Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Seçim bitti, işçiler kazanmadı…

Seçim bitti, işçiler kazanmadı…

Doğduğumuz ülkeyi seçemiyoruz. Onun içerisine doğuyoruz.
Buna rağmen ülkemizi başka ülkelerden daha özel buluyor, onu korumak için savaşlarda canımızı bile vermeye hazır oluyoruz.
Parçası olduğumuz ulusu seçemiyoruz. Onun içerisine doğuyoruz.
Buna rağmen ulusumuzun diğer uluslardan daha fazla başarıyı hak ettiğini, onlardan daha iyi yaşaması gerektiğini düşünüyor, istiyoruz.
Milliyetimizi seçemiyoruz. Onun içerisine doğuyoruz.
Buna rağmen kendi milliyetimizle böbürleniyor, onun diğerlerinden daha üstün özelliklere sahip olduğunu düşünüyoruz.
Memleketimizi seçemiyoruz. Onun içerisine doğuyoruz.
Buna rağmen kendi bölgemizin, şehrimizin diğerlerinden daha güzel olduğunu düşünüyor, onunla gurur duyuyoruz.
Cinsiyetimizi seçemiyoruz. Onun içerisine doğuyoruz.
Buna rağmen cinsiyetimizin ayrıcalıklarından sonuna kadar yararlanıyor, herşeyin olması gerektiği gibi olduğunu düşünüyoruz.
Dinimizi seçemiyoruz. Onun içerisine doğuyoruz.
Buna rağmen dinimizin Allah’ın gözünde tek hak din olduğunu, esase din olduğunu, diğer dinlerden daha üstün olduğunu düşünüyoruz.
Mezhebimizi seçemiyoruz. Onun içerisine doğuyoruz.
Buna rağmen kendi mezhebimizin diğer mezheplerden daha doğru, daha ayrıcalıklı, daha hakiki olduğunu düşünüyoruz.
İçerisine doğduğumuz, kendi seçimimiz olmayan, emek vererek kazanmadığımız bu yukarıda sayılan özelliklerin doğuştan dezavantajlı tarafındaysak da (coğrafyamız örneğinde Türk, Erkek, Müslüman, Sünni değilsek de) rakiplerimizle haklı olarak mücadele giriyoruz; ama aynı önkabullerin örtük olarak kendi ulusal, cinsel, dinsel, mezhepsel kimliklerimiz için de kafamızda ve eylemimizde geçerli olmasından hiçbir rahatsızlık duymuyoruz.

İşçilerin, emekçilerin içerisine doğdukları, nesnesi oldukları bu koşullar çerçevesinde yönetilmesi bize sistemin başarı ölçeğini sunuyor. İşçi kitleleri kendi eylemlerinin eseri olmayan, içerisine doğdukları bu ayrımlar temelinde rekabete sokularak yönetiliyorlar. Burjuvazinin politik alanını tanımlayan bu: İşçilerin kendi sınıf çıkarları gereği kapitalist sistemi yıkmalarının önüne geçmek için, işçi sınıfının her gün 8-10 saat sistemli olarak, gönüllü şekilde kapitalist işe razı olmasını sağlayan katılım ve kabul mekanizmalarını ona rekabet içerisinde ve başaşağı çevrilmiş şekilde sunmak. İşçiler içerisine doğdukları, kendilerinin seçmedikleri ayrımlar temelinde birbirlerine düşürüldüklerinde, burjuvazinin demokrasisinde kendi sınıf kardeşleriyle rekabete sürüklendiklerinde onları bir bütün olarak yönetmek kolaylaşıyor.

Dünya böyle dönüyor, sermaye ilişkisi böylece sorgulanmadan sürüyor.

***

Türkiye’de yaşanan tekrar seçimde yine aynı oyun, bir kez daha başarıyla sergilendi.
Ulusal aidiyetler kaşındı, medyada memleketimizi bölmek isteyen dış ülkelerin planlarına vurgular yapıldı, seçim kampanyalarında her cümle içerisine muhakkak dini bir ifade sıkıştırıldı, Aleviler ve Kürtler kötülenerek Sünni aleminin sözde liderliği rolü parlatıldı, bombalar patlatıldı, evler basıldı, insanlar öldürüldü. Tüm bu çelişkiler bu kadar kaşınınca doğan kaosa karşı “istikrarın”, “birliğin” tek parti yönetimiyle yeniden kazanılacağı vaat edildi. 7 Haziran öncesinde olmayan PKK’yle savaş ve IŞİD eylemleriydi. Bunlar “terör” şeklinde aynı torbada paketlendi. Muhafazakar ve milliyetçi seçmenlerin cılız siyasi değişim talepleri statüko lehine zorlanarak dönüştürüldü, oy kullananlar AKP arkasına dizildi.

AKP şirketi oylarında 4,5 milyon artış sağladı. Bunun 2 milyonu MHP’den, 450 bin kadarı da SP-BBP-BTP’den geldi. 550 bin kadarı da PKK’den hazetmeyen Kürt seçmeninden. Geriye kalan artış da esasen geçerli oy sayısının artmasıyla sağlandı. Bunların bir bölümü burjuva siyasetinde her partinin adeti olan sandık hilelerinden, çoğu da küskün ve tatilci AKP’lilerin geri dönüşünden ve genç işsiz oylarından devşirildi.

CHP şirketi yerinde sayarken, MHP şirketi çözüldü. AKP’nin müzakerelere geçişi “dondurması”, Türkeş şahsında MHP’lilere kucak açan tavrı, Bahçeli’nin koalisyonu reddettiği algısını medya gücüyle başarıyla yönetmesi, yeniden başlatılan Kürt savaşına karşı sahada aktif savaşıyor olması gibi etmenler MHP tabanını AKP’ye doğru çözdü. AKP şirketinin bu seçimlerde devlet şirketini tek başına yönetmeye devam etme hakkını yeniden elde etme gibi net bir hedefi vardı, herşeyi, her aracı yapabildikleri kadarıyla bu hedefe doğru yürümenin kaldıracı kıldılar ve kazandılar. CHP 500 bin oyluk bir artış gösterdi. Vatan partisi ve DSP’den toplam 100 bin oy kayması olmakla birlikte, esasen 400 bin yeni oyu HDP’den (geri) aldı.

Henüz daha yeni şirketleşmeye çalışan, yeterli kaynaklara sahip olmayan ve “haksız rekabet”le karşı karşıya olan HDP’nin oylarındaysa 1 milyon düşüş yaşandı. Kaybettiği 1 milyon oyun 400 binini CHP’ye, 550 binini AKP’ye kaptırdı. Kürdistan’da 50 bin oy da Hakpar’a kaydı. HDP oylarının omurgasını zaten Kürt ulusal sorununun burjuva demokratik yollarla çözümünü talep eden Kürt seçmen oluşturuyordu ama onu 7 Haziran’ın parlayan yıldızı haline getiren şey dışa doğru da kısmen açılabilmiş olmasıydı. Burada 1)burjuva seçim barajının parçalanmasının AKP’nin aleyhine olması olgusu 2)kampanyasını “Erdoğan’ı başkan yaptırmama” söylemi üzerine kurması 3)seçime görece barışçıl koşullarda girilmesi 4) burjuva muhalif medya desteği rol oynamıştı. Bu seçimlerdeyse konjonktür bunun tam tersine dönmüştü: 1) Silahların konuştuğu ve öne çıktığı evrede küçük burjuva barışçıl siyasi temsilin alanı daraldı; yeniden kızışan Kürt savaşı kapsamında aktif ve etkili pozisyon alınmadı. 2) “Baraj sorunu yok” algısı engellenmedi. 3) Başkanlık bu kez kampanyalarda gündemde değildi. 4) HDP kitlesinin IŞİD-kontra bombalamaları sonucu iki kitlesel kırımla karşılaşmış olması, faşist itlerin tasmalarının gevşetilmesiyle 2 günlük yoğun bir mevzi saldırıya uğraması, özyönetim ilanı nedeniyle parti yöneticilerine tutuklamalar, ölümler, fiili sıkıyönetimler, tüm bu saldırılar HDP’yi kampanya yapamaz hale getirdi. 5) Tüm bunların üstüne bu kez bir de burjuva medyanın kapıları kapanmıştı.

***

Geçmiş olsun, seçim bahis tahtası kapandı, bir seçim daha böyle son buldu.
Şimdi sağ liberaller, Hürriyet gazetesi ve TÜSİAD yeniden piyasa Tanrısı adına AKP’ye yanaşarak bu sunağın önünde hediyeleriyle serbestçe saf tutabilirler.
Sol liberallerin bunalımı depresyon dozu artarak sürer, yaralarına pansuman için arada bir HDP’nin etkinliklerine çağrılır, konuşur, kendilerini geçici olarak da olsa değerli hissedebilirler.
Kendilerine sosyalist diyen, ama tek bir uzun soluklu işçi direnişini bile örgütleme mecali ve de hedefi olmayan tabela partilerinin HDP içerisine doğru eriyerek “birlik” yürüyüşleri devam eder.
İşçiler işlerine (gün gelip atılıncaya kadar) gitmeye devam ederler, seçimlerde oy verilmiş, görev yapılmıştır.

***

İçerisine doğduğumuz ülkeyi, ulusu, milliyeti, şehri, cinsiyeti, dini, mezhebi seçemiyoruz. Ama yine de nüfus cüzdanımızda, kimlik kartımızda bunlar yazıyor, bunlara göre oy veriyor, bunları verili, değişmez, sabit, doğal ve güzel buluyoruz. Kendimizi bunlarla tanımlıyor, bunlarla gurur duyuyor, hele bir de bunlardan sayıca çok olan taraftaysak ayrıcalıklı olduğumuzu düşünüyoruz.
Oysa ayrıcalıklı, seçilmiş falan değiliz.
Dünya ortalama büyüklükteki bir galaksinin dış kısımlarındaki sıradan bir yıldızın çevresinde dönen sıradan bir gezegen.
Galaksimiz yüz milyarlarca yıldıza sahip, görünen evrende de yüz milyarlarca galaksi var. Yüz milyarlar çarpı yüz milyarca yıldız ve onun da on-yirmi katı gezegen var.
Dünya soluk, mavi, sıradan bir nokta.
Dünyamız evrenin merkezinde falan değil, güneş ve yıldızlar onun çevresinde falan da dönmüyor, insan bütün diğer “düşük” yaşam formlarından niteliksel olarak farklı falan değil, yaradılışın biricik zirvesi falan da hiç değil.
Dünya sadece 4,5 milyar yıldır var. Atalarımız bundan sadece 2 milyon yıl önce ortaya çıktılar, modern insan türünün yaşıysa bulunan en eski fosil kayıtlarına göre ancak ve ancak 200 bin yıl kadar.
Buna rağmen şu an 6 milyarı aşan nüfusuyla insan kendi arasında kurduğu ilişkilerle bu sıradan gezegende zararlı bir virüs, kanserli bir hücre gibi yayılıyor, çoğalıyor.
Sermaye kendi suretinde bir dünya yaratıyor ve onu sömürüyor.
Bizler de bu dünyadaki karıncalar misali işe gidiyor, çalışıyor, birilerine para kazandırıyoruz.
Sömürü, başkasının çıkarı için çalışma, dünyanın kaynaklarını sömürme sıradanlaşıyor.
Doğallaşıyor, hiç sorgulanmıyor.
Biz işçiler o kadar sıradan hayatlar yaşıyoruz ki, ilginçtir aslında bu devasa büyüklükteki, aklımızın almadığı sonsuz evrende hayatımıza hiçbir anlamı olmayan şeylerle anlam katmaya çalışıyoruz.
Oysa mikroçipli kimlik kartları gerçekte evrende hiçbir anlam ifade etmiyor.
Allah da dualarımızı dinlemiyor.
Öyleyse, daha ne kadar bu ayrıcalıklar yalanıyla oyalanacağız?
Daha ne kadar her günkü sıradan sömürüyü, tahakkümü, mülk edinmeyi, zorbalığı, duyarsızlığı, ahmaklığı sırtımızda taşıyacağız?
Daha ne kadar birbirimize kötülük yapacak, birilerinin yaptığı kötülüklerin yanına kar kalmasına izin vereceğiz?
Daha ne kadar kahreden ve yaratan emeğimizin yaratıcı gücünün bastırılmasına, yönlendirilmesine, bizden alınıp bu dünyanın, bu coğrafyanın, bu kentin mahvedilmesi pahasına kullanılmasına izin vereceğiz?
Daha ne kadar patronlar semirirken, şirketler büyürken biz küçülmeye devam edeceğiz?
Daha ne kadar rekabet içerisinde bölünmüş şekilde, bu dünyayı insanca yaşanabilir olmaktan çıkartan bu sermaye düzenine karşı sessiz kalacağız?
Daha ne kadar içerisine doğulan bu saçma, eşitsiz koşulları tarihin ve bugünün değiştirme çağrısına sessiz kalacağız?
Daha ne kadar ücretli köleliği kabul edeceğiz?
Daha ne kadar cahil işçiler yerine koyulmayı kabul edeceğiz?

***

Tarihin ve bugünün çağrısı, geleceğin zorunluluğudur:
Bütün dünya işçileri birleşiniz!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*