Anasayfa » GÜNDEM » Sarsıntılar çağı: Lübnan

Sarsıntılar çağı: Lübnan

Cemaatlerden topluma, “sivil toplum”dan sınıflara Lübnan 2005-2019

Lübnan’da eski başbakan ve milyarder Rafik Hariri’ye düzenlenen karanlık suikasttan sonra, Batılı emperyalist kapitalist güçlerin baskısı ve “Sedar Devrimi” denilen süreç, 2005 yılında Suriye ordusunu Lübnan’dan çekilmek zorunda bırakmış, ama Lübnan; Suriye rejimi yanlıları ile Batı yanlıları arasında derin bir bölünmeyle kalmamış, ekonomik-siyasal sistemi de “sekt” denilen etnik-mezhepsel burjuva güçler/partiler arasında katı biçimde parsellenmişti: Said Hariri’nin “Gelecek Hareketi” (Hristiyan), Veli Canbolat’ın “İlerici Sosyalist” Partisi (Dürzi), Nabi Berri’nin Emel Hareketi (Şii Müslüman), General Nasrallah’ın Hizbullah Hareketi (Şii Müslüman), “Özgür Yurtsever Hareket” (Hristiyan). 

Sosyalist Parti Kamil Canbolat döneminde, Lübnan’da Filistin davası ve Arap ulusalcılığının başını çekiyordu. Kamil Canbolat’ın iç savaşta öldürülmesinin ardından yerine geçen oğlu Velid Cambolat döneminde ise tümüyle neoliberal kapitalist politikalara entegre oldu ve etnik-dinsel sektarist rejimin bileşeni haline geldi.

Hizbullah, Lübnan İç Savaşı ve 1982’deki İsrail işgaline karşı mücadele sürecinde, (İran İslam rejiminin de etkisiyle) alt-orta sınıftan çarşı esnafı Şiilerin anti-ABD, anti-Siyonist, anti-Hristiyan hareketi olarak ortaya çıktı. İlk dönemlerinde Lübnan’daki Hristiyanları emperyalist ve siyonist destekli burjuvazi, Şiileri sömürülen işçi sınıfı olarak tanımlayan, bir sınıf mücadelesi tonlaması, Filistin’in bağımsızlığı, Lübnan’da ise bir “devrimci adil islam düzeni” tarzı bir programı vardı. 1990’lardan itibaren bir Şii burjuvazisinin gelişmesi ve harekete nüfus etmesiyle, liderlik kademeleri ve politikaları önce orta ve küçük burjuvazinin, 2000’li yıllardan itibaren ise, kendi egemenliği altındaki alanlarda büyük toprak sahiplerinin kapitalistleşmesi, “faizsiz bankacılık”, “islami şirketler”, özel okullar, ve bir yandan İran rejiminin finansman desteği, diğer yandan Lübnan’da Hariri ailesinden başbakanların başını çektiği neoliberalizasyon, özelleştirme politikalarından kendi payını alarak, neoliberalleşen kapitalist ekonomi ve siyasal sekt rejimine derinlemesine entegre oldu ve hatta en büyük bileşeni haline geldi.

2006-7: İşçi sınıfı hareketi

2005 yılından itibaren iyice kemikleşen neoliberalizm ve sekt sistemine karşı ilk ciddi direniş işçi sınıfından geldi. 2006 ve 2007 yıllarında, 250 bin işçinin katılımıyla, hızlanan özelleştirme ve taşeronlaştırma uygulamalarına karşı genel grevler, sayısız grev ve direniş gerçekleştirildi. 2006-7 (kamu ağırlıklı) işçi hareketi, yalnız neoliberal kapitalist saldırganlığa karşı sergilediği güçlü dirençle değil, sekt sistemini aşması, farklı etnisite, din ve mezhepten işçilerin birleşik mücadelesini geliştirebilmesi açısından da önemliydi. Nitekim Hizbullah bile tabanındaki Şii işçi ve emekçilerin artan tepkisiyle 2006’da işçi grevlerine destek verir görünmek zorunda kaldı. Ancak hemen sonrasında Hizbullah da, işçi hareketini neoliberalizm ve sekt sistemine tehdit olarak algılayan burjuva sektler koalisyonunda yerini aldı. Sekt sistemini aşmaya çalışan geneleksel kamu sendikası CGLT’yi sektler temelinde parçalama operasyonu hızlandırıldı. Hizbullah dahil, her burjuva sekt, kendi rakip sekt sendikalarını kurarak (bu aslında 2001 işçi eylemlerinden itibaren başlatılmış bir işçi sınıfını bölme operasyonuydu), işçileri CGLT’den ayrılıp bu etnik-dinsel sekt sendikalarına katılmaya zorladı. Kamu işçileri hareketi, özelleştirme ve taşeronlaştırmaya karşı kısmi kazanımlar elde etse de, birliğini ve dolayısıyla bu kazanımlarını da koruyamayarak, 2007’den sonra parçalandı ve zayıfladı. Yüzde 10 civarında oyu olmasına karşın sekt sistemi nedeniyle parlamentoya giremeyen, sektler üstü politikasıyla CGLT Sendikasında belli bir inisiyatifi olan “Komünist” (reformist) Partisi’nin, hareketi salt kamucu ekonomizmi savunmakla sınırlı tutması ve bir yandan da “Sosyalist” Parti ve Hizbullah’ı karşısına almaktan kaçınması, işçi hareketinin zayıflatılmasını kolaylaştırdı.

Bununla birlikte Lübnan’da 2006-7 işçi grev ve genel grevleri dalgası önemli bir tarihsel dönemeç noktasına işaret eder. Birincisi, Lübnan’da 2006-7 işçi hareketi, Arap ülkelerinde 2008/9 krizi arifesinde yaşanan işçi hareketlerindeki yükseliş dalgasının bir halkasıdır. Mısır’da Al Mahalla ve İskenderiye’de büyük fiili kitle grevi dalgaları, Tunus’ta grev dalgaları, Cezayir’de maden işçilerinin orduya karşı militan barikat çatışmalarına dayalı direnişi ve ardından 1 milyon kamu işçisinin süresiz genel grevi, Bahreyn’de grevler, hepsi 2006-11 yılları arasında yaşanmış ve 2011-13 yıllarındaki “Arap baharı”nın, büyük isyan ve direniş dalgalarının öncülü ve hazırlayıcısı olmuştur. (Ama nedense “sol” geçinen Ortadoğu tarihçileri ve analizcileri bile, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki hemen hemen tüm isyan ve direniş dalgalarında önemli bir rolü olan işçi sınıfı mücadelelerini görmezden gelmek ve tarihten silmek için birbiriyle yarışırlar!) İkincisi, Lübnan’da 2006-7 işçi hareketi de, Lübnan’da “Arap baharı” paralelinde gelişen 2011 isyanının öncülü ve hazırlayıcısı olmakla kalmamış, Lübnan’da burjuva sektarist rejime karşı, kitlelere ilk kez birleşik mücadele esin ve itilimini veren hareket olmuştur.

2011: Lübnan baharı

Lübnan’da, 2011 kitle eylemleri dalgası, henüz neoliberal burjuva sekt sistemini sarsacak bir güç ve yaygınlıkta değildi. Ancak Lübnan halkının, burjuva neoliberal sektarist rejime karşı, ilk doğrudan eylemiydi. Tüm burjuva sekt partilerinin hükümet ve parlamentodaki liderlerini, oldukça net biçimde halk düşmanı olarak tanımladığı ve indirmeye çalıştığı ilk hareketti. 2011’deki “Sekterarist sistemi indirme” hareketi bunda başarısız olsa da, başlıca başarısı, iktidardaki tüm parti ve sektlerin halka karşı suç ortağı olduğu, ve halkın bunların tümüne karşı ortak bir duruş göstermesi gerektiği ve gösterebileceği inancını yaygınlaştırmak oldu.

Gerçi kitleler 2011 eylemlerinin başlarında, Hizbullahı halen halk düşmanlığından azade tutuyorlardı. Suriye ordusunun çekilmeye zorlanmasından sonra, ABD-AB-Suud-İsrail destekli Hükümet, Hizbullah’a da silah bıraktırmaya çalışmış, ancak Hizbullah 12 saat içinde Batı Beyrut’u silahlı güçleriyle ele geçirerek, Hükümeti bu kararı geri almak zorunda bırakmıştı. Hizbullah, İsrail’in Güney Lübnan’daki yeni işgal girişimlerini de boşa çıkaran direnişiyle, Lübnan halkı içinde Şiilerin ötesine taşan bir prestije sahipti. Kaldı ki, 2011’de henüz açıktan hükümet ve parlamentoda yer almıyordu. Mısır, Tunus, Bahreyn ve Yemen’deki Arap Baharını da selamlamış, kendi tabanının da basıncıyla başlangıçta Lübnan’daki kitle eylemleri dalgasına destek vermişti. Keza, “sekt sisteminin değişmesini” ister görünüyordu.

Ancak Hizbullah, Suriye’deki gelişmelerden sonra ani bir dönüş yaparak, Lübnan’daki kitle isyan ve direnişini de “ABD-İsrail komplosu” ilan ederek, karşısına geçti ve Şii tabanı da eylemlerden çekilmeye zorladı. Çok geçmeden de, karşı çıkar göründüğü sekt sisteminin, artık açık ve resmi olarak en büyük bileşeni haline geldi. Sekt sistemine karşıtlık görünümü, kitlelerin isyanı üzerinden o sistemde kendine yer açıp bileşeni haline gelinceye kadardı! Hizbullah, İsrail ve IŞİD’in Lübnan’a girmesine karşı mücadelede önemli bir rol oynamakla birlikte, Lübnan’ın sekt iktidardaki yerini, asıl Filistin davasından vazgeçerek ve Lübnan’daki kitle hareketlerini kontrol altında tutma gücüyle kazandı! Bununla birlikte, Hizbullah’ın Lübnan sekt iktidarındaki yeri ve payı belirginleştikçe, ve kitlelerin sektler üstü/arası hareketlerinin artan ölçüde karşısında yer aldıkça, kitlelerin gözündeki farklı konumunu da kaybedecek, adım adım “halk düşmanları” sepetindeki yerini de alacaktı.

İlginçtir, hükümetin 2011 eylemlerini yatıştırmak ve rejimi sarsmasını engellemek için, ortaya koyduğu kısmi reform paketi de (Nahas Planı) Hizbullah tarafından veto edilmişti. Plan, rantiye faaliyetlerine verginin artırılması ve bununla sağlık sisteminin iyileştirilmesi ve kamu işçilerinin ücretlerine ulaşım katkısı yapılmasını vaatediyordu. Hizbullah, bu paketi yetersiz bulduğu için değil kendi çıkarlarına dokunduğu için veto etmiş ve kendi tabanındaki işçilerin bile tepkisini çekmişti.

2013 ve 2014’de yer yer yeniden canlanan kitle protestoları, somut sonuç olarak yine etkisiz kaldı. Ancak, kitlelerin tüm sektlerin iktidarına karşı birleşik hareket eğilimini biraz daha güçlendirdi.

2015: Çöp isyanı

2015 yazında Lübnan Beyrut belediyesinin ödenek yokluğu gerekçesiyle, taşeron temizlik şirketinin ve işçilerinin sözleşmesini yenilememesi nedeniyle, Beyrut’ta yaz ayları boyunca meydan ve sokaklarda büyüyen çöp dağları ve yayılan hastalıklar bir isyanı daha tetikledi. “Çöp isyanı”,  neoliberal oligarşik sekt iktidarına ve tüm sekt şeflerine karşı birleşik kitle mücadelesinde yeni bir sıçrama noktası oldu.

Çöp krizi, kitlelerin gözünde, yalnızca kamu hizmetlerinin çöküşünü değil, rejimin yolsuzluklarını ve çürümüşlüğünü, tahammül edilmez hale gelen sosyo-ekonomik eşitsizlik ve çelişkileri de simgeliyordu. Tüm sekt patronları görülmemiş servetler edinirken, Lübnan nüfusunun neredeyse yarısını oluşturur hale gelen Filistinli ve Suriyeli mülteci ve göçmenlerin dışlanması ve maruz kaldıkları eziyet ve yoksulluk, bu eşitsizliklerin keskinleşmesinin kritik bir yönüydü. Bununla birlikte bizzat “Çöp direnişi” içerisinde kendini gösteren sınıfsal ayrım ve çelişkiler de, Lübnan tarihine sınıfların da farklı bir biçimde geri dönmeye başladığını gösteriyordu. Bu yüzden 2015’teki Çöp isyanı bilinmeden, Ekim 2019 isyan ve direniş dalgası da yeterince anlaşılamaz.

Çöp eylemlerini, 2015 Ağustos ayının başlarında, sosyal medyadan organize edilen ve barışçıl protesto gösterileri yapan “Kokuyorsunuz!” hareketi başlattı. Bu, ağırlıklı olarak küçük burjuva ve üst orta sınıf “sivil toplum” aktivistlerinin oluşturduğu, çöp dağları ve kokusunun işlerini bozduğu esnaf ve orta burjuvaların da katıldığı, liberal halkçı/sivil toplumcu bir barışçıl protesto hareketiydi. Talebi, Çevre Bakanı Muhammed Maşnuk’un istifa etmesi ve çöp sorununun çözülmesinden ibaretti. Çevre sorununu titizlikle diğer sınıfsal, sosyo-ekonomik ve siyasal sorundan yalıtıyor ve şiddet eylemlerine karşı çıkıyor, siyasal rejimi hedeflemekten özenle uzak duruyordu.

Bu manzara 22-23 Ağustos’ta değişti. Polisin barışçıl bir gösteriye saldırdı, “Kokuyorsunuz!” aktivistleri “barışçılız” diye bağırdı, hükümet polis saldırısını geri çekti, ama geç kalmıştı. Beyrut meydanlarına, işçi sınıfı ve yarı-proleter kent yoksulu çocuğu binlerce genç ve yeniyetme aktı. Mücadele istemleri, “Kokuyorsunuz” orta sınıf liberal barışçıl hareketini geride bırakarak, önce “tüm kilit bakanların istifası”, sonra “tüm hükümetin istifası”, en sonu “tüm parlamento ve bürokrasi ve siyasal zevatın indirilmesi”ne doğru hızla yükseldi. Taş, sopa, molotov kokteyli, barikatlar ile polisle şiddetli çatışmalar yaşandı, polis havaya gerçek mermiyle, yeni eylemci kitlenin üzerine de gaz, cop ve tazyikli suyla saldırdı.

“Kokuyorsunuz” platformunun orta sınıf liberal aktivistleri, polisle çatışmaya giren ve siyasal rejimin inmesini isteyen, işçi, kent yoksulu ve alt orta sınıf eylemcileri, polis ve hükümet ağzından “provakatör, çapulcu, isyancı” diye suçlayıp, şiddetlenen polis saldırıları karşısında bırakıp, apar topar alanı terketti. Şehitler Meydanı’na geçip, orada polis koruması altında, bangır bangır ses sistemleri ile siyasal istemleri bastırıp, barışçıl liberal eylemlerini sürdürdü. Hatta burada “askeri göreve çağırma” istemleri bile duyuldu, ama hükümetin istifası, sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve işsizlik ve yoksulluğa ilişkin istemlerden eser yoktu. İşçi ve emekçiler ise eylemlerin ilk başlangıç yeri olan Riad el Sulh Meydanı ve sokaklarında polisle çatışmayı sürdürdü. Bu çatışmalardaki gözaltı ve tutuklama kayıtları, Riad meydanında kalan, siyasal rejimin inmesini isteyen ve polisle çatışanların tamamının işçiler ve yarı-proleterler olduğunu gösteriyor.

Bir eylemci o günü şöyle anlatıyor:

“Riad el Sulh’ta kalanlar işçi sınıfı ve alt orta sınıflardı. Kokuyorsunuz organizatörleri, üst sınıflardan liberaller, biraz öfkeli slogan atan ve polise karşı koyan herkesi ‘provakatör’ diye damgalıyorlar. Eylemcilerin öfkesi onları üst sınıflardan ayırıyor. Buna şaşırmamak lazım, çünkü hükümetin yolsuzluk ve çürümesinden en fazla etkilenen biz, işçiler, işsizler, emeğiyle geçinme mücadelesi verenleriz. Çatışmaların eylemleri suçlu duruma düşürdüğü ve bitireceğini iddia ediyorlar. Ama tam tersine çatışmalar eylemleri canlandırdı. Her çatışma, emekçi mahallelerinden buraya daha fazla işçi ve alt orta sınıf eylemcinin akmasına, eylemlerin ülke çapında yaygınlaşmasına neden oluyor. Çünkü kardeşlerinin, yeğenlerinin, çocuklarının eve yara bere içinde dönmesi ya da hiç dönmemesi, zaten bu düzene tepkili yoksul insanları büsbütün öfkelendiriyor, büyüyen gruplar halinde hesap sormaya geliyorlar.” 

Hükümet, eylemcileri “Şii ve Hizbullahçı” olmakla da damgalamaktan geri kalmadı. Polisle çatışanların çoğunluğunun Şii işçi-emekçi mahallelerinden geldikleri doğruydu, ama yalnızca başbakan Hariri’ye değil Şii Emel Hareketinin parlamentodaki şefi Nabi … ye karşı da bolca öfkeli ve küfürlü sloganlar atmışlar, istifasını istemişlerdi. Hizbullah ve şefi Nasrallah’a yine hayırhah davranmışlardı, ama onun da suyu ısınıyordu! Hizbullah çöp direnişi karşısında yine herzamanki manevrasını yapmış, eylemler barışçıl liberal orta sınıf eylemleri olduğu sürece desteklemiş, ama işçiler meydana inince 180 derece dönüp eylemlerin karşısında yer almış, tüm Şiilerin eylemlerden çekilmesini isteyerek yine eylem kırıcılığı yapmıştı. Eylemlerin başlıca istemlerinden olan, kamu ve belediye fonlarının yağmalanmasının engellenmesi, yağmacıların soruşturulması, kamu ve belediyelerden (burjuva sekt ve yabancı şirket temsilcilerinin doluştuğu) Kalkınma ve Yeniden Yapılanma Üst Kurulu’na devredilen bütçe/yatırım yönetiminin belediyelere geri verilmesi gibi istemleri bile desteklememişti.

Çöp eylemlerinin işçi militan yakasına, Hristiyan, Dürzi, Filistinli, Suriyeli işçilerden katılım sınırlı kaldıysa da, Şii işçi ve alt-orta sınıf gençlerin yaptığı çıkış, tüm siyasal sekt rejiminin inmesini istemeleri ve bir Şii şefini de hedefe koymaları, geleceğe dönük güçlü bir iz bırakmıştı.

2016-18: Seçim kampanya ve mücadeleleri

Çöp eylemlerinde yer alan Şii işçi, işçileşen ve yoksul gençlerinin tutuklama dalgası ile bastırılması ve hedefe konularak tecrit edilmeye çalışılmasından sonra, 2016-18 dönemi “seçim faaliyetleri” ile kısmen sakin geçti. Orta sınıf liberaller, çöp isyanın asıl işçi gençler tarafından “sekt rejiminin indirilmesi” istemini, 2016’da yerel seçimlere, 2017’de mühendis odaları seçimlerine, 2018’de genel seçimlere kanalize ettiler, kitleleri seçimlerden beklenti içine sokmaya çalıştılar. Bu (belediye ve parlamentoda gücünü artıran Hizbullah dahil) neoliberal burjuva sektler rejiminin de işine geliyordu, çünkü işçi sınıfı eylemlerini bir süreliğine savuşturmuş, toplumsal muhalefeti “imkansız” parlemanterizm kulvarına çekip pasifize etmiş olduğunu sanıyorlardı. Bununla birlikte, seçim süreçleri, ülke çapında “müesses nizam” muhalifi faaliyeti ülke çapında ve geniş kitleler nezdinde meşrulaştırdı ve yaygınlaştırdı. 2017 başlarında Komünist (reformist) Parti’nin Merkez Bankası önünde düzenlediği protesto gösterisine parlamento dışı sol grup ve çevrelerin yanısıra, sekt tabanlarından katılımlar da oldu ve bankaların önlerinde bu tür barışçıl gösteriler yaygınlaştı ve gelenekselleşti. Kamu ve belediye fonlarının yağmalanmasına ve yolsuzluklara son verilmesi, resmi ve halka açık bir bütçe yapılması (Lübnan’ın 12 yıldır resmi bir bütçesi yok!), seçim sisteminin değiştirilmesi gibi genel reform istemleri çerçevesindeki daha kitlesel denilebilecek gösteriler de yer yer seçim süreçlerine eşlik etti. 2018 genel seçimleri sürecinde, ortaya çıkan LiHaqqi gibi platform gibi sosyal medya üzerinden organize olan, ama çeşitli alanlarda yatay ve taban katılımına dayalı forumlar, toplantılar, etkinlikler, gösteriler de düzenleyen kitle platformları, Ekim 2019 isyanının başlatılmasında, yer yer organize edilmesinde de belli bir rol oynadılar. “Doğrudan demokrasi”yi savunmaları, ortak hak ve reform talepleri çerçevesinde taban katılım ve hareketini organize etmeye çalışmalarıyla, sivil toplumcu liberal “Kokuyorsunuz!”dan daha ileri oldukları söylenebilir. Ancak kendilerini “sıradan yurttaşların hareketi” olarak tanımlamalarıyla, biçimsel bir demokrasicilik fetişizmini içerikten üstün tutmalarıyla, etki ve organizasyon alanlarının daha ziyade küçük burjuvazi, alt-orta sınıf ve öğrenciler ile sınırlı olmasıyla, halen pek çok zayıflıkları olduğu söylenebilir. (Ancak LiHaqqi platformunun hakkını yememek için, WhatsApp vergisine karşı ilk eylemin, onun çağrısı ile biraraya gelen birkaç bin kişinin, Beyrut’un çeşitli merkezi yerlerinde yürüyüş yapıp herkesi eylemli olarak eyleme çağırmasıyla başlayıp isyana dönüştüğünü vurgulayalım. Sonrasındaki kitle eylemleri dalgası LiHaqqi’yi fazlasıyla aştıysa da, bu tür eylem ve dayanışma organizasyonu ve forum platformlarının da çoğaldığını da belirtelim.)

Bu gibi platformlar, 2008 seçim kampanyaları sırasında, ekonomik-siyasi rejimin toptan indirilmesini isteyen işçi ve alt orta sınıf kesimlerin muhalefeti ile rejimi içinden barışçıl biçimde değiştirebileceğini sanan orta/üst orta sınıf liberal muhalefetini, tüm sektlerin iktidar kastları dışındaki alt ve orta sınıf ve kesimlerini, genel ve ortak reform istemlerinde birleştirmeye çalışıyordu. Banka önlerindeki protestolar, genel siyasal reform istemli miting ve toplantılar, sosyal medya ve sokaklara inen muhalif seçim kampanyaları, seçim süreçlerinde mevcut sektler dışında, sayısız “bağımsız” adayın çıkması ve bunlar çerçevesinde yürütülen kampanyalar, rejim muhalefetini ilk kez ülke çapında genelleştirdi ve bir ölçüde birleştirdi. Seçim sürecindeki bu platform ve kampanyalar, sosyal medya ve kitle aktivizmi, siyasi-ekonomik-toplumsal konuları yeniden birleştirme, parlamento ve sekt oligarşisi dışındaki tüm muhalefeti birleştirme, burjuva sekt güçleri (ve banka ve holdinglerinin) tabanındaki alt ve orta sınıflarını birleştirme ve kısmen yatay ve aşağıdan inisiyatifleri aktivize etme gibi yönleriyle, oldukça başarılı ve ilerletici bir adım oldu. Daha geniş, daha aktif, daha toplumsallaşmış ve siyasallaşmış bir mücadele zemini oluşturdu. Ancak rejim dışı herkesin destekler göründüğü genel sınırlı reform istemleri içinde muhalif sınıflar içinde ayrım ve çelişkilerin eritilmesi, işçi sınıfının sınıf olarak görünmezleştirilmesi yine bakiydi. Genişleyen toplumsal muhalefet güçleri içinde, farklı sınıfsal eğilimlerin, yani ilk eldeki biçimiyle, mevcut mali ve siyasi sekt oligarşisinin tümden yıkılması/mevcut iktidar ve parlamentonun tümden dağıtılması, veya sadece sekt sistemi ve partilerinin kaldırılması veya mevcut düzen içinde reformların yapılması beklentisi gibi farklı eğilimler arasında çelişki ve mücadelelerin açığa çıkması için, seçim sonuçlarını ve işçi sınıfının yeniden yolu açmasını beklemek gerekecekti.

Yerel seçimlerde Komünist (reformist) Parti, bir dizi kent ve kasabada yüzde 30-55 arası oy aldı. Gerçi Lübnan siyasal sisteminde belediyelerin bir hükmü yoktu, ama sekt/cemaatlerin işçi, alt orta ve orta sınıf tabalarından da oy aldığını gösteriyordu. Komünist Parti, bundan cesaret alarak, 2017’de Merkez Bankası önünde bir protesto gösterisi düzenledi. Hizbullah ve Özgür Yurtsever Parti gibiler dahil herkesin “yolsuzluk ve seçim sistemi” konusunda atıp tuttuğu koşullarda, muhalefeti bu gerici hareketlerden ayrıştırmak ve daha sınıfsal bir yönelim çizmek açısından ileri bir adımdı. Komünist Parti bu hattı sürdürmedi, daha fazla ilgi ve katılım sağlayan genel seçim (seçim sistemenin değişmesi, yolsuzluk karşıtlığı) kampanyaları içinde eriyip gitti, ancak Merkez Bankası ve bankalara karşı protesto eylemleri bir iz bıraktı. Merkez Bankası, neoliberal kapitalist ekonomik ve siyasal oligarşik iktidarın temel bir halkasıydı, ve her bir sekt/cemaat baronluğunun kendi tekelci mali oligarşik banka ve sermaye grupları vardı.

Genel seçimlerde ise, dağ yine fare doğurdu. Yalnızca tek bir “bağımsız” aday, Paula Yacobyan, kenar süsü olarak milletvekili seçilebildi. Bu liberallerin “içerden reform” heveslerini boğazlarına tıkadığı gibi yaydıkları “düzeltilmiş düzen” hayallerini de dağıttı. Üstelik seçimlerden hemen sonra, 2019 başında, yine Hariri hükümetinin, kitlelere yeni vergi ve zamlar, esneklik ve güvencesizliğin yaygınlaştırılması, kamu işçileri için istihdam ve ücret kesintisi öngören “kemer sıkma” paketi tasarısını açıklamasıyla, Lübnan yeni ve daha yüksek bir sınıfsal gerilim hattına girmeye başladı. Başbakan Hariri, 2018 seçimlerinde Hizbullah ve Özgür Yurtsever Partinin parlamentoya resmen yeni girmiş olmalarını ve parlamentodaki en büyük partiler haline gelmelerini, ve bu grev kırıcılardan kitlelerin beklentilerini, kemer sıkma paketinin nisbeten sorunsuz uygulanmasının “güvencesi” olarak görüyordu. İşçi sınıfı etnik-dinsel sektlere bölünerek, güvencesizleştirme ve işsizlikle, Suriye’den büyük göç dalgasıyla zayıflatılmış ve Beyrut ve ülke çapında hareket yeteneğini yitirmiş, küçük burjuvazi ve üst orta sınıfların işçileri ve derin sosyo-ekonomik sorun ve çelişkileri örterek liberal reformizme entegrasyonu ile tecrit edilmiş görünüyordu.

Ancak görmedikleri kritik etkenler de vardı. İşçi sınıfının geleneksel kesimleri (kamu işçileri ve sanayi işçileri) zayıflamış olmakla birlikte, birleşik mücadele eğilimini ve daha büyük mücadelelere ilk itilimini kazandırıp ön açma yeteneğini yitirmemişti. İşçi sınıfı aynı zamanda geleneksel kır ve modern kent küçük burjuvazisinin yıkıcı proleterleşme dalgaları, ve yeni göç dalgaları ile muazzam genişlemişti. Kamu hizmetleri çöküntüsü, işsizlik, güvencesizlik, sefalet birikimi ve yeni proleterleşme dalgalarını masetmeye yönelik cemaatleştirme düzenekleri içinde de, sınıf ayrım, kutuplaşma ve karşıtlıkları iyice belirginleşmiş ve keskinleşmişti. Modern kent küçük burjuvazisinin geniş bir kesimi, vasıf, özerklik, statü ve kendini ayrıcalıklı gördüğü diğer olanaklarını yıkıcı biçimde yitirerek işçi sınıfına yakınlaşmıştı. Öğrenciler ve üniversite mezunları dahil, bu düzen içinde bireysel yetenekleri ile “yükselme” beklentilerini büyük ölçüde yitirmişlerdi. 2006-7, 2011, 2015’teki mücadele dalgaları ve 2016-18 seçimleri dönemi de, bir özmücadeleler deneyim ve birikimi sağladığı gibi, çelişkin çıkarlara sahip sınıf, kesim ve güçlerin, “muhalif” görünen sekt şeflikleri dahil, her birinin tutum, yönelim ve hareket tarzının ne olduğunun daha açık biçimde görülmesini sağlamıştı. 2018’de İran ve Tunus’la başlayan, 2019’da Sudan, Cezayir, Yemen ile yeni bir düzeye çıkan yeni bölgesel isyan ve direniş dalgaları ve kazanımları, Lübnan’da da kitlelere yeni mücadele deneyimleri ve itilimleri aşılıyordu. Hizbullah ve Özgür Yurtsever Parti’nin seçim süreçlerinde “yolsuzlukları engelleme, ekonomiyi, eşitsizliği, sekt sistemini düzeltme” vaatleriyle parlamentoda en büyük partiler haline gelmesine karşın, bu konularda hiçbir şey yapmadıkları gibi aynı sistemin parçası olmaları, kitleler tarafından (önceki deneyimleriyle birlikte), nefret edilen ekonomik-siyasi cemaat patronları ve oligarşi sepetine konulmalarını hızlandırdı. Hizbullah’ın Lübnan parlamento ve hükümeti üzerindeki güç ve etkisinin artmasından rahatsız olan ABD-Suud-İsrail ekseni adına başbakan Hariri’nin Suud’a çağrılması ve bir süre rehin tutulması, Lübnan’daki siyasal kriz ve rejim krizini derinleştiren bir etken oldu, kitleler tarafından Lübnan hükümet ve devletinin acizliği olarak yorumlandı. IŞİD tehdidinin zayıflaması, emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalist jeostratejik güç eksenleri arasında, Lübnan ekonomisi ve siyaseti üzerinde, kitlelerin daralan ve yıkılan toplumsal yeniden üretim olanakları üzerinde, özgürlük ve demokrasi özlemleri üzerinde, bitip tükenmez güç ve paylaşım mücadelelerinden bıkmış usanmışlık ve hepsine artan tepkiler…. (“Hepsi, hepsi demektir” sloganı bu açıdan da önemli, çünkü, burjuva sektlerden birinin ya da ötekinin kitle savaşımlarını birbirinin ve “dış mihrakların” komplosu olarak lanse ederek bölmeye ve zayıflatmaya çalışması, kitlelerde artık pek zemin bulmuyor.) Ve tüm bu emperyalist, bölgesel tekelci, yerel kapitalist sömürü, yağma, köleleştirme, güç, iktidar çeteleri ve oligarşisine (“hepsi, hepsi demektir!”) karşı, kitlelerin kendi güç ve mücadeleleriyle kendileri için yeni bir yaşam kurma ihtiyaç ve özleminin büyümesi …

2019: İşçi eylemleri, yangın travması ve isyan

Lübnan’da 2019 yılı, yeni kemer sıkma paketi planına karşı, parlemento-dışı sol parti ve gruplarında belli bir rol oynadığı veya sosyal medyadan organize edilen işçi grev ve eylemleri ile açıldı. İlk kez yapılan resmi bütçede, kemer sıkmaya tepkileri tamponlamak için yıllık geliri 150 bin doların üzerindeki kişi ve şirketlere kısmi bir ek vergi getirilirken, yıllık net karları bunun bin katı üzerinde olan banka ve finans kurumlarının bunun dışında tutulması, tepkileri büsbütün artırdığıyla kaldı. Sekt patronları-bankalar-iktidar bütünlüğü kitlelerin kafasında daha bir belirginleşti.

İşçi grev ve direniş hareketleri, isyana giden yolu açmada geleneksel rolünü oynadı. Önceki ve günümüz isyan ve direniş dalgalarının öncesinde işçi hareketinin bir yükseliş göstermesi, bunun içinde de eğitim ve sağlık işçileri gibi (kamu veya güvencesiz/ataması yapılmamış) kesimlerin inatçı hareketleri, önemli bir rol oynar. Özellikle de öğretmenlerin kitlesel grev ve direniş hareketleri, derinleşen toplumsal kriz koşullarında, yıkıcı bir statü kaybı ve işçileşme süreci içindeki kentli küçük burjuva ve alt orta sınıflar nezdinde içten içe travmatik bir endişe yaratır ve büyütür. Onlara kendilerinin ve çocuklarının, ayaklarının altından eğitim gibi son dayanak ve beklentilerinin nasıl kaymakta olduğunu, bunu itiraf etmekten kaçınsalarda pekala farkında oldukları değersizleştirilme/işçileşme süreçlerini gösterir.

Lübnan’da isyan dalgasının patlamasından 1 hafta önce, kitleleri çıldırtan bir travma daha yaşandı. Aşırı kurak geçen yaz sonrasında, Lübnan tarihinin en büyük, bir dizi kasaba ve köyü de tehdit eden, orman yangınlarından biri yaşandı. Tek bir orman koruma/yangın söndürme uçağı ve helikopteri olmadığı, olanların da ödeneklerin kesilerek bakımsızlıktan havalanacak durumda olmadığı dehşetle görüldü. Lübnan kapitalist devlet iktidarı, Kıbrıs, Ürdün ve Yunanistan’dan yangın söndürme uçağı yardımı istemek zorunda kaldı. Muhalif çevreler ve halk, devlet ve sisteme karşı tepki ve protestolar göstermekle kalmadı, Şii, Dürzi kesimler ve hatta mülteci ve göçmenler bölgede yaşayan ve yangından etkilenen Hristiyan yerel halkla büyük bir dayanışma kampanyası düzenlerken, sivil yangın söndürme seferberliği başlatıldı, her mezhebin tabanından binlerce gönüllü bölgeye giderek yangın söndürme çalışmalarına katıldı. Bu aşağıdan halk dayanışması ve seferberliğinden tedirgin olan ve korkan bir hükümet mensubu (ırkçı-mufazakar ve göçmen düşmanı Özgür Yurtsever Hareket Partisi’nin sözcüsü), ‘yangını mülteci ve göçmenlerin bölgede yaşayan Hristiyanları yerlerinden etmek için çıkardığını’ resmen iddia ederek yaraya kezzap atınca, Lübnan isyanın eşiğine dayanmış oldu. Kitleleri bölmek için yapılmış bu provokatif pervasızlık, tam tersine, oligarşik rejime karşı kitleleri daha fazla birleştirdi.

Bardağı taşıran son damlayı da çok beklemek gerekmedi, sosyal medya kullanıcılarına konulmak istenen, benzeri görülmemiş bir vergi pervasızlığı yetti. Aylık 6 dolarlık sosyal medya kullanımı vergisi önemsiz değildir, Lübnan’lı işçilerin yaklaşık yarısının günlük ücreti civarındadır. Kaldı ki Lübnan’da cep telefonu konuşmaları çok pahalı olduğundan çoğunluk daha ucuz olan WhatsApp gibi mesajlaşma platformlarını kullanırken şimdi ona da yeni haraçlar getirilmesi…  

Lübnan isyanının öne çıkan çizgileri:

1- Muazzam yığınsallık ve aktif katılım oranı. Muhtemelen Lübnan tarihindeki ve dünya çapındaki en büyük katılımlı eylem dalgalarından biri. 6 milyonluk Lübnan’da, Beyrut’ta 1.2 milyon kişi, ülke çapında en az 2 milyon kişi, sokak eylemlerinde yer aldı.

2- Eylem dalgasının en önemli ve tarihsel kazanımlarından biri, yalnızca neoliberal burjuva sektlerin oligarşik iktidar ve rejimini sarsmış olması değil, asıl bunun kökünü oluşturan cemaatleşme olgusunu sarsmış olmasıdır. Lübnan’ın 1970’lerden itibaren işgaller, iç savaşlar, göçler, mülteciler, etnik, din-mezhep bölünme, ayrıcalık ve çatışmalarıyla birlikte, neoliberal kapitalizm ve post-modernist üstyapısının doğurduğu, toplumun cemaatleştirilmesine karşı, 12 yıllık sınıfsal-toplumsal-mücadeleler ve isyan ve direniş dalgaları tarihi ile, cemaatleri içinden ayrıştıran ve taban hareketlerini birleştiren bir yeniden toplumlaşmaya, toplumsallaşmaya geçiş süreci. Her biri gerçekte bir mali oligarşik sermaye ve yağma mekanizmasına dönüşmüş etnik-dini-mezhepsel sekt/cemaat burjuvazileri ve şefleri, posterleri bizzat kendi tabanlarını oluşturan işçi, yoksul, alt-orta sınıf kesimleri tarafından yakılarak, lanetlendi, indirilmek istendi. Ama “sivil toplumculuk” ve “liberal demokrasicilik”, bu neoliberal/muhafazakar kapitalist cemaatçiliği değiştiremezdi, yalnızca onun bir kenar süsü ve bir parçası olabilirdi. Cemaatlerden topluma, “sivil toplum” ve “liberal demokrasi” hayallerinden sınıflara ve sınıf savaşımına! Lübnan’ın son 13-14 yıllık tarihi bir açıdan böyle özetlenebilir: İşçi sınıfı kendini yeniden toplum, toplumun çoğunluğunu oluşturan toplumsallaşmış sınıf olarak bu mücadeleler içinde örgütlemeye yöneliyor. Çünkü toplumsal üretken güçlerin, yetilerin ve ihtiyaçların engeli olan, toplum yıkıcı neomuhafazakar cemaat kapitalizmi, ancak uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ve mücadeleleri temeli ve ekseninde aşılabilir. Lübnan’da bu süreç tamamlanmış olmaktan uzak, ve bugünkü isyan ve direniş momenti nasıl sonuçlanmış görünürse görünsün, bitmiş olmayacak.

3- Yol blokajları. Yalnızca kent meydanları ve sokaklarında kurulan barikatlardan bahsetmiyoruz, asıl ülke çapında ana artellerde, tedarik ve nakliyat yol ve demiryollarında yükselen blokaj/barikatlardan bahsediyoruz. İşçi sınıfının ülke çapında üretim ve ticareti durdurma olanağının olmadığı koşullarda, bu boşluğu aynı sonucu verecek (ülke çapında kapitalist ekonomiyi, sermaye birikimini bloke etme) bir savaşım yöntemidir bu. Genel direnişle birleştirilmiş bir tür fiili genel grev/genel blokajdır. Latin Amerika ülkeleri ve Fransa’da bildiğimiz bu genel blokaj yöntemi, dünya çapında yaygınlaşıyor, şimdi Lübnan ve Irak’ta uygulanıyor. Lübnan’da barikat çatışmaları, kuşkusuz, işçi sınıfının alt tabakalarının olduğu yoksul mahallerinden biliniyordu. Ancak, rejim muhalifi olan eğitimli emekçiler, küçük burjuva ve toplumsal desteklerini kaybetme kaygısıyla, bu tür mücadele yöntemlerini kullanmaktan kaçınıyordu. Bugün ise, Beyrut’ta ve ülke çapındaki yollarda yükselen sayısız blokaj, bizzat güvencesiz işçiler, eğitimli işçi ve emekçiler, kent ve kır yoksulları ve alt orta sınıflar tarafından, son derece meşrulaşmış biçimde, birlikte gerçekleştiriliyor. Toplumsal yeni proleterleşme kapsam ve düzeyini gösteriyor. Doğrudan sermaye birikim ve hareketlerini bloke ederek, hareketin sınıfa karşı sınıf güç ve etkisini artırıyor. Aynı zamanda, işinden olmayı göze almadan greve gidemeyecek sendikasız ve güvencesiz işçilerin (beyaz yakalı işçiler dahil), zaten işler durduğu için çok daha büyük yığınsallıkla sokağa çıkmaları ve eylemlere katılmaları olanağı sağlıyor. Önceki kitle eylemleri dalgalarından bildiğimiz gibi, işçi sınıfının üretimden gelen gücü ile birleşmediğinde zayıf kalacak kitle gösterilerini, süresiz genel grevle birleştirmenin farklı bir yöntemini gösteriyor. Lübnan’da sanayi ve ticaret merkezi artellerinde, şehirler arası yollardaki blokajları asker kaldırmaya çalışıyor. Lojistiği güçlü yerlerde blokajcılar direnip çatışmaya girebiliyor, ya da asker geldiğinde geri çekilip birkaç kilometre öteye bir dizi blokaj daha kuruyor. Bu genel blokaj genel direniş yöntemini, önümüzdeki süreçte daha fazla sayıda ülkede, giderek dünya çapında göreceğiz. Lübnan’daki kitle eylemleri sırasında, bir dizi bankanın, devlet-parti-sekt binasının tahrip edildiğini, Beyrut’ta sefalet ve çöküntü birikiminin ortasında birer vaha gibi yükselen yüksek güvenlikli burjuva/üst-orta sınıf semtlerine de yürüyüşler yapıldığını belirtelim.

4- Eylemlerin direşkenliği ve radikalliği de, işçi sınıfının genişleyen yeniden oluşum sürecindeki ilerlemeyi, eylemlerin asıl toplumsal tabanını ve çoğunluğunu oluşturan işçilerin ve hemen altındaki ve üstündeki ara sınıf kesimlerinin, inisiyatifi orta/üst-orta sınıf liberal reformistlere bırakmadıklarını gösteriyor. Bunun bir dizi göstergesi: Ortadoğu’da önceki ve son isyan ve direniş dalgalarının ve kendi çöp isyanı deneyimleriyle, ordudan (ve Hizbullah gibi güçlerden) hiçbir beklentinin olmaması, tam tersine devlet kuvvetlerine karşı daha fazla uyanıklık gösterilmesi. Eylemlerin karşısında yer alan ve başbakan Hariri’yi desteklemeye devam eden Hizbullah’ın kitlelerin geniş kesimlerinin gözündeki meşruluk ve otoritesinin ağır biçimde zayıflaması. Hizbullah’ın kendi tabanını eylemlerden çekmeye çalışması bir ara etkili olarak eylemleri zayıflatmış görünse de, tabanını zaptetemedi, ve tamamına yakını eylemlere geri döndüler. Emel ve Hizbullah’ın bir dizi yerde çadır direnişçilerine saldırmaya kalkışması ise, öyle bir tepki çekti ki, yine geri adım atmak zorunda kaldılar. Şili’de ve Irak’ta da, kitleleri bölmek, yatıştırmak ve yeniden düzen içine çekip beklentiye sokmak için Lübnan’da da vaatedilen kırıntı reform vaatleri paketi, kitlelerden kabul görmedi. Kitleler daha kapsamlı ve radikal bir ekonomik, siyasal, toplumsal değişim istemekle kalmıyorlar. Asıl mevcut düzen yerinde durdukça, hiçbir “reform”un bir işe yaramayacağını, özdeneyimleriyle ve sınıf sezgileriyle görüyorlar.

5- Lübnan’da kitlelerin temel direniş istemlerinden biri, Türkçeye “teknokratlar hükümeti” diye çok yanlış biçim ve içerikte çevriliyor. Kitlelerin istemi, neoliberal ve Derviş gibi “teknokratlar” değil. Kitlelerin istemi, mevcut rejimden ve sekt/cemaat patronajından tamamen “bağımsız” olacak bir “uzmanlar” hükümeti. Burada asıl vurgu, rejimden, sekt/cemaat efendilerinden, bankalardan bağımsızlığa. “Uzmanlar”dan ise, Platonvari bir ütopizm-idealizm içerse bile, kitlelerin salt alçaklık ve çürümüşlük gördükleri burjuva siyasetinden farklı olarak, önceki duruş ve çalışmalarıyla kitlelerin de gözünde meşru olacak biçimde, kritik ekonomik-toplumsal sorun ve ihtiyaç alanlarında çözüm üretebilecek olanlar. (Daha ayrıntılı tanımlar yapılamıyor, somut kişiler önerilemiyor. Çünkü  sayısız sekt, cemaat, etnisite, din, mezhep ve farklı sınıf ve kesimlerden oluşan harekette, rekabet ve bölünmelere yol açabilir.) “Bağımsız uzmanlar hükümeti”, bugün için demokratik halk devrimi çerçevesinde bir “geçici devrimci hükümet”e değil ama, bir tür “geçici bağımsız kapsamlı ekonomik, siyasal, toplumsal reform hükümeti” gibi bir ara formülüne denk düşüyor. Parlamento, hükümet, belediyeler vbden tüm mali ve cemaatsel kastın temizlenmesi istemiyle birlikte, örtük olarak bir “kurucu meclis” istemini de içeriyor. Bunların, emek-sermaye çelişkisi ve işçi sınıfının (hemen altındaki ve hemen üstündeki geniş yarı-proleter tabakalarla birlikte) kendini ve aşağıdan inisiyatifini daha fazla hissettirdiği, ancak bağımsız, devrimci, örgütlü, bilinçli bir önderliğe/önderlik yeteneğine henüz sahip olmaktan uzak olduğu koşullarda, aynı zamanda, hareket içindeki iki sınıf, işçi sınıfı ile küçük burjuvazi arasında, uzlaşma ve ittifaka dönük bir ara ve eklektik formül olduğu düşünülebilir. İşçi sınıfının bu sistem içinde gerçekleşemeyecek sosyal istemleri devrimci dinamikler de içermekle birlikte bunlara daha ziyade demokratik reform biçimini kazanıyor, küçük burjuvazinin salt demokratik (liberal veya liberal halkçı demokratik) olan siyasal istemlerinin ise, sosyal boyutları öne çıkarılıyor. İki sınıf arasındaki, nesnel olarak proleter ya da proletaryaya yakın, öznel olarak küçük burjuva ve küçük burjuvaziye yakın ara sınıf tabakaları, bu ittifakın bir dönem daha harcı olabilir. Ancak “bağımsız uzmanlar hükümeti” istemi, hareketin sokakta işçi (ve yarı-proleter tabakalar) tabanlı ve ağırlıklı, bilinç-ideoloji planında ise küçük burjuva inisiyatifine daha yakın olduğunu gösteriyor. Bu ittifakın ne tarafa doğru çekeceğini göreceğiz. Yalnız, mali sermaye egemenliği, gerici cemaat kapitalizmi güçleri, mali oligarşik devletin parlemento ve hükümet ile sınırlı olmayan bürokrasisi ve baskı kurumları, emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalist güçlerin nüfuz ve müdahaleleri, vb yerinde durdukça, geniş bir sosyal ve demokratik reform programı uygulayacak bir “bağımsız uzmanlar hükümeti”nin ütopik reformist olduğunu vurgulamakla yetinelim. Böyle bir hükümet, hani olsa bile, 1970-73 Şili’sindeki Allende hükümeti gibi, en fazla, uzlaşmaz karşıt sınıflar arasında bir savaş arenası olduğuyla kalır. Bununla birlikte, hiç bir reform, hiç bir iyileştirme, hiç bir düzeltme çabasının, bu çürümüş sistem ve rejimleri düzeltemeyeceğini özdeneyim ve bilinci de, bunun büyüyen ve radikalleşen mücadeleleri içinde ilerleyecektir.

6- Fehmi Taştekin gibi Ortadoğu analistleri, Lübnan gibi küçük, ama iç ve dış uluslar arası güçlerin doluştuğu, kontrol ettiği ve arkasında durduğu kastik yapının değişmesinin neredeyse imkansız olduğunu söylüyorlar. Belki. Ama bu tür analizlerin dar uluslar arası ve iç siyasal güçler dengesi ve formasyonuyla sınırlı kaldığını belirtelim. Dünya ve bölge çapında ve Lübnan’da mevcut birikim ve rejim biçimlerinin derin krizi, bu sistemin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim süreci ve doğrultusu, sınıflar, ve dahası uluslar arası planda sınıflar ve sınıf mücadeleleri, bu analizlere bir türlü dahil olamıyor. Örneğin bölge çapındaki bu tür direniş hareketleri arasındaki etkileşim, geçmiş deneyimlerinden ve birbirlerinden öğrenerek ilerleme görülemiyor. Sudan ve Cezayir’le yeni bir düzeye çıkan dalganın Lübnan ve Irak’taki hareketler üzerindeki etkisi, ve son ikisi arasındaki etkileşim çok belirgin. Bu daha da genişleyebilir. İkincisi, bölgedeki önceki isyan ve direniş dalgalarında olduğu gibi, bu seferki dalganın da kısa erimdeki ve somut sonuçları ne olursa olsun, isterse yine “sonuçsuz” kalmış olsun ve arkasından bir gericilik dalgası daha gelsin, bu süreç bitmiş olmayacak, çok geçmeden yine ve daha ileri bir düzeyden büyüyerek canlanarak devam edecek. Hep Engels’ten aktardığımız gibi: Bir devrimci sarsıntının olduğu (ve bunun tekrar tekrar nüksettiği) her yerde, bunun mevcut kurumlar (sistem/rejim) tarafından karşılanmadıkça büyüyen toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklandığını herkes anlar. Bu ihtiyaçlar belli bir kesitte herkes tarafından yeterince bilince çıkarılmış (ve keskinleşmiş) olmayabilir. Fakat her türlü zorbaca baskı (ve başarısızlık), bu ihtiyaçları daha da şiddetlendirmekten başka bir işe yaramaz. Ta ki zincirlerini kırıncaya dek.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*