Anasayfa » DÜNYA » Sarsıntılar Çağı: DÜNYA

Sarsıntılar Çağı: DÜNYA

2018 yılının başlarında kendini ilk İran’da yeniden göstermeye başlayan kitle isyanı dalgaları, bir dizi ülkeyi dolaştı. 2018’in sonlarından itibaren Haiti, Sudan, Fransa’da yeni bir evreye girdi. 2019 yılının bahar aylarında Sudan ve Cezayir’de siyasal rejimleri sallayarak doruğuna çıktı. Bu ülkelerin yanısıra, henüz daha alt düzeyden, Polonya, Hindistan, ABD, Çin, Meksika’daki grev hareketleri, bir dizi ülkede yükselen kadın hareketleri dikkat çekiyor.

2018-19’da dünya çapında yeniden yaygınlaşan ve yükselişe geçen kitle eylemleri dalgası, 2006’dan itibaren yaşanan dalgaların bir devamıdır.

2006’den günümüze, hemen her yıl belli ülkelerde irili-ufaklı sarsıntılar yaşanmış olmakla birlikte, dört moment tespit edilebilir.

Birinci moment. 2006-2007. Mısır ve Cezayir’den başlayan fiili işçi grev ve eylemi dalgaları.

İkinci moment. 2008 baharı. Mısır, Bangladeş, Haiti, Meksika’da gıda isyanları. Yunanistan’da gençlik isyanı. İzlanda’daki ekonomik çöküntüye karşı kitlelerin parlamentoyu kuşatması.

Üçüncü moment.2010′dan itibaren Avrupa’da kemer sıkma programlarına karşı grev ve direnişler. 2011’de Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da grev, isyan, direniş dalgaları yükseliyor. Temel biçim: Büyük kent merkezlerinde büyük çaplı meydan ve sokak eylemleri. Yüzbinlerden milyonlara kadar varabilen kitleler çatışmalı veya çatışmasız biçimde ana meydan ve caddeleri işgal edip, haftalar, bazan aylar süren oturma ve çadır eylemleri yapıyor. Kent meydan eylemleri, bazı ülkelerde grev ve genel grevler ve/veya ülke çapında barikat çatışmaları, devlet veya iktidar partisi binalarının tahrip edilmesiyle birleşiyor. 2012 yılı aynı zamanda, dünya çapında işçi grev, genel grev, fabrika işgalleri ve eylemlerinin doruk noktasına çıktığı yıl.

Dördüncü moment. Gezi’nin de bir parçası olduğu, 2013 yılı. İsyan ve direniş dalgaları, bir dizi ülkede bis yaparken, bir çok başka ülkede kabarıyor.

Frederich Ebert Vakfının 2006-2013 dönemi “dünya protesto hareketleri” raporu, bu dönemde, dünya nüfusunun yüzde 92’sini oluşturan 84 ülkede, asgarisi onbinleri, ortalaması yüzbinleri, bazıları milyonları kapsayan, 843 büyük kitle eylem ve hareketi tespit etmiş. Bunlar arasında 1 milyondan fazla kişiyi kapsayan 37 eylem ve hareket var. Kaydedilen büyük kitle eylem ve hareketlerinin sayısı 2006′da 59′dan 2009′da 87′ye 2012′de 160′a yükseliyor. 2013′ün yalnızca ilk 6 ayı için 111 büyük kitle eylemi sayısı, 2013’ün doruk noktası olduğunu gösteriyor. 2009-13 döneminin en bilinenleri arasında, İran, Şili, Tunus, Mısır, İspanya, Portekiz, Fransa, Yunanistan, Kanada-Quabec, ABD-Wall Street, Türkiye, Brezilya’daki hareketler var.

Hareketlerin en büyüğü tartışmasız olarak Mısır’daki. 15 milyon kişi aktif olarak eylemlere katıldı. 2011’de Mübarek rejimine karşı, 2013’de onun yerine gelen İhvan rejimi ve İslamcı harekete karşı çatışmalarda, binden fazla kişi öldü.

Ancak kapitalist medyanın gözlerden gizledikleri veya unutturmak istedikleri de var. İstisnasız tüm ülkelerde sonraki isyan ve direniş dalgalarının başını işçi sınıfı hareketlerinin çekmesi: Mısır’da Nil Deltası’ndan başlayıp Al-Mahalla El-Kubra’ya yayılan, yaklaşık 100 bin tekstil, demiryolu, maden, çimento, vd işçisini kapsayan fiili işçi kitle grev ve eylemleri dalgası (2006-8). Tunus’ta işçi genel grev ve eylemleri dalgası (2007’den itibaren). Cezayir’de maden işçilerinin isyanı (2007), 1 milyon kamu işçisinin süresiz genel grevi (2010). Küçük ada ülkeleri Guadölup ve Martinik’de kısmi kazanımla sonuçlanan genel grev genel direniş hareketleri (2009). ABD, Kanada, İskoçya ve İrlanda’da otomativ ve elektronik fabrikalarında işçi işgalleri (2009). Fransa’da 5 fabrikada işgallerin yanısıra patron ya da müdürlerin işçiler tarafından rehin alınması (2009), iş yasasına karşı işgal ve blokajlarla birleşerek aylar süren öğrenci-işçi hareketi (2010). Çin’in güneyindeki dev sanayi kuşağında bazılarında fabrikaların tahrip edildiği bazıların toplu intiharların olduğu, fiili militan işçi grev ve direnişleri dalgası (2010-13). ABD Wisconsin eyaletinde kent meclisi ve meydanları işgal ve oturma eylemleriyle birleşen genel grev hareketi (2011). Kazakistan direnişteki petrol işçilerinin kent meydanı ve bayram kürsüsünü işgali üzerine polisin 21 işçiyi tarayarak katletmesi ve 500 işçiyi yaralaması. 2 ay sonra Arcolor-Mittal demir-çelik işçilerinin katledilen sınıf kardeşlerinin resimleriyle çatışmalı grev ve fabrika işgali. (2011-12). Güney Afrika’da büyük maden işçileri grevleri dalgası, 40 maden işçisi dünyanın gözü önünde taranarak katlediliyor (2012). Nijerya’da genel grev genel direniş. Nijerya meydan-sokak isyan ve direnişinin süresiz genel grevle birleştiği nadir ülkelerden biri. Ancak ayaklanmaya dönüşme belirtileri göstermesi üzerine sendika bürokratları uzlaşarak genel grevi bitiriyor (2012). İspanya’da Asturias, Castillo, Aragon bölgeleri maden işçilerinin 2 aylık fiili militan kitle grevi ve işgalleri, barikat çatışmaları, ana artellerde blokajları. Ardından maden işçilerinin başkent Madrid’e yürüyüşü ve 500 bin işçi tarafından eylemle karşılanmaları (2012). Güney Kore’de dev Sanyo fabrikasında işçilerin, demir çubuklar, molotof kokteylleri, sapanlar ile polis saldırılarına karşı savunduğu 72 günlü fabrika işgali (2012). Bangladeş’te konfeksiyon fabrikası işçilerinin işçi-kent yoksulu mahalleleriyle birleşen fiili militan grev, genel grev, eylem dalgaları (2012’den itibaren). Hindistan’da otomobil fabrikalarından başlayıp yayılan grev dalgaları ve 10 milyonlarca kişilik genel grevler (2012’den itibaren). Vietnam ve Kamboçya’da grev dalgaları (2012’den itibaren).

Türkiye’de Taksim 1 Mayıs eylemleri, SGGSS hareketi, Tekel işçileri direnişi, 4+4+4 hareketi, Bosch direnişi, Şişe-Cam, Kazova, Greif işgalleri, Yatağan barikat ve direnişi, Kayseri Boydak, Antep Organize Tekstil, Mersin Serbest Bölge, Bolu Deri fiili grev ve direnişleri, Soma, Metal fırtına (2008-2015)

2012 yılı 1977’den beri dünya çapında en çok genel grev, grev ve işçi eyleminin gerçekleştiği yıl oldu. 30 ülkede genel grev (Yunanistan’da 7, İtalya, İspanya, Portekiz, Bangladeş’te 3’er, Fransa, Belçika, Hindistan, Nijerya’da 2’şer kez) ve büyük çaplı işçi eylem ve hareketleri gerçekleşti.

30 yıldır “sınıf, sınıf mücadelesi” gibi kavramlarını ağzına almayan ya da alaya alan emperyalist kapitalist medya organları bile “sınıf savaşımı” gibi manşetler atmak zorunda kaldı. “Güney Afrika’da sınıf savaşı” (The Times, 11 Ağustos 2010). “Çin’de olağandışı işçi grevleri” (The Economist, Şubat 2012).

2008 krizinden itibaren çok sayıda ülkede sayısız grev ve genel grevin yanısıra kamu işçilerinden, sendikalı işçilerden, eğitim ve sağlık emekçilerinden veya öğrencilerden başlayıp diğer işçi-emekçi kesimlerine yayılan, (Türkiye’deki SGGSS ve 4+4+4 hareketleri benzeri) 10 binleri, 100 binleri kapsayarak haftalarca, bazıları aylarca süren toplumsallaşmış işçi hareketleri var.

Ezilen ırk ve ulus, göçmen ve bu kesimlerin yoğun olduğu varoş isyan ve direnişleri var. ABD’de 1 milyon göçmenin grevi, siyah isyanları. Paris, Londra, Zurih, Sao Paolo varoş isyanları. Cezayir’de Berberi isyanı (2011, birkaç yıl içinde anadil hakkının kısmen kazanılmasıyla sonuçlandı). Türkiye’de 6-7 Ekim, Kobene direnişleri, özerk-demokratik kent özsavunma savaşları (2014-16). Yemen’de Husi ayaklanması (2014’ten itibaren). Filistin’de 3. İntifada (2017).

Cinsel saldırılar, tecavüz, cinayet, mobbinge ve kürtaj (ve diğer hak) yasak ve gasplarına karşı kadın ve lgbti hareketleri var. En büyükleri Hindistan’da tecavüze karşı patlayan isyan (2012) olmak üzere sayısız kadın isyan, direniş ve hareketi.

Kitle isyan ve direniş hareketleri 2014-15’te Kürdistan, Meksika, Burkino Faso, Slovenya, Bosna-Hersek, Macaristan, Ukrayna, İtalya, Endozya ile devam ediyor, ama 2014’ten itibaren giderek hız kesmeye ve kırılmalar yaşamaya başlıyor. 2013-18 döneminde, ordu veya hükümet darbeleri (Mısır, Türkiye, Brezilya), emperyalist müdahaleler (Bahreyn, Yemen, Libya, Haiti), faşist hareketlerin kitle hareketlerini çalması (Suriye, Ukrayna), işçi katliamları (Güney Afrika, Kazakistan), aşağıdan kitle basıncıyla yaşanan siyasal değişim beklentilerini boğarak sistemin en ufak sosyal-siyasal reforma kapalı olduğu mesajını verme ve kitleleri demoralize etme (Yunanistan, İspanya, İtalya), aşırı milliyetçi-muhafazakar veya faşist yönetim biçimlerine geçiş (Macaristan, Polonya, Ukrayna, Türkiye, Filipinler, Hindistan, ABD)…

Böylece, burjuvazinin siyasal iflas sürecinin burjuvazinin kendisi için bile sır olmaktan çıkaran dekadans hükümet veya iktidar biçimleri çıktı. Trump, Macron, May, Orban, Duderte, Sisi, Erdoğan, Bolsanero… İtalya ve Ukrayna’da eski komedyenler devlet başkanı oldu. Kapitalist sistem vites büyüttüğü sosyal yıkım programlarını bunlarla yürütmeye çalışıyor! Küresel mali oligarşi, 2015’te en ufak gerçek bir sosyal ve siyasal reforma kapalı olduğunu Yunanistan üzerinden “eze eze” vermeye çalıştı.

Diğer taraftan, 2015 sonrası da kitle hareketleri tümden durulmadı. Tunus’ta mücadele devam ediyor ve daha önce defedilen Bin Ali yerine gelen İhvancı hükümeti de indiriyor. Meksika’nın güneyin öğretmenlerin yerli işçi-işsizlerle bütünleşen, barikatlı, blokajlı, çatışmalı kitle grevi dalgası.

Beşinci moment, 2018’in başında İran’la başladı, Tunus’ta 3. dalga yaşandı, ardından Slovakya, Romanya, Ermenistan, Ürdün, Irak, Nikaragua, Güney Kore, Katolonya ve ABD’deki grev ve eylem dalgalarıyla devam etti. 2018’in sonlarında Haiti, Sudan, Fransa ile yeni bir düzeye çıktı. 2019 baharında Haiti, Sudan, Cezayir ile yeni bir doruk yaptı.

2006-2019: Arada yer yer kesintilere karşın, bu büyük direniş dalgaları, kapitalist dünya krizinin arifesinden itibaren 14 yıldır sürüyor. 1997-2001 krizinin isyan dalgalarını katarsak (Ekvator, Filistin, Venezuella, Bolivya), 20 yıldır sürüyor. Şimdi yeni bir dalga daha, kapitalist dünya krizinin yeni bir evresine girilmiş olmasıyla itilim kazanıyor. 2018-19 dalgasının bu ve önümüzdeki yıllarda bir dizi ülkeyi daha “ziyaret edeceği”ni öngerebiliriz. Dünya çapında sıkışan tektonik sınıf levhalarının önümüzdeki süreçte, nerede ne zaman hangi şiddette çatlayacağını, toplumsal çatışma ve altüst oluşlara yol açacağını kestirmek mümkün değil. Tam bir kesinlikle söylenebilecek tek şey, toplumsal-siyasal çatışma ve sarsıntıların sürdüğü ve süreceği.

2007-2013 dalgalarının ilk elde karşılaştığı başarısızlık ve bastırılma durumlarının kitlelerde bir dönem yarattığı karamsarlık ve boğukluk ne olursa olsun: Yeniden, yeniden, yeniden mücadele ihtiyaç ve zorunluluğunu büyütmekten başka bir işe yaramayacağı görüldü. Şimdi yine iktidar gökdelenlerini sallıyoruz. Gökten arada bir çürük elmalar düşüyor, Buteflikalar, Beşirler ayaklarımızın dibine yuvarlanıyor.

Artık olgusal düzeyde bile görülmesi zor değil: Bir sarsıntılar çağına (çoktan!) girdik. Bir sarsıntılar çağından geçiyoruz.

2-

Emperyalist kapitalizmin stratejik analistlerinden al haberi: Henüz 1990’ların sonlarında bir Pentegon raporu, “21. yüzyıl ayaklanmalar yüzyılı olacak” tespitini yaptı. İngiltere Savunma Bakanlığının 2007’de yayınladığı, “Küresel Stratejik Eğilimler: 2007-2036” başlıklı raporu bu tespiti biraz daha açtı: Küresel eşitsizliğin toplumsal-siyasal gerginlik ve istikrarsızlığı giderek artıracağını, kargaşa, terörizm ve ayaklanmalar biçimde şiddete dönüştüreceğini belirtiyordu:

“Bu gelişmeler sadece anti-kapitalist ideolojiler olmayacak, sadece dini, anarşist ya da nihilist ayaklanmalar da olmayacak, yanısıra popülizm ve Marksizm’in yeniden canlanışına yol açacak.”

Yüzyılların yönetme tecrübesi! Ve dünya çapındaki kitle hareketlerini çok yakından takip ve analiz etmekten, biraz da kendi çıkışsızlıklarını bilmekten gelen değerlendirmeler. İngilizce bilenler, internette çok sayıda stratejik analiz organının (Carnegie, Frederich Ebert, vd) dünya çapındaki kitle hareketleri üzerine sayısız rapor ve analizini bulabilir. Eylemlerin tahmini katılımcı sayısı, süresi, toplumsal bileşimi, öne çıkan talepler, eylem biçimleri, eylemlerin seyri, zayıf ve güçlü yanları, birbiriyle ve her ülkenin geçmişindeki eylemlerle karşılaştırılması, ortak ve özgül yanları, vd.

İşte emperyalist kapitalizm bu. Yalnızca yönetme tecrübelerine dayanarak değil, dünya çapındaki kitle mücadelelerinin gelişim seyrini sürekli analiz ederek söylüyorlar. Ve tabii hem ağlayıp hem yangına körükle gitmekten başka seçenekleri yok. Çünkü onların soldaki gibi “düzeltilmiş kapitalizm/demokrasi” hayalleri yok. Mali oligarşik sermaye birikimlerinin zorunlu ve gerçek işleyişinin bu olduğunu, ve bu işleyişin neler doğuracağını biliyor, buna yığınak yapıyorlar.

Bunun karşısında günümüz sol’unun en büyük zaaflarından biri teorik, programatik, stratejik çalışmaları trafo kedilerine havale etmesi, mücadeleyi günübirliğe indirgemesi. Asıl umudu görmesi gereken yerde, uzlaşmaz sınıf çelişkileri ve savaşımlarının tarihsel gelişim seyrinde umutsuzluk görmesi; umutsuzluk görmesi gereken yerde, burjuva neoliberal despotik demokraside umut görmesi!

3-

Marx söylemişti. Kapitalizmin devrimci sarsıntılar çağını öngörmekle kalmadı, tarih bilimsel açıklamasını yaptı. Marksist teori Avrupa çapında 1830’lu ve 1840’lı yılların devrimci çatışma ve sarsıntılarının içinden doğdu ve bunun bilimsel açıklamasını yaptı. Marx Avrupa’da 1848 devrimlerinin cılız kalması, ağır yenilgilere uğraması, ardından ağır bir karşıdevrim döneminin gelmesiyle umutsuzluğa kapılmadı. 1857-58 krizinden Fransa ve İngiltere’den başlayıp yayılacak bir “tufan” beklentisi gerçekleşmeyince yine umutsuzluğa kapılmadı. Katkı’nın Önsözünde o ünlü “devrimci sarsıntılar çağı” formülünü en net biçimde formüle ettiğinde yıl 1859’du. İngiltere ve Fransa’da ilk elde büyük devrimci kitle kabarışları yaşanmadıysa da, sarsıntılar artık dünya çapındaydı. Kaldı ki 1857 ve 1866 krizleri Fransa’da Bonaparte rejiminin sonunun başlangıcı oldu, Paris Komün Devrimine giden yolu açtı. İngiltere’nin ise tekstil sanayi sanayine dayalı dünya imparatorluğunun zeminini kaydırmaya başladı.

Bu dönem, aynı zamanda Markist devrimci tarih biliminin ortaya çıkma, kapitalist sistemin içindeki uzlaşmaz sınıf çelişki ve mücadelelerinin gelişimi temelinde yaygınlaşma, ve devrimci altüst oluşlarla doğrulanma dönemidir.

Marx söylemişti. Sarsıntı demek, uzlaşmaz iç çelişki demektir. Dünya çapında bir sarsıntılar dalgası demek, bu iç çelişkilerinin yaygınlığını ve gücünü gösterir. Bir sarsıntılar dalgası nasıl sonuçlanmış görünürse görünsün, çok geçmeden bir yenisinin, sonra bir yenisinin daha ortaya çıkması ise, kapitalist sistemin uzlaşmaz iç çelişkilerinin tarihsel gelişim süreci ve doğrultusuna işaret eder.

4-

Sarsıntılar, istenirse kapitalizmin ortaya çıkmaya başladığı döneme (15.- 17. yüzyıl), istenirse 18. yüzyıl sonlarından (Amerikan bağımsızlık devrimi ve Fransız burjuva devrimleri) başlayarak 19. yüzyıla (1830’lu-40’lı yılların ayaklanma ve devrimler dalgasından 1871 Paris Komün Devrimine), istenirse 20. yüzyılın ilk yarısına (çok sayıda ülkede burjuva devrimleri, 1. emperyalist dünya savaşı, Ekim devrimi, 1930’ların kara buhranı, faşizm ve 2. Emperyalist dünya savaşları, vd), istenirse 1960’ların sonlarındaki kriz ve devrimci sarsıntılara kadar geri götürebilir. Kesin olan, kapitalizmin en azından 19. yüzyılın başlarından itibaren 8-10 yılda bir irili-ufaklı kriz sarsıntıları yaşadığı, bir de giderek yayılan ve şiddetlenen, sonunda kapitalizmin kabuk değiştirmesi ve/veya devrimlerle sonuçlanan uzun sarsıntı ve altüst oluş dönemleri olduğudur.

Son 50 yılın sarsıntılarına çok kısa bir göz atarsak: Avrupa’da 1960’ların sonlarından itibaren, bağımlı kapitalist ülkelerin bir çoğunda 1970’li yıllarda da devam eden devrimci sarsıntılar. 1970’li yıllarda derinleşen krizle birlikte, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’da kitle ayaklanmalarıyla faşist rejimlerin çözülmesi, İran’da devrim ve islamcı karşı devrim, Türkiye gibi bir çok ülkede askeri-faşist darbeler, ABD-İngiltere’de Reagan-Thaecher gibi aşırı-muhafazakar despotik yönetimlerle, neoliberal kapitalizme doğru çatışmalı geçiş süreçleri. 1980’lerin sonlarında Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki rejimlerin kriz ve sarsıntılarla çözülüşü, “Soğuk savaşı Rusya’nın kaybetmesi ama ABD’nin de kazanamaması”yla, bir “yeni dünya düzensizleşmesi”nin ortaya çıkması.

1980’li yılların sonu ve 90’ların ilk yarısında, aynı zamanda Cezayir’de ayaklanma, Brezilya, Güney Kore ve Güney Afrika’da büyük işçi sınıfı ve kitle hareketleri ile faşist rejimlerin çözülme sürecine girmesi. Cezayir, Mısır, Türkiye gibi müslüman nüfuslu ülkelerde, -dünya çapında olduğu gibi- işçi hareketlerinin 90’ların ortalarından itibaren ağır bir kırılma ve kesintiye uğraması, ama bir yandan islamcı hareketlerin diğer yandan ezilen ulus hareketlerinin (Türkiye’de Kürtler, Cezayir’de Berberiler, Mısır’da Filistinliler) yükselişini 90’lı yıllar boyunca sürdürmesi. 1997’de “Asya krizi” denilen, ama bütün dünyada 1997-2002 döneminde sarsıntılara yol açan kriz. Cezayir’de iç savaş. Türkiye’de 28 Şubat, Erbakan hükümetinin indirilmesi, Öcalan’ın yakalanışı, F tipi Cezaevi katliamı, 2001 krizi. ABD-AB ekseninin, bağımlı kapitalist ülkelerde genellikle orduya dayalı eski rejimleri çözüp neoliberal kapitalist dönüşüm programlarını hızlandıracak, geri düzeyde bir burjuva neoliberal teknokratik demokrasinin yaygınlaştırılmasını teşvik etmesi. Sonra 11 Eylül ve başta Ortadoğu olmak üzere bir altüst oluş süreci daha. Japonya’nın başdöndürücü yükseliş barutunu tüketmesi ve halen süregiden durgunluk sürecine girmesi. Model gösterilen “Asya kaplanları”nın çöküntüsü. Brezilya’da Lula, Güney Afrika’da Mandela’nın burjuva neoliberal demokrasi, Türkiye’de AKP’nin en geri düzeyde burjuva neomuhafazakar demokrasi modeli olarak hükümete gelmesi. Orta gelişmiş bağımlı kapitalist ülkelerde burjuva demokrasisinin neoliberal versiyonu, neoliberal kapitalizme geçişi hızlandıracak ve pekiştirecek rejim değişikliklerini gerçekleştirinceye kadar!

Ama fiili işçi ve kitle demokrasi örnekleri de var: Ekvator’da isyan (2000), Filistin’de 2. İntifada (2000-2005), Arjantin’de isyan (2001), Venezualla’da darbeye karşı ayaklanma (2002), Bolivya’da ayaklanma (2003-5).

1997-2001 kriz ve resesyonu, aslında neoliberal kapitalizmin (aşırı birikim ve kar oranlarının düşme eğiliminin engellenemez hale gelmeye başlaması ile) üretkenlik artışı kapasitesini tüketmeye başladığının ilk ciddi işaretiydi. ABD ve AB merkez bankalarının faiz indirmesi, finansal genişleme ve emlak-gayrımenkul balonlarını şişirilmesi ile, 2002-2006 arasında neoliberal kapitalizmin son canlılık ve genişleme dönemini yaşayabildi. Çeşitli araştırmalar, 2006’dan itibaren ABD’den başlayarak artık şirket karlılıklarında düşüşün engellenemez hale geldiğini gösteriyor. (Dünya çapında kitle eylemlerinin 2006’dan itibaren yükseliş eğilimine geçtiğini hatırlayalım.)

Neoliberal kapitalizmin bu son canlılık ve genişleme dönemi, BRİC’in (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) küresel mali oligarşide bir orta-üst kademe, Türkiye benzeri ülkelerin ise bölgesel tekelci orta kademe kapitalist güçler olarak yıldızının parlaması. Neoliberal kapitalizmin son canlılık ve genişleme evresi olan 2002-2007 döneminden sonra küresel mali oligarşinin göbeğinden patlayan kapitalizmin küresel krizi. ABD ve AB’nin şiddetli krizle göreli irtifa kaybı. Çin’in ve Putin Rusyası’nın emperyalist kapitalist güçler olarak hegemonya savaşları sahnesine geri dönmesi. ABD ve AB krizinden rol çalarak el artırmaya çalışan Brezilya ve Türkiye gibi kapitalist güçlerin, dünya ekonomik konjonktürünün değişmeye başladığı 2013’den itibaren yeniden kriz sarmalına girmeye ve sarsılmaya başlaması.

Aslında 2008 krizinin daha büyük bir küresel çöküntüye dönüşmesini, büyük ölçüde BRİC, Körfez petro-dolar ülkeleri, ve Türkiye gibi ülkelerde mali, enerji ve gayrımenkul genişlemesi sınırladı. Ancak 2013’ten itibaren krizin sivri ucu bu ülkelere doğru dönmeye başladı. İsyan-direniş dalgasının doruğa çıktığı ve küresel mali genişleme konjonktürünün sona ermeye başladığı 2013 dönemeciyle birlikte, bu rejim değişiklikleri de neomuhazakar-despotik veya faşist biçimlere dönüşüyor. Üstelik Avrupa ve Kuzey Amerika burjuva demokrasileri de sert bir gerileme ve daralma sürecinde.

Kitle hareketlerinin, yığınsallık ve yaygınlık açısından, 2007’den itibaren ve 2011-13 döneminde doruk noktasına varacak biçimde, yeniden tarih sahnesine çıkması. Mevcut rejimleri sarsmaya başlaması. Sistemin buna burjuva neocon despotik demokrasi veya faşist rejim biçimleriyle kendini kasarak yanıt vermeye ve neoliberal kapitalist saldırganlığı vites büyüterek devam ettirmeye çalışması. Dünya kapitalizminin daha 2008 krizinin resessifliğinden sıyrılamamışken 2018’den itibaren yeni bir kriz evresine giriyor olması. Sonuç: Yeni bir toplumsal-siyasal çatışma ve sarsıntılar dalgası daha.

5-

Kapitalizmin 1970’li yıllardaki ağır krizinden itibaren girdiği, “bilgi çağı”, “sanayi-sonrası çağ”, “teknoloji ve küreselleşme çağı” diye güzellemeler düzülen evre, bir “sarsıntılar çağı” olmaktan öteye geçemedi.

Bilgisayar destekli üretim otomasyon ve organizasyonları dahil, yeni üretim araç, teknik ve yöntemleri, üretkenlik artışlarını yeterince yükseltemediği gibi, yeni üretkenlik kapasitelerinin de iç sınırlarının giderek daralma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Çeşitli inceleme ve araştırmalar, bir dönem boyunca dünya teknoloji tekelini ve üstünlüğünü elinde tutan ABD’de, son 20 yıldaki ortalama yıllık üretkenlik artışının yüzde 0.4, yani neredeyse durgunluk düzeyinde seyrettiğini gösteriyor. Türkiye’den ayrıca bahsetmek gerekmez, üretkenlik, neredeyse 2013’ten itibaren negatif seyrediyor.

Emperyalist kapitalizm üretici güçleri geliştiremez değil, belli dönemler ve belli sektörlerde belki her zamankinden hızlı geliştiriyor; ABD’nin nanoteknoloji, Almanya’nın “endüstri 4.0”, Çin’in uluslar arası entegre ulaşım-iletişim-enerji-otomasyon kuşağı bu yönde vites büyüten dev çaplı projeler.

Fakat tam da bu, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişkinin sarmal gelişim döngülerini, giderek daha çatırtılı ve depresifleşen bir duruma itiyor. Toplumsal üretici güçlerin gelişimi, dev çaplı sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesine oranla yeterli göreli artı-değer artışı sağlamadığı gibi, bizzat kapitalist üretim ilişkileri ve üstyapısının kuyusunu kazma eğilimi gösteriyor.

Bu çelişkinin ekonomi-politik ifadesi, kar oranlarının düşme eğilimidir. Kar oranları, yaklaşık 8-10 yıllık her ekonomik çevrimde, öncekinden daha düşük bir düzeyden başlar, biraz yükselir, sonra öncekinden de daha aşağıya düşer. Başka deyişle, toplumsal-siyasal çatışma ve sarsıntılar, ne tür bir siyasal iktidar biçimi olursa olsun, (ki tekelci oligarşik kapitalizmin bu açıdan elindeki “biçim seçenekleri”nin çok daralmış olduğunu ve ziyadesiyle birbirine benzediğini görmek gerekir) onu hızlı veya yavaş biçimde altüst etme eğilimi gösterir.

Yani neoliberal kapitalizmin bir dönemki “teknoloji ve küreselleşme her şeyi çözer” sloganının gayet doğru çıktığını söyleyebiliriz; ama kapitalist sistemin uzlaşmaz iç çelişkilerini (giderek şiddetlendirmenin ötesinde) çözme anlamında değil; uzun erimde, bizzat kapitalizmi çözme doğrultusundaki basıncı artırmasıyla!

6-

Kapitalizmin son 150 yıllık krizler, büyük çatışma ve altüst oluşlar ve dönemeçler tarihine kuş bakışı bir göz atmak, günümüz sarsıntılar çağı hakkında da bir fikir verebilir.

1857-73 dönemi. 1857-58 krizi, Amerikan İç Savaşı ve pamuk krizi (1861-65); Hindistan’da anti-sömürgeci ayaklanma (1857-58), Çin’de iç savaş ve Taiping devrimi (1857-64), Rusya’da devrimci kriz (1859-61), Polonya ayaklanması (1863-64), İtalya’da savaş, iç savaş ve Garibaldi hareketi (1859-66). 1866-68 krizi: Japonya’da iç savaş ve Meiji restorasyonu (1867), İrlanda Fenian ayaklanması (1867), Paris Komünü (1871). 1873 krizi ve uzun durgunluğu. İngiltere ve tekstil imparatorluğu merkezli liberal kapitalizmin sonu. Emperyalist kapitalizme dönüşüm sürecinin başlaması.

19. yüzyılın sonlarından 1920’lerin başına kadar olan büyük depresyon dönemi. Burjuva devrimler (Rusya 1905, İran 1906, Türkiye 1908 ve 1921, Meksika 1910, Çin 1911). 1. Dünya Savaşı (1914-19). Ekim Devrimi (1917). 1967-82 dönemi. 1967-70 resesyonu. Cezayir bağımsızlık savaşının zaferi (1965). Vietnam’da büyük taarruzun başlaması ve zafer (1968-75). Fransa ve Çekoslavakya’da ayaklanmalar. İşgaller, darbeler. 1974-75 ve 1981-82 krizleri; bir çok ülkede devrimci yükseliş, büyük grev ve direniş hareketleri, ve darbeler, karşıdevrimler. Neoliberal kapitalizme geçiş süreci.

İkinci büyük depresyon dönemi: 1929-33 büyük buhranı, 1937-39 krizi, Fransa, Avusturya ve İspanya’da büyük grev dalgaları ve isyanlar, İspanya’da iç savaş (1934-36). Avrupa’da faşizm, 2. Dünya Savaşı. Fransa, İtalya ve Yunanistan’da isyanlar (1943-45) Dünyanın üçte birinde sosyalizm ve demokratik halk cumhuriyetleri. Eski tarz sömürgeciliğin çözülmesi. Kapitalist dünyada ABD emperyalizminin egemenliği ve McCarthy kapitalizmi.

1967-82 dönemi. 1967-70 resesyonu. Cezayir bağımsızlık savaşının zaferi (1965). Vietnam’da büyük taarruzun başlaması ve zafer (1968-75). Fransa ve Çekoslavakya’da ayaklanmalar. İşgaller, darbeler. 1974-75 ve 1981-82 krizleri; bir çok ülkede devrimci yükseliş, büyük grev ve direniş hareketleri, ve darbeler, karşıdevrimler. Neoliberal kapitalizme geçiş süreci.

1997-2019 dönemi. 1997-2001 krizi ve resesyonu. Ekvator’da isyan, Arjantin’de isyan, Venezuella’da ayaklanma (2000-2002). Bolivya’da militan genel grev genel direniş ve ayaklanma (2003-5). 11 Eylül ve ABD’nin Irak ve Afganistan’ı işgali. 2008-9 krizi ve uzatmalı resesyonu. ABD ve AB’de dev çaplı banka-tekel kurtarma operasyonları (toplamı 4 trilyon dolar olarak hesap ediliyor.) ABD ve AB ülkelerinde, 10-20-30 yıl sürecek “kemer sıkma” (sosyal yıkım) programları. Kamu harcamalarından Almanya ve Fransa’da 100’er milyar dolarlık, İngiltere’de 200 milyar dolarlık kesinti programları. Kitle grev, isyan ve direnişi dalgaları. 2018’de yeni bir kriz evresinin işaretleri. Neoliberal kapitalizmin son barutlarını tüketme süreci.

Bazı Avrupalı sol iktisatçılar buna “kemer sıkma çağı” diyor. “Büyük resesyon”, “büyük depresyon”, “neoliberalizmin krizi”, “küreselleşmenin krizi”, “küresel çöküş”, “savaşlar ve devrimler” çağı gibi adlandırmalar yapanlar da var. Gerçekte söz konusu olan kapitalizmin sistemik, yapısal, tarihsel krizidir. Tarım-gıda krizi, kent-altyapı-konut-ulaşım krizi, doğa krizi, enerji krizi, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve emeklilik krizleri, göçmen krizi, gençlik krizi, kadın-lgbti krizi, ulus, din, aile krizleri, ezilen ırk, ulus, yerli krizleri, aşırı çalışma krizi, işsizlik krizi, mavi yaka krizi, beyaz yaka krizi, zaman ve mekan krizi, burjuva demokrasisinin krizi, seçim-parti-parlamento krizleri, rejim krizleri, devlet krizleri, muhalefet krizleri, birey krizi, toplum krizi, bilim-sanat-spor krizleri, medya krizi, akıl krizi, anlam krizi, kimlik krizi, gerçeklik krizi, gelecek krizi, geçmiş krizi, ve aklınıza daha ne gelirse onun krizi. Bir bütün olarak kapitalist uygarlık tarzının, kapitalist toplumsal ilişkiler sisteminin derinleşen kriz, çatışma ve sarsıntıları.

Kapitalizmin bir kez daha tarihsel ve göreli iç sınırlarına dayanmaya başladığı günümüz açısından, pili bitmeye başlayan neoliberal kapitalizmden başka bir kabuğa geçmesinin mümkün olup olmadığı tartışmasına -bizce mümkün değildir- burada yazıyı teorik olarak ağırlaştırmamak ve uzatmamak için girmiyoruz. Yazımızın amacı açısından, burada, neoliberal kapitalizmin üretkenlik kapasitesini artırma olanaklarının giderek daralıyor olmasına karşın, mali oligarşik burjuvazinin geleceğe dönük olarak, neoliberal kapitalizmi zorla sürdürmekten başka vaat edebilecek bir şeyinin olmadığını belirtmek yeterlidir.

Kriz ve sarsıntılar çağının şu anki evresini, Gramsci’nin ünlü ifadesiyle tanımlayabiliriz: “Eski ölüyor ama yeni (henüz) doğamıyor”! Dünya çapında 2008 krizinden bu yana yaşanan ve devam eden büyük grev, isyan, direniş dalgalarını bu gözle incelediğimizde, yeni’nin tohum halindeki bazı belirimlerini de tanımlama olanağı bulacağız. Bu belirimler, kuşkusuz, grev, isyan, direniş dalgaları dışında kalıcı olamamaktadır. Ancak, her kitle hareketinde yeniden ortaya çıkmaları, bu yöndeki tarihsel eğilimin göstergesidir. (Yazımızın 2. Bölümünün konusu olacak.)

7-

Pek çok ülkede ekonomik ve siyasal krizler, aşağıdan kitlelerin basıncı, yukarıda burjuva sınıf kesimleri arasında çekişmeler ve küresel hegemonya krizi ile birleşiyor.

ABD halen en büyük emperyalist kapitalist güç ve dünya hegemonu, ama irtifa kaybı ve zaafları artık çok belirgin. Rusya’nın enerji tekeli ve askeri gücüyle, Çin’in muazzam sermaye fazlasıyla; Ortadoğu ve Afrika’dan, Pakistan, Doğu Avrupa ve bazı Latin Amerika ülkelerine kadar, el atmadığı bağımlı kapitalist ülke yok gibi. Almanya patronajındaki AB mali oligarşisi ABD ekseninden ve yörüngesinden çıkmayacak olmakla birlikte, ikisi arasındaki çatlaklar da (en son “küresel güvenlik zirvesi”nde apaçık görüldüğü gibi) belirgin. ABD’nin Çin merkezli küresel teknoloji devi Huwai’ye ambargo ve yaptırımlar uygulaması, hatta Kanada’ya gelen CEO yardımcısını tutuklatması, teknoloji rekabetinde giderek daha fazla zorlandığını gösteriyor. ABD, AB’ye Rusya ve İran’a karşı adım attırmakta da zorlanıyor. En son Ukrayna’da Zelinski’nin başkanlığa gelmesi, bu yeni dengelerin bir ifadesi. AB’nin kendi içindeki çatlaklar da belirgin. Çin’in ulaşım, iletişim ve enerji ağlarını entegre etmeye dönük dev çaplı uluslar arası yatırım projesine, ABD ve AB mali oligarşisinin baskısına karşın Polonya, Macaristan ve Yunanistan dahil olmuş durumda. Emperyalist kapitalist güçler, Birleşmiş Milletler, G-7, G-20 ve diğer küresel mali oligarşik organlardan, artan sayıda konuda, eskisi gibi eşgüdümlü kararlar çıkaramaz hale geliyorlar. ABD ve AB’nin kendi içleri de karışık; ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve İspanya’da toplumsal-siyasal krizler çok belirgin.

Tarihin şu cilvesine bakın: Emperyalist kapitalizm eskiden ABD ve Avrupa’yı tüm dünyaya “kalkınma ve demokratikleşme” modeli olarak sunabiliyordu. 90’lı yıllarda Japonya ve “Asya kaplanları” model olarak sunuldu, 1997 Asya kriziyle birlikte bu “model” de gümledi. Sonra BRİC ve Malezya, Güney Afrika, Türkiye gibi ülkeler “model” diye sunuldu. Onların çoğu da 2008 krizinin ardından gümledi. Şimdi ABD ve AB bile, son 20 yılda ekonomik değilse bile “siyasal istikrarı” ile Çin ve Rusya’yı “model” görür hale geldi.

Geriye ciddi siyasal kriz yaşanmayan, yalnızca Almanya, Rusya, Çin kaldı. Şu anda “yükselen güçler” gibi görünmelerine karşın, onların da belli kırılmalar yaşamayacağının bir güvencesi yok. Rusya’da 2008 ekonomik çöküntüsüyle devlet iktidarı içinde ciddi çatışmalar yaşandı ve bastırıldı. Büyük askeri gücüne karşın neredeyse salt enerjiye dayalı bir ekonomiyle, yeniden küresel bir güç olmaya soyunmayı nereye kadar götürebileceği belli değil.

Çin’de de aynı şekilde 2008-2015 döneminde devlet partisi içinde ciddi çatlak ve çatışmalar yaşandı ve bastırıldı. Çin’in dev çaplı imalat sanayi ve ihracat sektörü 2008-9’da sert bir daralmaya girince, devlet 570 milyar dolarlık bir paketle, krizi dev çaplı altyapı yatırımlarına ve zaten aşırı birikim sorunu yaşayan demir-çelik, inşaat ve teknoloji yatırımlarına gömmeye çalıştı. (Bugüne kadar ki en büyük uluslar arası altyapı yatırımı projesi olan “Kuşak ve Yol” projesi de bu çerçevededir.) Aslında kapitalist Çin devletinin tüm yapabildiği, ABD’nin zaten 2002-2007 döneminde krizi ötelemek için yaptığının aynısı: Altyapı, gayrımenkul-emlak, finans, teknoloji balonlarını şişirmek. ABD-AB’deki bu ekonomi şişirme atağının sonucu, kriz çatırtısının şiddetlenmesi oldu, Çin de o noktaya doğru gidiyor olabilir. 2011-13 döneminde doruğa çıkan işçi ve kitle eylemleri dalgasını geriletmek ve iç tüketimi canlandırmak için, bu paketin bir kısmı da, işçi ücretlerinde artış, çalışma ve sosyal güvenlik koşullarında kısmi iyileştirme ve yeni iş yasasına ayırmış göründü. Bu işçi eylemlerinde bir duraksamaya yol açsa da, ücret artışları birkaç yıl içinde eridi, çalışma, yaşam, yönetilme koşullarına ilişkin düzenlemeler ise göstermelik kaldı ve zaten uygulanmadı.

Son 15 yılda büyük kitle hareketlerinin yaşanmadığı birkaç ülkeden biri olan Almanya da, yeni bir ekonomik durgunlaşma sürecine girerken benzer durumda. Çin ve Almanya, dayandıkları iç sınırlarını (aşırı birikim ve aşırı kapasite krizleri) aşabilmek için, muazzam bir uluslar arası yatırım ve ihracat atağı programı uyguluyorlar; bu yüzden neoliberal kapitalist küreselleşmeyi eskisi gibi sürdürmeyi, yani “statüko”yu savunuyorlar. Fakat burada da onları başka bir sınır bekliyor: Neoliberal kapitalist küreselleşme giderek zayıflıyor, başta ABD olmak üzere artan sayıda ülkenin “korumacılık” vb tedbirleriyle tekliyor.

2008 krizinden itibaren Almanya’nın AB patronajını pekiştirmesi, Rusya’nın enerji, askeri ve siyasi planda, Çin’in ekonomi-teknoloji planında yükseliş görünümlerine karşın, orta veya uzun dönemde bunu sürdürebilmeleri ve ABD’ye “alternatif hegemon” olabilmeleri çok kuşkulu. Bir on yıla kalmadan, neoliberal kapitalist küreselleşmenin geriye kalan bu 3 büyük dayanağında da ciddi çöküntüler görebiliriz. Sorun şu ki, tüm dünya sarsıntı ve tekleme içindeyken, şu veya bu düzeyde bir “yükseliş” ve “istikrar” konjonktürüne giren ülke halkları, ne yazık ki mevcut iktidara dört elle sarılıyor ve aristokratik bir kibir içine giriyor. Bu yüzden tıpkı ABD, İngiltere, Fransa, Japonya, Hindistan, Türkiye vbde olduğu gibi, azbuçuk kendilerine gelebilmeleri için ne yazık ki, tarihten ve kapitalist ekonomiden benzer dersleri almaları gerekiyor. Örneğin Almanya işçi sınıfı, Almanya medyası (2015’te Syriza hükümetinin Troyka’ya rezilce teslim olması üzerine) “Yunanistan’ı ezdik!” diye şovenist zafer çığlıkları atarken, Yunanistan işçi sınıfıyla dayanışma içinde olmamasının bedelini, daha fazla Yunanistanlılaşarak ödeyecek.

Nitekim ABD-AB’de kitlelerin yaşam standartları halen dünyanın geri kalanından belirgin olarak yüksek olan kesimi giderek daralıyor, bu anlamda ABD-AB’de de toplumun büyüyen bir kesiminin artık “üçüncü dünyalaşması”ndan bahsediliyor. İstenirse, ABD’de 40 milyon kişinin gıda karnesiyle yaşabildiği, ev faturalarını ödeyemedikleri için elektrik-suyu kesilmiş milyonlarca aile olduğu, yoksul okulların fonları kesildiği için okullarda -bugün bağımlı kapitalist ülkelerde bile pek görülmeyen- kızamık gibi salgın hastalıkların yayıldığı, İngiltere’de üniversite öğrencilerinin 5’te birine yakının üniversite haraç ve kredilerini ödeyebilmek için fuhuş ve uyuşturucu gibi işler yapmak zorunda kaldığı, Avrupa’da evsizlerin sayı ve oranında yükseliş gibi sayısız istatistik verilebilir. Ama gerek yok, her ülkede ve dünya çapında, işçilerin çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarının aşağıya ve geriye doğru eşitlenme eğilimini vurgulamak yeterlidir.

Kapitalizmin, eşitsiz, düzensiz, kesintili ve çatışmalı gelişme (ve çürüme) eğilimi! Bu bugünden yarına bir üçüncü dünya savaşı çıkacağı anlamına gelmez. Ancak Ortadoğu (Irak, Afganistan, Suriye, Libya, Yemen… Toplam – altyapı yıkımı, açlık ve hastalıklardan ölenler hariç- yarım milyon kişiye yakın ölüm) ve Ukrayna’da gördüklerimiz, daha büyük savaşların da artık olasılık dahilinde olduğunu gösteriyor. Kapitalist güçler arasındaki dengelerin değişimiyle yapılan barış anlaşmaları, yalnızca daha büyük savaş eğilimleri ve buna hazırlık olarak iş görür. Çünkü güçler dengesizleşmesinin, eninde sonunda yine güçten başka çözümü yoktur. Bununla birlikte, asıl savaşın, “uluslararasında” değil, sınıflar arasında olduğunu unutmamalı, kapitalist güçler arasındaki her türlü savaş ve barışı, bu eksenden değerlendirmeliyiz.

8-

Küresel mali oligarşi içinde hem uzlaşan hem de bazan açık bazan örtük olarak çatışan iki eğilim var. Biri neoliberal kapitalist despotik küreselleşmeyi yukarıdan bir mali oligarşik mutabakat demokrasisiyle eskisi gibi sürdürmek isteyenler. Diğeri neoliberal mali oligarşik kapitalizm ve programlarını, daha fazla din, milliyetçi-muhafazakarlık, ataerkillik, cemaatleşme, “biz eskiden”cilik, tekçilik ve belli ölçüde himayecilik ve korumacılık ile sentezleyerek yürütmeye çalışanlar. Almanya patronajındaki AB mali oligarşisi, ABD mali oligarşisinin Clinton kanadı, Çin, Türkiye’de TÜSİAD ilk kategoriye giriyorlar. Trump, Orban, Erdoğan, yanısıra Avrupa çapında yükseliş eğilimindeki neocon ya da faşist hareket şefleri ikinci kategoriye giriyorlar. Neoliberal kapitalizmin yol açtığı sosyal yıkım ve sefalet birikimi, işçi sınıfının bağımsız bir güç olamamasıyla birlikte, kitlelerin genişçe bir kesiminin (aslen egemen ulus, din, mezhep ve cinsten olanların genişçe bir kesiminin), kendilerini kayırmacı ve himaye edici gördükleri ikinci türden iktidar veya partileri destekleme eğilimine yol açıyor. Ama bu da çok sürmüyor, bu tür rejim-iktidar biçimlerine de tepki artıyor, krizle birlikte büyüyor. Diğer taraftan ilk eğilimi temsil eden yönetimlerin de (örneğin Almanya’da Merkel, Fransa’da Macron) suyu ısınıyor. Bir dizi ülkede iktidar, burjuva sınıf kesimlerinin bu iki eğilimi arasında gelip gidiyor.

Burjuva siyasal düzenin (“merkez sağ ve merkez sol” denilen) şu eski ağırlık ve denge merkezinin çözülme süreci, ve daha da sağa kayma eğilimi sürüyor. Bunun en temel nedeni, işçi sınıfının henüz toplumsal-siyasal bir güç ve ağırlık koyamaması, küçük burjuvazinin ise çözülme ve daralma sürecinde olması. Burjuva mali oligarşik güçlerin, modern ve geleneksel küçük burjuvazinin de çözülmekte olduğu ve hoşnutsuzluğunun arttığı koşullarda, iktidarını egemen milliyet, din, mezhep, cinsiyete dayandırmaktan başka bir “iktidar teknolojisi”nin olmaması. “Ortanın solu” ya da “sosyal demokrat” eskisi (meftası) burjuva muhalefet partilerinin de daha fazla din, milliyetçilik ve mufazakarlığa sarılmasında görülüyor. Böylece burjuva siyasetin iki eğilimi arasındaki makas büsbütün -aşırı muhafazakarlığa doğru- daralıyor.

Ne var ki bu eğilimlerden hangisi (ya da bir sentezi) yönetimde olursa olsun, eskisi gibi yönetemiyor, en azından yönetmekte artan ölçüde zorlanıyor. Çok geçmeden yeniden kabaran kitle tepki ve eylemleri, diğer yandan tekelci oligarşik burjuvazinin her kriz evresinde nükseden kendi içindeki çatlak veya güç çekişmeleri buna olanak tanımıyor. Çünkü sermaye birikiminin sıkıştığı, ancak zorlanarak ve artan ölçüde zorla sürdülebildiği yerde, istikrarlı bir siyasal üstyapı mümkün değildir. Fay hatları üzerine, ne kadar çelikten, ileri malzeme ve quarstan bir sağlamlıkla göğe doğru yükseliyor görünen iktidar abideleri inşa ederseniz edin, çok geçmeden çatırdamaya başlayacaktır.

9-

Emperyalist ve mali oligarşik kapitalist güçlerin 1990’ların sonları ile 2008 krizi aralığında, bağımlı orta gelişmiş kapitalist ülkelere yaygınlaştırılmasını teşvik ettiği burjuva neoliberal demokrasi, zaten burjuva mali oligarşik sınıf diktatörlüğünün alanı iyice daraltılmış ve geriletilmiş bir demokrasi biçimiydi. İçerdiği veya yapılandırdığı pek çok mekanizmayla, despotik neocon (aşırı milliyetçi-muhafazakar) yönetim veya faşist rejim biçimlerine geçişe de elverişli bir zemin sunuyordu. Burjuva mali oligarşik neoliberal demokrasisinin bazı çizgileri:

Neoliberal kapitalizm, işçi sınıfın sınıf bilinç, örgütlülük, dayanışma, mücadele yeteneğine ağır ve yıkıcı bir saldırıdır. Neoliberal demokrasi, işçi sınıfını, ve kolektif sınıf talep, müzakere ve temsiliyet biçimlerini “siyaset dışı” bırakarak; burjuva neoliberal sivil toplum içinde eriterek; kimlik ve kültür siyasetiyle parçalayarak; büyük çaplı yeni işçileşme ve yoksullaşma dalgalarını neoliberal muhafazakar post-popülizm mekanizmalarının kontrolü altına alarak; ekonomik, toplumsal, siyasal, ideolojik, kültürel, psikolojik çok katmanlı ve iç içe geçirilmiş egemenlik/hegemonya biçim ve ağları ile bunu pekiştirir.

Neoliberal demokrasi, sınıfsal-toplumsal güç dengelerinin ciddi biçimde geriletildiği; mali oligarşik sermaye, meta, finans, imaj üretim ve egemenlik ilişkilerinin yeryüzünün ve toplumsal yaşamın bütününü sarmaladığı; yalnızca kol emeği değil kafa emeği ve yalnızca üretim sürecindeki değil yeniden üretim süreci üzerinde de tahakkümünü güçlendirdiği ve pekiştirdiği; her türlü toplumsal kurum ve ilişkinin (devlet, aile, eğitim, sağlık, din, vd dahil) küresel temelden mali oligarşik sermaye birikimi ve piyasasının değişen gereklerine göre yeniden şekillendirildiği; mali oligarşik kar ve egemenliğin her alanda yoğunlaştırıldığı bir sürecin ifadesidir.

Devlet, küresel-bölgesel temelden mali oligarşik sermaye birikim ve egemenliğini içselleştirmek, yoğunlaştırmak, içe doğru derinleştirmek (yereller, vb) ve dışa doğru genişletmek; kendisiyle birlikte tüm toplumsal yaşam ve ilişkiler organizasyonunu buna göre yeniden dizayn etmekle yükümlenir. Kapitalist üretim, meta ve finans ilişkilerinin tüm yaşam alanını derinlemesine sarması, devletin de tüm yaşam alanlarını ve ilişkilerini buna göre daha sıkı denetleyip yeniden düzenlemesini koşullar. Aşırı birikim krizi koşullarında, kar oranlarının düşme eğilimini kar kitlesini azamileştirerek dengeleme ve sermayeye durmaksızın, en hızlı ve etkin biçimde yeni değerlendirme alanları ve biçimleri açmak zorunluluğu, daha denetimsiz, kuralsız, fiili ve güç yoğunlaştırıcı ve yansıtıcı devlet ve rejim biçimlerini gerektirir.

Mali oligarşik burjuvazinin devlet iktidarı ve idaresi ile, her düzey ve ölçekte (küresel, bölgesel, ulusal, yerel) daha dolaysız ve daha üst düzeyde kaynaşmasını sağlayacak yeni iktidar yapılandırma, organ ve ağları… Devletin şirketleştirilmesi.

Neoliberal teknokrasi ile birlikte post-plebisiter ve post-popülist rıza ve meşruiyet araç ve yöntemlerinin güçlendirilmesi. (Genel ve yerel seçim sürelerinin bir miktar kısaltılması, daha sık referandumlar, cumhurbaşkanının genel oyla seçilmesi, başkanlık sistemleri. Yoksulluk yönetimi, ortak duyu yönetimi, kimlik ve kültür siyaseti, vb.)

Mali oligarşik hakimiyetin pekiştirilmesi ve yönergeler çerçevesinde, yürütmede güç yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle, yasama, yürütme ve yargının bütünleşmesi. Geleneksel burjuva siyasi partilerin, hem mali oligarşik burjuvazinin artan tek tipleştirici baskı, dizayn ve operasyonları, hem de kitlelerin artan tepki ve güvensizlikleri nedeniyle, hegemonya örgütlemede, güç ve işlevlerinin kalmaması. Neoliberal teknokrasi ve yürütmenin volan kayışlarına dönüşmeleri.

Başta medya olmak üzere, kamuoyu (algı, beklenti, meşruiyet) yönetimi ve kanaat mühendisliği araçlarının, bunun içinde de doğrudan veya dolaylı olarak devletin ilgili birimleri ve hükümet tarafından servis edilen gündem ve manipulasyonların, artan güç ve etkisi.

“Anti-terör” konsepti. Polis ve istihbarat aygıtlarının resmi ve örtülü bütçe, personel, yetki, donanım, inisiyatif ve operasyon alanlarının olağanüstü genişletilmesi. Elektronik dinleme, gözetleme, takip ve kayıt sistemlerinin sınırsızlaştırılması. Toplumsal yaşamın her alanında doğrudan veya dolaylı takibat, fişleme, sansürün artması. Daha fazla hapishane ve daha yüksek hapsetme oranları, genişletilen kanıtsız “terör suçu”, “organize suç” ve bilimum “suçlar” kapsamı.

Yasama ve yargının, bir bütün olarak hak hukuk sisteminin net tanımlara ve standartlara bağlı olmaktan çıkarılarak, muğlaklaştırılması. Yasal ve yasa-dışı, resmi ve fiili, kamu ve özel işleyiş ve uygulama biçimlerinin iç içe geçirilmesi. Resmi işleyiş ve teamüllerin alt üst edilmesinin istisna olmaktan çıkması, bulanık ve gri alanların, devlet sırrı ve gizli yönerge, operasyon, ilişkiler ağının genişletilmesi. Negatif haklar/pozitif haklar ilişkisinde pozitif hakların, bireysel haklar/kolektif haklar ilişkisinde kolektif hakların, kamu hukuku/özel hukuk ilişkisinde kamu hukukunun ortadan kaldırılması. Şu eski liberal demokrasinin kişisel düzeyde tanıdığı “kişi ve konut özgürlüğü dokunulmazlığı”, “kişisel yaşamın ve haberleşmenin gizliliği”, “anlatım ve örgütlenme özgürlüğü”, “zulme ve haksızlığa karşı direnme hakkı” gibi temel bireysel hakların ve “yasasız suç olmaz”, “cezai sorumluluğun kişiselliği” gibi liberal hukuk normlarının alanın daraltılması veya kaldırılması.

Yürütme gücünün bir tür manevi-ahlaki üst “ebeveynlik” gücünü de elinde toplamaya ve toplumsal yaşamın her alanına olduğu gibi “özel yaşam” alanına da daha fazla müdahil olmaya başlaması. Toplumsal gericilik birikiminin, “ortak duyu” denilen neo-muhafazakar popülizm ve neo-cemaat ağları ile örgütlenmesi ve yaygınlaştırılması. Yine bu “ortak duyu” mühendisliği (“bizim kültürümüz”, “bizim değerlerimiz”, vb) çerçevesinde, devletin baskı işlevlerinden bir kısmının, gündelik yaşam alanında genellikle devlet ve sermaye bağlantılı, bunlar tarafından beslenen ve yönlendirilen “sivil” ırkçı, şovenist, dinci, cinsiyetçi, faşist çete ve organizasyon ağlarına devredilmesi. (Buna neoliberal teknokratik jargonda, polis aygıtının yetkilerini genişleten düzenlemelerle birlikte, “toplum destekli polislik” deniyor.)

Toplumun “sınıf, halk, toplum” kavramları dışlanarak, istendiği gibi dizayn edilebileceği sanılan bir “piyasa unsurları nüfusu”na indirgenmesi. Vatandaşlığın kategorize edilmesi (örneğin ezilen ırk, ulus, din, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim ve göçmenlerin ikinci, üçüncü sınıf vatandaş sayılması ya da düpedüz vatandaş sayılmaması). Toplumun belli kesimlerinin sürekli krimanilize (suçlu ilan) edilmesi. Bu krimanilizasyon mekanizmaları, ezilen ırk/ulus ve göçmenlerden başlayıp, farklı dönemlerde kamu işçi ve emekçilerini, varoşları, yoksulları, doğa savunucularını, aydın ve sanatçıları, basını, gençleri de kapsayacak biçimde değiştirilebiliyor ve genişletilebiliyor.

Bunlara, 2008 krizi ve kitle eylemlerinin yeniden yükselişe geçmesi karşısında yeni halkalar da ekleniyor: Devlet başkanı, hükümet ve hatta valilerin istediği zaman ve istediği kadar genel veya yerel olağanüstü hal ilan etmesini sağlayan, “İç Güvenlik” yasaları. Kitlelerin mevcut demokratik hak ve özgürlüklerinin büsbütün kısıtlanması. Bunlar arasında, TİS, grev, gösteri, örgütlenme, toplantı, söz ve iletişim haklarının kısıtlanması, merkezi meydan ve caddelerde eylemlerin yasaklanması, vd.

Kapitalizmin eski seçim, partiler ve parlamento sistemlerini, muhalefeti, büsbütün etkisizleştirmesi; iktidarın mali oligarşik kapitalist güçlerin elinde olağanüstü yoğunlaştırılması ve merkezileşmesi; ekonomik ve siyasal karar ve yönetim organlarını, işine gelmediği her durumda yasaları, anayasayı, muhalefeti, refarandum kararlarını bile tanımayan fiili ve güce dayalı “üst iktidar” haline getirmesi; dünya çapında yaygınlaşan olağanüstü hal yönetimleri; gündelik yaşama içerilmiş tüm yönlü baskı, kontrol, manipulasyon, toplum mühendisliği sistemleri; … tüm bunlar, istedikleri türden bir “toplumdan bağımsızlık” ve istikrar sağlamadığı gibi, bir noktasından sonra bizzat siyasal krizlerin, yönetememe krizlerinin, giderek rejim ve devlet krizlerinin nedeni haline geliyor.

Bu açıdan burjuva neoliberal despotik demokrasi ile faşist iktidar biçimleri arasındaki fark da iyice inceliyor, bazı dönem veya ülkelerde iç içe geçiyor. Burjuva demokrasisinin neoliberal versiyonunun, burjuva mali oligarşik sınıf diktatörlüğü olarak iç yüzü belirginleşiyor. Artan baskı ve yasaklar, artık yalnızca varoşlar, kent yoksulları, ezilen ulus/ırk, göçmenler, işçiler tarafından değil küçük burjuvazi tarafından da hissediliyor. Bir muhalif tweet nedeniyle işten atılmak, işe alımda ayrıntılı “güvenlik” soruşturmaları, “ihbar” adı altında delilsiz gözaltı ve tutuklamalar, muhalif basın ve yayınlara baskılar, kent merkezlerinin kimlik kontrolünden geçilmez hale gelmesi, ırkçı-faşist çetelerin saldırıları, yalnız Türkiye benzeri ülkelerde değil ABD ve birçok Avrupa ülkesinde de aynen var.

2011-13 dönemi kitle isyan ve direnişlerinde ortaya çıkan “yüzde 99” ve “gerçek demokrasi” sloganları da bunlara işaret ediyor.

Kapitalist mali oligarşik iktidar biçimlerinin, toplumla son bağlarını da koparmış görünerek, bulutların üzerinde kendine bağımsız bir krallık tayin etmesi olgusu, ancak kapitalist sistemin temelindeki uzlaşmaz iç çelişki ve çatışmaların gelişimiyle açıklanabilir: Üretici güçler/üretim ilişkileri karşıtlığı ve toplumsallaşmış sınıf karşıtlığı. Bu yüzden bu “yeni iktidar teknolojileri” belli bir anda ne kadar güçlü ve sarsılmaz görünürse görünsün, uzlaşmaz bir çelişki üzerinde yükseldiği ve bu çelişkinin keskinleşmesinin bir ifadesinden başka bir şey olmadığı için, kriz ve sarsıntılardan başını kaldıramıyor.

Kitlelerin eskisi gibi mevcut düzen mekanizmaları içinde kalarak dolaylı ve biçimsel olarak bile en ufak etkide bulunma, denetleme, muhalefet etme, dahası özerk davranma olanağının kalmadığı, “bulutların üstüne çıkmış” görünen kapitalist mali oligarşik iktidar karşısında, aşağıdan fiili grev, isyan, işgal, direniş, sokak demokrasisini geliştirmekten başka şansı yok. Bulutların üzerinde bağımsızlaşmış gibi görünen gotik iktidar krallıklarının sırrının, gerçek yaşamdaki uzlaşmaz çelişkilerde olduğunu bir kez anladıktan sonra, bu çelişkileri “düzeltmeye çalışmak” değil, açığa çıkarmak ve sonuna kadar götürmekten başka şansı yok.

Belli bir kapitalist devlet biçimi ancak topumsal üretici güçleri (toplumsal emek üretkenliğini) geliştirmenin bir biçimi olduğu sürece, iktidarı meşru görünebilir. Toplumsal emek üretkenliğini geliştiremediği gibi engeli haline geldiği anda, siyasal üstyapının sarsılma süreci başlar. Siyasal üstyapı sarsıntıları belli bir anda siyasal-toplumsal çatışmalarla şiddetlenebilir; Türkiye’de 2013-15 dönemindeki gibi. Belli bir anda bu çelişkiler bastırılmış, sürece yayılmış gibi görünebilir; Türkiye’de 2016-18 döneminde olduğu gibi. Ama bizzat toplumsal-siyasal formasyonun içindeki uzlaşmaz çelişkiler, sadece bastırılmış ve ötelenmiştir, ortadan kalkmamıştır. Sarsıntılar çok geçmeden yeniden açığa çıkacaktır. Ta ki eskimiş hükümet veya rejim biçimi yıkılıncaya ya da çözülünceye kadar. Çünkü toplumsal üretici güç ve ihtiyaçların engeli haline gelmiş bir hükümet/rejim/devlet formunun tarihsel miadı dolmaya başlamıştır. O artık giderek, kendisini korumak ve sürdürmek için yaptığı hamlelerde bile kendi kuyusunu kazmaktan başka bir şey yapamaz hale gelir.

Ama şu burjuva mali oligarşik hükümet veya rejim biçiminin gitmesi yerine bu burjuva mali oligarşik iktidar biçiminin gelmesi, uzaktan yakından çözüm olmaz. Kaldı ki günümüzde -adı üstünde- mali oligarşik burjuvazinin esneme marjı çok düşüktür. Seçenekleri çok sınırlıdır. İktidar biçimleri çerçevesi çok dardır. Yukarıda mali oligarşik kapitalizmin içindeki iki eğilimden bahsettik, hepsi o. Bazı ülkelerde mevcut düzen partilerinin tümü çarşaflayınca, “yeni ve farklı” diye sunulan burjuva koalisyon biçimlerinin de aradan sıyrılıp hükümete geldiği/getirildiği oluyor. Yunanistan’da Syriza, Fransa’da Macron, İtalya’da Beş Yıldız, Ukrayna’da Zelinski gibi. Aslında bu da eski tarz seçim, partiler, parlamento sisteminin çözülme sürecinin bir başka ifadesi. Hiçbiri bu alabildiğine daralmış iktidar çerçevesinin dışına çıkamıyor, çıkamaz.

Bu koşullar altında, bazı dönem ve ülkelerde, yukarıdan tekelci oligarşik burjuva sınıf kesimleri veya emperyalist kapitalist güç eksenleri mücadelesi çerçevesinde ve/veya aşağıdan büyük çaplı kitle hareketlerinin basıncıyla faşist rejimlerden geri düzeyde burjuva neoliberal demokrasiye geçilmesi konjonktürel açıdan mümkün olsa bile: a- Banka, tekel, borsa, medya vd küresel ve iç mali oligarşik sermaye egemenliği sürdükçe, b- Ordu, polis, istihbarat, kontrgerilla, bürokrasi gibi temel devlet aygıtları yerinde durdukça, c- Yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz neoliberal kapitalist devlet biçim ve mekanizmaları yerinde durdukça, d- Toplumsal gericilik birikimi (ırkçılık, dincilik, milliyetçilik-şovenizm, ataerkillik, bekacılık, vd) temizlenmedikçe… böyle bir demokrasinin sınırları dar, geri olacak, kitleler üzerinde despotizm sürecek, ve dahası bu kadarcık demokrasinin bile hiçbir güvencesi olmayacak, mali oligarşik burjuvazinin işine gelmediği her an çözülme ve geri alınma eğilimi gösterebilecektir.

Türkiye’de AKP, arkasında geniş bir burjuva mali oligarşik destekle hükümete geldi, MGK rejimini sarsıntı ve çatışmalarla çözüp yerine geçti. Bir rejim biçimi değişimi yaşandı. Ama bu rejim de daha tam kendini pekiştirme fırsatı bulamadan, iktidar sarsıntıları yeniden başladı ve sürüyor. Yarın varsayalım ki, CHP merkezli bir burjuva mali oligarşik koalisyon bir biçimde onun yerini alacak olsun, en fazla “geçiş sürecinde” o da AKP’nin MGK iktidarını çözerkenki kullandığından bile daha geri bir burjuva neoliberal muhafazakar demokrasi yanıp sönecek, sarsıntılar çok geçmeden kaldığı yerden devam edecektir. Çünkü asıl sorun, temeldeki sorun, çözülmemiş olarak kalacaktır: Toplumsal üretici güçler ve ihtiyaçlar ile kapitalist tekelci oligarşik üretim-iktidar ilişkileri bağdaşmazlığı. Uzlaşmaz sınıf karşıtlığı. Bu temelde kitlelerin şu veya bu seçim, atraksiyon, değişim görünümü ve sistemden ve iktidarından beklentiyle oyalandığı dönemler ne olursa olsun, genel bir eğilim olarak artmaya devam edecek hoşnutsuzluğu, ve bunun yine bir noktasında büyüyen sınıf mücadeleleri dalgalarına dönüşmesi…

Yazımız, dünya kitle grev, isyan, direniş hareketlerinin bazı çizgileri ve gelişim seyrine ilişkin 2. ve son bölümle devam edecek.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*