Anasayfa » DÜNYA » Sarsıntılar çağı: Irak

Sarsıntılar çağı: Irak

Türkiye solu bir tuhaf. Latin Amerika’daki isyan dalgası ve Lübnan üzerine epey haber-yorum ve paylaşım var, ama burnumuzun dibinde, Irak’ta gerçekleşen (ve Lübnan’daki isyanı tetiklemekte bir etkisi olan) son dönemin en önemli isyanlardan biri üzerine tık yok. İsyan nasıl sonuçlandı, neredeyse tek bir haber bile yok.

Bunun bir nedeni, Irak’ta 1 Ekim’de başlayan isyanda sosyal medya ve her türlü iletişimin kapatılması, dolayısıyla bilgiye ulaşma sorunu olabilir. Ama biraz çabayla Arapça ve İngilizce kaynaklardan Irak’taki gelişmeler üzerine yeterli bilgiye ulaşmak zor değil.

Bir diğer neden, Irak isyanında tepkilerin Abdul-Mehdi hükümeti kadar bir ölçüde İran’ın Irak üzerindeki ekonomik, siyasi, askeri nüfuzuna karşı yönelmesi, ve İran’ın da Irak isyanını hemen ABD, İsrail, Suud komplosu ilan etmesiydi ki, post-modernleşmiş “3. dünyacılığıyla” bu tür komplo teorilerini pek seven Türkiye solunun Irak isyanını bir kalemde defterden silmesine yetti. Oysa ABD emperyalizminin işgaliyle korkunç bir yıkım yaşayan, altyapı ve ekonomik çöküntüyle birlikte 1 milyon ölü ve işgale karşı büyük bir direniş veren Irak’ta kitlelerin ABD, İsrail ve Suud’a karşı en ufak bir sempatisi olamayacağı gibi, ABD kadar ülkenin kaynaklarını sömüren ve baskı-rant aygıtından önemli bir pay alan İran’dan da nefret etmesi için yeterli nedeni var. Kaldı ki güçlü bir sosyo-ekonomik çelişki zemini ve birikimi olmadan, hiçbir “dış mihrak”ın bu çapta bir isyanı organize edemeyeceği, diyalektiğin abc’sidir. ABD, Suud ve İsrail’in Irak ve Lübnan isyanlarını patladıktan sonra, İran’ın bölgedeki nüfuzunu zayıflatmak için manipule etmeye çalıştıklarına dair bazı veriler, evet var, ama kapitalist jeo-stratejik güç eksenlerinin üzerinde hegemonya ve paylaşım savaşımı verdikleri ülkelerdeki krize, rakiplerini zayıflatmak ve kendi konumlarını güçlendirmek için müdahale etmeye çalışması yeni bir şey değil. Bu Sudan’da da yaşandı, Venezuella’da da. Irak’ta çok etkili olduğu söylenemez, yıllardan beri önce ABD emperyalizmi, sonra ABD ile İran’ın paylaşım ve hegemonya mücadelesi, sonra buna Rusya ve Çin’in de (İran ve Irak’taki büyük çaplı enerji vd yatırımlarıyla) dahil olması, ve tabii (eski Baasçıların da bir kısmının işbirliği yaptığı) IŞİD tarafından ezilen ve soyulan Iraklı kitlelerin, tümünden nefret ettiği, temel istemlerinden birinin tüm küresel-bölgesel kapitalist güçlerin ülkesinden defolması olduğu rahatlıkla söylenebilir.

IŞİD’in Suriye’nin yaklaşık yarısını, Irak’ın 3’te birini işgal ettiği ve bunun Ortadoğu ve Türkiye solunda büyük bir karamsarlık ve moral bozukluğuna yol açtığı bir dönemde, başlangıçta emperyalist kapitalist güçler ve petro-dolar mali oligarşisi tarafından teşvik edilen IŞİD’in asıl şeriatçı-faşist sınıfsal misyonunun, Arap baharının Ortadoğu’da yarattığı umut ve mücadele ateşini bastırmak ve her türlü sınıfsal ve demokratik mücadele dinamiğini yok etmek olduğunu, ancak IŞİD’in yükselişi gibi eriyişinin de hızlı olacağını, IŞİD’in gerilemesiyle Ortadoğu’da kitlesel isyan ve direniş hareketlerinin kaldığı yerden yeniden canlanmakta gecikmeyeceğini öngörmüş ve yazmıştık.

Öyle de oldu. Irak Devleti, İran’ın desteğiyle IŞID’e karşı zaferini – Aralık 2017’de- ilan etmesinin üzerinden çok geçmeden, Irak’ta kitlelerin yarı yarıya ABD ve İran nüfuzu arasında paylaşılmış görünen Irak hükümet ve devletine karşı eylemleri de yükselişe geçti. 2018’in yaz aylarında, aşırı kurak ve sıcak hava koşullarına karşın, yaygın elektrik ve su kesintileri karşı ilk kitle gösterileri dalgası patladı. 2018’deki kitlesel gösterilerin temel sorunu, altyapı çöküntüsü, kamu hizmetleri yoksunluğu, ve Abdul-Mehdi hükümetinin yolsuzlukla mücadele sözüyle (asıl olarak da ABD ile İran arasında bir denge unsuru olarak) başa geçmiş olmasına karşın, yolsuzluk ve rant ilişkilerinin eskisinden fazla sarpa sarmış olmasıydı. 2018 gösterileri, aslen ABD işgaline ve IŞİD’e karşı mücadele eden (Sadr hareketi gibi) geleneksel ve prestijli güçlerin kontrolünde gelişmişti.

1 Ekim 2019’da patlayan isyan, tıpkı 2018 yazındaki kitle gösterileri gibi, Irak’ın petrol rezervleri ve tesislerinin olduğu Basra ve güney bölgesinden başlayıp yayıldı. Irak’ın güneyi, Saddam rejimi döneminde, enerji tesislerinin yanısıra sanayi ve ticaretin daha fazla geliştiği, devlet kademelerinde belli bir rol oynayan orta sınıfların da olduğu, görece ayrıcalıklı refah bölgesiydi. Ancak ABD işgali ve ardından IŞİD saldırılarıyla, petrolün de yeniden paylaşılması ve rantiye devletçiliğin pekişmesiyle, bu bölgede petrolün dışında sanayi ve ticaretle birlikte orta sınıf da büyük ölçüde çöktü, işsizlik ve yoksulluk had safhada arttı. Eskiden üniversite eğitiminden sonra, petrol dahil bu bölge sanayi, ticaret ve devlet kurumlarının çeşitli kademelerinde yükselme olanağına sahip bu bölge küçük burjuvazisi ve çocukları, yıkıcı bir işsizleşme ve proleterleşme sürecine gömüldü.

Irak’ta kitle eylemleri dalgasının Basra ve güney bölgesinden başlayıp yayılmasının bir nedeni, bu bölgenin şii ağırlıklı olması ve (petrol işçilerinin özelleştirmeye karşı grevleri dahil) ABD ve IŞİD işgallerine karşı güçlü direniş geleneğiyse, ikincisi de, bu bölgenin eski ayrıcalıklı konumunu kaybetmesi, yaşanan sosyal çöküntü ve özellikle de lise ve üniversite mezunu olan nisbeten daha laik ve kültürlü gençliğin artık yükselme olanağı bir yana, iş de bulamaz hale gelmesi, ağır bir sosyal çöküntü ve geleceksizlik içine sürüklenmesidir.

Irak’ta her yıl 30 bin genç üniversitelerden mezun oluyor, ama bunların büyük bölümü iş bulamıyor, küçük bir bölümü ise en düşük ücretli, vasıfsız, ağır, geçici, taşeron, güvencesiz, düzensiz işler bulabiliyor.

Irak’ta bu ayın (Ekim 2019) ilk yarısında yaşanan isyan dalgasının geçen yaz ki kitle gösterilerinden temel ayrımı da burada ortaya çıkıyor. Yaz 2018 kitle eylemleri, ağırlıklı olarak, Sadr hareketi, muhalif parti ve sendikalar, tarikat ve cemaatler tarafından yönlendirilmişti. Ekim 2019 isyanında ise, daha şiddetli ve yığınsal olmasına karşın, katılımcılarının yüzde 90’ından fazlası, hiçbir parti, örgüt, kurum, sendika, cemaate bağlı değildi. Bunun bir nedeni de tabii ki, sözde muhalefet partileri, sendikalar, tarikatlar ve çetelerin de petro-rantlardan ve ithalat ekonomisinden kendi paylarını almasıydı. Sadr ve Sistani gibi dini ve/veya bir dönemki direniş şeyhlerinin, bu kez daha net bir sınıfsal eğilime sahip olan isyana sahip çıkmaması, hükümete çağrılar yapmakla yetinmeleri de bunun göstergesiydi.

Hareket öncekine göre daha kendiliğinden, ama aynı zamanda, bu nedenle daha fazla “kontrol-dışı”ydı. Bu kez hareketin başını, işsiz, güvencesiz, ve mevcut rantiye düzeni içinde kendisine hiçbir gelecek göremeyen, üniversite ve lise mezunları -bunun farkında olsunlar veya olmasınlar işçi sınıfının yeni bileşenleri- çekiyordu. Bu yüzden altyapı ve kamu hizmetleri yoksunluğu kadar, rantiyecilik-yolsuzluk ve işsizlik, isyanın temel gündemleri hale geldi.

Yolsuzluk deyince, Irak gibi petro-rantiye devletlerinde bunun anlamı biraz farklıdır. İktidar partileri, kendi akraba ve yandaşlarını, biricik güvenceli istihdam kapısı olan bürokrasi, memuriyet, ordu ve milis kadrolarına doldurur ve bu alanları başkalarına tümüyle kapatır. Petro-rant ekonomisi devlet ve bürokrasiyi büsbütün asalaklaştırır, yüksek petro-rant gelirleri ülke içinde sanayi vd yatırımlara dönüşmediği gibi her şeyin petrol gelirlerine dayalı ithalata bağlı olması da, ülke içinde petro-rantiyelik dışında sanayinin gelişmesini engeller. Petrol gelirleri ve ithalat tüccarlığı üzerinden yeni bir ticari-rantiye burjuvazi türer, vb. Irak’ın büyük şehirlerindeki kötü ünlü “yeşil bölgeleri”, tam da bu petrol-rantiyecisi ve ithalat spekülatörü türedi bürokrat ve ticaret burjuvazinin, yüksek güvenlikli (ordu ile korunan) lüks cennet adacıklarıdır. Yeşil bölge adacıklarının hemen dışında ise, işsizlik ve yoksulluğun kol gezdiği, bir çoğu içecek temiz suyu, doğru dürüst sağlık hizmeti bile olmayan gri bölgeler başlar. Yeşil bölgeler ile gri çorak bölgeler arasındaki sınıf karşıtlığı olarak bariz ve belirgindir ki – bu ayki isyanda ölümlerin önemlice bir bölümü, göstericilerin tank topla korunan yeşil bölgeleri girip işgal etme girişiminden kayaklandı- bir nevi Gotham’ın gerçek, canlı halidir. 2019 yazının Irak’ta daha yağışlı ve ılıman geçmesi, su ve elektrik hizmetlerinde bu sayede nisbi bir iyileşme sağlanmasıyla birlikte, Ekim 2019 isyanın istemi, artık yalnızca kamusal altyapı ve hizmetler değil, tam da ülkenin üzerine oturan bu “yeşil bölge”lere duyulan sınıfsal nefretti! İsyan eden ağırlığı genç ve işsiz kitlelerin, geçen yılkinin aksine somut bir talepler listesi olmamasına karşın, petro-rant ve tümüyle ithalata dayalı bir ülkede, “yeşil bölge”de yaşamadıkça, iş bulma ve gelecek şansının olmaması, büyük öfkeyi alevlendirmişti.

Gösterilerin nisbeten barışçıl başlamasına karşın, kapitalist-rantiye devletin çok sert bastırma saldırganlığı, Irak’ta bu rant-ithalat bürokrasisi ve burjuvazisinin nasıl kemikleştiğini, ve bu korkunç sefalet üzerinde safahatını koruma çabasını gösterir. Ancak geçen yılki kısmi esnekliğin bu sefer göstericilere tanınmaması, 150’den fazla göstericinin gerçek mermilerle katledilmesi, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan kitleleri bu kez geriletmedi, tam tersi, savaşmadan bu sefalet ve yıkım çukurundan çıkamayacakları duygusunu güçlendirdi. Kitlelerin savaşımı da aynı sertlikte oldu, bir dizi kamu binası, polis ve askeri araç yakıldı, 12 asker ve polis öldürüldü.

İsyanın ikinci haftasında, başbakan Abdul-Mehdi hükümeti, hareketin giderek büyümesi ve şiddetlenmesi karşısında, bastırma girişimlerini elden bırakmadan, bir sözde “reform” kırıntıları paketi açıklayarak, kitleleri beklentiye sevketmeyi denedi. Hükümetin resmi “reform” vaatleri arasında, topraksızlara kısmi toprak dağıtımı, 100 bin ucuz konutun inşası, biricik istihdam kaynağı olan askerlik hizmetlerine alınacaklarının genişletilmesi, muhtaç ailelere kamusal yardım fonu oluşturulması, ve inşaatın yanısıra istihdam yaratacak çeşitli büyük çaplı altyapı ve piyasa kompleksleri için kamu harcamalarının artırılması, vardı.

Bu vaatler, sert bastırmacılık ve artan ölümlerle birlikte, örgütsüz isyanın durulmasını -şimdilik- sağladı. Ancak elbette, keskin sınıfsal-toplumsal çelişkiler çözülmüş olmadı. İki yanından ABD ve İran tarafından da hem üzerinde rekabet edilen hem de korunan ve kollanan bu petro-rant kapitalizmi ve devleti, bunun yarattığı asalak ve kemikleşmiş sosyo-ekonomik ve siyasi yapı, buna bir biçimde entegre olan tarikat ve çeteler durdukça, bir iki kırıntıyla volkanik toplumsal ihtiyaçların yatıştırılmasına olanak yok. Kitlelerin isyan boyunca dile getirdiği temel özlemlerden biri, “en tepeden en aşağıya kadar” bu siyasal rejimin defedilmesiydi. (Kitleler henüz bunun petro-rantlarla bağını kuramıyor ama kastlaşmış-aşırı despotik siyasal rejimde bunun sonucunu görüyorlar.) Bir dizi ülkedeki büyük çaplı kitle isyanında olduğu gibi, bir iki kırıntının kitlelerin önüne atılması, isyanı duraksatabiliyor, ama ekonomik, siyasi yapı olduğu yerde durdukça, sınıfsal-toplumsal ve siyasal olarak keskin çelişkiler birikmeye devam ediyor. Irak’ta hükümetin kırıntı sosyal reform paketi de, aspirin tedavisinden fazlası değil, ve gri bölgenin yeşil bölgeye yeni isyan ve ayaklanma dalgaları onu zaptetinceye kadar, önümüzdeki süreçlerde tekrar tekrar devam edecek gibi görünüyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*