Anasayfa » DÜNYA » Sarsıntılar çağı: İRAN

Sarsıntılar çağı: İRAN

2018 yılı başında, İran’da 13 Aralık 2017’de başlayan isyan, direniş, grev dalgasına işaret ederek, “En anlamlı yeni yıl mesajı İran işçi sınıfından!” başlığını atmıştık.

Gerçekten de İran’da Aralık 2017-Şubat 2018 isyanı, Ortadoğu’da ve dünya çapında 2018-2019’da grev, isyan ve direniş dalgalarının yeni bir düzeye doğru çıkacağının ilk büyük işaret fişeklerinden biri oldu. İran’da 2018 başlarındaki isyan bastırılsa da tümüyle yatışmadı. Başta Haft Tapeh şeker fabrikası ve Azar çelik fabrikası işçilerinin dillere destan direnişleri olmak üzere, sayısız işçi, işçileşmiş/işçileşen beyaz yakalı ve öğrenci, öğretmen, bankerzede, depremzede, emekli, yarı-proleter kent yoksulu, esnaf, kadın, Kürt işçi-ulusal, ve Azeri, Arap azınlıkların ve hapishenedeki binlerce işçi dahil siyasi tutsakların direnişleriyle devam etti.

15 Kasım 2019’da İran’da kitleler, benzin, ulaşım ve gıdaya yapılan fahiş zamlarla ve İran, Lübnan ve Şili’deki inatçı isyan ve direniş hareketlerin esiniyle bir kez daha patladı. Geleneksel işçi direnişi şehirlerinden biri olan Huzistan’dan başlayan gösteriler, hızla Tahran ve tüm ülkeye yayıldı. Zamlardan başlayan eylem sloganları hızla rejim ve ekonomik-sisteme karşı sloganlara dönüştü. Çok sayıda kentte 100’den fazla banka şubesi (İran Milli Bankası dahil), 57 mağaza, bir dizi karakol, kamu binası, İslami-mali sermaye vakıf ve kurumu, bir dizi polis aracı yakıldı ve tahrip edildi. Otoyollar kontak kapatan arabalarla kesildi. Bir dizi anayola kum dökülerek ve iş araçlarıyla blokajlar kuruldu. İsyan ve direniş çatışmalarında, 120 eylemci, biri subay 3 asker, 2 besiç (polis) öldü. 1000’den fazla tutuklu var. Rejim ve yüksek şefi Hameney, Irak ve Lübnan’da isyanı tetikleyen saldırıların geri alınmasının eylemleri motive ettiği gerekçesiyle, benzin zamlarını geri çekmedi. Ancak petrol sübvansiyon fonundan 10 milyon düşük gelirli ailenin hesaplarına, bir asgari ücret civarında “sosyal yardım” ikramiyesi yatırılarak, ve kamu hizmetleri ve sosyal yardımlarda iyileştirme, çoğu işyerinde aylardır ödenmeyen veya eksik ödenen ücret ve maaşların ödeneceği vaadiyle isyanı yatıştırmaya çalıştı.

İran Kasım 2019 isyanı üzerine daha etraflı bilgiye ulaştığımızda ayrıca yazacağız. Bu yazımızda, İran’ın 20. yüzyıl devrimler ve büyük sınıf savaşımları, isyan ve ayaklanmalar tarihine bir yolculuk yapacağız. Ve İran devrimlerinin yanısıra, 1990’lı yıllar gecekondu ayaklanmaları, 1999 öğrenci isyanı, 2009 Yeşil isyan, Aralık 2017-Ocak 2018 eğitimli işsiz-güvencesiz işçiler isyanı, 2018-19 yılları işçi, öğretmen, emekli, kadın, Kürt ulusal ve Arap azınlık eylemleri dahil, Kasım isyanın eşiğine kadar geleceğiz.

Burjuva anayasa devrimi. 1906-1911

Burjuva anayasal devrim. Bu dönemde İran nüfusunun yaklaşık yüzde 90’ını köylülük oluşturmasına karşın, İran’ın sosyo-ekonomik ve coğrafi özellikleri nedeniyle, köylü hareketleri İran’ın modern tarihinde pek önemli bir rol oynayamadı. Daha 1870’lerdeki (nüfusun 4’te birinin öldüğü veya dışarı göç etmek zorunda kaldığı) “büyük kıtlık” ve 1880’lerdeki (Şah’ın ülkenin tüm kaynakları ve ticaretinin imtiyazını İngiliz sömürgecilere vermeye kalkışması üzerine) siyasal-toplumsal sarsıntılardan başlayarak, mücadeleler hep kent merkezliydi. Anayasal devrimin, ideolojik-siyasal inisiyatifi tüccar burjuvazi, çarşı eşrafı, bunlarla bağıntılı dini cemaat liderleri, modernist ve burjuva demokratik aydınlar çekerken, henüz oluşum sürecindeki cılız işçi sınıfı da devrim öncesi ve sonrasında grev ve direnişleriyle süreçte önemli bir rol oynadı. 1906-1911 döneminde birkaç kez cumhuriyet ilanının eşiğine gelip giden burjuva devrim süreci, burjuvazinin kısmen iktidarın kıyısına ilişmesinden sonra, alt sınıfların mücadelelerinden korkarak ihanetiyle, meşruti monarşiye geçişle sınırlı kaldı.

Rusya’daki Ekim Devriminden sonra grev dalgası: 1921-25

Bir yandan yeniden büyüyen baskı ve yasaklar, sendikaların kapatılması, diğer yandan Ekim Devrimi’nin etkisiyle, henüz toplamı birkaç yüz bin kişilik işçi sınıfı büyük bir mücadele itilimi gösterdi. 1921-23 dönemi, başını petrol, liman, fırın, matbaa işçileri, terziler ve öğretmenlerin çektiği grev dalgalarının, diğer yandan Gilan, Kürdistan, Horasan’daki ulusal özgürlük hareketlerinin yükselişiyle geçti. Gilan’da Kızıl Ordu’nun desteğiyle İranlı göçmen işçiler tarafından 1920-21’de kurulan Gilan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 16 ay ayakta kaldı.

İran’da bu dönemde bazı belgelere göre işçilerin yaklaşık yüzde 20’si yeni bağımsız sendikalar kurdu, ve bunların çoğunluğu da İran Komünist Partisi’nin etkisindeki ve Kızıl Sendikalar Enternasyonaline üye sendikalardı. Sendikal hak ve özgürlük istemlerinin yanısıra, Cumhuriyet istemi de yeniden yükseltildi. Önceleri Cumhuriyetçi söylemlerle parlamentoda güçlenen Rıza Han, ticaret burjuvazisi ve İngiliz emperyalizminin tam desteğiyle; yeni gelişmekte olan işçi sınıfının mücadeleleri ve palazlanan sanayi burjuvazisinin istemleri karşısında zayıf düşen şahı kovup, kendini şah ilan ettiği bir darbeyle devlet iktidarını ele geçirdi (1923-25). Vahşi baskılarla Komünist Partisi’ni yok etti, işçi hareketini ve ulusal-bölgesel bağımsızlık/özgürlük hareketlerini kanla bastırdı.

Büyük sınıf savaşımları ve işçi şuralarının ilk tohumları: 1940’lar ve 50’ler

1941. Rıza Şah döneminde (1925-41) İran, petrol gelirleri ile hızlı bir sanayileşme temposu tutturdu. İran işçi sınıfının sayısı 3 kattan fazla artarak yarım milyonu geçti. Çalıştırdıkları işçi sayısı bin ile 5 bin arasında olan 100’e yakın dev fabrikada yoğunlaştı. Petrol sanayinde çalışan işçilerin sayısı ise 30 bine çıktı. Ancak halen ticari sermaye, büyük toprak sahipleri ve petrol-rant ilişkileri ve monarşist rejiminin egemenliğini korumasıyla üretici güçler ile üretim ilişkileri çelişkisi had safhaya çıktı. Büyük sanayi kuruluşları devlet denetiminde olduğundan ve karları eski hakim sınıflara ve emperyalistlere gittiğinden, sanayi burjuvazisi halen bunun çeperinde eşinen bir zayıflıktaydı. 1930’ların kriziyle İran’da bir grev dalgası daha yaşandı, ve ilk kez işçi şuralarının tohumları görüldü. Yine kanla bastırıldı. 1930’ların ikinci yarısından itibaren Rıza Şah’ın Nazi Almanyasıyla ittifak yapması üzerine, 2. Emperyalist paylaşım savaşının başlamasıyla, 1941’de, Sovyetler Birliği kuzeyden, Britanya güneyden bu stratejik petrol ülkesine asker çıkartarak, şahı indirdiler. Yerine oğlunu geçirerek, kitlelere kısmi demokratik hak ve özgürlükler tanıdılar.

1942-46. Bu kısmi demokratik ortam ve iktidar boşluğu koşullarında, işçi sınıfı hareketi muazzam bir atılım gerçekleştirdi. Büyüyen grev dalgaları eşliğinde muazzam bir sendikal örgütlenme hareketi gerçekleşti. Yeni kurulan Tudeh (Kitleler) Partisi ve onun etkisi altındaki, yeni kurulan İran İşçileri Birleşik Sendikaları Merkez Konseyi’nin, 1946’da, petrol sanayinde 90 bin, Tebriz ve Tahran’daki sanayi bölgelerinde 50’şer bin, İshafan, Şiraz, Yezd’deki tekstil fabrikalarında 65 bin, Gilan ve Mazandern’daki fabrika, demiryolları ve kömür madenlerinde 45 bin işçi üyesi vardı. Garsonlar, sinemalardaki yer göstericileri bile grev yapıyor, sendika kuruyorlardı. 1946’da 65 bin petrol işçisinin 3 günlük genel grevi, grev hareketlerinin doruk noktasıydı. Ve muhtemelen İran ve Ortadoğu çapında o zamana kadarki en büyük ve en örgütlü grev hareketiydi. İran işçi sınıfı, ülke siyasetindeki en etkili güç haline gelmişti! İşçilerin büyük kitle grevleri dalgasıyla birlikte Azerbaycan ve Kürdistan’ın da özerk Cumhuriyetlerini ilan etmesiyle birlikte, zayıf hükümet iyice sallanmaya başladı. Hükümet 3 Tudeh milletvekilini bakanlık vererek ve işçi hareketinin bazı taleplerini kabul ederek grevleri sönümlendirmeye çalıştı: Asgari ücret, haftalık çalışmanın 48 saate indirilmesi, çocukların çalışmasının sınırlandırılması, bağımsız sendika kurma hakkı, fabrikalardaki işçi kurullarının idari uygulamalarda söz sahibi olması… Ve hatta büyük toprak sahiplerinin ürünlerinin yüzde 15’ini yoksullara dağıtması için bir kararname bile çıktı! Ancak Britanya emperyalizminin baskı ve desteğiyle çok geçmeden karşı-devrim harekatı da başlatıldı. Huzistan ve Basra’daki petrol bölgelerine İngiliz askerleri girdi, İngiliz sömürgeciliğinin beslemesi olan bazı kabile güçleri Huzistan’da terör estirdi, ülke çapında Tudeh ve sendikalara karşı faşist saldırılar organize edildi, sayısız sendikacı ve Tuhdehli tutuklandı, Tudehli bakanlar hükümetten atıldı, vd. İşçi hareketi bu saldırıları göğüsleyemedi, geri çekildi.

Ulusal Cephe: 1951-52

İşçi hareketinin gerilemesiyle anti-emperyalist söylemli burjuva ulusalcı hareket, zayıflayan (toprak sahipleri, ticaret burjuvazisi ve İngiliz emperyalizmi yardakçılığı ağırlıklı) iktidar karşısında bir dönem için öne çıktı. Burjuvazi, İngiliz-İran Petrol Şirketinin petrol kaynaklarına el koymasından ve ülkenin fiili sahibi gibi davranma pervasızlığından ve halen “ancient” rejim ve ilişkilerinin sanayi sermayesini birikimini ketlemesinden rahatsızdı. 1940’ların sonlarında, orta boy sanayi burjuvazisi, bazarii (İran’daki hareketlerde önemli bir rol oynayan çarşı eşrafı ve esnafı), serbest meslek sahipleri, dini unsurlar çerçevesinde oluşturulan Ulusal Cephe, halkın yükselen anti-emperyalist öfkesini de yedekleyerek, 1951’deki seçimlerle hükümete geldi. İran’da Musaddık başkanlığındaki Ulusal Cephe hükümeti, Ortadoğu’da Nasır benzeri anti-emperyalist tonlamalar taşıyan ulusalcı burjuva hareketlerin bir öncülüydü. Ama Ulusal Cephe hükümete gelir gelmez petrol şirketindeki ücretleri ve konut yardımlarını kısmaya kalkışınca, başını yine petrol işçilerinin çektiği bir grev dalgasıyla karşı karşıya kaldı. İşçi sınıfının mücadele dalgası karşısında, Musaddık ve Ulusal Cephe, burjuva demokrasisi doğrultusunda bazı titrek adımlar atmak zorunda kaldı: Şah’ın yetkileri kısıtlandı, orduda bazı kademeler görevden alındı, toprak reformuna dair bazı düzenlemeler yapıldı, Tudeh ve sendikaların faaliyetlerine kısmi bir serbestlik tanındı. Bu kazanımlar işçi sınıfının özgüven ve mücadele motivasyonunu daha da artırdı. Bu arada ABD ve İngiltere emperyalist kapitalist güçlerinin Şah üzerinden bir darbe girişimi tezgahı açığa çıkınca, Şah ülkeden kaçmak zorunda kaldı. İşçi sınıfının başını çektiği halk kabarışının istemi, artık Cumhuriyet’ti!

Ancak Ulusal Cephe hükümeti, kısmi yeniden düzenlemeler yaptığı ordu ve polisin denetimini ele alabilmiş değildi. İşçi sınıfının başını çektiği kitle kabarışından ürken burjuvazi ve küçük burjuvazi, Ulusal Cepheden hızla desteğini çekip yeniden emperyalist güçlere ve orduya yanaştı. Tudeh’in tüm yaptığı ise, uzlaşmaz karşıt sınıflar arasında paspas olmuş ve iktidarsızlaşmış Ulusal Cephe hükümetine, emperyalistlere ve orduya karşı “ilerici demokratik” ittifak önermek oldu. Zaten Musaddık’ın Ulusal Cephesi ile Tudeh’in küçük ve orta/milli burjuvaziyi işçi sınıfının üstünde gören “demokratik halk cephesi” politikası arasındaki sınırlar belirsizdi. Musaddık bir ittifak önerisi reddedip, Tudeh’e karşı operasyonlarla yanıt verince, Tudeh sınıf mücadelesi tarihinin en büyük skandallarından birine imza attı. Daha geniş bir sınıf ittifakının kurulmasının mümkün olmadığı, bir demokratik devrimin koşullarının da olmadığı durumda, rejim güçlerine direnmenin imkansız olduğunu söyleyerek, “yeraltına çekilmek” adı altında, daha uygun koşulların olacağı zamana kadar, kenara, pasif bekleyişe çekildi. Tudeh’in program ve stratejisi, zaten bir “ilerici burjuvazi” arayışıyla sakattı, işçi hareketinin eylemleri Ulusal Cephe’yi sarsarken bile, burjuvaziyi ürkütmemek için, işçi sınıfına “çok ileri gitmeme” telkinlerinde bulunuyor, “süreç olarak demokrasi” taktikleri izliyordu. Son yaptığı ise, göstere göstere gelen darbe karşısında, işçi sınıfına direnmemeyi, gelecekteki “daha uygun koşulları” beklemeyi telkin eden, siyasal dekadansın ifadesiydi. Tudeh’in ortadan kaybolması, işçi sınıfının saflarında başgösteren demoralizasyon, burjuvazi, bazarii ve din adamlarının tam biat bildirmesiyle, ve tabii ordunun tam desteğiyle, Şah, Pehlevi hanedanının ilki, bir tür 18 Brumaire benzeri süreçlerle, 1952’te ABD destekli faşist bir darbeyle iktidarı kolayca ele geçirdi.

Şahın ve Halkın Beyaz Devrimi”: 1963

Aslında Pehlevi hanedanın başlangıcı, İran’da 1940’lı ve 50’li yıllarının sarsıntılarıyla, kapitalist dönüşümün ve sınıf güçleri kombinasyonunun sınıf mücadeleleriyle yeniden düzenlenme sürecinin ifadesiydi. Burjuvazi işçi sınıfı korkusuyla Şah’a biat ederken, Şah da, artık daha fazla burjuvaziye yaslanmak ve burjuvazinin önünü açarak onun siyasal gücü ve temsilcisi olmak zorundaydı. Darbeyi işçi sınıfına vururken, bazı özelleştirmeler ve vergi-borç kolaylıklarıyla, bölünmüş ticaret ve sanayi burjuvazisini kaynaştırdı, sanayi sermayesi birikimini kolaylaştırdı. 1950’lerin sonlarındaki kriz ise yeniden bir toplumsal hoşnutsuzluk dalgasına yol açtı. Ancak bu kez, solun yokluğunda ve işçi sınıfının zayıflamış olduğu koşullarda, eylemlerin başını bazarii, içlerinde Humeyni’nin de olduğu din adamları ve küçük burjuvazi çekiyordu. 1963’de bir kez daha ülke çapında yayılan kitle gösterileri dalgasını, hem orduyla bastırma hem de kısmi burjuva reformlarla yatıştırma yoluna gitti. İran resmi tarihinde “Şah ve Halkın Beyaz Devrimi” denilen program, daha kapsamlı bir toprak reformunu, yeniden ama sınırlı bir kamulaştırmayı, burjuvaziye kamu işletmelerinden daha fazla kar payı vermeyi, bazı sosyal yardım paketlerini, küçük burjuvazinin bir kısmının genişletilen devlet istihdamı içine çekilmesini, kırlarda bir tarımsal-sanayinin geliştirilmesini, bir zengin ve burjuva köylülük yaratarak, küçük köylülüğün çözülmesini, yoksul ve mülksüzleşen köylülerin şehre akmasını sağlayarak, işsizlikle kentlerde işçi sınıfının gücünün zayıflatılıp ücretlerinin düşürülmesi gibi kapitalist düzenlemeleri içeriyordu. Bu önlemler, aslında 1940 ve 50’li yıllardaki sarsıntıların bir sonucuydu; aynı zamanda büyük toprak sahiplerinin gücünü kırmayı, hızlı bir kapitalistleşmenin önünü açmayı hedefliyordu. Ulusal Cephe hükümetinin yapamadıklarından bir kısmını, örneğin toprak reformuyla yarı-feodal üretim ilişkilerini çözüp sermayenin önünün açılmasını, Şah’ın yapmak zorunda kalması tarihin bir ironisiydi. Ama bunu da olanaklı ve zorunlu kılan, önceki işçi ve halk hareketlerinin eski toplumsal ilişkileri sarsıp zayıflatmış olmasıydı. İran, Pehlevi hanedanının faşist diktatörlüğü altında, ve işçi sınıfının muazzam genişlemesine karşı gücünün kırılmış olmasıyla, hızla büyüyen petrol gelirleri, ABD emperyalist tekellerinin büyük çaplı yatırımları, sanayi teşvikleriyle muazzam bir ekonomik-sınai büyüme süreci yaşadı. Ama bu eşitsiz, dengesiz, kesintili ve çelişkili gelişimin doğurduğu sınıfsal, toplumsal, siyasal çatışmalar da o kadar büyük olacaktı.

Devrime Doğru: 1970’ler

1970’lerin ortalarından itibaren dünya kapitalizminin ağırlaşan krizi, İran’da da bağımlı, petrol ihracatına ve ithal ikameci sanayileşmeye dayalı mevcut sermaye birikim rejiminin sonunu haber veriyordu. 100’dan fazla işçi çalıştıran işletmelerin yüzde 85’i, Şah Pehlevi ailesiyle birlikte özel sektördeki 50 aile holdingin elindeydi. İşçi grevleri ise 70’lerin başlarından itibaren yeniden yükseliş eğilimine girmiş, büyük fabrikalarda işçi komiteleri oluşmaya başlamıştı. 60’lı yıllardan itibaren kırdan kente yılda ortalama 350 bin kişinin göçüyle, büyük kentlerin ve sanayi bölgelerinin çevresinde dev, ama sefalet içindeki, altyapısız gecekondu varoşları oluşmuştu. Bazarii burjuvazisi de, karaborsa ve tecefilikten geri kalmasa da, (aynı zamanda ABD, İsrail işbirlikçisi, Batıcı, modernist, laikçi) tekelci sermaye oligarşisinden ve askeri-faşist diktatörlüğünden rahatsızdı.

İlk gösteriler Ulusal Cephe’nin liberal-demokratik kalıntıları tarafından, 1905 Anayasasının geri getirilmesi istemiyle başlatıldı. Kent yoksulları ve bazarii içinde belirgin bir etkisi olan, Humeyni şefliğindeki İslamcı muhalefetin de bundan öte bir talebi yoktu. ABD emperyalizmi, Şahın 1973’te OPEC’e katılarak petrol fiyatlarını yükseltmesinden rahatsız olmuş, Ulusal Cephe’yi liberal demokratik gösterilerle Şah’ı sıkıştırması için teşvik ederek, kendi ayağına sıkmıştı. Çünkü işçi sınıfı ve kent yoksullarının harekete geçmesiyle, bu ılımlı liberal protestolar da, 1905 nostaljisi de hızla geride kalacaktı.

1977 Haziranında Tahran varoşlarında gecekondu yıkımlarına karşı, 50 bin kişilik bir gösteri patladı, barikat çatışmaları ile asker, polis ve yıkım ekiplerini geri püskürttü. İşçiler ise, ücret indirimleri ve Savak cinayetlerine karşı, başta General Motors olmak üzere, 100’den fazla emperyalist ya da emperyalist ortaklı fabrika ve işyerini yakarak ve tahrip ederek, sertleşen sınıf savaşımının açılışını yaptılar. Kitle eylemlerinin yayılma ve radikalleşme hızı, Şahı devirmek gibi bir niyet ve beklentisi olmayan Humeyni’yi afallatmıştı. Şah’ın rejime karşı tepkileri Bazarii’ye karşı yönlendirme çabasıyla, 100’ün üzerinde bazarii küçük ve orta kapitalistini, karaborsa ve kaçak döviz spekülasyonundan tutuklatması, İslamcı muhalefetin hem elini güçlendirdi hem de radikalleştirdi.

Genel grev genel direniş, İşçi Şuraları, Devrim ve Karşı-Devrim: 1977-79

Ama faşist şah rejimi, büyüyen grev, sabotaj ve gösteriler dalgasını, Tahran’da 8 Eylül’de binlerce kişiyi katlederek ve sıkıyönetimle bastırmaya çalışınca; İslamcı muhalefet arazi olurken, işçi sınıfı bunu 48 saat içinde Tahran, İshafan, Abadan, Tebriz, Şiraz, Ahvaz ve Huzistan’a yayılan petrol işçilerinin genel greviyle yanıtladı. Ve bunu dev bir grev dalgası izledi. İşçi sınıfının mücadele istemleri, ücret artışı, sosyal hizmet ve yardımların artırılmasından mevcut fabrika/işyeri idarelerinin atılması, emperyalist şirket ve uzmanlarının kovulması, petrolün ulusallaştırılması, sıkıyönetimin derhal kaldırılması, Savak’ın dağıtılması, tüm siyasi tutsakların serbest bırakılmasına genişlemişti. Petrol işçilerinin önderliğinde 33 gün süren, birkaç milyon işçiyi kapsayan ve militan sokak çatışmalarıyla birleşen fiili genel grev genel direniş, rejimi tepeden tırnağa sarstı. Ordu, asker üniforması altındaki işçi ve emekçilerin halka silah sıkmayı reddetmesiyle tabanından çözülmeye başladı. Şah, Ulusal Cepheden Bahtiyar’ı başbakanlığa getirerek, TV’de “bazı hataları olduğunu” kabul ederek, “yolsuzluk yapan ve halka kötü davranan yöneticilerin tutuklanacağı, işçi ve memur ücretlerinin yüzde 100 artırılacağını” vaat ederek, ama asıl faşist zorbalığı son haddine çıkartarak, isyanı durdurmaya çalıştı. Ama özgüveni daha da artan işçi sınıfı ve kitleler, buna Aralık’ta genel grev genel isyanı büyüterek yanıt verince, devletin tüm iktidar ve zorbalık aygıtları çatırdamaya başladı ve Şah 16 Ocak 1979’da ülkeden sıvıştı.

Nitekim 1 Şubat 1979’da, Ulusal Muhafız askeri akademi öğrencilerinin isyanını bastırmak için ateş açınca, genel grev genel direniş, silahlı ayaklanmaya dönüştü. Devrimci şehir gerillası örgütleri Fedayiin ve Mücahidin askeri okul öğrencilerine katıldılar, çoğu zaten direnmeyen silah depolarını ve askeri tesisleri basarak halkın mücadeleler içinde çelikleşmiş öncü kesimlerine silah dağıttılar. 24 saat içinde, TV ve radyo istasyonları, gazeteler, meclis, askeri kışla ve tesisler, cezaevleri ele geçirildi. Faşist Şah rejiminin devlet aygıtı, (zaten çoğu asker ve polisin firar etmiş olmasıyla) içi boşalmış bir iskambil şatosu gibi çöküverdi. Ancak Eylül-Ekim aylarındaki genel grev-direniş dalgasında işçi sınıfının yükselttiği “Şaha ölüm” sloganıyla birlikte Şah’ın devrilmesi propagandası yapmaya başlayan Humeyni, ülkeye dönmüş, işçi hareketi dışında, Camii-bazarii ağıyla kent yoksulları ve çarşı ahalisi içinde güç ve otoritesini artırmıştı. Yönetime yine Ulusal Cephe’den Bezirgan’ı atadı.

Ama grev dalgası, patron ve idarecilerin kaçtığı bir çok işletmeye de el koyan işçi şuralarının yönetiminde devam ediyordu. İşçi Şuraları, devletin çöktüğü koşullarda, gıda-sağlık gibi halkın acil ihtiyaç alanlarında, başlarında tek bir yönetici olmadan, muazzam bir koordinasyon ve disiplinle bu ihtiyaçların karşılanmasını sağladılar. Ancak İslamcı-Ulusal Cephe kırması hükümetin tüm baskı ve fetvalarına karşın, petrol, demiryolu ve diğer pek çok sektörde, sosyal-siyasal istemlerle grevleri de aynı disiplinle sürdürdüler, yeni hükümetin üretime başlanması talimatlarını reddettiler. Ancak ne yazık ki, sokakların, kent merkezleri/çarşıların, gecekondu mahallelerinin İslamcı hareket, küçük burjuvazinin de Ulusal Cephenin nüfuzunda olduğu koşullarda, İşçi Şuraları fabrika ve en fazla sektör ve bölge düzeyiyle sınırlı kaldı.

Gerçi Gilan, Tahran, Huzistan’da merkezinde petrol işçilerinin yer aldığı bölgesel işçi şuraları, bir Tüm-İran Birleşik İşçi Şurası oluşturarak, bir merkezi işçi sovyeti nüvesi oluşturmaya yaklaştılar, ancak tüm işçi hareketini yönlendirecek bir kapasiteye sahip olamadılar. Birleşik İşçi Şurası, yeni hükümetten, çalışma haftasının 40 saate indirilmesi, hafta sonu tatili, hastalık ödeneği, yıllık ikramiye, işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri, parasız kantin, grev ve gösteri özgürlüğü, tüm yabancı sermayenin ülkeden kovulması, ve en önemlisi, işçi şuralarının resmen tanınması ve ekonomik politikalarda söz hakkı talep ediyordu. Büyük sanayi işçilerinin öncü kesimi, öz örgütlenmeleri, işçi komiteleri ve şuralarıyla, yıkılmasının en büyük ve gövdesel gücünü oluşturdukları Şah rejiminden tamamen bağımsız ve tam karşıt, İslamcı bazarii ve Ulusal Cephe burjuvazi ve küçük burjuvaziden de özerk hareket etmeyi başarmışlardı. Hatta, yeni hükümete de direnmişler, şuraların yönetime katılımını istemişlerdi. 1 Mayıs 1979’da 1.5 milyon kişilik Tahran gösteresinde, İşçi Şuraları’nın ve fabrika delegelerinin “Tüm işletmeler kamulaştırılsın”, “Yaşasın işçi şuraları”, “Kadın ve erkek işçilere eşit ücret”, “İşsizlere iş”, “Kahrolsun kapitalistler” slogan ve pankartları öne çıkıyordu. Ancak ne yazık ki, İslamcı-liberal burjuvazi kırması hükümete karşı, bir sosyalist, proleter devrimci önderliğe, siyasal örgütlenmeye, program ve taktiklere sahip değillerdi. Fedayiin ve Mücahidin, 1970’li yıllarda faşist Şahlık rejimine karşı sayısız kahramanca silahlı eyleme imza atmışlar, devrim sırasında da üniversite öğrencilerini harekete geçirerek ve bazı yerellerde devrimci komiteler kurarak, belli bir rol oynamışlardı. Ancak sınırlı tabanları, kent modern küçük burjuvazisi, öğrenciler, kısmen köylerlerle sınırlıydı, işçi sınıfı içinde hemen hiçbir etkileri yoktu. Tudeh ve Mücahidin geçici hükümete tam destek verdiler. Fedayiin bile, geçici hükümetin düzenlediği referandumda (Şuraları ve komiteleri etkisizleştirmeyi hedefleyen bir dizi açık ve örtük düzenleme içeriyordu) yalpalayıp durdu. Hiçbiri anti-emperyalist, anti-faşist bir yaklaşımın ötesine geçmediler, “ilerici burjuvazi” arayışıyla İslamcı-liberal kırması burjuva geçici hükümet ile ittifak veya ondan “demokratik beklenti programları” istemlerinden başka bir şey yapmadılar. Devrimde işçi sınıfın oynadığı ve şimdi Şuraların oynayabileceği büyük rolün farkına bile varamadılar ve daha büyük bir devrimci potansiyeli olduğunu görmediler.

Geçici burjuva hükümet ise gayet sınıf bilinçliydi; adım adım işçi şuralarının ve devrimci-demokratik halk komitelerinin tasfiyesine girişti. Sol, geçici hükümeti desteklerken veya “nötr” kalırken, geçici hükümetin yaptığı “Devrim bitti. Yeniden inşa (restorasyon, karşı devrim-bn) başladı” açıklamasından bile uyanmadılar. Humeyni’nin kurnazca taktikleriyle, Şuraları ve komiteleri doğrudan karşısına almazmış gibi görünerek, bir yandan yasal ve kurumsal düzenlemelerle şura ve komiteleri kısıtlarken, diğer yandan işçi sınıfının geri olduğu kesimlerdeki şura ve komitelerde, laikleri, devrimcileri ve solcuları tasfiye edip, içinden islamcı ya da ustabaşı, teknisyen, mühendis gibi daha uzlaşmacı küçük burjuva kesimlerin denetimine geçmesini sağladılar. İşçi sınıfının en militan ve öncü kesimi, bütününden tecrit edildi, Mayıs’ta çıkartılan bir “Özel Güç Yasası” ile şuraların işyeri idaresine karışması yasaklandı, en sonu Ekim’de Şuralar yerine tüm işyerlerinde “İslami dernek”ler kurma yasası çıkarıldı. İşçi sınıfının öncü kesimi, 1979’un ikinci yarısında her seferinde daha zayıflayan iki grev canlanmasıyla yanıt vermeye çalıştı, ama en ileri Şuralarını korumak dışında, bağımsız şura hareketini canlandırmayı başaramadı.

Humeyni, kendi iktidar/rejim partisi “İslami Cumhuriyet Partisi”ni kurdu, şuraları zayıflatıp geri kesimlerde “içinden” ele geçirdikten sonra, sola karşı tampon olarak kullandığı Ulusal Cephe temsilcilerini de hükümetten kovarak, kendi karşı-devrimci islamcı burjuva rejimini inşaa etmeye girişti. Komiteleri merkezileştirme adı altında, komitelerden sol ve liberaller tasfiye edilip Humeynici küçük burjuva ve lümpen proleterleden Pasdaran (“Devrim Muhafızları”) kuruldu, bunlar şuraların son kalıntılarına saldırmak ve Kürdistan’daki özgürlük hareketini bastırmak için kullanıldı. “Yeniden İnşa Kampanyası” adı altında, işçi sınıfının öncü kesimleri kırlarda yol, inşaat işlerine gönderilerek dağıtıldı. Zaten Cami-bazarii ağının belli bir etkisinin olduğu kent yoksulları, cemaat ağları içine çekildi ve “Hizbullah” tarzı, grevlere, solculara, Humeyni’nin “düşman, ajan, allah düşmanı” ilan ettiği herkese saldıran örgütler/çeteler yaratıldı. Büyük bölümü fabrika işçiliğinden gelen işsizler, 1 Mayıs’ta şuralarla birlikte hareket ederken, Şura hareketinin yenilgisiyle, İslami Cumhuriyet Partisi’nin cemaat ağlarının yörüngesine çekildi. İslamcı harekete karşı değil ama işçi sınıfına ve devrimcilere saldırmış, “Ayetullah”a biat etmiş devlet bürokrasisi, subay ve fabrika idaresi kademelerine dokunulmadı veya “görevlerine” dönmelerine izin verildi. Yani “yeni” rejim, çökmüş Şah rejiminin bir dizi temel bürokratik, idari, askeri kademe ve tabakasını da olduğu gibi devraldı. Çok geçmeden ülkeden kaçan kapitalistler, yeni rejime muhalefet etmeme koşuluyla, özel mülk ve karlarına dokunulmayacağı, ve yağlı devlet teşvikleri alacakları güvencesiyle, geri çağrıldılar. Ulusal özgürlük hareketleri, “emperyalizmin ve siyonizmin uşakları” olmakla suçlanarak, Pasdaran tarafından bastırıldı. Halen devam eden grevciler ve şuralar, “ezenlerin” (Humayni kendisini “ezilenlerin biricik otoritesi” ilan etmişti!) ajanı olarak suçlanıp fizik saldırılarla dağıtıldı.

İran-Irak Savaşı: 1981-88

Aslında, Humeyni ve islamcı burjuvazi, işçi sınıfının öncü kesimini ve şuralarını, devrimci-demokratik komitelerin hepsini halen tamamen teslim alabilmiş değildi. Ama ABD emperyalizmi, İsrail ve Körfez petro-dolar monarşilerinin (Suudi Arabistan’daki Şii ayaklanması, bunların da gözünü korkutmuştu) Irak’ı İran’a karşı savaşa kışkırtmasıyla, İslamcı burjuva rejime, daha inandırıcı “ulusalcı-antiemperyalist görünüme” bürünme olanağı verdi, korkunç bir anti-Arap şovenizmi körüklendi ve Arap azınlıklar (ki içlerinde Huzistan gibi bölgelerde petrol işçisi grevlerinin öncü kesimlerden olanlar da vardı) ezildi, grevler ve işçi şuraları yasaklandı, işçiler emekçiler ve kadınlar üzerinde terör estiren Besiç kuruldu. Sol kayıtsız koşulsuz Humeyni’ye asker yazılarak bir daha intihar etti. ABD, İsrail, Suud destekli Irak’ın işgal saldırısına elbette karşı çıkmak ve savunma savaşıyla karşı koymak zorunluydu, ama bunun için devrimin son kalıntılarının ezilmesine, işçi sınıfı ve emekçilerin devrimci ve demokratik istemlerinin unutturulması ve yok edilmesine, İran’daki karşı-devrimin pekiştirilmesine ve “anti-emperyalist” görünümüyle artık İran halkının tamamının “meşru” temsilcisi ve sahibi gibi davranma rahatlığına destek vermek gerekmiyordu. Her iki ülkede de mevcut gerici rejimlere yedeklenen küçük burjuva sol, her iki ülkede savaş kışkırtıcılığına karşı çıkma, “savaşa karşı işçilerin birliği halkların kardeşliği” bayrağını yükseltme cesaret ve yaklaşımına sahip değildi. En azından, İran’daki İslamcı rejimin, petrol ve sanayi şehri Huzistan’ın önemli bölümü işçi-Arap olan nüfusuna yaptığı ırkçı-mezhepçi baskı ve saldırıların karşısında durmak, Irak’ın Huzistan’ı işgal bahanesini elinden alabilirdi.

Savaş yıllarca sürdü, her iki ülkeden toplam 1 milyona yakın işçi ve köylü savaşta öldü. ABD donanması ve neredeyse tüm Arap devletlerinin Irak’a desteği ve İran’a sert ambargo karşısında, ölenlerin 3’te ikisi İranlı işçi ve köylülerdi. İran’ın asker üniforması altındaki işçi ve emekçileri, Irak’ın daha büyük savaş gücü karşısında, din-mezhep-milliyet ve “Allahın partisi”ne sığınarak yüzbinlerle ölerek direndiler, ama bu karşı-devrimin ideolojisini daha fazla içselleştirmelerine yol açtı. Yıllarca süren savaşın (1981-88) kazananı tabii ki ne Irak ne İran, ama burjuvazi oldu. İslamcı kapitalist rejim bürokrasisi ve eski-yeni burjuvazi ve kapitalistleşmiş bazarii ve toprak sahipleri ittifakı, savaş karaborsası ve spekülasyonundan, silah sanayinden, birkaç yılda muazzam kanlı servetler yaptı. İran işçileri ve halkı yüzbinlerce ölüm ve sakatla kalmadı, savaş sırasındaki İran rejiminin ucuz petrol satıp pahalı silah ve ithal ürünler alması, karaborsa, karne sistemi, aşırı enflasyonla korkunç bir yoksulluğa gömüldü.

Gerçekte her iki ülke işçileri ve halkının savaşın ikinci yarısında, savaşa ve kendi ülke rejimlerine ve komutanlara karşı hoşnutsuzluğu hızla artmaya başlamıştı. İran halkı, ayaklanmadıysa, bunun bir tamponu, mali kaynakları devlet/petrol gelirlerinin bir kısmından sağlanan, İslamcı vakıfların (“Ezilenler, Fedakarlık, Şehid ve Aileleri, Besiç, İmam Ayetullah Humeyni, Yeniden İnşa Savaşı”… gibi cemaat vakıflarının) kent ve köylerde, gerçekleştirdiği kısmi sosyal hizmetler ve dağıttığı sosyal yardımlardı. Ancak savaş sonrasında İran ekonomisinin neredeyse yüzde 80’ini oluşturan bu ve benzeri vakıf, kurum ve organizasyonların tamamı, finans-gayrımenkul işleri yapan özel mali sermaye fonlarına dönüştüler. Bununla birlikte, her iki devlette artık savaşamaz hale geldilerse, firarların çok artması, askerin emirleri dinlememesi veya silahını komutanlara çevirmesi vakalarının sıklaşmasıydı. Savaş bu sayede bitirildi. Ama tüm bunların acısı çok yakında çıkacaktı.

Gecekondu ve ekmek isyanları: 1991-94

Bu yıllarda, Tahran’dan başlayıp Şiraz, Arak, Meşhed, Gazvin, Tebriz, Hürremabad şehirlerinde, belediyelerin rant için gecekondu yıkımlarına karşı gecekondu isyan ve direnişleri birbiri ardına patladı. İsyan yalnızca rant için gecekondu mahallelerinin toptan yıkım planlarına karşı değil, aynı zamanda yoksulluğa karşı son dayanakları olan geleneksel topluluk dayanışmasının yok edilmek istenmesine karşıydı. Aynı zamanda ekmek isyanıydı. İslamcı cemaatların kamu hizmet ve yardım fonlarını mali sermaye fonlarına çeviren rejim, şimdi gecekondu bölgelerindeki bir dönem kendi teşvik ettiği cemaat organizasyonlarını da yıkmaya çalışması, kendi ayağına sıkması gibiydi. Savaştaki yıkım birikiminden sonra, rejime büyük tepki ve isyan dalgasına yol açtı.

Polisin iki eylemci emekçiyi öldürmesi üzerine, patlayan Meşhed varoşları ayaklanması en büyükleriydi. Gecekonlu işçiler ve kent yoksulları, buna belediye binasını ve karakolları yakarak karşılık verdiler. Akşam polis geri çekilmek zorunda kalmış, işçi ve emekçiler neredeyse tüm kamu binalarını ve kenti ele geçirmişlerdi. İslamcı kapitalist devlet, vahşi Besiç milislerini halkın üzerine sürdü. Birkaç gün süren sert çatışmalarda, Meşhed ayaklanması 100 hükümet/kamu binasını, banka ve mağazayı yakmış, 6 polis amiri öldürülmüştü. Sonuçta ordu şehri güç bela geri alabildi, 300’den fazla kişi tutuklandı, 4 işçi idama mahkum edilerek asıldı. İsyanlar zorla bastırıldı, ama bu isyan dalgası ve baskılara, aşırı gericiliğe, işsizliğe karşı sayısız eylem, islamcı kapitalist devleti korkuttu. ABD’nin Irak’ı yıkıma uğratan Körfez Savaşı’dan sonra yükselen petrol fiyatları ile artan petro-rant gelirlerinin bir kısmını, eğitim, sağlık, diğer kamu hizmetleri ve sosyal yardımları artırmaya ayırmak zorunda kaldı. (Ancak bu da uzun sürmeyecek, yerini çok geçmeden azgın bir neoliberal kapitalist sosyal yıkım dehşetine bırakacaktı.) Bu kısmi ve geçici sosyal iyileştirme paketi, vasıfsız işçileri ve yarı-proleter kent yoksullarını, bir dönem için teskin etti. Ancak 1990’ların ikinci yarısından itibaren bu kez yeni bir hareket ortaya çıktı.

Demokrasi hareketi”: 1997-2009

Kent/varoş isyanları, ve rejimin içinden neoliberal kapitalizme daha çabuk entegre olmasını isteyen “liberal demokrasi/sivil toplumcu demokrasi” söylemiyle bir “islami reformist” kanadın çıkması, ve başta küçük burjuvazi olmak üzere rejime tepkili geniş bir toplumsal kesimin (işçi sınıfının vasıflı kesimleri, kadınlar, öğrenciler, beyaz yakalılar, ulusal hareketler, vd) özgürlük ve demokrasi istemlerini kendi yörüngesine almasıyla, rejim çatladı. İran siyasal jargonunda bu iki kanada, “muhafazakarlar/fundemantalistler” ve “reformistler” denilir. Aslında burjuvazinin klasik “neomuhafazakar devletçi” ve “neoliberal piyasacı” nüansının İran’daki ifadesidir. İran işçilerinin, ezilen cinsin, ezilen ulus ve azınlıkların, gençlerin, aydın ve sanatçıların özgürlük ve demokrasi özlemi kuşkusuz çok yakıcıydı. Bu uğurda ödedikleri bedeller de kuşkusuz çok ağırdı. 1997-99 başkanlık, hükümet ve yerel seçimlerde, işçilerin, kadınların, gençlerin, ezilen ulus ve azınlıkların büyük oy çoğunluğuyla, hükümet, meclis ve yerel meclisler “islami reformislerin” eline geçmesiyle, belli bir rejimsel meşruluk kazandığı düşünülen “demokrasi hareketi” tam bir patlama yaptı. İran’da onyıllar sonra ilk kez, liberal, demokrat, halkçı-demokrat ve sosyalist gazete ve dergiler, Marx-Lenin kitapları yasal olarak çıkmaya başladı. Edebiyat, tiyatro, sanat hızla canlandı. Şiir dinletileri, tiyatrolar, ve çeşitli etkinlik ve kamuflajlar altında, işçilerin, kadınların, gençlerin düşüncelerini nisbeten serbest ifade edebildikleri, demokratik özlem ve istemlerin tartışıldığı yüzlerce binlerce toplantı ve forum yapıldı. 1999 yılında bir öğrenci eylemleri dalgası yaşandı.

Bu hareketlerler, bir yandan faşizm diğer yandan neoliberal “STK” demokrasisi kıskacına alınarak boğulmaya çalışıldı. 80 laik ve islami reformist yazar, gazeteci, şair ve siyasetçi kontrgerilla operasyonlarıyla katledildi. 2000 yılının bahar aylarında tüm liberal, demokrat ve diğer muhalif basın ve yayınlar yasaklandı, yüzlerce gazeteci ve siyasetçi tutuklandı. Demokrasi mücadelesinin devam etmesi yayınların ve tutukluların tekrar serbest bırakılmasını sağladı. Ama “mesaj” verilmişti. “Reformist” (gerçekte neoliberal) denilen hükümet, meclis, belediyeler, tabandan, kitlelerden yükselen demokratik reform çığlığına tüm desteğini kesti, dikkate değer en ufak bir reform adımı bile atmadı. Zaten derdi kitleler için demokrasi değil, İran’da belli bir birikim düzeyine gelmiş yeni sermaye kesimleri için demokrasi, uluslar arası sermaye birikimine geçiş için demokrasi, emperyalist kapitalizm ve DB, İMF programlarının şart koştuğu “yapısal uyum” ve “küresel piyasaya entegrasyon” (özelleştirme, taşeronlaştırma, sosyal yıkım) programlarının hem örtüsü hem de kaldıracı olacak türden bir emek düşmanlığı demokrasisiydi. Sosyal hak/güvenlik/kamu hizmetleri gasp ve yıkımını vbyi STK fon ve yardımlarına devrederek örtecek ve kitlelerin demokrasi özlemini de bu STK’lar içinde öğütüp liberalleştirerek sisteme yedekleyecek bir “STK demokrasisi”ydi.

Kitlelerde ciddi bir kafa karışıklığı ve demoralizasyon başgösterdi. Bu döneme kadar muhalefet güçlerinin geniş bir kesimi içinde kabul gören “İslamın toplumsal yaşamı düzenleyen bir ilke” olduğu görüşünden belli kopuşlar başladı. İslamın demokrasiyle bağdaşmadığı ama neoliberal kapitalizm ve mali sermayeyle kaynaştığını farkederek, 2004 seçimlerini boykot ettiler. (Bunu aklımızda tutalım, 2017-19 isyanlarının önemli bir habercisi ve ipucudur.) İşçi sınıfının vasıfsız, geçici kesimleri, ve kent ve kır yoksulları, “Reformistler”in “demokrasi” söylemi altında uyguladıkları şok özelleştirme, güvencesizleştirme, borçlandırma, yaşamın her alanını metalaştırma ve sermayeleştirme programına karşı, yeniden “Katı İslamcı milliyetçi-muhafazakarların” himayeci söylemine sığınmaya çalıştılar. (Bunu da aklımızda tutalım, işçiler ve kent ve kır yoksulları, kriz derinleştikçe, ekonomik-sosyal beklentileri gerçekleşmedikçe, bu muhafazakarlığa kayış da, geçici kalır.) Liberaller, ve eski küçük burjuva halkçı demokratizmden bu süreçte liberal halkçılığa çözülmüş olan kesimler, İslami reformizmden beklentilerini sürdürdüler.

İslamcı kapitalist devletin bürokrasisini, polisini, medyasını, yargısını elinde tutanlar, 14’ü kadın 80 “reformist” adayın, adaylığını iptal etti. Kitle hareketinin demoralizasyon koşullarında, (ve bir de ABD’nin Irak işgali koşullarında) bu kez bu ciddi bir protesto dalgasına yol açmadı. Katılımın yüzde 62 ile sınırlı kaldığı 2004 seçimlerini, hem hile hem de “reformistler”e beklentinin azalması ve tepkiler nedeniyle, kemik milliyetçi-muhafazakar/faşist Ahmetinejad kazandı. Liberallerin, ve orta sınıf demokratizminin, işçi ve emekçilerin yaşadığı ekonomik-sosyal dehşet umurlarında değildi. Ahmedinejad’ın ise neomuhafazakar-milliyetçilik klasiği olarak, “demokrasi”yi elitlerin ve “faiz lobisinin” vbnin aracı olarak sunup, bol ekonomik-sosyal vaatle dolu bir kampanya yürütmesi sonucu belirledi. ABD emperyalist ordusunun Irak’ı işgal ederek, İran sınırına dayanmış olması da, bu sonuçta etkili oldu. Ne var ki Ahmedinejad’ın kitleleri, özellikle de ezilen ulus ve azınlıkları, kadınları, gençleri, aydınları, beyaz yakalıları, demokratları kriminalize ettiği, yoksullara “elitler” diye hedef gösterdiği, küçük burjuvazi ve beyaz yakalıların geniş bir kesiminin daha yıkıcı işçileşme ve güvencesizleşme sürecine itildiği, kitlelerin her günkü yaşamının bile büyük gözaltında tuttulduğu, ABD-İsrail-Suud’la tırmanan nükleer gerilimi önceki dönemin kısmi demokratik kırıntılarını ve liberal iklimini bile kazımanın “meşruluk” kılıfı yaptığı, ırkçı-şovenist-mezhepçi yönetimi, 2009’da, hem de şiddetlenen bir kriz sürecinde, bir seçimi daha -muhalefetin hileyle olduğuna kesin kanaat getirdiği biçimde- kazanınca, İran’da sokaklar ve kentler bir daha sarsıldı.

Yeşil isyan: 2009

“Yeşil isyan”, 15 Haziran 2009’da seçim sonuçlarının açıklanmasının ertesi günü, Tahran’da, başını “islami reformist” başkan adayı Musavi’nin çektiği, yarım milyon kişinin katıldığı bir “sessiz protesto” yürüyüşü ile başladı, ama hızla onu aşan, milyonların katıldığı bir isyan hareketine dönüştü. Devlet, isyan ve direnişi, yıl sonuna kadar olağanüstü hal ile, orduyla/ “devrim muhafızları”yla adeta tüm büyük şehir merkezlerine kışla, caddelerine karakol kurarak, 70 kişiyi öldürerek, yüzlerce kişiyi sakat bırakarak, 10 bin kişiyi tutuklayarak, Musavi ve ekibini ev hapsine mahkum ederek, tüm muhalif basın ve sosyal medyayı kapatarak, iletişimi keserek, ancak bastırabilmişti. Musavi’nin siyasi çizgisinin, önceki “islami reformistler”den pek bir farkı yoktu. Ancak İran nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan, kentli, modern, eğitimli, genç kesimlerin bu rejimde yaşadığı geleceksizlik, boğuntu ve umutsuzluğa oynayarak, ve İran burjuva siyaseti üzerindeki aşırı kasıntı, ciddi, bürokratik havayı bir yana bırakarak, internet, cafe ve beyaz yaka kültürü içinden konuşan bir “estetik-ironik orta sınıf popülizmi” ile yeniden -ama son kez- bir sempati ve beklenti yaratabildi. Ne var ki tam da yarattığı bu beklentidir ki, hayal kırıklığıyla onu da çokça aşan bir patlamaya dönüştü. Peki “Yeşil isyancılar” kimlerdi?

“1990’ların isyanları, İran’ın geleneksel yoksullarından gelmişti, çoğunluğu eğitimsiz, kırdan yakın zamanlarda kent varoşlarına göçmüş, gecekondu ve kentte tutunmak için yerel mücadelelere girmiş olanlar. Tersine, Yeşil isyan ve onun reformist liderleri ise, aslen Tahran’ın ve bazı büyük kentlerin orta sınıflarından geliyordu. Bu insanlar yurttaşlık hakları ve siyasal özgürlük konularına ilgi duyuyordu.” (Assef Bayatt)

İşçi sınıfının ve kent yoksullarının Yeşil isyana katılımı çok sınırlıydı. Yeşil isyanda zaten, işçilere ve kent yoksullarına hitap edebilecek ekonomik ve sosyal istemler de yoktu. Yeşil isyan, İran’da 1990’ların sonlarında (1997-2001 krizi ve İran’da seçim süreçleriyle) başlayan modern küçük burjuva liberal/demokratik hareketin devamı, en üst ve son evresiydi. Hareket başlangıçtaki “sivil toplumcu”/liberal demokratik hayallerinin kırılmasıyla bir adım daha atmış, kent merkezlerinden modern küçük burjuva tabanı itibarıyla liberal halkçı/ “radikal demokrasi” sınırlarına dayanmış ve tarihsel kapasitesini tamamlamıştı.

Çünkü Mali oligarşik kapitalizmde, liberal demokrasi çoktan çözülmüştü. Yurttaşlık hakları ve statüsü çoktan çözülmüştü. Ola ki Musavi kazansaydı, bu kitle yine aynı hayal kırıklığına uğrayacaktı. Nitekim Ahmedinejad’dan sonra, ABD ile bir dönem için nükleer gerilimin yumuşamış olması vb ile başa geçen “reformist” Ruhani ile hiçbir şeyin değişmediği görülecekti. Modern küçük burjuva tabanı itibarıyla liberal ütopik-reformist denilebilecek bu akımı, 2009 seçim sonuçları itibarıyla böylesine kızıştıran, yalnızca dolaylı temsiliyet kanallarının tamamen tıkalı olduğunu görmeleri değildi. Aynı zamanda belli belirsiz sezdikleri ama kabullenmedikleri, sınıfsal konum kaybıydı. Belli belirsiz sezdikleri ama farkına varmadıkları, liberalizm ile siyasal demokrasinin tarihsel ayrışma eğilimiydi. Ama bunun için kendilerine hem yakın hem de uzak farklı bir sınıfsal konumlanışın bayrağı devralmasını beklemek gerekecekti.

İşçi grev ve direnişleri: 2017

Sol ve batı basını İran’daki “islami reformizme” ve 2009’daki yeşil isyana odaklanırken, gözardı edilen İran’daki işçi sınıfı hareketinin gelişimiydi. 2008-9 döneminde İran’da işçi sınıfı açısından sembolleşen uzun soluklu ve militan Haft Tapeh Şeker Fabrikası işçileri, belediye otobüs şoförleri ve öğretmenlerin kitlesel fiili bağımsız örgütlenme, grev ve direnişlerinin, 2017’de yine sayısız tutuklama, yasak ve devlet saldırısına karşın canlanması ve kendisini hissettirmesi. Bunlara Azharab ve Hepco gibi (her birinde 3 biner işçi sayısı 900’a kadar inmişti) büyük petro-kimya fabrikalarında, Taç tekstil işletmesinde (işçi sayısı 13 binden birkaç bine inmişti), Babakan’daki tekstil ve Tahran’daki metal fabrikalarında (ücret ve sosyal hak gasplarına, taşeronlaştırmaya, emeklilik tazminat ve maaşlarının ödenmemesine, vd), ve çok sayıda başka sanayi bölgesi ve fabrikadaki fiili grev ve direnişler eşlik etti.

Yılın ilk yarısında (Şubat-Haziran) öğretmenlerin ve emekli öğretmenlerin, ücretlerin ve emekli maaşlarının, ikramiye ve sosyal haklarının ödenmemesine karşı çok sayıda şehirde çok sayıda gösterisi oldu.

İran’da merkezi devlet binaları, Meclis ve Çalışma Bakanlığı binaları önünde, yoğun baskılara karşın genellikle en fazla birkaç yüz kişilik oturma eylemleri gelenekseldir. 2017’de ise bu binaların önü işçi ve kamu emekçilerinin oturma eylemleri nedeniyle hemen hiç boş kalmadı, ve oturma eylemleri, hangi işçi kesimi tarafından yapılırsa yapılsın farklı katılımlarla birkaç bin kişiye kadar yükseldi.

İşçi cinayetlerinde yaşanan patlama, kitlesel işçi ölümlerinde artış, sınıf öfkesini büyüten bir diğer etken oldu. Özellikle 20 itfaiye işçinin ölümü ve 35 maden işçisinin ölümü üzerine büyük tepki dalgaları yaşandı. 35 maden işçisinin katledilmesinden sonra bölgeye şov yapmak için üstü açık arabayla giden Ruhani, maden işçileri ve yakınlarının saldırısından, biraz tartaklandıktan sonra zor kurtuldu.

Aylardır ücretleri ödenmeyen ya da işsiz işçiler arasında intiharların artması da öfkeyi artıran etkenlerden biri oldu. Aylardır ücretlerini alamayan bir Şuka Kağıt fabrikası işçisi eşinin iki aç çocuğuyla birlikte kendini öldürmesi üzerine rejimin kadını ve intihar eden açları “şeytan” ilan etmesi, işçiler ve kadınlar arasında infial yarattı.

İran’da son yıllarda ücret ve hakların ödenmemesi, işsizlik, açlık nedeniyle, Bouzizi’yi anıştıracak tarzda, meydanlarda, Çalışma Bakanlığının önünde ya da Ruhani’nin kenti ziyareti sırasında protesto için kendini yakan işçi ve işsizler de olması, kitlelerde derin bir etki yarattı. Bu yıl en az 3 işçi ve işsiz, bu şekilde kendini yaktı, 2’si ağır yanıklarla kurtarıldı, birisi öldü.

Tutuklanan sendikacı ve işçilerin, hapisahanelerdeki açlık grevlerinin yarattığı etkiyi de (bazıları bu nedenle serbest bırakılmak zorunda kalındı) bunlara ekleyelim.

Burjuva devlet destekli gayrı-menkul ve finans spekülatörlerinden, banka-bankerlerden bir dizisinin halkın küçük birikimlerini gasp ederek batması, devletin bunların büyük bankalara borçlarını öderken küçük mevduat sahiplerine olan borçlarını ödememesi de, yıl boyunca, özellikle de Aralık ayında Meşhed ve Nişabur’da yoğunlaşan, sık sık da Tahran’da merkezi devlet binaları önüne taşınan sayısız protesto gösterisine neden oldu. Özellikle Meşhed, Esfahan, Horasan, Huzistan’da küçük ikramiye ve tazminatları devlet güvencesiyle bu dolandırıcılara yönlendirilmiş olan öğretmenler, sağlık emekçileri, demir-çelik ve petrol işçileri ve emekliler, Kasım ayından itibaren bu gösterilerin ağırlığını oluşturuyor ve başını çekiyordu.

İran Kürdistanı Mahabad kentinde Ferinaz Husrevani adlı Kürt kadın işçinin, İran İstihbaratı İtlaat elemanlarının tecavüzünden kurtulmak için çalıştığı otelin dördüncü katıntan atlayarak intihar etmesiyle, Mahabad’dan başlayıp Sanandaj, Bukan, Sakız, Merivan gibi Kürt kentlerine yayılan kitlesel Kürt sokak gösterileri de, 2017’nin önemli mücadelelerinden biriydi.

Huzistan’da ise kum fırtınası ve sonrasında haftalarca elektrik ve su kesintisi, ağır sağlık sorunlarıyla birlikte Ahvaz’da devlet binaları önünde kitle gösterilerine yol açtı.

Kasım ayında ise bu kez Kirmanşah’ta 600 kişinin öldüğü binlerce kişinin evsiz kaldığı depremde devletin bir yardımının olmaması bir yana, halkın topladığı yardımları da engellemesi ve el koyması, bölgeye yardıma ve desteğe gidenleri tutuklaması, deprem bahanesiyle Eshafan’daki (ülkenin en büyük sanayi merkezlerinden biridir) bazı fabrikaların daha kapatılması, büyük tepkilere neden oldu. Meclis Başkanı Ali Laricani’nin Kirmanşah’da onbinlerce evsiz ve işsiz, enkaz ortada dururken “Biz Halep’i yeniden inşa edeceğiz” tarzı bir açıklaması, depremzedeleri ayağa kaldırdı.

İran’da kadınların son dönemde küçük kazanımlar elde etmeye başlayan mücadeleleri de 2017’de kendini daha fazla hissettirmeye başladı. Örneğin İran-Suriye milli futbol takımları arasındaki gösteri maçına, Suriyeli kadın göçmenler alınırken İranlı kadınların alınmaması, yankı yaratan kadın protestolarına yol açtı.

Kasım ayından itibaren üniversite öğrencilerinin eylemleri yayılmaya başlamış, devlet daha büyük öğrenci eylemleri çağrılarının yapıldığı 7 Aralık “öğrenci gününü” eylemleri engellemek için “tatil” ilan edip okulları kapatmıştı.

İsyan: Aralık 2017-Ocak 2018

“Son isyan dalgası (2017-18), tersine, ne geleneksel yoksullardan ne de modern orta sınıflardan geldi. İç İşleri Bakanlığına göre, tutuklananların yaklaşık yüzde 90’ı, 25 yaş altında ve eğitimli olanlardı. Son olaylar, geniş gençlik alaylarının, genişleyen eğitim fırsatlarının, kentleşmenin ve saldırgan ekonomik liberalizasyonun ürünü olan orta-sınıf yoksulların isyanını gösterdi.

Bu sınıfta paradoksal olan bir şeyler var. Lise veya üniversite mezuniyetine sahip, sosyal medya tutkunu, dünyanın bilgisine sahip, ve bir orta-sınıf yaşamı düşlüyor. Ama geleneksel yoksulların gecekondu ve izbe yerleşimlerinin yaşamını yaşamaya itilmekle ve halan aile desteğine muhtaçlık veya güvencesiz ve düşük statülü işlerle – taksi şoförlüğü, meyve satıcılığı, işportacılık veya tablacılık gibi- ekonomik umutsuzluğa itilmiş. Bir orta-sınıf yoksulu kent merkezi sık sık gezer, ama çeperinde yaşar. Nike ayakkabı giymek ister, ama ancak ucuz taklitlerini giyebilir. Yurtdışında çalışmak veya tatil yapmak ister, ama parasızlık ve sınır kontrol soruşturmalarına sıkışıp kalır. Bu, yoksulluk ve umutsuzluk, gecekondu ve geçici iş, borç ve güvencesizlik ile yoksulluk dünyasını; üniversite, tüketim ve internet dünyasına- küresel hayata- bağlayan bir sınıftır. Üyeleri dünyada neyin olanaklı olduğunun ve nelerden yoksun olduklarının fevkalade farkındadır; güvencesizliklerinin geçici olduğu varsayılır, ama gerçekte kalıcıdır. Ne tam genç ne yetişkin hissederek, ahlaki öfkeyle dolarak, bu sınıf radikal siyasette kritik bir aktör haline geliyor.

Bu grubun kökenleri 1980’lere kadar gider; İran’ın yüksek doğurganlık oranlarının dünyanın en büyük genç nüfusunu yarattı. Eğitim düzeyi de yükseliyor. 1990’ların sonunda, öğrenci nüfusu yüzde 266 artarak 20 milyona çıktı, yani nüfusun 3’te birine. Haziran 2014’te, İran’da üniversite öğrencisi sayısı 4.5 milyondu- devrimden bu yana 25 kattan fazla bir artış. 2000’lerin başlarında, her beş aileden biri bir fakülte öğrencisine ya da mezununa sahip. Özel İslami Azad Üniversitesi’nin gelişimi ve uzaktan öğretimin kasabalara kadar genişlemesi, her kasabada fakülte mezunlarını ortaya çıkardı. Ama eğitim beklentileri yükseltse de, güvenli ekonomik yükselmeyi sağlamıyor, en az 2.5 milyon fakülte mezunu şu an işsiz. Bir bütün olarak, bir parlamento raporuna göre, eğitimli gençlerin yüzde 35’i işsiz. Bu insanların bir orta-sınıf dairesine sahip olma hayallerini gömmeleri gerekiyor, çünkü bunun için aylık ücretlerinin 3’te birini 96 yıl boyunca biriktirmeleri gerekir. Böylece bir çoğu gecekondu muhitlerine yerleşiyor. İran Kentsel Kalkınma Bakanlığının 14 kenti kapsayan 2014 tarihli bir raporuna göre İran’da kent yaşayanların yüzde 20’sinden fazlasının evi gecikondu. Az para ve yoksul evlerle, evlilik planları sönüyor ya da erteleniyor. İran’ın geleneksel evlilik yaşındaki 4 milyon genç fakülte mezununun bekar kalmasının nedeni bu. İran’da aileler muhtaç olan üyelerine genellikle yardım etseler de, bağımlılık utancı ve genel donmuşluk hissi, yetişkin gençleri aşırı kızdırıyor. Ekonominin onlara iş yaratmakta ve hükümetin onları korumakta başarısızlığı, bu huzursuz gençleri bir kıvılcımla patlamaya hazır hale getiriyor. Bu seferki kıvılcım Meşhed’ten geldi.

Kim bu insanlara sözcülük yapar? Başka zamanlar ve yerlerde, Mısır’da 1990’larda olduğu gibi, ya da Arap Baharı öncesinde veya sırasında bu sınıfın bölümleri sokak ulusalcı ve İslamcı hareketlere girdi. Tunus’ta, sol-merkez Tunus Genel İşçi Sendikası onlara seslerini vermiş görünüyor. Ama İran’da bir temsilcileri yok, ne ideolojik cemaatleriyle İslamcılar, ne “siyasal gelişme” ve bir post-İslamcı projeyle uğraşan reformistler, ne de çoğu kaybolmuş solcular. Bu sınıf kendi kendini sokaklarda temsil etmek durumunda kalıyor, son isyanda gördüğümüz ve duyduğumuz gibi. Bu isyanın dinamikleri Aralık 2010 isyanındaki Tunus’un dinamiklerini akla getiriyor, burada orta-sınıf yoksullar kritik bir rol oynamıştı.” (Asef Bayatt)

“Son 10 yılda orta sınıfın toplumun daha alt tabakalarına serbest düşüşüne tanık olduk. Metropol bölge doktrini, başkent hızla büyürken tüm taşra kentleri ve etnik grupların yaşam mücadelesi verdiğini gösteriyordu. Hikayenin gerisi, çok tanıdıktır; sadece temel geçim mallarının kişi-başına tüketimine bakmak yeterli olur, süt tüketimi yarıya, kırmızı et tüketimi yüzde 70 düştü.

Arka plan bellidir: Yaklaşık 30 yıldır süregiden proleterleşme, sınıf çıkarlarını izleyebilecekleri işçi sendikalarının olmaması, sermayenin finansallaşmasının hızlandırdığı işsizlikte dramatik artış.

80’lerde doğan kuşak, herhangi bir toplumsal paradigmaya uymuyordu, mezun olduktan sonra (bu kuşağın önemlice bir bölümü lise ve üniversiteye gitti), becerilerine uygun iş bulamadılar, girebildikleri işlerde herhangi bir insani yaşam vaatetmiyordu. Bu nedenle bu kuşak çekirdek bir aile kuramadı (oysa İran’daki siyasal rejim için aile ideolojik ve ekonomik olarak kritik önem taşır, ekonomik istatistikler bile kişi-başına değil aile başına yayınlanır).

Bütün bunlar devam edip giden gösteriler, eylemler, oturma eylemlere yol açtı: Öğrenciler eğitimin özelleştirilmesine ve piyasalaştırılmasına, emekliler emekli fonlarının yolsuzlukla iflasına, öğretmenler ve sağlık emekçileri insanlık dışı yaşam koşullarına, otobüs şoförleri sendikalarını savunmaya, madenlerden şekere çok çeşitli sektörlerdeki işçiler grevlere gittiler.

Bu çerçevede, Ruhani yönetimi, yeniden seçildikten sonra işçi sınıfına karşı savaşında vites büyüttü. Öğrenciler için ücretsiz intern çalıştırma sistemini başlattı, ve bu ücretsiz ya da aşırı düşük ücretli sistem öğrencilerin güçlü kampanyalarına neden oldu. Otobüs şoförleri sendikası başkanı Reza Şahabi, hukuksuzca hapsedildi, ve 2 ay açlık grevi yapıp iki kez beyin kanaması geçirdikten sonra, yetkililer onu hastaneye bile göndermediler. Bu çeşitli sektörlerdeki sendika aktivistleri tarafından büyük tepki gördü. Derken katostrofik deprem geldi.

Deprem sadece bir ulusal olay olmakla kalmadı, ama batı bölgelerindeki yoksulluğu örten perdeyi kaldırdı. Yetkililer acil yardıma ihtiyacı olan halkı zerre umursamadılar. Hatta onlara nefretle baktılar. Ve yoksul kardeşlerinin yardımına koşan yine halktan çevre ve gruplar oldu. Bu olay, toplumun çoğunluğunu kimin kendi yanlarında olduğu, kiminse bu durumu bile kendi karları için istismar ettiğini görmesini sağladı. Artçı depremler aylar boyunca sürdü ülkenin her tarafında. Tahran’da da yıllardır büyük bir deprem beklentisiyle yaşanan huzursuzluk arttı.

İnsanlar bu travmayı atlatınca, bu kez ekonomik deprem geldi: Ruhani yönetimi tarafından tasarlanan yıllık bütçe herkese bir hakaret gibiydi. Depremin yaptığı tüm hasar 600 milyon dolardı, ama hükümet bir yeniden inşa bütçesi bile ayırmıyor, bunu da halkın sırtına yıkıyordu. Ama diğer taraftan belli propaganda kurumlarına 15 milyar dolar ayrılıyor ve kuruşuna kadar ödeniyordu. Benzin fiyatı yüzde 50 artıyordu. Ve devletin inşa programlarına fonu yoktu. İnsanlar arasında buna dair haberler ve grafikler dolaştı, ve hoşnutsuzluk hükümetten beklentinin ötesine geçti.

Buradaki mesele, isyanın ülke çapında bir anda yayılmış olmasıdır. Tahranlı orta sınıfların hayatlarında adlarını bile bilmedikleri şehirler gösterilere hızla katıldı. Göstericilerin ana gövdesi 15-30 yaş arasındaki, beklentiden sıyrılmış kuşaktı, geleceksiz kuşak (No-Future generation) diyebilirsiniz.

İlk gösteriler ekonomik koşullara ve hükümetin 2018 bütçesine karşı öfkeyle başladı. Ama gösterilerin siyasal aygıtı hedef almaya başlaması için 2 gün yetti. “Kahrolsun fiyatlar” gibi sloganlar, yerini “kahrolsun diktatör” sloganına bıraktı. İran’da ilk kez, bastırmacı kolluk güçlerinin karşısında, yüksek sesle, dini lider ve rejime karşı sloganlar haykırıldı.

Halen yatay hareket öfkesini somut pozitif taleplere çevirebilmiş değil. Tüm rejime karşı atılan sloganların bile alternatife ilişkin bir fikri yok. Ekonomik hoşnutsuzluk somut programlara dönüştürülemiyor. Düzen aygıtının içindeki ve dışındaki gerici/karşı-devrimci güçler, bunu kendilerini için istismar etmeye çalışıyor. Bazı yerlerde Şah Rıza’nın “iyi diktatör” nostaljisini yaymaya çalışıyorlar, bazı yerlerde Trump yönetimine çanak tutmaya çalışıyorlar. Tüm bunlar, 1979 devriminden sonra solun sistemik biçimde bastırılmış olmasının bir sonucu. Zaten, bu rejimin de bel kemiği solun ve kadınların bastırılması üzerinde yatıyor.

Bu karışıklıkta dikkat çekenlerden biri öğrencilerdi. Üçüncü gün, gerçekten ayaklanma paradigmasını omuzladılar, ve bu Tahran’dan ülkenin bir çok bölgesine doğru yayıldı. ‘Kadınlar bize katılın, tembel erkekler siz dışarıda kalın’ gibi gerici sloganlara karşı çıktılar. ‘Ne Gazze ne Lübnan, İran sana canım feda’ gibi milliyetçi sloganları ‘Gazzeden İran’a kahrolsun sömürücüler’ sloganıyla değiştirdiler. Oluşum halinde şuralara belli ölçüde sınıf bilinci kazandırmaya başladılar veya kitleleri rejimin reformist ile fundemantalist diye sahte ikilemenin ötesine geçmeye cesaretlendirdiler. Bu yetkililer tarafından hemen farkedildi ve bir kırılma noktası olarak tespit edildi. O günden beridir hareket ve iletişim halindeki öğrencileri tutukluyorlar.” (Armin Sadeghi, 4 Ocak 2018)

“Orta sınıf yoksullar” yerine, modern kent küçük burjuvazisi ve beyaz yakalı eğitimli emekçilerden, yıkıcı biçimde ve sarsıntı ve direnişler içinde proterleşenleşenler, demek daha doğru olacaktır. Bu kesim, nesnel olarak işçi ya da işçileşme sürecinde, öznel bilinç olarak ise işçileşmeye karşı direnmekle işçi olarak mücadele etmek arasında, küçük burjuvazi ile işçi sınıfı arasında oldukça geniş bir ara sınıf kategorisidir. Bu sınıfsal konumuyla, siyasal planda da, liberalizm ve islami reformizmden ileriye doğru bir kopuş eğilimini temsil etmektedir.

Diğer taraftan, yukarıdaki değerlendirmeler, gerçek anlamını ancak, İran işçi sınıfının 2008-9 krizinin arifesinden başlayan ve belli bir süreklilik kazanan grev ve direniş hareketleriyle birlikte kazanır. Aralık 2017-Ocak 2018 isyanı öncesinde ve sonrasında sayısız işçi grev ve direnişi. İran hapishaneleri tutuklanmış ve işkence görmüş grevci işçi ve sendikacılarla doludur. Yalnız Tahran hapishanesinde 700 tutsak grevci işçi vardır. Sık sık hapishanedeki işçi önderlerinin bırakılması için kitle kampanyaları düzenlenir, eylemler yapılır. Hapishanedeki işçiler için eylem yapan öğrenciler de tutuklanır. İran’daki öğrenci eylemlerinin en önemli sloganlarından biri; “Biz hapishanedeki işçilerin çocuklarıyız”! Hapishanedeki işçiler toplu açlık grevleri yapar, dışarıya ortak dayanışma ve eylem mesajları gönderirler. Aydınlar, sanatçılar, işçi direniş ve eylemleri için eserler üretirler, dayanışma açıklamaları yaparlar. Haft Tapeh Şeker işçileri grevinin tutuklu öncü işçilerinden İsmail Bakşi ve Ahvaz çelik grevinin tutuklu öncü işçilerinden Ali Necati ve grevle dayanışma faaliyeti yürüten tutuklu Sepideh Golyan’la dayanışma ve bırakılmaları için, Aralık 2017 isyanı öncesinde ülke çapında, uluslar arası yankı da yaratan kampanya ve eylemler organize edilmiş, serbest kalmaları sağlanmıştı. En son, Cannes film festivalinde görüntü yönetmenliği ödülü alan Piradi, burada, Ahvaz Çelik işçileri grevi ile dayanışma konuşması yapmış, Ahvaz greviyle ilgili bir film yapacağını açıklamıştı.

İki isyan arası işçi ve kitle eylemleri dalgası: 2018-19

2018-19. İran’da Aralık 2017-Ocak 2018 isyanı, yine zorla bastırmaya, sayısız tutuklama ve artan baskılara karşın, aslın günümüze kadar sayısız işçi grevi, kitle eylemiyle devam etti. Devam eden Haft Tapeh şeker işçileri ve Ahvaz çelik işçilerinin grevleri, Huzistan’da bölge çapında grev ve eylem dalgalarına dönüştü. 18 Kasım’da Haft Tapeh fabrikasında tutuklanan 18 işçinin, işçi ailelerinin ve Şuş sakinlerinin de katıldığı eylemlerle 12’sinin serbest bırakılması sağlandı. Petrol ve petrokimya sanayi işçileri, belediye işçileri, kendi örgütlerini kuran emekliler, su kesintilerine karşı köylülerin grev, direniş ve eylemleri yaşandı. Petrol ve sanayi bölgesi Huzistan, işçi grev ve direnişlerinin yanısıra, Arap azınlığın baskılara karşı ve dil ve özerklik mücadeleleri, çevre kirliliği ve su sıkıntısına karşı eylemlerle, İran’daki sınıfsal-toplumsal hareketlerin hem geleneksel hem de geleceğe dönük önemli merkezlerinden biri. Aynı zamanda İran ve Irak’taki mücadelelerin önemli bağlantı halkalarından biri. İran devletinin Huzistan’da büyüyen su protestolarını yatıştırmak için Karun barajından Irak-Basra’ya verdiği suyu kesip Huzistan’a vermesi, bu kez de Irak Basra’da hem Irak hem İran hükümetlerine karşı eylemler başladı. Huzistan ve Basra’nın neredeyse iç içe geçmiş yapısının İran ve Irak’taki isyan ve direniş dalgalarında önemli rol oynayan petrol-sanayi işçileri merkezleri altını çizmekle yetinelim.

2018

Mayıs. Ülke çapında 15 gün süren kamyon sürücüleri grevi.

Haziran. Tahran bazaar (çarşı) bölgesinden başlayıp yayılan ekonomik protesto gösterileri. 25 Haziran’dan başlayıp 4 gün süren kepenk kapatma ve eylemler, polisin çok sayıda esnafı tutuklamasıyla bastırıldı.

Eylül. İran Kürdistan’ında İran ordusunun Irak Kürdistanı’na füze saldırısı ve 4 Kürt tutsağın infazı üzerine grev dalgası ve kepenk kapatma ve protesto gösterileri. İran çapında kamyon sürücülerinin süren grev dalgası. Polis 89 kişiyi gözaltına aldı. Yargı, bazı grevci ve trafik blokajcısı şoförlerin ölüm cezasına çarptırılabileceğini açıkladı. Ahvaz’da Ahvaz’ın Kurtuluşu için Arap Mücadele Hareketi (ASMLA)’nın üstlendiği, 22 Eylül’de Ahvaz’da İran askeri geçit törenine yapılan saldırının ardından; 1000’in üzerinde İranlı Arap aydın, insan hakları ve medya aktivisti ve aynı zamanda eşleri ve çocukları da rejim tarafından tutuklandı. Tutuklananların, ASMLA ile hiçbir bağlantısı olmayan 22’si, 10 Kasım’da; hiçbir yargılama yapılmaksızın infaz edildi ve isimsiz mezarlara gömüldü.

Ekim. Kamyon sürücülerinin grev ve yol blokajları sürüyor. 230 grevci tutuklandı. Bazaarlarda yeni kepenk kapatma eylem dalgası. Öğretmenlerin ülke çapında 2 günlük grevi. 2 öğretmen tutuklandı. Ücret artışının yanısıra sendika haklarının tanınması ve tutuklu sendikacı liderlerinin serbest bırakılması, herkes için parasız eşit nitelikli eğitim hakkı, eğitimde özelleştirilmenin durdurulması, ve ezilen ulus ve azınlıklar için (Kürtler, Azeriler, Araplar) anadilde eğitim hakkı isteyen eğitim işçisi hareketi de, İran işçi hareketi içinde önemli bir yeri var. İran kadın hareketi (Devrim Sokağı Kızları hareketi) de Aralık-Ocak isyanından sonra büyümeye devam etti. Kamusal alanlarda yüksek bir yere çıkıp alenen başörtülerini çıkartma, başörtüsünü çıkartıp bir sopanın ucunda sallandırma eylemleri, dünya çapında da ilgi ve destek görüyor. İran hapishanelerinde, yine sayısız kadın ve çocuk hakları aktivisti bulunuyor. Kadın hareketine destek verdikleri için çok sayıda erkek de hapiste. 22 Ekim 2018’de insan ve çocuk hakları aktivisti ve ekolojist Farşit Hakki, İslamcı faşist kapitalist devletin kontrgerillası tarafından öldürüldü. İran devleti, kadın ve doğa hareketi eylemcilerini bile “vatan hainliği, kafirlik, şeytanlık, casusluk” vb ile suçlayarak hapsediyor. 2018-19’da İran hapishanelerinde en az 3 kişi gardiyan saldırıları ve işkenceyle öldürüldü (aralarında sosyoloji profesörü olan bir doğa savunucusu da vardı), ve çok sayıda tutuklu açlık grevleri nedeniyle sakat kaldı.

Kasım. Kamyon sürücülerinin yıl içindeki 4. grev ve blokaj dalgası. Haft Tapeh şeker fabrikası işçileri yeniden greve çıkıyor. İşçiler oluşturdukları işçi şurası ile fabrikanın yönetiminin kendilerine verilmesini istiyor. “Ezenlere ölüm, yaşasın işçiler!”, “İşçiler yaşamak istiyor, boyun eğmeyeceğiz!” Haft Tapeh işçilerinin sloganları. Öğretmenlerin ikinci grev dalgası. 13 öğretmen tutuklandı. Ahvaz’da bir Foolad fabrikası işçilerinin direnişiyle başlayan eylem dalgası. Şuş kentinde, sıkıyönetim ilanına karşı binlerce işçi gösteri yapıyor, polisle çatışıyor. Haft Tapeh grevinde, iki işçi temsilcisi İsmail Bakşi ve Muhsin Armand tutuklanıyor. İşkence gören grev komitesi temsilcileri için ülke çapında kampanyalar ve dayanışma eylemleri başlıyor.

Tahran hapishanesindeki, içlerinde çok sayıda işçi, kadın, doğa, ulusal ve azınlık hareketi eylemcisi olan tutsaklarından grevdeki Haft Tapeh şeker fabrikası ve Ahvaz çelik fabrikası işçilerine gönderdikleri dayanışma mesajı: “Haft Tapeh ve Ahvaz Çelik‘in onurlu ve çalışkan işçilerinin direnişi, yozlaşmış bir iktidarın yağmalamalarına ve baskılarına artık tahammül edemeyen bir halkın ezilenleri ve işçilerinin öfkesidir. Her gün, emeklerinin yağmalandığını gören ve yoksulluğa, açlığa ve feci sefalete maruz kalan; emekleri terörizm ve savaşın ateşini harlamak ya da protestolarını bastırmak için kullanılan emekçiler; sonunda düşmanını tespit etti. Biz Gohardaş’ın siyasi mahkûmlarıyız. Baskı ve yağmaya karşı; meşru ve adil çözüme ancak bir seferberlik yoluyla varılabileceğine inanıyoruz. Bütün sendikaların ve toplumun ezilen kesimlerinin ülke çapındaki birliğine dayanan seferberlik, yağmacıları ve zulmü ortadan kaldıracak.”

Aralık. Ahvaz’daki gösteriler 25. gününde. 31 çelik fabrikası işçisi gözaltına alınıyor. 18 Aralıkta polis Foolad işçilerinin evlerini basıyor ve 41 işçiyi gözaltına alıyor. İlam Petrokimya Tesisinin 15 işçisi grev nedeniyle 6 ay hapse mahkum ediliyor. Kamyon sürücüleri ülke çapındaki beşinci grev ve eylemlerine çıkıyor. İshafan’da polis öğretmenlerin eğitim bakanlığı bürosu önündeki gösterisine saldırıyor.

2019.

Ocak. İshafan’da köylülerin su kesintilerini protesto eylemleri. Polisle çatışmalar. Tahran’da emekliler Meclis’in önünde eylemde. “İşkence ve zorbalığınız bizi yıldıramaz” sloganını atıyorlar. Öğretmenlerin 5 kentte gösterileri.

Şubat. Öğretmenlerin Eğitim Bakanlığı büroları önündeki gösterileri yayılıyor. 1 kişi tutuklanıyor. Demiryolu işçileri Tebriz ve Şahyolu’da greve gidiyor. Emekliler yine Meclis önünde eylemde. “Hiçbir millet bu kadar onursuz bir Meclis görmemiştir” sloganını atıyorlar.

Mart. Öğretmenlerin ülke çapında 3 günlük oturma grevi. Demiryolu grevi yayılıyor. Tahran, Tebriz, Ahvaz, Meşhed, İshafan bazaarlarında yeni eylem dalgası. Şamşir barajı işçileri 14 aydır ödenmeyen ücretleri için grevde. Tarım bakanlığına bağlı işçiler Meclisin önünde eylem yapıyor. Emekliler yine eylemde. “Ruhani yalancı, istifa et”. Öğretmenler yine çok sayıda kentte yürüyüş yapıyorlar. Kirmanşah, Urmiye, Erbadil, Meşhed, Kum ve İshafan’da sokak gösterileri. İslami Yargı şeflerinden biri, yayılan gösterilere karşı isyan endişesiyle, “Gerekirse Irak’tan Haşdi Şabi milislerini, Yemen’den Huti milislerini ve Pakistan ve Afganistan’daki diğer güçleri İran’a getirebiliriz.” tarzı bir açıklama yapıyor.

Eylül. Farabi Petrokimya tesisi işçilerinin ödenmeyen ücretler için grevi. Naghadeh’te kamu emekçileri ödenmeyen ücretler için grevde. Tahran ve İshafan’da emeklilerin eylemleri. Ahvaz’da Telekomünikasyon işçileri ödenmeyen ücretler için grevde.

Ekim. İran’da 2019 Ekim ayında, 29 kentte 209 işçi emekçi eylemi yaşandı. Arak’ta AzarAb fabrikası işçilerinin fabrika işgali ve grevine polis saldırdı, çatışmalar yaşandı. İşçiler polis saldırısının ceptelofonuyla çekilen görüntülerini sosyal medyada yayınladılar. 21 işçi gözaltına alındı. Haft Tapeh fabrikasında işçiler 20 işçinin atılması üzerine yeniden greve çıktılar. Batık bankalar tarafından küçük birikimleri gaspedilenlerin bankazedelerin eylemleri devam ediyor. Emeklileri eylemleri devam ediyor.

Bazı sonuçlar

İran etnik ve mezhepsel olarak çok parçalı bir ülke, işçi sınıfı da etnik olarak bölünmüş ve yüzde 80’i güvencesizleştirilmiş, sendika hakkının bile olmadığı, hemen her grev ve örgütlenme girişiminin tutuklamalarla bastırıldığı bir zayıf düşürülmüşlükte sanılabilir. Oysa İran’ın güçlü bir devrimler tarihi, isyan, ayaklanma ve mücadeleler tarihi ve bunlar içinde de işçi sınıfının merkezi bir rolü, otoritesi ve prestiji vardır. İran’da işçi sınıfının bu tarihsel prestiji, 1905-11 burjuva anayasal devriminde, 1940’ların ve 50’lerin mücadelelerinde ve 1951-52 devrimci krizinde, 1977 devriminde oynadığı rolden kaynaklanır. İslamcı burjuva karşı devrimin, devrimi işçi sınıfından çaldığı hep söylenir. İşçi sınıfın bu prestiji, bir yanıyla da 2007’den itibaren başta Haft Tapeh şeker ve Ahvaz çelik işçileri olmak üzere, ağır baskılara karşın işçi komitelerine dayanan ve yeniden yaratılan fiili örgütlenme-grev ve direniş geleneğinden kaynaklanır. İran’ın önemli sanayi bölgeleri arasında yer alan Huzistan ve Ahvaz’da Arap işçiler, İran Kürdistan’ında (Doğru Kürdistan) başta Kirvanşah olmak üzere Kürt işçiler, İran Azerbaycan’ında başta Gilan ve İsfahan olmak Azeri işçiler, İran’ın enternasyonal işçi sınıfının önemli ve hatta yer yer öncü bileşenlerini oluşturur. Bu yüzden İran, Kürt, Arap, Azeri işçilerinin güçlü bir dayanışma ve birleşik mücadele geleneği vardır. İran’da Kürt, Azeri, Arap bileşenleriyle birlikte öğretmen hareketinin başlıca mücadele istemlerinden biri olan anadilde eğitim, bunun en açık göstergelerinden biridir.

Bunun yanısıra, hapishanelerde binlerce öncü işçi tutsağın olması farklı etnisiteden işçileri birbirine kaynaştırır. İşçi sınıfı, kadın hareketi, ezilen ulus ve azınlık hareketleri, öğrenci hareketi, ekoloji hareketi ve tabii ki devrimci ve sol hareketinden binlerce ve binlerce tutsağın hapishanelerde buluşması, kaynaşması ve birlikte örgütledikleri hapishane direnişleri, açlık grevleri, ülke çapında hapishanedeki tutsaklar için düzenlenen kampanya ve eylemler de, hapishaneleri, işçileri siyasileştiren, sınıf dayanışmasını geliştiren, farklı toplumsal hareketler arasındaki etkileşimi ve birbirinden öğrenmeyi sağlayan bir mücadele ve eğitim alanı haline getirir. İran öğrenci hareketinin “Hapishanedeki işçilerin çocuklarıyız” sloganı başka söze gerek bırakmaz.

İran’da islamcı kapitalist devlet güdümlü islami şura ve dernekler dışında, işçi örgütleri ve sendikalarının, grevlerin resmen ya da fiilen yasak olması, bağımsız işçi sendikası örgütçüleri ve grev komiteleri dahil her yıl bine yakın işçinin tutuklanması, öne çıkan hemen her mücadeleci işçinin karakollarda en az bir kez dayak yemiş, birkaç aylığına da olsa hapishanelerden geçmiş olması, işçi sınıfını örgütlenme, grev özgürlüğü istemlerinden başlayarak siyasallaştıran etkenlerden biridir.

İran işçi sınıfı, halen büyük dağınıklığı ve örgütsüzlüğüne karşın, kent yoksulları ve eğitimli-beyaz yakalı yeni işçi ve işçileşen kesimler, öğretmenler, henüz öğrenciyken işçileşen ve işçi sınıfıyla dayanışma eylemleri ve kültürüyle şekillenen öğrenciler gibi bileşen ve yarı-bileşenleri ile, dahası (burjuva/küçük burjuva liberaller ve liberal-reformistler) dışında tüm topluma kabul ettirdiği mücadele tarihi ve kültürü ve saygınlığı ile, Ortadoğu’da bir sosyal devrim gücü ve önderliği kapasitesine en yakın işçi sınıfıdır.

Diğer taraftan, İran Ortadoğu’nun barometresi ve pek çok tarihsel mücadeledeki tarihsel bir öncülüdür. İran’da burjuva devrimi (1905), Rusya’daki 1905 devrimiyle birlikte, 20. yüzyılın başındaki burjuva devrimler dalgasının (Türkiye 1908, Meksika 1910, Çin 1911) öncülüydü. İran’da “Ulusal Cephe” hareketi ve hükümeti, Ortadoğu ve Arap ülkelerindeki anti-emperyalist eğilimli ulusalcı hareketlerin ve Baas’ın bir öncülüydü. İran bağımlı kapitalist ülkeler içinde, 1970’li yıllarda devrime en çok yaklaşan ülkeydi. İran’da 1990’ların başındaki gecekondu isyanının benzerleri, 90’lı yıllarda Türkiye dahil pek çok Ortadoğu ülkesinde görülecekti. Yine İran’daki 1990’ların sonlarında başlayan “demokrasi hareketi”nin benzerleri, Türkiye dahil 2000’li yıllarda pek çok ülkede benzerleri görüldü. 2009 Yeşil isyan ise, 2010 yılı sonunda Tunus’ta Bouzizi ile başlayan Arap baharının da işaret fişeğiydi. İran’daki 2017 sonunda patlayan işçileşen eğitimli gençler ağırlıklı isyan, Ortadoğu’da Tunus, Sudan, Cezayir, Lübnan, Irak’la devam eden yeni isyan ve direniş dalgasının ilk halkalarından biriydi. Şimdi bu dalga İran’a yeniden dönmüş ve militanlıkta bir üst düzeye çıkmış görünüyor.

İran islami kapitalist devletinin Irak, Suriye, Lübnan, Yemen’den Sudan’a kadar uzanan etkileriyle bir tekelci kapitalist bölge gücü olması (ancak neredeyse tüm petrol ve enerji kaynaklarının imtiyazını Çin’e vermesi, Avrupa otomobil tekellerinin yeni üretim merkezi olması, buradaki kırılganlığını ve anti-emperyalist sahtekarlığını gözler önüne seriyor), diğer yandan İran halklarının Ortadoğu, Kafkasya ve Rusya halklarıyla tarihsel, siyasal, kültürel etkileşiminin (bir Türkiye’ye göre) daha fazla olması, İran’ı bölge çapında kilit bir ülke haline getiriyor. Komünist ve demokratik halk devrimcisi hareketlerin yenilgisi, gerilemesi ve boşluğu koşullarında, İran’da islamcı burjuva karşı devrim bir rol modeli ve çekim merkezi olabilmişti. Bugün ise, “siyasal islam” bölge çapında krizde ve artık dikiş tutmaz hale geliyor. İran’daki islamcı-faşist neoliberal kapitalist sistem ve rejim, son 30 yıldır, özellikle de son 10 yıldır toplumsal-siyasal sarsıntı ve çatışmalardan başını kaldıramıyor. Toplumsal üretici güçler/kapitalist üretim ve egemenlik ilişkileri bağdaşmazlığında ve sınıf çatışmalarında, 1970’lerin sonlarında olduğu gibi, bugün yeniden keskinleşen ve devamı da önümüzdeki süreçte gelecek gibi gören, ileri bir örneğini sergiliyor. İran kapitalizminin, 19. yüzyıl sonlarından günümüze kadar ki tarihi, Marksist tarih biliminin (üretici güçler/üretim ilişkisi ve sınıf çelişki ve çatışmalarının keskinliği ve alt üst ediciliği itibarıyla) en net bir pratik sınanması ve örneği gibidir. İran bu tarihsel şanını önümüzdeki süreçte de sürdürecek gibi görünüyor. Bu yüzden Ortadoğu tarihinin kilidini açabilecek olma kapasitesiyle çok yakından izlenmesi gereken bir ülke…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*