Anasayfa » GÜNDEM » Seçim, kriz, sınıf

Seçim, kriz, sınıf

Marksizm siyaseti tarihsel, toplumsal ve ekonomik kökleriyle birlikte ele alır. Seçim sonuçlarını hile hurdaya bağlamak bir avuntu olabilir, ancak daha derindeki daha tayin edici sorunların görülmesini engellememelidir.

Bunların en başında işçi sınıfının durumu geliyor. İşçi sınıfının mevcut durumuyla birlikte bunu değiştirmeye dönük kısa ve uzun erimli sınıf mücadelesi dinamiklerini görmeden ve bunlara odaklanmadan, pek bir şeyi değiştirmenin mümkün olmadığını son seçimler bir kez daha gösterdi.

Neoliberal kapitalizm her şeyden önce bir işçi sınıfı kapanıdır. İşçi sınıfı yeni işçi kitleleriyle ne kadar genişlediyse o kadar bölünüp parçalandı. Üretim ve emek ne kadar toplumsallaştıysa, toplumsal ve siyasal yaşamda o kadar görünmezleştirildi. Ürettiği metalar alemi ne kadar büyüyüp çeşitlendiyse, çalışma o kadar değersizleşti. İşçiler güvencesizleştirildi, bireylere ve kimliklere doğru çözüldü, sınıf bilinç ve karakteri ağır bir tahribata uğradı.

Elbette böylesine yıkıcı bir sermaye birikim rejimi, önceki toplumsal dayanak ve formasyonlarından çözdüğü kitleleri masedecek bir “sosyal himaye” sistemi olmadan olmazdı. Marx’ın dediği gibi, hangi sömürücü sınıf devleti – isyanlarını, mücadelelerini, bilinçlenmelerini olabildiğince tamponlamak ve ötelemek için- yoksullarını gözetmek zorunda kalmaz ki? Her sermaye birikim rejimi biçimi, buna uygun bir yoksulluk yönetimi biçimiyle ancak birlikte varolabilir. Bugün bunun salt kömür makarna dağıtımları ile sınırlı olduğunu düşünmemek gerekir. 12 milyon yeşil kartlının dahil edildiği SGK’dan Anadolu Lisesi yapılan meslek liselerine ve gecekondu üniversitelerine, küresel kredi genişlemesi koşullarında faizleri düşük tutulabilen tüketici kredilerinden din, milliyet ve aileyle harmanlanmış cemaatleşmeye kadar, bir “yoksulluk yönetişimi” (ya da “sürdürülebilir yoksulluk”) sistemidir.

Bunlar yalnızca ve basitçe geleneksel ilişki biçimlerinin kalıntıları değildir. Neoliberal sermaye birikim organizasyonu geleneksel toplumsal ilişki biçimlerini de kendine uyarlayıp modifiye ederek yeniden üretir. “Sosyal sermaye”, “kültürel sermaye” diye yeniden tanımlanan din, milliyet, gelenek, aile, akraba hemşehri yerelcilik ilişkileri sermaye birikimiyle birlikte paketlenir. Taşeronluk, işçi simsarlığı, borçlandırma mekanizması, kadının evden/aileden, köylünün toprağından kopartılmadan işçileştirilmesi, ilişkiden çıkma (evlilik, borçlandırmaya dayalı çalıştırma) hakkının tanınmaması, ilkel birikime dayalı çalıştırma biçimleri yeterli örneklerdir.

Cemaat kelime kökü itibarıyla “ortak varlık”, “ortak öz” gibi anlamlar taşır. Kişinin emeği ve sonuçlarından bir nebze yararlanabilmesi, yaşam koşul ve güvenceleri, cemaat üyesi olmasıyla koşullanır. Başka deyişle, son tahlilde bir kişi-despotta cisimleşen üst cemaat (üst sınıf ve devleti) tarafından bireylere bağışlanmış bir şey olarak görünür. Cemaatin artık-emeğinin bir kısmı, son tahlilde bir kişi niteliğini kazanan üst cemaate aittir ve artık-emek, haraç vb biçiminde olduğu kadar, birliğin kısmen gerçek despotun, kısmen de cemaatin hayali özünün, yani din, tanrı şahsında yüceltilmesi, dışa karşı korunması ve desteklenmesi yükümlülüğüyle harcanan ortak emek biçiminde kendini gösterir. (Marx, Grundrisse, Kapitalist Üretim Öncesi Biçimler). Bu kullanım değerine dayalı prekapitalist cemaat biçimleri elbette kapitalizm ile bağdaşmaz. Fakat günümüzün neoliberal/neomuhafazakar ve post-modern kapitalizmi, dini, milliyeti, cinsiyeti ve asıl devleti de daha dolaysız bir “sosyal sermaye” kılarak, bizzat zorlanan sermaye birikimi temelinden ve genişleyen mülksüzleşme, işçileşme dalgalarını ve keskinleşen sınıf çelişkilerini de sarıp perdeleyen bir neocemaatleşmeyi de üretmektedir.

Kimlik ve neocemaatleşme siyasetinin bir dinamiği de toplumsal benlik ve değersizleşme krizidir. Bir yanıyla emeğin ve ona dayalı toplumsal ve siyasal varlık koşullarının krizidir. Diğer yanıyla düz çizgisel ilerleme anlayışının, eski geçmiş ve gelecek referanslarının krizidir. Faşizmin karakteristik çizgilerinden olan; egemen milliyet, din, mezhep, cinsiyet ve aileye; bu temelden kitlelerin çoğunluğunu oluşturan kesimlere ayrıcalık, en azından kollama ve kayırma vaadine; eski imparatorlukçu bir geçmiş ve gelecek kurgusuna, güç yükseltimi ve merkezileşmesine dayalı “dirilişçilik” fantezisi bu boşluğa nüfuz eder.

Kapitalizmin küresel krizi, şu veya bu düzeyde korumacılık eğilimini geliştirir. Kendilerini güçsüz ve tehdit altında hisseden kitleler açısından himaye edilme ve muhafazakarlık eğilimlerini de güçlendirir. Lenin’in en yalın biçimiyle ifade etmiş oldukları, bugün dini olduğu kadar milliyetçi muhafazakarlık için de geçerlidir:

“Bugünkü kapitalist ülkelerde, dinin kökleri özellikle toplumsaldır. Dinin en derinindeki köklerini halkın bilgisizliğinde filan değil, emekçi kitlelere yapılan sosyal baskıda, bu kitlelerin – emekçilere her gün, her saat savaşlar, depremler, su baskınları gibi olağanüstü olaylardan bin kere daha fazla acı çektiren – kapitalizmin kör kuvvetleri karşısında kendilerini hepten güçsüz görmelerinde aranmalıdır. ‘Tanrıları yaratan, korkudur.’ Sermayenin kör – halk kitleleri tarafından ne yapacağı önceden kestirilemeyen ve proleteri, küçük patronu hayatlarının her anında tehdit eden, onlara en beklenmedik, en kazara, en apansız biçimde iflas, yıkım ve felaket taşıyan, bir zanaatkarı bir günde bir dilenci, bir ev kadınını bir günde bir fahişe haline getiren ve sonunda da açlıktan ölmeye sürükleyen, kör evet – Sermaye’nin kör kuvveti karşısında duyulan korku: İşte dinin derin kökü.”

Bir diğer toplumsal olgu, kırdan kente büyük göç ve büyük çaplı yeni işçileşme dalgalarıdır. Türkiye’de kırsal nüfus son 30 yılda yarıdan fazladan dörtte birden aza doğru geriledi. Sınıfsal-toplumsal dayanakların ve dayanışma bağlarının çözüldüğü koşullarda bu da cemaatleşmeyi besleyen bir olgudur. Nesnel işçileşme süreçleri bir çırpıda sınıf bilinci kazanmak anlamına gelmez. İşçileşmeye doğru çözülen geniş geleneksel (ve modern) küçük burjuva kitleleri, bir küçük burjuva mülkiyetçi, rekabetçi ve pragmatist ruh hali ve düşünce tarzını da işçi sınıfına taşıdı. Yarı nostalji yarı gelecek korkusu ile hayalde genişletilmiş eski ya da ipotekli küçük mülkiyet duygusu, din, milliyet, aile gibi idealleştirilmiş ifadelerinde bir süre daha yaşamaya devam etti.

Neoliberal kapitalizmin finans, rant, hizmet, kültür gibi faaliyet alanlarını muazzam genişletip çeşitlendirmesi, girdiği her yerde sermaye, mülkiyet, rant, finans (ve tabii ücret) yapılarını katmanlaştırması, hemen her işi parçalayıp tedarik ağlarına doğru yayması, bunun ucundan sebeplenen bu tabakayı genişletmiştir. Günümüzdeki mali sermaye egemenliği “asalaklığın toplumsallaşması”nı da içerir. Genişleyen borsa, rant, kredi sistemi, belli parti taraftarlarına dağıtılan pay ve statü kırıntıları; yiyicilik ve entrikacılığı iş edinen yeni bir kastın doğması; küçük burjuvazi ile burjuvazi arasındaki küçük girişimciler ve fırsatçılar ağı bu çerçevede genişlemiştir.

Bunlara, bir dönemki üretkenlik artışları ve küresel ucuz kredi genişlemesine dayalı, refah ve statü artışı algısı ve beklentisini de eklemek gerekir: Gecekondulardan gecekondu sitelere geçiş, doğal gaz, AVM tarzı seyirlik bolluk ve cazibe merkezleri, vb.

Tüm bunların salt Türkiye’ye özgü ya da AKP marifetiyle olmadığını da görmek gerekir. “Sosyal-kültürel-coğrafi sermaye”, “yoksulluk yönetişimi”, “dirilişçilik”, “neocemaatleşme” vd hemen hepsi emperyalist kapitalizm ve mali oligarşik organlarının teşvik ve yönergeleri çerçevesindedir. Ancak Türkiye gibi orta-gelişmiş kapitalizm düzeyine ve bölgesel-küresel temelden birikim sürecine (büyük çaplı mülksüzleşme süreçleri paralelinde) hızlı geçişler yapan, fakat sınıf mücadelesi ve buna dayalı demokratik hak ve özgürlük kazanımlarının buna eşlik edemediği, merkezi devlet, din, milliyet, ataerkillik ve ailenin toplumsal ve siyasal kültürde güçlü bir etkisinin olduğu ülkelerde daha güçlü bir zemin bulduğu söylenebilir.

İşçi sınıfının geleneksel formasyonunun sarsıntı ve direnişlerle çözüldüğü, ancak yeni ve daha gelişkin toplumsallaşmış düzeyde bir işçi sınıfı oluşumunun oldukça zorlanımlı ve sancılı olduğu koşullarda; büyük çaplı mülksüzleşme, işçileşme ve işsizleşme süreçleriyle birlikte yeniden sınıf oluşumu şu veya bu düzeyde reaksiyoner uğraklardan geçmek durumunda kalabilir. Ancak küresel kapitalizmin “fırsat ve nimetleri”nden yararlanıp yıkıcı etkilerinden korunma ve savuşturma fantazisi pek uzun soluklu olamaz.

İşçilerin, kent ve kır yoksullarının oldukça geniş kesimlerini kapsayan bu duruma “yarı-köylü cemaat yaşantısı” diyenler, modern kent küçük burjuvazisinden işçileşmeye doğru çözülen, büyük kent merkezlerinde çalışan ve yaşayan, ve beyaz yakalı kesimlerin sınıf oluşum süreçlerinin daha ileri olmadığını unutuyor.

Peki bu tablo, son seçimlerin sınırlı bir göstergesi olduğu biçimde, son bir iki yıldır hangi yönde nasıl değişim dinamikleri gösteriyor?

AKP, işçi semt ve sanayi havzalarının çoğunda yüzde 7-10 civarında oy kaybetti. (Tuzla, Gebze, İzmit, Bursa, hatta Antep ve Kayseri dahil.) Büyük ölçekli sanayisi pek olmayan küçük tarımsal üretici havzalarında oy kayıpları, yüzde 10’u da aşabiliyor. Sabah gazetesinden Hilal Kaplan’ın bunun üzerine hemen seçim sonrasında “neyden rahatsızsınız” sorusuyla yaptığı sosyal medya anketine gelen yanıtların sayısı bile sosyal hoşnutsuzluk artışının bir göstergesi. (Anket büyük olasılıkla yukarıdan gelen baskıyla kesilmekle birlikte, bir çok endişe ve korkuya karşın kısa sürede gelen 27 bin yanıt, işçi ve emekçi kitlelerin gerçekten hoşnutsuzluk, tepki ve istemlerini serbestçe ifade etme olanağı olsaydı olabileceğin küçük bir kabarcığını gösteriyor.)

Gelen yanıtlar malumun ilanı: İşsizlik, yoksulluk, geçim sıkıntısı, ödenemez hale gelmiş borçlar ve faturalar, hayat pahalılığı… Biraz daha yakından bakınca şu noktaları da tespit etmek mümkün: Bir dönem için AKP’nin yelkenlerini şişiren eğitim, sağlık, belediye, rantiyecilik, finans (borçla tüketim), sosyal yardım, hamili kart istihdamı gibi alanların hemen hepsinin büyüyen bir rahatsızlık ve tepki kaynağı haline gelmeye başladığını gösteriyor. İkincisi, hükümet, bakanlıklar, belediyeler, AKP ve yerel teşkilat yöneticilerinin yiyicilik, asalaklık, ayrıcalık, klientizm ve şatafatından büyüyen bir rahatsızlık var. Bu da daha önce dev çaplı yolsuzluk ve yağmacılığa bile gözlerini kapatmış görünen AKP tabanının, iş gündelik yaşam ve yakıcı ihtiyaçlarına dokununca farklı bir tepki içinde olduğunu gösteriyor. Üçüncüsü, kadın ve çocuklara karşı istismar, taciz ve şiddetin hoşgörülmesi ve teşvik edilmesine tepkiler.

Ters yöndeki eğilimler ise şunlar: Despotik çalışma koşullarında ağırlaşmaya karşın, bunun işsizlik ve geçim sıkıntısı karşısında geri planda kalması. Büyük şef’in halen belli ölçüde dokunulmaz, en azından mevcut durumu “koruyucu” addedilmesi. Ve tabii, AKP’nin toplumsal taban kayıplarının, yine faşist, milliyetçi-muhafazakarlığa gitmesi.

CHP bu seçimlerde yine varlık gösteremedi. Meclis seçimleri bir yana, İnce’nin aldığı oy Ekmeleddin’inken daha fazla değil. Bunun nedeni CHP’nin “sol” addedilmesinden ziyade (ki CHP, küçük burjuva solculuğun ona sol kılıf olması bir yana bırakılırsa, burjuva anlamda bile “sol”, yani sosyal demokrat bir parti değil, sağ merkez, ve giderek muhafazakarlığa da uyum sağlayan bir sermaye-devlet-millet bekası partisidir), kriz koşullarında dünya çapındaki eğilimin gösterdiği gibi, merkez partilerin zemin kaybı veya patinajının bir ifadesi. İnce sonlara doğru daha geniş kesimlerden bir ilgi görse de, buna tekabül eden oy göremedi. Göremezdi de, çünkü son birkaç yılda yaşam koşullarındaki ağırlaşmayı daha bir iliğinde kemiğinde hisseden, ve daha ağır bir krizin de kapıda olduğunu sezen kitlelere, bir güç ve irade telkin edemezdi. “Verimlilik, nanoteknoloji, AB, Merkez Bankasının özerkliği…” vb belki vasıflı beyaz yakalılar ve eğitimli gençlerde rekabetçi bir zemin bulabilir ama, vasıfsız emekçi kitleler için “İMF-TÜSİAD programını ikiletmeden imzalayacak bu!…”dan başka bir anlama gelmez.

Erdoğan’ın da yapacağı bundan başka bir şey değil. Ülkeyi baştan aşağıya şirket gibi işleten bir kapitalist devlet! MHP’nin 2001 krizinde İMF-DB-Derviş programına imzayı atan hükümette olduğunu hatırlatmakla yetinelim.

Kapitalizmin yıkıcı despotizmi ile yine bir despotda cisimleşen “sınıflar üstü” din-milliyet yüceltim ve sığınması arasındaki çelişki yalnızca görünüştedir. Kitleler bunu kendi özdeneyimleriyle görüyorlar, ve çok daha sert biçimlerde görmeye devam edecekler. Asıl çelişki bizzat kapitalist sistemin içindeki uzlaşmaz sınıf çelişkisidir, ve tüm o devlet-millet-din bekasının iç yüzünü açığa çıkaracak olan da budur.

Bir sonraki yazı: İşçi sınıfının kriz programı

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*