yeniden dizayn eder. Burada da işini şansa bırakmaz. Ezen din, mezhep, ulus, cins bileşiminden oluşan neomuhafazakar egemen kimliği; üst ve ayrıcalıklı kimlik olarak, devlet iktidarı kimliği ve örtüsü olarak, mali oligarşik iktidarın toplumsal-korporativist-muhafazakar taban kimliği olarak örgütler ve pekiştirir. Ezilen ulus, cins, mezhep, lgbti, gençlik (beyaz yaka, modernist, üniversiteli, çevreci vd) kimlikleri de sınıf karşıtlığından soyutlar, alt, bağımlı, parçalı “azınlık” kimlikleri olarak kodlar. Bunlardan gelecek muhalefet ve mücadeleyi de, her kimlik içindeki sisteme bağlı burjuva ve orta sınıf kesimlere tabi, en fazla liberal reformist özerklik istemiyle sınırlar. Günümüzde ezilen ulus, cins, mezhep başta olmak üzere bunlara bağlı olan ve olmayan kimlik/toplumsal-kültürel aidiyet sorunlarının toplumsal-siyasal mücadelede kaçınılmaz ve gözardı edilemez bir yeri ve önemi vardır. Ne var ki toplumsallaşmış sınıf karşıtlığı ve siyasetinden soyutlanmış, kimlik sorunları ve özerkliğine indirgenmiş bir mücadelenin, kapitalist mali oligarşik egemenliği tehdit etmeyen, kimlikler çerçevesinde yönlendirilip dizayn edilen, neoliberal siyaset kapanını kırma şansı yoktur.

AKP zaten yalnızca siyasal değil toplumsal-kültürel planda ve gündelik yaşamda da neomuhafazakar tekçi kimlik egemenliğini tesis etmenin seri adımlarını atıyordu. Haziran Direnişinden itibaren ise, siyaseti hızla neomuhafazakar kimlik siyasetine çekip kimlik çatışmaları ekseninde kutuplaştırıp bu sınırlar içinde tutmaya çalıştı. Kuşkusuz bu, tek yanlı bir kutuplaşma değildi. Eğitimden gündelik yaşama, parklardan toplu taşıma araçlarına kadar herşeye neomuhafazakar müdahale ve dizayn, Haziran Direnişinin de şiddetli tepki dinamiklerinden biriydi. Fakat mücadelenin en temel yıkıcı ve kurucu sınıf, özgürlük ve iktidar sorunlarından, sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal kurtuluş bütünlüğünden soyutlanıp kimlik siyasetine, onun da seçimlere sıkıştırılması, AKP’nin çok bariz biçimde avantajlı olduğu alandı.

AKP’nin seçimlerindeki kısmi başarısının bir açıklaması da budur. Ne var ki bu, aslında AKP’nin kendine de yontarak etkin bir yürütücüsü ve bileşeni olduğu, yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi, dünya çapında yürütülen küresel mali oligarşik neomuhafazakar kapitalist sistem yeniden dizaynının bir sonucudur. Çözülen egemen ulus, din, mezhep, aile, cins vbnin sermaye birikiminin yeni küresel temelinden neomuhafazakar restarasyonu tüm burjuvazinin ve küresel mali oligarşinin ortak programı ve mühendisliğidir. Aralarındaki ayrım AKP’nin işi abartmış olması, neoliberal sermaye birikimi ve piyasası için kritik öneme sahip neoliberal birey özerkliğini de bastırıp yok etmeye kalkışmış olmasından ibarettir.

Aralarındaki ayrım neomuhafazarlığın ezilen kesimlere neoliberal özerklik tanıyan “çoğulcu” denilen biçimi, yalnızca neoliberal bireysel özerklik hakkı tanıyan biçimi ve hiçbir özerklik tanımayan tekçi biçimi arasındaki ayrımlardan ibarettir. Dolayısıyla kimlik siyasetine indirgenmiş mücadele de, neoliberal mali oligarşik egemenliğinin bu farklı biçimleri arasındaki dar ve düzen içi parantez içinde sıkışıp kalma tehlikesini fazlasıyla taşır. Özerklik hele ki neoliberal özerklik ile gerçek fiili toplumsal-siyasal özgürlük arasındaki derin ve nitel farkı öncelikle görmek gerekir.

direnisini-anlatan-duvar-yazilari-taksim-gezi-parki-392

Ve Gezi…

Seçim sonuçlarının ilk ciddi işareti zaten Gezi sürecinde verilmişti. Haziran Direnişi’nin ilk haftalarında yarattığı toplumsal-siyasal sarsıntı ortamında yapılan kamuoyu araştırmaları AKP’nin toplumsal destek ve oy oranının yüzde 53’ten yüzde 37’ye düştüğünü gösteriyordu. Erdoğan ve AKP’nin ilk afallama döneminden sonra başlattığı, “benim türbanlı hamile bacımı taciz ettiler, camiye ayakkabıyla girip içki içtiler, kamu malına ve esnafa saldırıp kırıp döktüler, faiz lobisi” vb türünden karşı saldırıları ve neomuhafazakarlık tahmikatıyla AKP’nin toplumsal desteği ve oy göstergeleri tekrar yüzde 45 düzeyine yükseldi.

Öyle ki “sol” olarak bilinen Birleşik Metal ve Petrol İş gibi sendikaların bile tabanında çoğunluğu oluşturan muhafazakar işçiler, sendika yöneticilerin AKP karşıtı açıklamalarına tepki göstermeye başladılar. Bir diğer çarpıcı örnek, son dönemlerin en önemli işçi direnişi olan Greif işgalinde, patrona ve sendika bürokrasisine karşı etkin bir mücadele veren ve Kahrolsun Ücretli Kölelik Düzeni sloganını yükselten işçilerin, Berkin eylemlerinden ve doğrudan AKP’yi hedefleyen slogan ve politikalardan geri durmasıdır.

Gezi’nin en büyük zayıflığının proleter sınıf ve antikapitalist dinamiklerinin zayıflığı, Gezi’ye destek verir görünen TÜSİAD, CHP, BDP ve onlar çevresinde öbeklenmiş liberal reformist orta sınıf anlayışlarıyla net sınır çekilmemesi, Gezi dışında kalan ve ona karşı kutuplaştırılan geniş işçi kesimleriyle sınıf temelinden bağ kuramaması… olduğunu bir çok kez vurguladık. 17 Aralık krizinden itibaren ise, Berkin eylemleriyle yaratılan kısa ama önemli kesinti ve sarsıntıya karşın, siyasal-toplumsal iklim ve mücadelenin burjuva tape ve seçim siyasetine hapsedilmesine karşı daha etkin bir mücadele verilmemesi, ve Gezi’nin de Cemaat, CHP, MHP ittifakı çöplüğü çevresinde toplanmaya zorlanmasına karşın solun önemli bir kesiminde bile bunlarla net bir sınırın çizilmemesi, AKP’nin işini nisbeten kolaylaştırdı.

Seçim sonuçlarını, AKP ve MHP’nin aldıkları oylar üzerinden beylik “toplum daha sağa kaydı” klişesiyle değerlendirenlerin CHP’yi şu “daha sağ”dan azade tutması bile, neoliberal dönüşümle birlikte asıl solun zincirleme sağa kayışını ve sınıf kaçkınlığını göstermeye yeter.

Seçimlerde CHP oylarının Ankara, İstanbul, İzmir ve birkaç büyük şehirde kent merkezlerine ve Alevi mahallelerine sıkışıp kalmış olması, Gezi için de büyük bir uyarıdır! Berkin eylemleri Nişantaşı’da alkışlanıyor ve destekleniyor, Bağcılar da yuhlanıyorsa, dahası Kıraç, Sincan, Ostim, Gebze gibi işçi havzalarında doğru dürüst eylem bile yapılamıyorsa, ortada çok ciddi bir sorun var demektir. Kuşkusuz ki merkezi semtler, meydanlar, sosyal medya mücadelenin mekan-zaman politiğinde çok önemlidir.

Ancak buna sıkışıp kalan bir Gezi, kendini CHP’den bile tam ayrıştıramaz. TKP’nin bir yorumuna bakmak yeterlidir: “Çankaya, Yenimahalle, Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy, Karşıyaka, Konak… Bunlar üç büyük kentin “merkez”deki kritik ilçeleri. “Orta sınıf” yerleşimleri denebilir, hatta zengin bölgeler diye küçümsenebilir. Sol açısından değil, düzen açısından söyleyeceğim, buralar Türkiye’nin siyasi ve ideolojik dinamiklerini belirleyen ilçelerdir. Buraları mutlak bir biçimde kaybeden bir siyasi iktidar kapitalist Türkiye’yi yönetemez.” (Kemal Okuyan, sol.org, 1 Nisan) Biz, sayılan merkezi semtleri küçümsemiyor, salt orta sınıf değil işçi ve işçileşen beyaz yakalılar, hizmet ve büro işçileri semtleri olarak görüyor, Haziran Direnişinde ve sonrasında oynadıkları rolü de son derece önemsiyoruz.

Ancak buraları “kurtarılmış bölge” sanmak ve hareketi bu semtlere indirgemek, dahası bazıları neokemalizm ve CHP’den, bazıları orta veya ara sınıf bakış ve reflekslerinden sıyrılmamış bu dinamikleri, Gezi’nin siyasal-ideolojik öncüsü ve belirleyicisi ilan etmek çok sorunlu ve yanlış yaklaşımdır. CHP, TKP, Halkevleri gibilerin de buralarda yaptığı, hem orta sınıf ve ara katmanlar hem de işçi ve işçileşme dinamiklerini içeren bu alanlara, en geri, burjuva modernist orta sınıf savunma reflekslerinden hitap etmek ve liberal reformizm ile sınırlamaktır.

Komünistlerin önünde zorlu bir görev uzanmaktadır:

1- Gezi’de ve halen önemli bir rol oynayan merkezi semt ve alanları, CHP ve orta sınıf ulusalcı/liberal reformist siyaset ve ideolojisinden, toplumsallaşmış proletarya dinamiklerine ve siyaset ve ideolojisine doğru ayrıştırmak ve ilerletmek,

2- Ancak Gezi’nin kesinlikle bu alanlara sıkıştırılmasına izin vermeyip, muhafazakarlığın etkisi altındaki büyük işçi havzalarında da soluklu ve zorlu bir sosyalist sınıf çalışması yürütmek, Greif gibi direniş örneklerini artırmak,

3- İşçi sınıfının iki yakasını, sermaye karşıtlığı ve burjuvazi ve mali oligarşik sınıf egemenliğine karşı bağımsız sınıf örgütlenmesi ve mücadelesi temelinde bir araya getirmek. Solun geleneksel zaaflarından biri, mücadelenin her konjonktüründe öne çıkan sınırlı bazı dinamikleri mutlaklaştırmak, onun kabına girip şeklini almak, fakat geniş işçi ve emekçi kesimlerin benzer veya farklı mücadele sorun ve ihtiyaçlarına hızla yabancılaşmaktır.

Yalnız AKP ile de sınırlı olmayan neomuhafazakar kapitalist siyasal-toplumsal rejimin toplumsal taban dizaynında da siyasal olduğu kadar toplumsal, toplumsal olduğu kadar sınıfsal gedikler ve mücadele kanalları açmak, çok daha sabırlı ve direşken bir sınıf çalışmasını gerektiren köklü çekim mevzileri yaratmak, kritik bir öneme sahiptir.

Neomuhafazakar projenin etkisinin önemli ölçüde “ekonomik duruma” bağlı olduğunu unutmamak gerekir. AKP’nin oy oranlarındaki en büyük düşüşün – hem de tam da MGK-TSK rejiminin çözüldüğü, Ergenokon operasyonlarının başladığı bir süreçteki, 2009 yerel seçimlerinde, yani 2008 ekonomik krizinin ardından yaşandığı unutulmamalıdır. AKP’ye oy veren işçi ve yoksul emekçilerin önemli bir bölümü muhafazakar olabilir, ama 3’te ikisi kemik AKP’li, yarısına yakını oy vermek dışında AKPci olarak tanımlanabilecek bir kategoride değildir. Son seçimlerde de önemli bir bölümü, “din, devlet, bayrak elden gidiyor, paralel devlet” vb diye değil, son 1-2 yılda ekonomik durumlarında hızlı ve ciddi bir bozulma yaşanmadığı için, ekonomik istikrar ve idare kaygısıyla AKP’ye oy vermiştir.

Neoliberal güvencesizlik, geniş bir kesim için yaşamın hassas dengeler ve çoğunlukla borçla idame ettirilebilmesi, ekonomiye hassasiyeti artırmaktadır. (Bunlar aynı zamanda aileye, hükümetlerin sosyal yardım, himaye, sağlık vd politikalarına olan bağımlılığı da artıran etkenlerdir.) Sınıf mücadelesi ekmeğe, ekonomik mücadeleye, çalışma ve yaşam koşullarına indirgenemez. Ancak bunların küçümsendiği ve defterden silindiği bir siyaset biçiminin de sınıf mücadelesinde, özellikle de sınıfın geniş yoksul ve güvencesiz kesimleri içinde hiç bir başarı şansı olamaz.

Gezi ve 17 Aralık süreçlerinin en boş sayfalarından biri, Tekel direnişiyle yeni bir gelişim dinamiği kazanmaya başlamış olan güvencesizlik sorununun bile yok sayılması, çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin işçi direnişlerinin bile yok sayılması, hatta Gezi’yle karşı karşıya konulmasıydı. Ekonomideki sarsıntılar, bir dizi sektörde durgunluk ve kar düşüşleri, asıl bundan sonra kitlelere daha doğrudan yansımaya başlayacak, işçi ve kent yoksulu kitlelerin hareketlenme dinamikleri artacaktır.

Seçim sonuçları ne AKP’nin yaratmaya çalıştığı mutlak bir yenilmezlik zaferi, ne de kimilerinin söylediği gibi bir pirus zaferidir. Ömrünü biraz daha uzacaktır, fakat seçim sonuçlarını daha büyük pervasızlıkların kılıfı ve sıçrama tahtası olarak kullanma zorunda oluşunun da hızlandıracağı biçimde, yöneteme sorunu ve rejim krizi ve sarsıntıları da, sınıfsal, toplumsal, siyasal güç çatışmaları da devam edecektir.

Çünkü rejim krizinin temel dinamiği Cemaat filan değil, bir yandan burjuvazinin ağırlıklı kesimi ve küresel mali oligarşi tarafından devlet iktidarının yeniden dizaynı zorunluluğu, diğer yandan, asıl olarak ise, kitlelerin, toplumsal ihtiyaçların bu deli gömleğine hiçbir biçimde sığmayacak olmasıdır. 1 Mayıs ve 1 Haziran, Ağustos’taki – erken genel seçimle de birleşme olasılığı olan- Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru daha da tırmanabilecek sürecin gelişimi üzerinde sınıfsal-toplumsal mücadele ve müdahalelerin etkisini de artırma olanağıyla temel göstergeler olacaktır.

Söyledik: Yalnızca Erdoğan ve AKP’nin gitmesini istemekle sınırlı bir mücadele, CHP’den, TÜSİAD’dan, küresel mali oligarşiden ayrışmaz! AKP’yle birlikte MİT’i, Genelkurmayı, polisi, BİT’i, RTÜK’ü, tüm üst kurulları, banka, borsa, holding ve müteahhitleri, kısacası ücretli kölelik düzeni ve mali oligarşik devlet iktidarı ve onu pekiştiren neoliberal temsili demokrasi kalkanını hedefe koymayan bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi, yalandır.

Şimdi AKPci veya muhalif görünümlü tüm burjuva medya ve liberaller, seçimlerin yüzde 90 katılımla ve onbinlerce seçim gönüllüsüyle, futbol takımı taraftarı forması veya tekerlekli sandalyesiyle oy vermeye gidenlerle, nasıl bir “demokrasi şenliği” olduğu propagandasından geçilmiyor: Ah tabii, beğensek de beğenmesek de sandığın pek yüksek otoritesine herkes boyun eğmeliymiş!

Bu aynı neoliberal seçim fetişistleri, Haziran Direnişini de “Erdoğan-AKP giderse seçimle gider” diye azarlamamışlar mıydı?! Berkin eylemlerinden “temsili siyaset ve seçimlerden umut yitiriliyor” diye korkmamışlar mıydı?! AKP Hükümetinin “yüzde 65” oy alsaydı da zaten hiçbir meşruluğu yok. Fakat kazayla CHP filan da “kazanmış” olsaydı, sermayenin mali oligarşik diktatörlüğünün kitleler nezdindeki aklanma, meşrulaştırılma, pekiştirilme ve kitleleri yeniden dizayn etme aracından başka bir şey olmacak neoliberal seçimlerin de hiç bir meşruluğu yok. Liberalizm tıpkı kendi çıkarlarına göre rasyonel kararlar veren bireylerden oluşan bir “serbest piyasa demokrasisi” varsaydığı gibi, kendi çıkarlarına göre rasyonel tercihlerde bulunan bireylerden oluşan bir “temsili oy demokrasisi” varsayar!

Fakat tıpkı piyasada işçi ve emekçi bireylerin “rasyonalite”sini ücretli kölelik, meta egemenlik ilişkileri, özel mülkiyet, ve banka, borsa, holdinglerin mali oligarşik güdüm ve tahakkümünün belirlemesi gibi, işçi emekçi bireylerin neoliberal emekgücü piyasasını bile etkileme şansları yoksa, temsili demokraside de aynısı geçerlidir. Kitleler sandığı belirleyemez, mali oligarşik egemenliğin bir biçimi ve aracı olan sandık kitlelerin iradesini belirler ve dizayn eder. Haziran Direnişi burjuva demokrasisinden kopmadıysa da temsili demokrasi ve bunun egemenlerin fiili ve güce dayalı yönetim biçiminin bir kaldıracı ve kalkanı olmasını, aşağıdan fiili sokak demokrasisi ile sorgulayan tarihsel bir eğilim ve dinamiğe sahipti.

1892_17

CHP neomuhafazakar bir rejim partisidir

CHP İzmir’i (oy ve 6 ilçe kaybıyla) korudu, Eskişehir’i güç bela korudu, Hatay’ı (AKP’li Alevi düşmanı adayla) kılpayı aldı, İstanbul ve Ankara’da oylarını bir miktar artırdı. Geri kalan yerlerde ise aynı oranda oy kaybetti, bir çok bölgede silinme ve hatta sıfırlanma noktasına geldi. Toplamda yerinde saydı ve aslında böylesi bir süreçte bile en ufak bir iç dinamizme sahip olmayan bir burjuva ikinci lig partisi olarak küme düştüğü bile söylenebilir. Bu beş büyük kentte oylarını az çok koruma veya artırmasının ise birbiriyle bağdaşmaz iki dinamiği vardır. Birincisi, bu beş büyük şehir, AKP Hükümeti ve neomuhafazakar rejim karşıtlığının en güçlü ve dahası da Haziran Direnişi’nin en yığınsal ve militan yaşandığı ve en büyük etki ve sarsıntıyı yarattığı şehirlerdir.

Gezicilerin önemli bölümünün, CHP’de hiçbir ışık görmeyenler ve tepkili olanlar dahil, AKP karşıtlığı babında CHP’ye oy verdiğini tahmin etmek zor değil. Ancak CHP’nin bu şehirlerde bile, Alevilerin ağırlıkta olduğu semt ve mahalleler dışında oylarını artırabildiği yegane yerler, kent merkezleri; toplumsal kesimler ise, modern kent küçük burjuvazisi ve ondan çözülen, işçileşmiş beyaz yakalılar, kent merkezinde çalışan ve yakın oturan büro ve hizmet işçileri, ara katmanlar, üniversite öğrencileri…

Örneğin İstanbul’da Beşiktaş, Şişli, Kadıköy, Bakırköy’de, Ankara’da Çankaya’da CHP yüzde 70 civarında oy alıyor, kent merkezinden çepere gidildikçe, sanayi işçileri ve vasıfsız, güvencesiz, taşeron işçi kesimlerinin ve kent yoksullarının ağırlıkta olduğu semtlerde oran tersine dönüyor, ve AKP oyları ezicileşiyor. Bu yeni bir şey değil, önceki seçimlerde üzerine yerli yersiz pek çok analiz de yapılmıştır.

Son seçimin gösterdiği ise, bu iki işçi kesimi arasındaki mekansal, toplumsal-kültürel, siyasal ayrışma ve bölünümün Gezi ve 17 Aralık’tan itibaren sıçramalı biçimde derinleşmiş ve pekişmiş olduğudur. Ortak noktaları ise, AKP’ye oy verenler kadar Gezi’ye katılanlar ve/veya CHP’ye oy verenlerin de sınıf bilinci ve örgütlülüğünün çok zayıf olması ve yeniden sınıf oluşumu dinamiklerinin sancılı, kesintili ve parçalı biçimde gelişmesidir.

290189_649

CHP’nin İstanbul ve Ankara’da belirgin oy artışının ikinci dinamiği ise, Sarıgül ve Yavaş marifetiyle ve MHP ile Büyük Şehir Başkanlığı için ittifak yapmış olmasıdır. CHP’nin Ankara ve İstanbul’da belediye meclis oylarının Büyükşehir Belediye Başkanlığı oylarının oldukça altında (MHP’nin ise vice versa) olması, bunun açık göstergesidir.

Aynı şekilde CHP’nin Ankara ve İstanbul BBB adaylarına MHP’den belli bir oy kaymasına karşılık, bir dizi başka kentte bu kez CHP’den MHP’ye benzer oy kayması, muhtemelen ikisi arasındaki “bas geç” anlaşmasının göstergesidir. İkisi arasında böyle planlı pazarlık olsun olmasın, CHP’nin neomuhafazakar koalisyon partisi olma aşkı ve MHP ile ittifakından kazançlı çıkan birincisi AKP, ikincisi de – AKP’nin kaybettiği oyların da büyük bölümünün kaydığı- MHP’dir. MHP seçimlerde oylarını hem oran hem de sayı olarak (2 milyona yakın oy artışı) en yüksek düzeyde artıran partidir.

CHP, AKP ve MHP döküntüleri, Sarıgül, liberaller ve sosyal demokrat eskileri ile bir neomuhafazakar koalisyon partisi olmaya doğru “hamle” yapsa da, bunları AKP gibi bir potada eritecek ne liderlik, ne kadro, ne bir hegemonya stratejisi ne de yeniden yapılanma kapasitesine sahiptir.

Sonuçta Gezi ve 17 Aralık kriziyle CHP’liler ilk kez heyecanlanmış olsa da, Gezi’yi en dar, geri ve pasifist bir antiAKPcilik sınırları içinde tutmaya çalışmaktan, 17 Aralık’tan itibaren ise tape siyasetinden başka bir şey yapmayan ve zaten bir kadro hareketine dayanmayan (ve solu ve Gezi’yi “zaten cepte” sayarak kitle çalışması da olmayan) CHP’nin Ankara ve İstanbul’da oylarını yükseltmesi ve toplamda koruması bile ancak dış etken ve dinamiklerle olabilmiştir!

Cemaat, MHP ve gençlikte TGB’ye yaslanan, “MİT bizim gözbebeğimizdir” ve “tapeler devletin vicdanıdır” diyen, varı yoğu “devletin bekası” ve vaat ettiği tek şey -tabii ki liberal demokratik bile değil, fakat- “görkemli bir devlet” (aynen böyle! Kılıçdaroğlu’nun seçim öncesi son konuşması.) olan bir partinin neden bir “toplumsal çekim merkezi” olamadığını değil, hala nasıl bu kadar oy alabildiğini sorgulamak gerekir. Ne var ki, Ankara ve İstanbul’u “kahramanca zorlamış olmak”la kendi kendinin şampiyonluğuna ulaşmış olan bu parti, gerekli dersler çıkartılmazsa, solun ve Gezi’nin sırtında bir asalak ur ve “anamuhalefet” tıkaç ve dizayncısı olmaya devam edecektir.

Burjuva medya ve liberallerin lanse ettiğinin aksine, kutuplaşma ve karşıtlık AKP ile CHP (ya da Cemaat, CHP, MHP ittifakı vb) arasında değildir. Aktüel biçimiyle, milyonların Haziran Direnişi hareketiyle mevcut rejim arasındadır. Ve CHP de kutuplaşma ve karşıtlığın bu tarafında değil, karşı tarafındadır. 70’li yıllarda bir ara işçi sınıfı ve halk hareketinin yükselişine karşı burjuva “ortanın solu” olmak dışında, tarihi boyunca hiçbir zaman burjuva anlamda bile “sol” veya “sosyal demokrat” olmamış CHP, bugün tastamam bir neomuhafazakar partidir, bir rejim partisidir.

Bir “AKP karşıtlığı” karikatürü olarak toplumsal-sınıfsal direniş hareketini kontrol, tamponlama, dizayn ve tasfiye partisidir. CHP’ye dönük devrimci ve tutarlı bir eleştiri, CHP’nin halen geniş kesimlerdeki “sol” intibaını, “muhalefet” intibaını, ya da beğenmeyip eleştirilse bile AKP’ye karşı ona mecbur olunduğu intibaını, toplumsal-sınıfsal direniş ve mücadeleden tümden kazımayı gerektirir.

page_greif-iscilerinden-8-mart-cagrisi_771597299

Mücadeleyi dar antiAKPcilik ile sınırlamanın tarihsel ironisi

Şu tarihin ironisine bakınız ki, dar AKP karşıtlığı ile sınırlanmış bir mücadelenin, TÜSİAD, Cemaat, CHP, BDP gibi “AKP karşıtları”nın varlığında, ve bu ikincilere net bir karşıtlığın yokluğunda, AKP’nin -güçlendirmese bile, en azından- pozisyonunu tahkim edip ömrünü uzatmasına hizmet ettiği görülmüştür! Bu açıdan seçim sonuçları liberal ve reformistler için ne kadar travmatikse, devrimci açıdan ideale o kadar yakındır:

Hem AKP’nin ciddi biçimde yıpranmış ve oy oranlarında gerilemiş olarak rejim restorasyon ve pervasızlığını artırmak zorunda olması, siyasal-toplumsal krizi derinleştirecek ve daha dolaysızlaşan mücadele refleks ve arayışlarını güçlendirecektir; hem de temsili demokrasi, seçim, CHP, Cemaat, tape siyaseti vbden beklentileri daha da azaltacak, temsili demokrasi komedisini daha fazla sorgulatacak, sokak ve daha yığınsal ve militan mücadele vurgu ve eğilimini güçlendirecektir. Kimin ne kadar samimi ve tutarlı olduğu hemen önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönük tepedeki kirli pazarlıklar ve istihbarat savaşları başladığında görülecektir, fakat en azından şimdilik, seçim, CHP ve kankaları, HDP, tape siyaseti peşinden Haziran Direnişini bile unutacak denli kör bir beklenti ve sürüklenme içinde olanların önemlice bölümü dahi, yeniden yüzünü Haziran Direnişi’ne dönmek zorunda kalmış, genel olarak sokağa, devrimci harekette ise hem sokağa hem sınıfa vurgular artmıştır.

Demir tavında dövülür. Bu sarsıntı ve doğuracağı yeni arayış ve mücadele dinamiklerini bu yönde derinleştirmeliyiz. Önümüzün 1 Mayıs olması, hem seçimlerden belli bir kesimin çıkarmaya başladığı daha ileriye ve daha (emek ve özgürlük mücadelesi ile tanımlı) sola ve daha fiili mücadeleye doğru sonuçların sınanacağı bir platform, hem de sınıf ve sosyalizm, sosyalist sınıf vurgu ve dinamiklerin kendisini daha fazla hissettirebilmesinin de olanağıdır. 1 Mayıs ve 1 Haziran süreçlerinde bu doğrultuda alınacak yol, “oyunun da yeniden ve ileriye doğru farklı kuruluşu” olanağını doğurur, tepedeki kirli burjuva siyasetinden ve restorasyon ve dizayn hamlelerinden ayrışıp daha kökten bir sınıfsal-toplumsal karşıtlaşma süreciyle onun manevra olanaklarını daha daraltır.

DFDF-300x211

Evet Haziran Direnişçilerinin büyük bölümü, içleri kan ağlayarak da olsa CHP’ye vb oy vermiştir. “Gezi sandığa sığmayacağını gösterdi” diyebilmek için, bu burjuva mali oligarşik seçim kapanının yarattığı sarsıntının, geriye, yaratılmak istenen “sandığın otoritesine boyun eğ” ve “yenilgi” duygusuna doğru değil, ileriye, asıl burjuvaziden bağımsız özgüç ve özgüveni ileriye doğru örgütleyerek, 1 Mayıs ve 1 Haziran’a doğru odaklanmasını sağlanmak, Greif direnişini yeniden canlandırmak, işçi sınıfı vurgu ve pratiğini güçlendirmek, işçi sınıfının mücadele talepleriyle Gezi taleplerini bütünleştirmek, hayati önemdedir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*