Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Seçim sonuçları: HDP ve BDP

Seçim sonuçları: HDP ve BDP

HDP, Gezicilerin, solun, Kürtlerin, liberallerin en azından belli kesimlerinin seçimlerde ne yapacağını gözettiği bir partiydi. Ertuğrul Kürkçü ve Gezi’den belli bir prestij sahibi Sırrı Süreyya Önder gibi figürlerle, BDP ve çevresinde toplanmış çeşitli liberal reformist gruplarla, solda alternatif bir çekim merkezi olup olmayacağı soruluyordu. CHP’den yaka silken, TKP benzeri ulusalcı sola daha mesafeli duran liberal solda, açık ya da gizli bir gönül desteği de vardı.

Sonuç HDP için kesin başarısızlıktır. BDP’nin (önceli DTP’nin) Türkiye’deki oy oranının üstüne çıkamadı, bir çok yerde de altına düştü. BDP’nin Türkiye’deki oyları kürt nüfusun epey altındadır, fakat HDP örneğin Haziran Direnişine katılan kürtler kadar bile oy alamamıştır.

İlk etken Kürtlerin kendi, yani Kürt partisi olarak algılamadıkları oluşumlara güvensizlikleridir. Türkiye’deki belli bir Kürt kesiminin de asimilasyona uğramış olmasıdır. Diğer taraftan Gezi’de de belli bir yer tutmuş ve görünürlükleri daha fazla olan Türk ulusalcı, modernist, orta sınıf ve beyaz yaka sol kesimler ise koyu ya da ince bir şovenizmle HDP’yi Kürt partisi olarak algılayarak oy vermemektir. HDP, Kürt ve Türk işçi-emekçiler arasındaki bu güvensizlik ve önyargı açısını kapatacak işçilerin birliği temelinde bir halkların kardeşliği perspektifine çok uzaktır. Türkiye’de asimilasyona uğramış Kürt kesimler içinde işçi sınıfı ekseninden örgütlenme çalışması yapma gibi yönelimi de yoktur.

HDP, Gezi sürecinde kurulan Gezi-Lice köprüsünü değerlendirmedi. Seçim programı ve taktiğini, büyük ölçüde Kürt siyasi hareketi ile Gezi sentezi üzerine kurmaya çalışmasına karşın, Haziran Direnişi sonrasında, bir “Gezi damarı” olmaktan ve öyle algılanmaktan büyük ölçüde çıktı. Gezi kapsamında belli direniş alan ve mevzileri yaratmak, Gezi’ye dönük bileşik bir ajitasyon-propaganda yürütmek, Gezi eylem ve etkinliklerine daha istikrarlı ve kitlesel katılım gibi konuları gözetmedi. Gezi’nin en başında oynadığı rolle belli bir sempati kazanan Sırrı Süreyya da, bu bağı hızla kopardı, seçim faaliyetlerini de, eylemli, etkinlikli bir Gezi dinamiği ile bütünleştirmekten tabii ki uzak durdu. Gezi’ye verilmeye çalışılan bir iki somut-pratik mesaj da, ancak Hevsel Bahçeleri gibi Diyarbakır’dan verilebildi. Diğer HDP bileşenleri BDP’nin Gezi konusundaki yalpalamalarını ve mesafeli duruşunu eleştirseler de yine ona tabii olmanın ötesine geçmediler.

AB tarzı bir neoliberal burjuva mali oligarşik yönetişimci, çoğulcu, diyalogcu, özerkçi demokratizm ile Öcalan tarzı bir anarko-demokratizmi ve bazı Gezi çizgilerini katıştırmaya çalışan uzun ve hantal seçim programı, bir postmodern eklektizm şaheseriydi. Türkiye’de solda hakim olan algı ve terminolojiye değilse bile Gezi’ye, Kürtlere, kadınlara, gençlere hitap edebilecek kimi talep ve vaatler de içeren bu programın, seçim faaliyetlerinde ise esamisi okunmadı. HDP, Türkiye’de seçimlere katılanlar arasında, kendisini bağlayan bir programa sahip olma iddiasındaki tek partiydi. Ne var ki bu uzun ve eklektik programın bırakalım yalın ve pratik biçimde kitlelere taşınması ve tartıştırılmasını, HDP bileşenlerinin kendi yayın organlarında ve güçleri içinde bile şöyle bir okunup geçilmek dışında tartışılmadı ve bir zemin de bulmadı. Daha geniş kesimler içinde gündemleştirme, tartıştırılma bir yana bileşenlerin kendi güçleri içinde bile sahiplenilmedi ve harekete geçirici bir etkisi olmadı. Program, somut politika ve ajitasyon-propagandaya çevrilme gibi bir kaygısı olmayan, kağıt üzerinde bir diskur olarak kaldı.

KCK tutuklamaları Kürt hareketinin kitlesel organizasyon yeteneğini Türkiye’deki bir dizi metropolde ve Kürt mahallelerinde biraz düşürmüştü, ancak daha önemlisi, işçi ve kent yoksulu ağırlıklı Kürt tabanı ile BDP, çeşitli kitle örgütü yöneticileri ve Kürt aydınlar arasındaki bürokratik mesafeyi artırdı. HDP’nin diğer bileşenlerinin ise bir nebze üniversite öğrencisi kürtler dışında, işçi ve kent yoksulu Kürt tabanı ile – BDP dolayımı ile kurulanın dışında- bağı hemen hiç yok. Kürt tabanı yanlarında ve içlerinde görmedikleri diğer HDP bileşenlerine güvensiz. HDP’nin taban kaynaşmışlığı olmadığı gibi taban etkileşimi de oldukça tepeden ve zayıf bir çatı platformu ve seçim koalisyonu olmanın halen pek ötesine geçmiyor. Bu açıdan, kimilerinin umut ettiğinin aksine, kendi başına Kürt hareketi ile Gezi dinamiklerini buluşturma ve kaynaştırma yeteneği zaten yok.

45440Türkiye işçi sınıfının bileşiminde Kürt işçilerinin oranında, son dönemlerde de işçi direnişleri içinde Kürt işçilerin (ya da içinde Kürt işçilerin de olduğu) direnişlerinin oranında hissedilir bir artış var. Son dönemin öne çıkan ve yankı yaratan işçi gündem ve direnişleri arasında yerini alan Tuzla Tersane, Tekel, Mersin Liman, Hey Tekstil ve çok sayıda inşaat, mevsimlik tarım ve taşeron işçi direnişlerini anmak yeter. BDP sınıf karakteri gereği, Kürt işçilerin büyüyen iş cinayeti ve hastalıkları, şovenist baskı ve saldırılar, taşeron kölecilik sistemi, daha düşük ücret dayatması, ücret ve hakedişlerinin gaspedilmesi, örgütsüzlük gibi en yakıcı sorun ve ihtiyaçlarına da, direnişlerine de tamamen yabancı. HDP bileşenlerinden önceki dönemlerde belli bir işçi çalışması olan devrimci geleneklerden gelenler ise, devrimci demokratik halkçılıktan liberal reformist ezilenciliğe geçiş sürecinde işçi çalışmasından da ya koptular, ya da gerileyip etkisizleştiler. Mızmız sendikalist ve liberal işçi siyasetçisi, Türk-İş kuyrukçusu EMEP de TUMTİS gibi bir dizi sendikayı kaybederek, yalnız solda değil sendikalar ve işçi hareketi içindeki zayıf etkisinden daha da geriledi. Bosch’ta, metalde, tekstilde, ve Hey Tekstil gibi bir Greif olma potansiyeline sahip bir direnişte bile, etkisinin olduğu hemen her direnişte olduğu gibi öncü işçilerin nefretini kazanmayı başardı! EMEP bugün Kürdistan’da da BDP ve Kürt burjuvazisini karşısına almadan ve onun yörüngesinde, tekstil, kundura, tuğla gibi emek yoğun sektörler ve sanayi bölgelerinde, bürokratik ve liberal sendikacılık boşluğunu doldurma misyonunu üstlenmeye çalışıyor.

Diğer bir etken, kuşkusuz BDP dışındaki bileşenlerin, çoğunluğunun -EMEP ve ESP başta olmak üzere- daha önceki etkinlik alanlarını kaybetmiş, yalnız etkisizleşmiş değil, iyice silikleşmiş, kimliksizleşmiş, renksiz ruhsuz parti, örgüt, grup ve çevreler olması. Hele ki EMEP, Haziran Direnişinde bile olağanüstü ruhsuzluğunu, silikliği ve sinikliğini sürdürmeyi başarmış ve sahip olduğu TV kanalının Gezi’de esamisinin okunmadığı partidir. EMEP, ESP ve diğer HDK bileşenleri -CHP, TKP ve sendika, oda bürokratları ile birlikte- İstanbul Taksim’de Haziran işgali sırasında tüm çabalarını Taksim Dayanışması bürokrasisi içinde yer tutmaya ve işgalin tasfiyesine harcamışlardı. Böylesine olağanüstü bir süreçte yürüttükleri seçim faaliyetleri de rutinin pek dışına çıkmadı. HDP daha demokratik yönetim ve karar organ ve işleyişine, iç demokrasiye dayandığını iddia ediyor, ama kolayca bekleneceği gibi, BDP’nin ağırlığı ve kritik süreçlerdeki daha da geriye çekici tutumlarının yarattığı yalpalama ve karmaşa, bitip tükenmez kısır tartışmalar, tutarsızlıklar, eklektizm, kafa karışıklıkları ve tabii aylara yayılan aday ve koltuk çekişmeleri ve entrikaları, daha da beterleşmiş bir bürokrasi, kötürümleşme ve hantallıktan başka bir şey yaratmıyor. HDP bileşenleri kimliksizleşmelerini BDP’ye yaslanarak gidermeye çalışsalar da, HDP ortak bir kimlik oluşturma ve sinerji yaratmanın uzağındadır.

Seçim faaliyetleri sürecinde BDP-HDP’nin çoğu Türkiye’de olmak üzere 24 il ve ilçede uğradığı ırkçı-faşist saldırılar, soldan liberal kesimlere kadar tepkiye yol açtı. Bir kısmının AKP kadar CHP ve Gezici kılıfındaki ulusalcı şovenist kesimleri daha fazla sorgulamasına ve HDP’ye yakınlaşmasına neden oldu. Saldırıların yaşandığı yerellerde bulunan devrimciler ve antifaşistler, HDP’ye desteğe koştular. Ancak HDP bu dinamiği dahi değerlendirmekten uzak durdu, bir kampanyaya dönüştürmekten ve yaygın eylemlerle yanıt vermekten kaçındı. BDP her zamanki gibi “müzakere sürecinin zedelenmesi” korkusuyla geri adım attı. Örneğin Fethiye ilçe teşkilatını saldırıdan sonra feshetti, seçim bürosunun kepenki indirilerek bölge terkedildi.

Sonuç malum. Seçim sonrasında “eksikliklerimizden dersler çıkaracağız, HDP’yi anamuhalefet yapacağız” tarzı iddialı bir açıklamada HDP’den değil Kürdistan’da oylarını artırmış ve belediyelerini genişletmiş BDP’den geliyor. “Anamuhalefet” ifadesi, HDP’nin kurulduğu parlemanterist zihniyet ve hayal alemini ifade ederken, neden bir sokak damarı olamayacağını açıkça gösteriyor.

Bununla birlikte, seçimlerde CHP ve çeşitli ulusalcı versiyonların yaşadığı iflas, BDP’nin ise Kürdistan’da il ve ilçe sayısını genişletmesi, bu arada Dersim’de DHF-TKP ve DHF-ÖDP ittifaklarının iki ilçe alması, bu kesimlerin yüzlerini daha fazla bunlara dönmesine yol açtı ve yeni ittifak arayış ve hesaplarını da ortaya çıkardı. Sendika.org’da henüz seçim günü çıkan Metin Özuğurlu imzalı yazıda, 3 maddelik bir “asgari program” (sosyal liberal reformist program) perspektifiyle birlikte, “sosyalistlerin folk kemalistler ve Kürt hareketiyle ittifakı” tasarısı veya önerisi yer aldı. DHF ile TKP’nin ittifak yapabildiği postmodern çağımızda reformistler arasında hiçbir ittifak şaşırtıcı olmaz. Seçim sürecinde yeniden yakınlaşan Halkevleri ve ÖDP bu ittifakı tabii ki bir “sol CHP” hayaleti olmadan olmaz, CHP’nin liberal kesimlerini gözetiyor. Bu tür yeni ittifak arayışları, CHP’nin iflasından doğan yeni arayış ve beklentilerden doğru bir çekim yaratmayı hedefliyor olabilir, ancak biz bu türden ittifakları Kuruçeşme’den bu yana çok iyi biliyoruz! Böyle bir ittifak arayışı, TKP, Halkevleri, ÖDP gibi siyasetlerin CHP ile açık örtük ittifaklarını ve tabanının “sol” olduğu varsayımını bile bırakmadan, onun “sol”daki boşluğunu daha sağa kaymış bir liberal reformizmle doldurarak ve Gezi’yi de sosyal liberal reformist hegemonya içinde eriterek doldurma hesaplarının ötesine geçmiyor.

hevsel-AABDP

BDP, Kürdistan’da oy oranlarını ancak cüzi olarak artırdı, 3 yeni il ve bir dizi yeni ilçe kazanırken bir il ve bir dizi ilçe kaybetti. En sağlam kaleleri olan Diyarbakır ve Hakkari dahil elinde tuttuğu bir çok yerde ise epey oy kaybetti. Diyarbakır’daki oy kayıplarının Baydemir’in değişmesini istemeyenlerin tepki oyları, AKP’nin tarımsal destek politikaları ve nasılsa Diyarbakır’da yüzde 50′nin altına düşmeyiz rehavetinden, Hakkari’de ise Hakkari dışından aday belirlenmesine tepki oylarından kaynaklandığı yaklaşımları, asıl BDP’nin AKP ve CHP’ninkinden pek farklılaşmamış neoliberal ve bürokratik kapitalist belediyecilik ve Kürt burjuvazisinin artan tepedencilik ve ayrıcalık anlayışıyla yabancılaşma ve yozlaşmasına tepkileri gözlerden gizliyor.

Seçimlerde partiler, parti politikaları ve liderleri kadar, adayların ve aday politikalarının da önemli olduğu biliniyor. Bu açıdan ilginç bir veri, CHP’nin hezimete uğradığı bir dizi ildeki, önceki seçimlerde fark yediği bir dizi ilçeyi ön seçimle belirlenmiş, AKP’li bilinen mahalleleri ev ev dolaşmış, kitle toplantıları yapmış, tape siyaseti yerine kitlelerin gündeme getirdiği hangi sorunu nasıl kitlelerle birlikte çözeceğini somut olarak anlatmış adaylarla kazanabilmiş olmasıdır. Bu adaylarla yapılan röportajlarda, tümü, 1- Adayların tepeden veya dışarıdan değil içeriden ve ön seçimle ve yerelin dokusuna uygun belirlenmesinin, 2- Salt tepkisel ve negatif değil proaktif ve somut politika yapmanın, 3- Kitlelerin dokunup tartabileceği, kendilerine değer verildiği hissi uyandıran, sorun ve ihtiyaçlarını dinleyen ve bunları nasıl çözeceği konusunda ciddi bir ön hazırlık kadar kitlelerle etkileşimi de gerektiren somut ve ikna edici şeyler söylemenin, 4- Seçimlerin son anlarına sıkıştırılmayıp daha uzun vadeli ve istikrarlı bir çalışmanın, önemini belirtiyorlar. Hiç yeni buluşlar değil, ama – CHP biryana- sosyalist ve sol hareketin genel teamülleri açısından kitlelere, hele ki muhafazakarlığın etkisi altındaki kitlelere (ve aslında Gezi kitlelerine bile!) neden nüfuz edemediğinin, daha güçlü bir bağ ve etkileşim kuramadığının bağzı yöntemsel noktaları olarak altını bir kez daha çizmekte yarar var.

Bir seçim anektodu daha: Seçim gecesinden itibaren CHP’nin hiçbir çağrısı ve bağlantısı olmamasına karşın, internet üzerinden organize olan – CHP’li de olmayan- 4 bine yakın genç, laptoplarını alıp, onbinlerce sandığın ıslak imzalı tutanakları ile YSK’nın açıkladığı sonuçlarını karşılaştırma işi için CHP’ye gidiyorlar ve sabahlara kadar çalışıyorlar. Bu Gezi’nin ortaya çıkardığı yeni türden bir kitle organizasyon ve inisiyatifi biçimidir. Kaskatı ve çürümüş CHP bürokratizminin şimdi “biz bu olanakları daha önce neden değerlendirmedik” diye bile sormamasında şaşırtıcı bir şey yok. Ancak, Gezi’nin ortaya çıkardığı bu yeni kitle organizasyon, inisiyatif ve seferberlik biçimlerine -biz dahil- devrimci ve sol hareketin halen ne kadar yabancı ve kapalı olduğunu not edelim.

Konumuza bağlanalım. Kürt siyasal hareketi sahip olduğu olağanüstü kitle tabanı ve inisiyatifi olanaklarına karşı bunları neoliberal demokratik bir özerklik kırıntısı anlayışıyla neoliberal kapitalist düzen adına kontrol altında tutma dışında hiç bir şey yapmayarak, halen bir dizi farklılığına karşın giderek daha fazla -parlamentarist olduğu kadar- bürokratik, neoliberal siyaset düzeninin bir bileşeni haline gelmektedir. Düzen içi ve düzenin bir parçası olarak “demokratik siyasallık” da giderek daha fazla bürokratik, başta zaten işçiler, kent ve kır yoksullarının yakıcı sorun ve ihtiyaçları olmak üzere kitle tabanı ve mücadele birikim ve dinamiklerine giderek daha fazla yabancılaşan, giderek daha bir burjuva düzen siyasallığı haline gelmektedir.

Kürt hareketi gibi “özyönetim” savında olan bir hareketin bile, hem de yerel seçimlerde, adaylar konusunda kırdığı potlar asıl buradan okunmalıdır. Tepeden indirmecilik, dışardancılık, kitlelerin gerçek ihtiyaç, istem ve hoşnutsuzluklarını hiçe sayma, şuralar zaten bizim kalemiz diye nabız almaya bile gerek duymayan bir kibir ve konformizm, hangi sınıfın “özyönetimi” veya “özerkliği” diye sordurtuyor. AKP’nin oylarını düşüreceği beklentisiyle hayırhah yaklaştığı Hizbulkontracı HüdaPar’ın BDP tabanından yüzde 5 oy alması, aymazlığın ve skandalın ötesinde nasıl bir burjuva “temsil” aritmetiğine dayalı bir sefil politikaya gönül indirildiğini gösteriyor. Tarım desteklerine atfedilen oy kaybı ise, Kürt siyasal hareketinin silme güvencesiz işçi, işsiz, kent ve kır yoksullarının ekonomik-sosyal istem ve ihtiyaçlarına dair hiçbir politika ve umursamasının olmamasının bir cezası. Aynı zamanda AKP’nin halen Türkiye ve Kürdistan’daki tabanını önemli ölçüde koruyabiliyor olmasında, elinde tuttuğu devlet ve sermaye olanaklarının küçük kırıntılarla yarattığı “hayırsever kapitalist sömürü” uygulamalarının payının çarpıcı bir göstergesi. Ama oy kayıplarının yalnız kırsal alandan olmadığı da açık.

BDP özellikle üç dönemdir elinde tuttuğu Kürdistan illerinde ciddi bir aşınma ve bozunum içerisindedir. BDP belediyeleri, AKP ve CHPgillerin neoliberal belediyeciliğinden nitel bir kopuş göstermediği gibi giderek daha fazla aynılaşıyor. Artan ancak birçoğu örtbas edilen rant yolsuzlukları, artan işçi tepkilerine karşın sürdürülen taşeronluk sistemi, uluslar arası ve yerli sermaye ile artan kaynaşma ve işçi ve yoksul emekçi halka derin yabancılaşma, artan kibir ve üstencilik…

Birkaç örnek: Ekolojik kent ve belediyecilik iddiasına karşın başta Diyarbakır olmak üzere doğa ve tarih üzerinde artan rant kemirgenliği. Diyarbakır Belediyesinin halkın yaygın olarak kullandığı ucuz ve ekolojik güneş enerjisi panellerine bile savaş açıp, enerji tekelleri ve ortaklığıyla doğal gazı emrivaki kılması. Çoğu parkın betonlaştırılması ve restorant, gazino, kafe, büfe ile doldurulması. Kırklar Dağı’nın ranta açılması, binlerce yıllık Hevsel Bahçeleri’nde Kürt gençleri “bizim belediyemiz bunu nasıl yapar” diye isyan ettiren biçimde ağaçların kesilip kum ocağı açılması projesi…

BDP’li belediyelerin 2000’li yılların başındaki ilk döneminde yoksul emekçiler tandırevleri, çamaşırhaneler, ucuz temel ihtiyaç kooperatifleri gibi uygulamaların sonraki yıllarda genişletilip geliştirilmemesi, varolanların da giderek kullanılmaz hale gelmesi… Sosyal hak bilinç ve sistemini geliştirme yerine, “yoksullara yardım”la yetinilmesi, bununda en muhtaç kesimlerle sınırlı tutulup giderek eşitsiz ve pragmatist bir hal alması, tepkilere neden olması… Kent yoksullarının yoğun olduğu mahallelerde kurulan dernek, dayanışma ve mahalle meclislerinin işletilmemesi, varolanların istemlerinin dikkate alınmaması ve etkisizleştirilmesi…

Belediyeler, giderek uluslararası proje finansmanı, Güney Kürdistan’la ticaret, kredi, inşaat, rant, altyapı, gayrımenkul, ihale, taşeron patronluk ile sermaye palazlanmasının ve bunların çevresinde hukuk, muhasebe, teknik işlerini yapan bir orta sınıfın gelişmesinin bir kanalı haline gelip giderek bunlarla kaynaşırken, yoksul emekçilerle kurulan ilişkinin üstencileşmesi…

Ve bunlarla birlikte, kitle hareketinin giderek daha geri çekilmesi ve pasifize edilmesinden, müzakere sürecine dönük yaratılan beklentilerden kaynaklanan soğuma ve rehavet emareleri…

BDP’nin kalelerinde yaşadığı aşınma ve durgunluğun asıl nedenlerini buralarda aramak gerekir.

gerillabayangeceBDP, Kürt kadınların 23 belediyede resmi başkanlığı, 54 belediyede fiili eşbaşkanlığı ile bir kadın rüzgarı estirmeye çalıştı. Bu politikalar, başkalarının da işaret ettiği gibi Türk ataerkil devleti ve siyaset sistemi üzerinde bir basınç yaratıyor. Uzun süredir sesi soluğu çıkmayan KaDer (TÜSİAD merkezli burjuva kadınlar örgütü) sırasıyla yüzde 1, 2 ve 4 civarındaki kadın aday oranlarına sahip AKP, MHP, CHP’yi eleştirip BDP’yi örnek gösteriyor; ve tabii bu kafayla “AB’ye üye olamaz ve 2023′te ilk on ekonomi arasına giremeyiz” minvalindeki kadın sorununa neoliberal kapitalist bakış açısını ortaya koyuyor. Ama bu oranlar, CHP’nin kadın sorununda da düpedüz neomuhafazakar bir parti olduğu, liberal özgürlük ve demokrasi filan bile bir yana, kimlik ve yaşam tarzı gibi konularda da uzaktan yakından taban bellediği orta sınıf ve ondan çözülen beyaz yakalı işçilere, metropol merkezlerindeki semtlere, kadınların eylemlerdeki katılım oranının yüzde 52 olduğu Gezi’ye bile neden (biçimsel AKP karşıtlığı dışında) hitap etmediği ve bir etki yaratamadığının bir diğer göstergesi. Kürt halkının mücadelesinde kadınların yeri ve inisiyatifinin KaDer’in “TBMM’de, yerel yönetimlerde, kamu yönetim görevlerinde temsili kadın oranı” ve liberal kadın birey özerkliği gibi endekslerine sığmaz. Kürt siyasal hareketinin kadın politikasının Kürdistan’da halen oldukça güçlü olan ataerkillik, bir dizi bölgesinde dönüşüp kapitalize olmuş aşiret veya beylik kültürleri, dinci muhafazakarlık üzerinde bir basınç, Türkiye’de ise toplumsal hareketler içindeki kadınlar ve kadın hareketi üzerinde bir etki ve çekim yaratabilir belki. Ancak BDP’nin Ka.Der tarzı bir liberal demokratik “kadın temsili”nin veya temsili demokratik kadın politikasının ne kadar ötesine geçebileceği çok kuşkulu. Öcalan’ın “demokratik modernite”sinin her türlü devrimcilik ve devrimci demokrasiyi de reddetmesi ve İslam dinine verdiği büyüyen tavizler ve ayrıcalıklar, neoliberal sermaye temel ve sınırları içindeki bir liberal reformist kadın politikası ve demokrasisinin de sınırlarını gösteriyor.

Kürdistan’daki seçim sonuçları, Kürt halkının Öcalan’ın muhatap alınmasını ve soğuk barış ve müzakere sürecini bir kazanım olarak gördüğünü, Kürt siyasi hareketinin müzakerede artan sıkıntı ve hoşnutsuzlukları da ancak bir ölçüde ikna edebildiğini gösteriyor. Göreli seçim başarısında, soğuk barış ve müzakere sürecinin kazanım olarak benimsetilmesi kadar buna dönük sıkıntı, hoşnutsuzluk ve güvensizlikleri de – şimdi “özyönetim” olarak ifade etmeye başladığı- kısmi idari ve kültürel özerklik vaatlerine odaklayarak aşmaya çalışıyor. BDP’nin en dikkat çekici seçim vaadi, Demirtaş’ın hemen Newroz sonrasındaki Bitlis seçim mitingi konuşmasındaki “Güney Kürdistan’dan Rojava’ya kadar Kürt pazarı” vaadiydi. Demirtaş, “pazar payını biz belirleyeceğiz, ürünlerinizi biz pazarlayacağız” dedi. Küçük köylünün tarımsal üretimi, geniş işçi ve kent ve kır yoksullarının ise emekgücünden başka satacak bir şeyi olmadığına göre, bunları pazarlayacak olan bu “biz”in kim olduğunu anlamak zor değil. Özerklik isteminin Kürt sermaye ve piyasa dinamiklerini genişletmeyi, metalaştırmayı derinleştirmeyi ve pazar payını artırma çabasını öncelikle gözettiği görülüyor. KCK’nin 4 Nisan itibarıyla yaptığı “ekonomik özerklik” açıklaması da bu minvalde. Öcalan’ın anarko-liberal ütopik reformist ekonomi tezleri, yine Marksizme mesnetsizce saldırılarak “demokratik-komünal ekonomi” olarak sunuluyor.

Yine 4 Nisan’da  “Kürt dil ve kültüründen markalar oluşturacağını” belirten Kürt Sanayi ve İşadamları Derneği kuruldu. KÜRDSİAD’ın kuruluş ilkeleri, pek “komünal ekonomi” intibaı vermiyor: “KÜRDSİAD toplumsal barış ve uzlaşmanın sürdürüldüğü bir ortamda, Kürdistan Coğrafyasının ekonomik ve sosyal kalkınmasında bölgesel ve sektörel potansiyelleri en iyi şekilde değerlendirerek Kürdistan ulusal ekonomik politikaların oluşturulmasına ve Kürt ulusal ekonomi çevrelerinin işbirliği içine girmesine katkıda bulunur. KÜRDSİAD, Kürdistan coğrafyasında yaşayan tüm halkların kimliksel, dil ve kültür gelişimini önemser. Bu yönlü çabaları destekler. KÜRDSİAD Kürt sermayesinin küresel rekabet düzeyinde sahada yer almasına ve uluslararası arenada tanıtımına katkıda bulunur, bu amaçla diplomatik lobi faaliyeti yürütür. KÜRDSİAD, Kürdistan coğrafyasında bulunan yer altı yerüstü zenginlik kaynaklarıyla ilgili araştırmalar yapar, raporlar hazırlar ve bu raporların iş çevrelerine tanıtımını amaç edinir. Bu vesileyle dünyanın hem dört tarafına dağılmış Kürdistanlı iş çevrelerinin, hem de global sermayenin Kürdistan Coğrafyasına yatırım yapmasını sağlayacak girişimlerde bulunmak üzere sempozyum, panel ve toplantılar düzenleyerek çalışmalar yapar.”

newroz-2012_308508Kürt siyasal hareketinin, Newroz ve seçim öncesi açıklamalarında ve mitinglerde “özyönetim, kadın eşitliği, çoğulculuk ve katılımcılık, ekolojik kent” gibi vurguların artmasında, kuşkusuz öncelikle Rojava modeli, yanısıra da Gezi birer etken olarak kullanıldı. Cemil Bayık ve KCK’den “AKP artık müzakerenin muhatabı değil, ortada bir çözüm ve müzakere süreci yok, seçimlerden sonra birkaç hafta içinde adım atılmazsa fiili demokratik özerklik inşası sürecini başlatacağız” gibi taktik açıklamalara karşın Öcalan’ın mesajı, bunun ucunu açık bıraksa da, seçim ve müzakere politikasıyla devam ağırlığını taşıyordu. BDP’nin seçimlerde göreli başarısı, koyduğu hedeflerin çok gerisinde kalsa da, yine “2015 genel seçimlerinde yüzde 10 barajını geçeriz” beklentisi ve seçim siyasetin Kürt halkının önüne koyulmasını kolaylaştırdı.

Bununla birlikte, “özyönetim”, “ekolojik kent”, “kadın özgürlüğünün temel olduğu ahlaki toplum”, “ekolojik kent”, “komünal ekonomi” vurgu ve vaatleri, Kürt halkı kadar, Türkiye’de Kürt siyasal hareketi çeperindeki ya da onunla dirsek teması içindeki liberal sol, reformist, ezilenci, kadın, aydın kesimleri arasında belli bir beklenti yarattı. Seçim sonuçlarından sonra HDP’ye hayıflanma, “biz sizi destekledik aslında ama siz yanıbaşınızdakini bile görmüyorsunuz” tarzı sitemler, Gezi-Kürt hareketi arasında ittifak senaryo ve beklentileri de arttı. Kürt hareketinin, seçim öncesi ve sonrası AKP’nin bir esneklik göstermeyeceğini apaçık deklare etmesi karşısında bu tür bir alt düzeyden kampanya yürütmesi ve bunu sınırlı kitle etkinlik ve eylemleri ile beslemesi, bu yöndeki arayış ve beklentilere çekim etkisini artırabilir, yeni liberal reformist ittifaklara bir zemin oluşturabilir, fakat seçim sonuçlarının iç yüzünün okunması Kürt siyasal hareketinin güçlü bir kitle inisiyatifi ve yükselişine çoktan kapanmış olduğu, “demokratik özerklik inşasının” da sınıfsal iç sınırlarını apaçık gösterir. Kürt siyasi hareketinin en dar ve geri bir idari ve kültürel özerklik anlayışını “Rojova modeli” veya “özyönetim” olarak sunmasının doğurduğu beklenti ve kafa karışıklığını nasıl karşılayacağı da halen belirsiz. Bu yönde beklentiye girenler, Kürt siyasal hareketi ister “demokratik özerklik inşası” tarzı bir kampanya yürütsün ister yürütmesin, yine hayal kırıklığına uğrayacaklardır.

polis-serhildan-alarminda_16758_bKaldı ki, önce “seçime kadar adım atılmazsa…”, sonra “seçimlerden sonra bir iki hafta içinde adım atılmazsa…”, şimdi de “Meclis tatile girene, bir iki aya kadar adım atılmazsa…” diyen bir hareketin en başta inandırıcılık sorunu vardır. Seçim öncesi “AKP çözümün muhatabı olmaktan çıkmıştır” açıklamasını yapanların, şimdi AKP bir iki adım atarsa Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına destek verilebileceğinin ucunu açması, ilkesiz ve pragmatist siyasetin ve beklentilerin neyin üzerine kurulduğunu gösteriyor ne yazık ki…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*