Anasayfa » DÜNYA » Sarsıntılar çağı: Cezayir

Sarsıntılar çağı: Cezayir

1-

Türkiye solunda Sudan’daki isyan hareketine ilgi daha fazla oldu. Cezayir’deki isyan hareketine aynı ilgi gösterilmiyor. Herhalde Sudan bir islamcı-faşist rejim olduğu ve onun sarsılması, siyasal islamın bölge çapında zayıfladığı tezine yeni bir dayanak sağladığı için. Cezayir’de ise ulusal bağımsızlık savaşı ile kurulmuş ve üstelik 90’lı yıllardaki iç savaşta, islamcı hareketi ezmiş, “ulusalcı-kamucu-modernist” imajlı bir rejim var. Herhalde bu yüzden, Türkiye’deki ulusalcı-kamucu sol ve ulusalcı-kamucu “geçiş programları” ile troçkistler, Cezayir’deki büyük direniş hareketini görmezden geliyor.

Oysa Cezayir’de kapitalist-rantiye devlet iktidarının “ulusalcı anti-emperyalizm”i çoktan tarihe karışmıştı; İMF’nin özelleştirme ve sosyal yıkım programları bizzat bu rejim eliyle yürütülüyordu.

Cezayir yalnızca bir enerji kuşağı ülkesi olarak değil, orta düzeyde gelişmiş kapitalist bir Akdeniz ülkesi olmasıyla önemlidir. Ortadoğu, Afrika ve Akdeniz Havzasındaki sınıf mücadelelerinden ve uluslar arası mali oligarşik güç eksenleri mücadelelerinden etkilendiği kadar onları etkileyebilir.

2-

2011-13 döneminde Güney, Kuzey ve Doğu Akdeniz ülkelerindeki (Tunus, Mısır, İsrail, Suriye, Türkiye, Yunanistan, İspanya, Portekiz) toplumsal-siyasal sarsıntılar dalgası, bize “Akdeniz Havzası” ufku kazandırmıştı. Akdeniz Havzasını programatik planda bir devrim havzası olarak düşünmeliyiz, diye yazmıştık. 2018-19’da Tunus’ta süren sarsıntılara, Fransa ve Cezayir’in de eklenmesi, gerçekçi düş gücümüzü bir daha kışkırttı. Bir “Akdeniz Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu”, belki kısa erimde değil ama gelecekte neden olmasın? Ortadoğu ve Akdeniz Havzası’nda 2007’den 2019’a devam edip giden sarsıntı dalgaları, gelecekten bakarak, bunun mutavazi ön provaları neden olmasın?

Çünkü “Akdeniz akşamları” gibi Akdeniz sabahları da bir başkadır. Cezayir de hem Ortadoğu ve Afrika hem de Akdeniz ve Avrupa tarih ve kültürünün bir parçası olarak, bir başkadır.

3-

Cezayir tıpkı eski sömürgesi olduğu Fransa gibi, bir devrimler, iç savaşlar, büyük mücadeleler ülkesidir. Önce Osmanlı’ya, sonra Fransız sömürgeciliğine karşı sayısız ayaklanma. Paris Komün Devrimi sırasında Cezayir’de de Fransız sömürgeciliğine karşı bir ayaklanma yaşandığını çoğu Marksist bile bilmez. Komün’ün Kadın İşçiler Birliği (Louis Michel ve Elisabet Dimitrieff) Cezayir ayaklanmasına ilgisiz kaldığı için Komün Konseyi’ni sert biçimde azarlamışlar, Paris’te Cezayir’le dayanışma eylemleri ve afişleri yapmışlardı.

Fransız sömürgeciliği, işgali ve emperyalizmine karşı kanla bastırılan sayısız ayaklanmadan sonra ulusal burjuva demokratik bağımsızlık savaşı, 1965’te yarım milyondan fazla ölü vererek kazanıldı. Ama Cezayir burjuva devrimi, tüm burjuva devrimler gibi iki yüzlüydü. Burjuva doğası gereği “anti-sömürgeci, anti-emperyalist” karakteri oldukça siyatikti, Fransız emperyalizmine karşı hep “baş düşman” söylemine ve ülkedeki her türlü muhalefeti bununla kodlamasına karşın onunla bile el altından uzlaşma ve işbirliğine devam etti. Orduyu tek hakim hale getiren Cezayir burjuvazisi çok geçmeden ordu ve devlet bürokrasine ve petrol rantına dayalı bir burjuva oligarşik iktidara dönüştü. 1980’lerde bürokratik burjuva oligarşiye karşı bir dizi isyan yaşandı. 1980’de Berberi ayaklanması ve anadil istemi kanla bastırıldı. 1988’de ülke çapında bir ayaklanma yaşandı ve düzeni “çok partili burjuva parlamenter demokrasi”ye geçişe zorladı. Aradan sıyrılan İslamcı burjuvazi seçimleri kazanınca, ordu darbe yaptı ve kanlı bir iç savaş (1995-2002) yaşandı. Modernist devlet burjuvazisi, geride 200 bin ölü bırakarak İslamcı hareketi ezdi. Ama rejimin modernizmi de artık çözülüyordu, iç savaş sırasında hem liberal İslamcılarla ittifak yapmış hem de iç savaşın ekonomide yol açtığı yıkım gibi gerekçeler üzerinden İMF-DB’nın neoliberalizasyon programlarını uygulamaya başlamıştı.

Cezayir, 2000’li yıllarda dünya tarihininin gölgede kalan bir ülkesi oldu. Tüm çevresi sarsılırken (Mısır, Tunus, Libya, Suriye) “dingin bir istikrar kalesi” gibi görüldüğünden olsa gerek. Domino taşından kale!

Cezayir’in yakın tarihini “dingin” sananlar, şimdi Cezayir’i “Arap baharının gecikmiş halkası” olarak tanımlıyor. Oysa hayır, Cezayir önceki Arap baharının dışında değildi. Tam tersine öncülerinden biriydi. 2007’de kanla bastırılan büyük maden kenti direnişi, 2010’da 1 milyon kamu işçisinin 1 aylık büyük grevi, 2011’de güney bölgelerinde ufak çaplı bir kent yoksulları isyanı yaşanmıştı. 2011’de bir Berberi isyanı daha yaşandı. 120 kişinin öldürülmesine karşı devam eden isyan, birkaç yıl içinde anadil hakkının kazanılmasıyla sonuçlandı. Cezayir’de bu dönemde yalnızca küçük burjuvazinin de olduğu büyük şehir-meydan tarzı bir direniş hareketi yaşanmadı.

Post-modern liberal sol, sınıf mücadelesini “arkaik” gördüğü, sevgili “orta sınıflar”ını öne çıkmış görmediği için bu dönemi yok sayar. Böylece kent merkezlerinde yaşanan büyük direniş hareketlerini sınıf mücadelesinin dışında göstermeye çalışır.

4-

Çoğu ülkede büyük işçi grev ve direnişleri, kent yoksullarının gıda ve işsizlik isyanları, sonraki büyük kent-meydan direnişleri dalgalarının öncülünü oluşturdu. Mısır’da Al Mahalla, ABD’de Wisconsin genel grev ve direnişi, Türkiye’de Tekel, Cezayir’de maden ve kamu işçileri, vd.

Dünyada ve bölgede siyasal-toplumsal sarsıntılar kapitalizmin küresel krizinden, 2007’den itibaren dalgalar halinde sürmektedir. Üretim ve yaşam alanından direnişlerin sonraki, rejimlere karşı büyük kent-meydan direnişlerinin öncülünü oluşturması, bu ikincilerin de toplumsal sınıf savaşımlarının bir biçimi olduğunu gösterir. Üretim, yaşam ve yönetim alanındaki mücadelelerin birbirini izlemesi, giderek birleşme eğilimi göstermesi, en derindeki çatışma dinamiğine işaret eder: Toplumsal üretici güçler ile mevcut üretim (ve iktidar) ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişkinin tarihsel gelişim süreci.

Sınıf mücadelelerin gelişim seyri, üretici güçler/üretim ilişkileri çelişkisi ile içsel bağıntısı kurulmadan anlaşılamaz. Ya da aynı anlama gelmek üzere, üretici güçler/üretim ilişkileri çelişkisi kavranmadan, eskimiş üstyapıları çatırdatan “bahar tarzı” büyük direniş hareketlerinin sınıf mücadeleleri olduğu anlaşılamaz.

Bu noktalar Marksist bilimsel tarih kavrayışı açısından temel önemdedir.

5-

Bir liberal şöyle düşünür: “Ortadoğu ve Afrika’da geri kalmışlık nedeniyle bir takım diktatörler ve ceberrut devletler var. Halk da Batı tarzı liberal özgürlük ve demokrasi için bunlara karşı mücadele ediyor.”

Bir küçük burjuva demokrat şöyle düşünür: “Ortadoğu ve Afrika petrol ve diğer kaynaklarını yağmalamak için emperyalizm, faşizm ve islamcılığın pençesinde. Halk da (Batı tarzı?) özgürlük ve demokrasi için bunlara karşı mücadele ediyor.”

Ulusalcı-halkçılık emperyalizmi, halkçı-ulusalcılık faşizmi öne çıkarır. Ama emperyalizm, faşizm ve islamcılığı kapitalizme dışsal saymakta buluşurlar. Bu açıdan liberalizmle de buluşurlar, o da bu ülkelerde özgürlük ve demokrasinin olmamasını, kapitalizmin gelişmemişliğiyle, güçlü bir “devlet-dışı” sivil toplum, yani burjuvazinin olmayışıyla açıklar. Sistemin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim sürecini, biri kapitalizm ile prekapitalizm çelişkisine, diğeri ise kapitalizm ile yine ona dışsal gördüğü emperyalizm, faşizm, islamcılık çelişkisine indirger. Peki bu kapitalizmin uzlaşmaz iç çelişkileri yok mudur? Emperyalizm, faşizm, islamcılık bizzat (çürüyen) kapitalizmin sonuçları ve biçimleri değil midir? Hatta bazı prekapitalist görünümleri, bizzat bu (çürüyen) kapitalizm yeniden üretiyor olamaz mı?

Bu noktada susarlar. Kapitalizmle uğraşmayı, onun görünümleriyle uğraşmaktan “sonraki iş” sayarlar. Kapitalizmin içindeki uzlaşmaz çelişkileri (üretici güçler/üretim ilişkileri ve uzlaşmaz sınıf çelişkisi) örttükleri için, o “sonra” hiç gelmez. Bu yaklaşımlar “ideal” ya da “düzeltilmiş” kapitalizm ütopik-reformizminden öteye gidemez.

Bugün en azından İran, Türkiye, Mısır, Cezayir, Tunus gibi ülkeler “geri/az gelişmiş” ülkeler değildir. Orta düzeyde gelişmiş kapitalist ülkelerdir. Bazılarında prekapitalist kalıntılar, eğer halen varsa, talidir. Ekonomik, toplumsal gelişmeyi, özgürlük ve demokrasinin gelişmesini engelleyen, yalnızca ve basitçe prekapitalist ilişkiler değil, tekelci oligarşik kapitalist üretim ilişkileridir. Çürüme, kapitalizmin gelişmemiş olmasından değil geldiği gelişme düzeyinden kaynaklanmaktadır.

Bunun için ABD ve AB’ye bakmak yeterlidir. O pek ünlü demokrasileri, ya da ondan geriye ne kaldıysa, yerlerde sürünmektedir. Yunanistan halkı Troyka’nın dayattığı sosyal yıkım programına refarandumda büyük çoğunlukla Hayır! dediği halde, program tepeden inme uygulanmıştır. Fransa’da Macron yüzde 16 ile başkan “seçilmiş”, şimdi toplumsal desteği yüzde 10’un da altında olmasına karşın yerinde durmaktadır. İngiltere’de referandumda Brexit kararına karşın, mali oligarşik burjuvazisi AB’den çıkmasını engellemektedir. Kaldı ki neoliberal kapitalizm ve post-modern kültürü, dünya çapında dincilik, milliyetçilik, ataerkillik, cemaatleşme, gelenekçilik, geçmiş nostaljisi salgılayıp durmakta, bugünü idealize edilen gerici “ahir zaman” fantazileri ile sentezlemeye bayılmaktadır.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin elbette belli özgüllükleri vardır. Bunların başında, toprak rantının ekonomik, toplumsal, siyasal ilişkilerde önemli (Cezayir gibi ülkelerde ağırlıklı) yer tutması gelir.

6- Cezayir ekonomi-politiğinin eleştirisi

Toprak rantı derken, yalnızca ve basitçe tarım ve inşaattan bahsetmiyoruz. Daha temel olan yeraltı kaynaklarıdır. Genel olarak enerji, yeraltı kaynakları ve altyapı (petrol, gaz, su, termik ve hidroelektrik santraller, her türlü madencilik, yol, köprü, vd) diyebiliriz. Toprak rantı, toplumsal üretici güçlerin (toplumsal emek üretkenliğinin) gelişmesine fazladan engelleyici bir etkide bulunur. Cezayir gibi ülkeler söz konusu olduğunda, feodal rant değil, kapitalist ranttır. Yer altı kaynakları temelinde üretilen artı-değer içindeki toprak rantı payıdır. Dolayısıyla kapitalizm/prekapitalizm çelişkisinden çok, bizzat kapitalizmin içindeki bir çelişki olarak işler.

Bir ülkenin ekonomisinde yeraltı kaynaklarının payı ne kadar yüksekse, burjuvazisi ve rejimi de o kadar rantiyeleşir. Toplumsal üretken güçlerin gelişimini o kadar engelleyici hale gelir. Cezayir’de petrol ve doğal gaz ihracatın yüzde 80’ini, ulusal gelirin yüzde 56’sını oluşturmaktadır. (Madencilik eklenirse, bu oranlar daha da yükselir.) Petrol, doğal gaz ve madencilik ürünlerinin uluslar arası piyasadaki fiyatlarının yüksek olduğu dönemde bir sorun yokmuş gibi görünür. Hatta enerji ve diğer yeraltı kaynakları ekonomisine dayalı ülkelerde, burjuva rantiye rejim bunlardan aldığı toprak rantı gelirlerinin bir kısmını bir işçi ve meslek bürokrasisi ve aristokrasisi yaratarak ve çeşitli sosyal yardım mekanizmalarıyla yeniden dağıtarak, sosyal dayanaklarını güçlendirmiş görünür.

Enerji ve hammadde fiyatlarının düşmesiyle rantın sınıflar arasındaki güç dengesine göre yeniden bölüştürülmesi mekanizmalarıyla örtülmüş ve yumuşatılmış görünen tüm sınıfsal çelişkiler açığa çıkar ve şiddetlenir ve bizzat rant rejimini çatırdıtmaya başlar. Ancak yüzeysel olarak görünenin aksine, krizin nedeni yeraltı kaynaklarının fiyatlarının, dolayısıyla rant gelirlerinin düşmesi değil, tam tersine, fiyat ve rant paylarının düşmesinin nedeni krizdir. Ülkede (ve dünyada) sermaye birikiminin geldiği gelişme düzeyine göre yeterli artı-değer üretilemez hale gelmesidir. Yani rant gelirlerinin düşmesinin asıl nedeni, onun belli bir oranını oluşturduğu artı-değer veya kar oranlarının düşmesidir.

“Böyle bir krizin geliş anı, bir yanda bölüşüm ilişkileri ve dolayısıyla kendilerine uygun özgül tarihsel üretim ilişkileri ile diğer yanda üretken güçler, üretim yetileri ve bunların aracılarının gelişmesi arasındaki çelişki ve uzlaşmazlıklarda ulaşılan derinlik ve genişlikle belli olur. O zaman üretimin maddi gelişimi ile toplumsal biçimi arasında bir çatışma gösterir.” (Marx, Kapital, Cilt 3, s774. Sol yay.)

Krizin en derindeki temeli, toplumsal üretici güçler ile ağırlıklı olarak toprak rantına (yeraltı kaynaklarına) dayalı üretim ilişkileri arasındaki bağdaşmazlıktır. Toprak rantına dayalı üretim ilişkilerinin ekonomideki etkisi ve ağırlığı, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin özgüllüğünü oluşturur. Toprak rantının ekonomideki ağırlığı; enerji, madencilik, altyapı, inşaat, tarımın ekonomide öne çıkması gibi biçimler alabilir. Toprak rantı prekapitalist, yarı-prekapitalist, ya da bugün Cezayir’de olduğu gibi kapitalist (artı-değer içindeki toprak rantı payı) rant biçimlerinde olabilir. Ancak her halükarda ranta dayalı ilişkiler, üretici güçlerin ve üretici yetilerin gelişimini bir noktasından sonra engeller. Üstelik kapitalizmin krizi daha fazla ranta dönmeyi ve dayanmayı koşullar. Bu Ortadoğu’da prekapitalist ilişkilerin (Türkiye, İran, Mısır, Cezayir gibi ülkelerde) büyük ölçüde çözülmüş olmasına karşın toplumsal-siyasal ilişkilerde prekapitalist görünümlerin, devlet iktidarını elinde tutan veya ele geçiren aile oligarşilerinin devam etmesi veya iki de bir nüksetmesinin önemli bir nedenidir. Böylece toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri (ve iktidar rejimi) arasındaki çelişki, iki yandan birden derinleşip şiddetlenir.

Cezayir kapitalist ekonomisinde petrol, gaz, madencilik ve altyapının ağırlığı, yani toprak rantına dayalı ilişkiler, toplumsal üretici güçlerin gelişimini (toplumsal emek üretkenliğinin geliştirilmesini) ve bunların yanısıra ortaya çıkan yeni toplumsal ihtiyaçları engellemektedir. Bu Cezayir ekonomisinde özel bir ağırlığı olan kapitalist rant-politik ilişkilerinin hem tıkanmasını ve tüm toplumsal-ekonomik gelişmeyi tıkamasını, ama hem de giderek zayıflamasını açıklar.

Bu ilişkiler sarsılmakta ve zayıflamaktadır; ama kendiliğinden ortadan kalkmaz, çünkü aynı zamanda kemikleşmiş/kurumlaşmış güç, iktidar, bölüşüm ilişkileri olarak vardırlar. Belli güç, iktidar ve bölüşüm ilişkileri, belli üretim ilişkilerine ve bunun içinde şekillenmiş belli sınıfsal, sınıf-kesimsel, toplumsal güç dengelerine göre belirlenir. Bu eskimiş ve engel haline gelmiş üretim ilişkilerinin sarsılması ve zayıflaması, onu çerçevelendiren güç, iktidar ve paylaşım ilişkilerini, onu bu çerçeve içinde yeniden-üreten sınıfsal-toplumsal güç dengelerini sarsar, eskisi gibi sürdürülemez hale getirir. Şimdi, bu çerçeve içinde bir dönem için pek güzel geçinip gidiyormuş gibi görünen tüm toplumsal sınıflar ve sınıf kesimleri, kendi farklı çıkarları doğrultusunda harekete geçecek, çatışacak, hem aşağıdan hem yukarıdan eylemleri, bir cendereye dönüşmüş olan bu eski toplumsal-siyasal düzen sınırlarını aşacak ve onu çatırdatacaktır.

7-

Cezayir’de toplumsal sarsıntılar 2007 yılında kanla bastırılan (kömür madenlerinin özelleştirilmesine karşı) madenci kenti direnişiyle başladı. 2011 yılında 1 milyon kamu işçisinin 1 aya yakın süren genel greviyle devam etti. Cezayir’de mevcut düzenin sürdürülmesinde çok kritik bir rolü olan petrol rantı gelirlerinin hızla düşmesi, ülkenin tüm sınıfsal-toplumsal dengelerinin yerinden oynamasını hızlandırdı. 2015 yılında 110 milyar dolara denk gelen kapitalist-rantiye devlet bütçesi, 2017 yılına gelindiğinde 67 milyar dolara, yani neredeyse yarıya düştü. Tüm dengeler bozuldu, çünkü kapitalist rantiye rejimin başlıca dayanakları arasında olan kamu sektörü, sendika, sosyal güvenlik, eğitim, sağlık, konut, üniversite, esnaf ve serbest meslek bürokrasilerini ve aristokrasilerini petrol gelirlerinin bir kısmıyla sübvanse ediliyordu.

Elbette petrol-rantı gelirlerinin daha önce yukarıdan aşağıya, küçük burjuvaziye ve sendika bürokrasisine kadar küçük kırıntılar biçiminde dağıtılması, kapitalist-rantiye rejimin alicenaplığından değildi. Rejimin üzerinde oturduğu sınıfsal-toplumsal güç dengelerinin bir ifadesiydi. Sosyal hak ve kısmi güvenceler, aslen Cezayir ulusal kurtuluş savaşının ürünüydü. Ulusal bağımsızlık savaşının asıl büyük gücü işçi sınıfı ve küçük burjuvaziydi. Cezayir burjuvazisi, savaştan sonra iktidarı elinde tutabilmek için, işçi sınıfı ve küçük burjuvaziye bir dizi hak tanımak zorunda kalmıştı. Burjuva ulusal-demokratik anayasa siyasal planda hemen hiç uygulanmadı; Cezayir burjuvazisi kitlelerin ulusal savaştaki demokratik kazanımlarında israrlı olmaması için, sosyal hak ve güvenceler sistemini adeta bir rüşvet gibi kullandı. Ne var ki Cezayir işçi sınıfının bir dizi sosyo-ekonomik kazanım adına, siyasal demokratik haklarının gaspedilmesine göz yummasının bedeli, giderek çürüyen burjuva-rantiye rejimine çok uzun yıllar süren bağımlılığı oldu.

Bürokratik devlet burjuvazisi, yükselen İslamcı burjuvazinin iktidarı alma girişimine karşı giriştiği iç savaşta, işçi sınıfı ve küçük burjuvaziyi yanında tutabilmek için kamusal hak ve kısmi güvenceler sistemini sürdürmek zorunda kaldı.

Cezayir kapitalizmi, iç savaştan sonra hızla neoliberalizm uygulamalarına yöneldi. Özelleştirme, taşeronlaştırma yaygınlaştırıldı. Fakat Cezayir işçi sınıfının, devlet güdümlü sendika rantiye-bürokrasisine karşın buna yanıtı oldukça sert oldu. 2007’de madenci kenti maden kömürü ocaklarının kapatılması ve özelleştirilmesine karşı ayaklandı. Kapitalist devlet, maden işçilerinin ve kent halkının büyük isyan ve direnişini ancak orduyla kuşatarak kanla bastırabildi. Ardından 1 milyona yakın kamu işçisinin özelleştirme ve taşeronlaştırmaya karşı süresiz fiili kitle grevi patladı. İşçiler mevcut özelleştirmelerin iptal edilmesini, özelleştirme ve taşeronlaştırmanın yasaklanmasını, kısıtlanan sosyal konut fonunun genişletilmesini istiyorlardı. Bu büyük mücadele kısmi kazanımla sonuçlandı. Kapitalist devlet, önceki özelleştirmelere de uygulanmak üzere özelleştirmeyi yüzde 49 ile sınırlamak, kamuda taşeronlaştırmayı sınırlamak, sosyal konut fonunu genişletmek zorunda kaldı. Aslında, Arap baharı döneminde gerçekleşen bu büyük grev hareketinin, özelleştirme ve taşeronlaştırmayı tümüyle kaldırma olanağı vardı. Ancak devlet güdümlü sendika, uzlaşarak grevi bitirdi. Her şeye karşın bu sınırlı kazanımlar bile, dünya çapındaki neoliberalizm saldırganlığını bir ölçüde sınırlayan ve duraksatan az sayıda örnekten biri oldu. Tabii bunda, 2011’de Ortadoğu ve Kuzey Afrika çapındaki grev, isyan, direniş dalgasının da rolü vardı.

Cezayir’de 2013’te de güney bölgelerindeki kent yoksulu gençlerin, varoşların küçük çaplı bir isyan ve barikat direnişleri dalgası yaşandı. Ne yazık ki sendikalı işçilerin ve küçük burjuvazinin desteğini alamadığı için yığınsallaşıp ülke çapına yayılamadı. Cezayir burjuvazisi, kitleleri soğutabilmek için 12 milyar dolarlık bir “sosyal fon” açıkladı. O dönem bunu yapabilmişti, çünkü petrol fiyatları en yüksek düzeyindeydi.

8-

Cezayir kapitalizmi, 2015’ten itibaren açık veya örtük İMF yönlendirmesiyle yeniden saldırıya geçti. İMF Cezayir biriminin raporları klasikti: Cezayir’de büyük bir ahbap-çavuş sektörü, büyük bir kamu sektörü, büyük bir kayıt-dışı sektör olduğunu ama küçük bir özel sektör olduğunu söylüyor, bu dengenin tersine çevrilmesini istiyordu. İthalatın vergilerle kısıtlanmasını, dolaylı vergilerin artırılması, temel geçim meta ve hizmetlerinin fiyatlarının serbest bırakılmasını, özelleştirme ve taşeronlaştırmanın hızlandırılmasını buyuruyordu.

2015’ten itibaren zamlar ezicileşmeye başladı. Cezayir halkının geleneksel gıda paketinde yer alan ve daha önce görece ucuz olan sardalya balığı, taze meyve ve sebze, 2016’da (2001’e göre) tam 3 kat pahalandı. Türkiye’de gıda ortalama aile bütçesinin yüzde 30’unu oluşturduğu halde AKP’nin yerel seçimleri kaybetmesinde önemli rol oynadı. Cezayir’de ise gıda, ortalama aile bütçesinin yüzde 40’ını oluşturuyor ve bu oran güvencesiz işçi ve kent yoksullarına doğru gidildikçe 2 katına çıkabiliyor. Türkiye’de patates-soğan ve tanzim satış kuyruklarının yarattığı etkinin çok daha büyüğünü Cezayir’de sardalya ve yaş meyve fiyatları yarattı.

28 Aralık 2016’da Buteflika, tüm ürünlerde KDV’yi yüzde 2 artıran bir kararı geçirmek isteyince, Ulusal Esnaf ve Zanaatkarlar Birliği (Cezayir’in TESK’i) “aşırı fiyat artışlarına karşı” bir haftalık eylem kararı aldı, kepenk indirdi. Esnafın bu kararı, devlet iktidarına nefreti ve sayısız tarihsel isyanı ile meşhur Berberi ağırlıklı Kabile bölgesinde, yanısıra Beyaya ve Buyra bölgelerinde güvencesiz işçi, işsiz ve kent yoksullarının, gençlerin ilk isyan ve polisle sert çatışmalarını tetikledi. Esnaf ve Zanaatkarlar Birliği, bunun üzerine “enformal ithal ekonomi baronlarının devleti vergi artışlarına zorlayarak yasal satışları düşürmek, kendi paralel ekonomilerini büyütmek için bu şiddet eylemlerini kışkırttığı” tarzı bir açıklama ile kendini bu kitle eylemlerinden hemen ayırdı ve kendi eylemlerini geri çekti. Kapitalist rantiye devlet iktidarı, Cezayir halkını pencerelere milli bayrak asarak “şiddet eylemlerini protesto etmeye” çağırdı.

Cezayir’de eylemleri “dış mihraklı” ilan ederek rejimin sosyal tabanı olarak gördüğü sendikalı işçiler ve küçük burjuvaziden tecrit etmeye çalışması geleneksel olmakla birlikte, bu durum Cezayir siyasetinde bir değişimi gösteriyordu. Cezayir’de devlet, yakın zamanlara kadar, ekonomik yeniden-bölüşümün iyileştirilmesi için yapılan barışçıl eylemlere karşı nisbeten müsamahakardı. Bu tür eylemler rejim açısından eskiden pek tehdit içermezdi, çünkü kitleler korkunç iç savaş ve şiddetle siyasetten bezdirilmişti, rejimi de konut, sağlık, eğitim, altyapı yoluyla petrol rantlarının meşru “sosyal yeniden dağıtımcısı” olarak görüyordu. Yani Cezayir’de kamu işçilerinin ve küçük burjuvazinin “siyasete bulaşmama” ve “kapitalist devlet bürokrasisinin skandallarına göz yumma” karşılığında ekonomik yeniden-bölüşümden kendi küçük “sosyal pay”ını istemesi, petrol gelirlerinin yüksek olduğu dönemde, gelenekselleşmiş bir tür “sınıf uzlaşması” biçimiydi. Devlet güdümlü sendika, meslek ve esnaf örgütleri bürokrasisi de “sosyal rant dağılımı uzlaşmacılığı”nın güvencesiydi.

Ama uzlaşmaz sınıflar arasında uzlaşmalar, neden, nasıl ve mekanizmaları ne olursa olsun geçicidir. Sermaye birikimi ve rejiminin tıkanması, eninde sonunda bu “balayı” dönemi ve mekanizmalarını yıkar ve tüm sınıfları yeniden mücadeleye davet eder. Bu aynı zamanda, eskimiş ekonomik ve siyasi rejimin tüm “sosyal” tampon mekanizmalarıyla birlikte sonuna yaklaşmasıdır. Petrol rantı gelirlerinin dibe vurmasıyla, artık bu tür ekonomik istemler bile rejim için büyüyen bir tehdit haline geldi. Nitekim sınıfsal-toplumsal eylemler 2015’ten itibaren yeniden büyümeye başladı. 2015 baharında gaz fiyatlarının artmasına karşı bir dizi gösteri oldu. Mart-Haziran 2016’da sözleşmeli öğretmenlerin ülke çapında kitlesel gösteri ve yürüyüşleri yaşandı. (Türkiye’deki bir dönemki “sözleşmeli ve ataması yapılmamış öğretmenler hareketi anımsansın.) Kapitalist rantiye devlet, her iki hareketi de zorla bastırdı.

Ekim 2016’da parlamento kamu işçi ve emekçileri için emeklilik yaşının yükseltilmesi tasarısını tartışmaya açtı. Sendikalı kamu işçileri buna oldukça güçlü eylemlerle yanıt verdi. Polis işçi eylemlerini bastırmaya çalıştı ama tepkiler büyüdü. Buteflika sonunda parlamentodan çıkan mezarda emeklilik yasasını veto edip 2 yıl ertelemek durumunda kaldı. Ama kamu işçilerinin eylemleri, yasanın tümden iptal edilmesi, kamuda yeni özelleştirme ve taşeronlaştırma tasarılarının geri çekilmesi, konut sorununun çözülmesi istemiyle devam etti. Artık hemen herkes ilan edilmemiş bir İMF “sosyal yıkım” paketinin uygulandığının farkındaydı.

9-

Bu arada “yüksek siyaset” sahnesinde ilginç şeyler oluyordu. Mayıs 2018’de bazı devlet yetkileri yüzlerce kilo kokainle yakalandılar ama olay birkaç tutuklama dışında örtbas edildi. Daha sonra alt parlamento başkanı anayasaya aykırı biçimde görevden alınmak istendi. Buteflika ülkenin en yüksek rütbeli generali Abdelgani Hamel’i kovdu. Ali Gediri diye bir emekli general, Buteflika’nın engelleme çabasına karşın başkanlığa adaylığını koydu. Daha önce rejimle iyi geçinmeye özen gösteren özel büyük sermaye grupları, özellikle Cezayir’in en büyük tekelci sermaye grubunun sahibi Esad Rebrap, Buteflika’nın mezarda emeklilik yasasını veto etmesine sert tepki gösterdi, vb.

Bunlar, burjuvazi, devlet ve rejiminin hemen her türlü kurum ve mekanizmasında artık gizlenemez hale gelen karışıklık ve güç mücadelelerinin yaşandığını gösteriyordu.

Cezayir’de 2016-18 döneminde, artık hemen herkes işlerin eskisi gibi gitmediğinin, mevcut rejimin eskisi gibi sürdürülemez hale geldiğini farketmeye başlamıştı. Nasreddin Hoca’nın “yorgan gitti kavga bitti” diye bir fıkrası vardır. Cezayir’de ise “yorgan gitti, kavga başladı.” Sınıfsal-toplumsal çatışmaları örten ve yumuşatan petro-rant yeniden bölüşüm mekanizmaları zayıfladıkça, tüm çelişki ve çatışmalar açığa çıktı ve sertleşti.

9-

Mart 2019’da patlayan milyonların direniş hareketinin tarihsel arka plan tablosunu kısaca vermeye çalıştık. Rejim kabuğu altında hepsi “halinden hoşnut ve uyumluymuş” gibi görünen/sanılan tüm toplumsal sınıf ve kesimlerin yıllar öncesinden nasıl hareketlenmeye, çatışmaya ve bu eskimiş rejim kabuğunu çatırdatmaya başladığı görülsün. Büyük direniş öncesi bu tarihsel sürecin görülmesi her toplumsal sınıf ve kesimin farklı ve çelişen çıkarlarını, hareket tarzlarını ve bazı karakteristik özelliklerini görmek, dolayısıyla bugünkü direniş hareketini anlayabilmek açısından önemlidir.

Ekonomik, toplumsal, siyasal-üstyapısal kriz, 2015’ten itibaren iyice belirginleşti, derinleşti. Yönetenler eskisi gibi yönetemiyor, yönetilenler eskisi gibi yönetilmek istemiyor, bunu giderek artan eylemleriyle gösteriyorlardı. Tüm sınıflar arasında mevcut rejim çerçevesindeki zoraki “uzlaşma” görünümü çöküyordu. Üstelik bu “uzlaşma”dışında, yani petrol rantlarının yeniden dağılımı kanalları olan kamu istihdamı, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, sosyal konut ve altyapı sisteminin dışında bırakılan büyük bir kesim, enformal sektörde çalışan kayıtsız, güvencesiz işçiler, dev çaplı işsizler, kent ve kır yoksulları, ezilen ırk/ulus olan Berberiler de tarih sahnesinde yerini almaya başladı.

Modern kent küçük burjuvazisi, sözleşmeli öğretmenler hareketinde ve onun zorla bastırılmasında, kendi sınıfsal konum kaybını ve yıkıcı işçileşme sürecini dehşetle gördü. Artık rejimin kendisine bireysel eğitim ve yetenekleriyle yükselme olanağı bir yana, eski durumunu koruma olanağı bile vermediğini görüyordu. Küçük burjuvazinin hali vakti yerinde kesimleri ve üst orta sınıf kesimleri bile, otomobil ve lüks tüketim mallarına yüksek vergiler getirilmesinden rahatsızdı. Ayrıcalık ve statü simgesi olarak gördükleri marka tüketim olanaklarını (marka otomobil ve cep telefonları, dışarıda yemek, kültür-sanat tüketimi, vd) eskisi gibi sürdüremez hale gelmişlerdi. Eğitim ve yüksek öğretim sistemleri zaten büyük bir gerileme içindeydi. Sınıf atlama hayalleri bir yana, küçük burjuvazinin genişleyen bir kesimi için işsizlik, güvencesizlik ile sınıf düşme mekanizması haline geldi. Küçük esnaf ve küçük patronlar, maliyet ve vergi artışları, süpermarket ve büyük mağazalar, pekçok üründe “paralel piyasa” gibi işleyen ithalat rejimi karşısında boğuluyordu. Küçük köylü ve balıkçıların çözülmesi hızlandı, tarım et balıkçılık ürünlerinde fahiş zamlara karşın onlar maliyeti bile kurtaramıyorlardı. Tarlalar tekneler bankalara ipotekliydi.

İşçi sınıfının farklı kesimleri arasında ciddi eşitsizlikler vardı. Başta enerji, maden, liman, telekomünikasyon olmak olmak üzere kamu işçilerinin bir kesimi hem tarihsel mücadele kazanımları, hem de rejimin daha önce kilit sektörlere uyguladığı sübvansiyon nedeniyle görece yüksek ücret alıyorlardı. Ayrıcalık olarak gördükleri ücret, sosyal konut ve sosyal haklarını kaybetmekten korkuyorlardı. Aşırı düşük ücretlerle kölece çalıştırılan özel sektör, taşeron, kayıt dışı, güvencesiz işçileri ve işsizleri tehdit olarak görüyorlardı. Bu büyük güvencesiz işçi, işsiz, yoksul kesimleri ise kamu işçilerini işçi aristokrasisi ve rejimin bir bileşeni ve dayanağı olarak görüyordu.

Özel sektör büyük burjuvazisi, hem kamu sektörü ve bürokrasinin gücünden hem de bunlarla iş bağlayan enformal sektörden rahatsızdı. Petrol gelirlerine dayalı ithalat ve tedarik rejimi, imalat sanayi sermayesinin, kobilerin, yan sanayinin gelişimini engelliyor; asıl büyük ithalatçı ve toptancı ticaret burjuvazisini ihya ediyordu. Burjuvazinin devlet/özel sektör, iç piyasa/ithalata çalışan kesimleri, rant/sanayi kesimleri, resmi/kayıt-dışı/paralel (tefeci, tüccar, işbağlayıcı vd) arasında çekişmeler ve çatışmalar vardı. Kapitalist devletin rant bürokrasisi şiştikçe şişti, şimdi rant hortumları daralınca, çeşitli kesimleri arasında güç ve paylaşım mücadelesi başladı. Ordu, polis ve başkanlık bürokrasilerin hem kendi içlerinde hem de birbiriyle sürtüşme ve çelmelemeler arttı.

Aslında 2013’te felç geçirdikten sonra bir daha kamuoyu önüne çıkamayan Buteflika’nın kendisi de bir enkazdan ibaretti. Devleti gerçekten onun mu yönettiği yoksa o olmadığında tüm siyasal-toplumsal fay hatlarının harekete geçmesinden korkan kapitalist rantiye devlet kiliklerinin geçici konsensus için onu bir kukla olarak mı kullandığı bile belli değildi. Cezayir üzerinde ve içinde emperyalist ve bölgesel mali oligarşik kapitalist güçlerin (Fransa, ABD, Çin, Rusya, Suud, BAE, İran, Türkiye, vd) entrika ve paylaşım mücadelelerini hiç saymıyoruz. Rejim iç savaşta islamcıların fanatik kesimlerini ezdikten sonra liberalleşmiş görünen kesimleriyle (İhvan) kendi egemenliğinde bir ittifak yapmıştı. Suud-Mısır ekseni bundan rahatsızdı. ABD de Cezayir ve yeraltı kaynakları üzerinde Fransa hegemonyasından ve buna eklenen Çin, Rusya etkilerinden rahatsızdı.

Büyük direniş Buteflika’nın 20 yıllık iktidardan sonra 5. kez başkanlığa adaylığını açıklaması, ya da onu bir uzlaşma aracı olarak gören devlet kliklerinin bundan başka bir ömrünü uzatma yöntemi bulamamasıyla patladı. Peki Cezayir toplumunun Buteflika’dan hoşnutsuzluğu artmasına karşın neden onun 4. dönemini sineye çekmişti? Nedeni Cezayir’in toplumsal-siyasal formasyonunun yukarıda bazılarına değindiğimiz özgüllükleridir. Buna Cezayir toplumunun içine işlemiş iç savaş yorgunluğu ve korkusunu ve Cezayir’in iki yanındaki Libya ve Suriye’de yaşanan çöküntü, yıkım ve savaş kaosunun bu korkuyu büyütmesini ekleyelim. Buteflika rejimin 2011-13’te büyük işçi grevi (ve Arap baharı) karşısında kesenin ağzını biraz açarak, ve “istikrar” vaadi ile ömrünü biraz uzatabilmişti. Buteflika, 2016’da mezarda emeklilik yasasını veto ederek yine buna oynadı. Belli ki kendi rejimi içinde bile suyu ısınmıştı, şu eski ama içi boş “ulusal halk kahramanı, halkın koruyucu ve kollayıcısı” imajını piyasaya sürüyor, halktan destek arıyordu. Ya da (özel sektör burjuvazisi değilse bile) devlet klikleri böyle bir manevrayla onun başkanlığını, yani aslında rejimin ömrünü 5 yıl daha uzatabileceklerini ummuşlardı. Oysa eski çamlar çoktan bardak, eskimiş rejim de kadük olmuştu. Zam ve vergi sağanağı göğe çıktığı, konut için en az 5 yıl beklemek gerektiği, tarihsel mücadele kazanımları ve sosyal hakların durmaksızın budandığı, eski yeniden bölüşüm mekanizmalarının suyunu çektiği, en barışçıl eylemlerin bile zorbaca bastırıldığı, kentlerde kimlik kontrolsüz adım atılamaz hale geldiği koşullarda kitlelerin öfkesi yatışacak gibi değildi.

Büyük isyan ve direniş hareketi öncesi Cezayir toplumsal tablosu kabaca böyleydi. Bu tablo, Cezayir’de sokağa çıkan kitlelerin muazzam sayısını açıklamaya yeter: 40 milyon nüfuslu ülkede, yaklaşık 8-10 milyon kişi, sokaklara döküldü! Bu sayı, 2011’den bu yanaki kitle hareketlerinde nicelik olarak 3. sırada (Hindistan: 100 milyon, Mısır: 15 milyon), nüfusa oranla ise ilk sıradadır. Cezayir nüfusu Türkiye’nin yaklaşık yarısıyken, sokağa çıkanlar Gezi’dekinin yaklaşık iki katıdır.

10-

Cezayir’deki tablo, Marx’ın, toplumsal üretken güçler ile eskimiş/engelleyici üretim ilişkileri (ve devleti/üstyapısı) arasındaki ve sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin iç bağıntısına ve eski siyasal-toplumsal düzeneği sarsan ve çatırtan gelişimine ilişkin tahlilini bir kez daha doğrular.

Hatta öyle bir durum ortaya çıkacaktır ki, bu rejimi korumak için yapılan hamleler bile onu daha fazla çatırdatmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Buteflika’nın 5. kez aday yapılmasının kitleleri çıldırtması gibi. Hatta alt sınıfların eski durumlarını ve eski bölüşüm ilişkilerindeki yerlerini korumak için mücadelesi bile, bu eski ilişkileri daha fazla çatırdatacaktır. Eskimiş rejimin artan baskıları ne olursa olsun, yukarda artan çekişme ve çatışma belirtileri, kitleler tarafından eskiden “düşmez kalkmaz” gördükleri rejimin zaafı ve zayıflaması olarak hemen farkedilecek ve eylem cesaretini artıracaktır. (Marx buna, 18 Brumaire’de “yukarıdakiler keman çalınca aşağıdakilerin oynamamasını nasıl beklersiniz?” der.)

Zayıflayan, çatırdayan üstyapı/iktidar ilişkileri kaçınılmaz olarak öne çıkar. Çünkü, toplumsal üretici güçler/üretim ilişkileri çatışması ve bu temelde gelişen/itilim kazanan sınıfsal-toplumsal mücadeleler kaçınılmaz olarak iktidar ilişkilerine yönelir ve değiştirmeye çalışır; siyasal-toplumsal güç ve iktidar ilişkileri değişmeden hiçbir şey değişemez. Şimdiki sorun şudur: Eskimiş ve çatırdayan üstyapı/iktidar iktidar ilişkilerinin çözülmesi (ya da yıkılması) nereye kadar götürülecek ve yeni bir üstyapı hangi ölçüde, kimler tarafından nasıl kurulabilecek? Bu iki sorun kopmaz biçimde, diyalektik olarak birbirine bağlıdır. Çünkü eskinin çözülmesi (ya da yıkılması) ne kadar ileri götürülürse yeni’nin önü o kadar açılır. Ve ama, kitlelerin yeni bir yaşam özlemi ne kadar köktenci ve devrimci ise, eskinin çözülmesi de ancak o kadar ileri götürebilir. Cezayir’de kitle hareketinin Buteflika’yı indirmekle yetinmeyip tüm eskimiş rejimin (başta genelkurmay ve hükümet olmak üzere, şu “3B”) gitmesini istemesi ileri ve önemli bir adımdır. Fakat bu kaçınılmaz bir “geçiş süreci” olacağına göre, neye ve nasıl geçileceğini ve bu geçişin kimlerin (hangi sınıfların) güç ve inisiyatifinde yapılacağını da ortaya konmak zorundadır.

11-

2011-19 döneminin dünya çapındaki büyük kitle grev, isyan ve direniş dalgalarının en temel sorunlarından biri, iktidarı doğrudan alacak güç, bilinç ve örgütlülüğe henüz sahip olmaması. Bunun için gelişkin bir devrimci militan önderlik, işçi sınıfının bağımsız gövdesel devrimci önderliği, küçük burjuvazinin hiç olmazsa liberal bulanıklardan sıyrılarak işçi sınıfına yakınlaştırılması, konseytik (işçi-kent yoksulu veya işçi-küçük burjuva ittifağının) iç savaş ve iktidar organlarının ortaya çıkması, ve tabii silahlı ayaklanma gerekir.

Bunun için teorik, programatik, siyasal, örgütsel planda çözülmesi gereken pek çok sorun, alınması gereken bir yol var. Örneğin işçi sınıfının farklı yakalarının (mavi/beyaz, sendikalı/güvencesiz, çalışan/işsiz, kadın/erkek, genç/yetişkin, yerli/göçmen, ezen ulus/ezilen ulus, vd) birleşik bağımsız birliğinin sağlanması, bu tür hareketlerde öne çıkan küçük burjuvazinin işçi sınıfına yakın geniş kesimlerinin liberal bulaşığından sıyrılması, vd. Tarih eninde sonunda buraya doğru evrilecek, ama henüz o noktada değiliz.

Bu koşullardaki büyük kitle hareketleri eskimiş rejimleri sarsıp çatırdabiliyor; ama temel düzen kurumlarını (düzenli ordu, polis, bürokrasi, başkanlık, parlamento vd) dağıtamayıp, yalnızca tepe yöneticilerin defedilmesini ve bu kurumların reforme edilmesini/yeniden düzenlenmesini isteyebiliyor. Bu sınırlar altında bir siyasal devrimden bahsedilecekse, o zaman bu “geçiş”in sloganı, aşağıdan güçlü bir basınç altına alınacak, “kurucu meclis” ve “geçici devrimci hükümet” olacaktır. Bu da yetmez, aşağıdan güçlü bir kitle basıncını geliştirmek ve kalıcılaştırmak, bu kurucu meclisin ve hükümetin oluşturulmasını sağlamak, gerektiğinde savunmak, gerektiğinde bunların da sınırına dayanıp aşabilmek için, üretim ve yaşam alanlarında (fabrika ve işyerleri, işçi emekçi mahalleri, okullar vd) işçi/kitle/halk organlarının/meclis ve platformlarının örgütlenebilmesi, ve bunların kitle hareketine yön verebilmesi gerekir.

Ancak dikkat edilsin, kurucu meclis ve geçici devrimci hükümet! Günümüzde burjuvazinin hiçbir kesimi, eski rejime ne kadar muhalif olursa olsun, neoliberalizm veya en fazla liberalizmi aşamaz. Bu tür hareketlerde proletarya ve yarı-proleter kitlelerin gövdesel ve bağımsız önderliği ve ağırlığı olmadığı durumda ise, öne çıkan küçük burjuvazi, halkçı demokratizm ile liberalizm arasında eklektik bir hal içindedir; genellikle liberal halkçı demokratizm çerçevesinde hareket etmektedir. (Liberal halkçı demokratizm içinde hangisinin ağırlıklı olacağını; liberalizm mi, demokrasi mi, burjuva demokrasi mi, küçük burjuva demokrasisi mi, yine koşullar ve hareket içindeki güç dengeleri ve ittifak politikaları belirler.) Liberal halkçı demokrasi aşağıdan halkın eylemini barışçıl olmak koşuluyla reddetmez; ama iktidarın parlamentoya devredilmesini, ve muhalefetin temsilcilerini içeren geçici bir hükümetin kurulmasını, ve aşağıdan halkın basıncı da dahil olmak üzere burjuva veya halkçı demokratik görevler kapsamında ilerletilmesini öngörür. Peki bu mümkün müdür?

Büyük burjuvazinin, ordu, polis, bürokrasi gibi kurumların (emperyalist ve bölgesel kapitalist güçlerin müdahil olma biçimlerini hiç saymıyoruz) gücünü koruduğu durumda mümkün değildir. Ordu, polis, bürokrasi gibi kurumların kendi iç çatlaklarıyla zaafa düştüğü koşullarda bir ihtimal gibi görünse de, yine değildir, çünkü tekelci oligarşik iç ve dış kapitalist güçlerin gücünü koruduğu durumda, böyle bir parlamento ve geçici hükümet, muhalefetin hatta direniş hareketinin temsilcilerini içerse bile, büyük kapitalist güçlerin denetiminden çıkamaz. Bu durumda olabileceğin en fazlası (Arap baharları sürecinde en ileri örnek olarak bilinen) Tunus örneğidir; ittire kaktıra ve sürekli aşağından basınçla, geri düzeyde bir burjuva neoliberal demokrasiye geçiş.

Kaldı ki oraya gelmeden, büyük kitle hareketi içinde hangi sınıf ve eğilimlerin belirleyici olacağı önem taşır: Burjuva neoliberal demokratizm mi (tekelci oligarşik burjuvazi), burjuva liberal demokrasi mi (orta burjuvazi, üst orta sınıflar), liberal halkçı demokrasi mi (ezilen cins ve ulusun burjuvazisi ve orta sınıfları, beyaz yakalıların üst ve orta kesimleri, işçi ve kamu emekçisi bürokrasisi ve aristokrasisi, orta sınıf sol reformizm, vd), halkçı demokrasi mi (küçük burjuvazi ve işçi sınıfı)? Burada sosyalist devrimci demokrasi veya halkçı devrimci demokrasi’den henüz bahsetmiyoruz, çünkü bunlar mevcut temel düzen kurumlarının dağıtılmasını, iktidarın doğrudan kitleler tarafından alınmasını, proletarya-kent/kır yoksulları diktatörlüğünü veya işçi-küçük burjuva ittifakıyla devrimci demokratik diktatörlüğü gerektirir. Cezayir programatik olarak sosyalist devrim kapsamındadır. Ancak bunun için işçi sınıfı temelinde güçlü bir komünist önderlik, işçi sınıfının bağımsız gövdesel önderliği ve güçlü bir sosyalist sınıf bilincine ve militanlığına sahip öncü işçi kesimine sahip olabilmesi gerekir.

12-

Şimdi çizmeye çalıştığımız bu çerçeve içinde Cezayir’deki büyük kitle hareketinin içindeki sınıf eğilimlerine bakalım:

Kitle hareketinin ilk dönemlerinde, Buteflika’nın gitmesini ama Buteflika rejiminin eleştirel olarak desteklenmesini, sadece kısmen revize edilmesini isteyen; yanısıra Buteflika’nın gitmesini yeterli bulan ve “tüm Cezayirlilerin birliği, bütünlüğü, kardeşliği, hoşgörü” vb isteyen liberal çevreler vardı. Yine aşırı milliyetçi (Türkiye’de Gezi’de “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” benzeri) çevreler vardı. Bunlar kitle hareketinin gelişimi içinde epey çabuk biçimde elimine edildi. Yine emekli general Gerdiri’nin adaylığı, ki bürokratik devlet burjuvazisinin bir kesimini temsil ediyor, kitleler içinde fazla bir zemin bulamadı. Kitle hareketi içinde belli bir kitleselliğe sahip bir islamcı kesim de var. Ancak onların öne çıkması ordunun darbe yapmasının bahanesi olacağından ve modern kent küçük burjuvazisi ve sendikalı işçiler tarafından da istenmediklerinden, şimdilik kent merkezlerindeki eylemlerde geri planda durup genel ortama uyma, seçimleri bekleme gibi klasik islamcı taktiğini izliyorlar.

Diğer kutupta ise başlangıçta, “kurucu meclis” ve bununla bağlantılı olarak (işçi bölgelerinde, mahallelerde, okullarda, vd) “halk meclisleri” sloganı vardı. Bu sloganlar, kitle eylemlerinin ve istemlerinin önünü açık tutmayı; büyük burjuvazi, gericiler, liberaller vb arasında bir konsensusu engellemeyi; hareketi emekçi halk ekseninden ileriye çekmeyi hedefliyorlardı. (Cezayir’de işçi sınıfının bağımsız örgütlenme ve önderliğini savunan çevreler, gördüğümüz kadarıyla oldukça zayıf.) Yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi, bir “kurucu meclis”, bu tür aşağıdan kitle demokrasisi organları olmadan olmaz. Cezayir’de bu tür kitle meclis/forumlarının ne kadar ortaya çıkıp çıkmadığına dair ayrıntılı bilgimiz yok. Gezi tarzı bazı forum/meclisler var görünüyor, ama bunların fabrika/işyerleri, işçi-emekçi mahallelerine yayıldığına dair bir bilgi yok. Kaldı ki bunların biçimsel olarak varolup olmamasından daha önemli olan, sınıfsal bileşimi ve siyasal-ideolojik içeriğidir. Çok sınırlı bazı haber ve yorumlara göre, varolanların -Gezi’de olduğu gibi- oldukça biçimsel kaldığı söyleniyor. Yani demokratik işleyiş olsun, herkes sözünü söylesin… Evet, onyıllardır ağır despotizm koşullarında yaşayan halkların “biçim” olarak demokrasiye düşkünlüğü gayet anlaşılırdır; ama temel sorun, bunların gerçekten ne kadar (hiç olmazsa) devrimci demokratik bir içeriğe sahip olduğu, ve gerçekten kitlelerin kendi kararları ve eylemlerini birleştiren organlar olup olmadıklarıdır. Yani mesele bunların bir biçimde kurulması ve bir biçimde işletilmesi değil, işçi-emekçilerin gerçek sınıfsal (ekonomik, toplumsal, siyasal) istem, ihtiyaç, özlemlerini temsil edebilmesinin güvenceye alınmasıdır. Günümüz liberal halkçılığının ve küçük burjuvazisinin biçimsel demokrasi anlayışı, kim olursan ol, liberal, muhafazakar; “serbest atış” tarzındadır. Bu da bir yana, işçiler, kent yoksulları kenara itilir, ağzı iyi laf yapan küçük burjuvalar yine baş köşeye kurulur, vb. Bu tür kitle forumları; kent merkezlerinde küçük burjuvazi, üst orta sınıflar ve liberallere karşı, işçi-emekçi bölgelerinde ise islamcılar, milliyetçilere karşı güçlü bir sınıfsal-siyasal-ideolojik mücadele verilmeden, gerçekten devrimci, hatta demokratik organlar bile olamaz. (Çoğu Gezi forumunda küçük burjuva reformist siyasetlerin nasıl başköşeye oturduğunu, bırakalım mavi yakalı işçileri, beyaz yakalı işçi örgütlenmeleri çağrısı yapanların bile nasıl kenara itildiğini hatırlayalım.)

Başlangıçta, bunun etki alanı henüz sınırlıyken “kurucu meclis” ve “halk meclisleri” sloganlarını yükseltenler, Buteflika düşüp, kitle hareketinin rejimi çözmede daha ileri gitmeyi istediği, yani tam da bu sloganların koşullarının geliştiği süreçte, bu sloganları geri çektiler ya da ertelediler.

Başlangıçta “anayasal reform” istemi daha geniş bir kesimin sloganıydı. Bu slogan da geri çekilmiş görünüyor.

Şu an “halk egemenliğinin (yeniden) tesis edilmesi” sloganı çerçevesinde, bir “konsensus”, bir ağırlık merkezi oluşmuş görünüyor. Bu slogan, Cezayir ulusal demokratik bağımsızlık savaşının kazanılmasından sonra yapılan, halk açısından belli ekonomik, sosyal, siyasal-demokratik kazanımlar içeren, ancak siyasal-demokratik yönü hiç uygulanmadığı gibi, ekonomik-sosyal boyutu da son dönemlerde artık uygulanmayan, ulusal burjuva demokratik anayasanın uygulanması istemini içeriyor. “Kurucu Meclis” (yani yeni anayasa) ve “Anayasal Reform” sloganları da bu çerçevede geri çekilmiş, aslında epey muğlak “Halk Egemenliğinin Tesis Edilmesi” sloganı içinde eritilmiş, bir uzlaşım gibi görünüyor. “Halk” kimlerden oluşuyor, liberal burjuvazi veya üst-orta sınıflar buna dahil mi, belli değil. “Halk Egemenliğinin Tesis Edilmesi”nin organları ve yöntemi ne olacak, kimler (hangi sınıflar ve sınıf kesimleri) tarafından nasıl uygulanacak belli değil. “Halk Egemenliğinin Yeniden Tesis Edilmesi” kimden isteniyor, eski rejim güçlerinden mi? Kitlelerin istemi doğrultusunda General Salah ve hükümetteki “3 B” giderse, bu yeterli mi sayılacak? Ya da ne tür bir geçici hükümet ve bileşimi, ne tür bir karar sistemi, yeterli sayılacak? Belli değil. Varolan ama uygulanmadığı söylenen eski anayasa, “halk egemenliği” anayasası mı; yani küçük burjuva halkçı demokratik bir anayasa olarak mı, yoksa aslen ulusalcı burjuva demokratik bir anayasa olarak mı görülüyor? Bunu kim neye göre yorumlayacak, uygulanırsa mevcut kurum ve ilişkilerden hangilerinin buna uygun olup olmadığına kim nasıl karar verecek? Belli değil.

Bizim anladığımız kadarıyla, içinde çıkarları çelişen, istemleri farklı farklı çok sayıda sınıf, sınıf kesimi ve eğilimi kapsayan direniş hareketi temsilcileri, hareketi bir arada tutabilmek ve gücünü şimdilik eski rejimin kanırtılmasında (Genelkurmay başkanı ve “3 B”nin gitmesi) yoğunlaştırmak için, bu tür çok esnek ve muğlak bir formülde şimdilik uzlaşmış görünüyor. Ne var ki “en geniş kapsayıcılık” adına bütün bu muğlaklıkların hareketin sonraki evresinde dezavantaja dönüşmesi, kaçınılmaz. Çünkü göründüğü kadarıyla, ideolojik-siyasal bir mücadeleyle ve sınıfsal-siyasal farkları netleştirerek varılmış bir “taktik ittifak” değil (stratejisiz taktik olmaz!), bir müzakareci uzlaşım ortalaması yani “konsensus”tan ibaret.

Üstelik geleceğe dönük olmaktan çok geriye dönük. Yapıldığı dönemde az gelişmiş bir kapitalist ülkenin ulusal burjuva demokratik anayasası olan bu çerçeve, günümüzde orta gelişmişlikte kapitalist toplumun kat kat büyümüş çelişkilerine, ihtiyaçlarına, özlemlerine, (hele ki işçi sınıfının, emekçilerin) yanıt verebilir mi? Bu eski ulusal burjuva devrimin hayaletini geri çağırmanın pek ötesine geçemez. Marx, proleter devrimlerden önceki demokratik devrimler için şöyle der: “Daha önceki devrimlerin kendi öz içeriklerini kendilerinden gizleyebilmek için tarihsel anımsamalara gereksinmeleri vardı.” (Marx, 18 Brumaire) Yani burjuva sınıfsal içeriğini gözlerden gizlemek için, eski devrimlerin şanına, zaten gerçekleştirilmiş olana, geri dönerek, günümüzdeki asıl sosyal devrim ihtiyaç ve zorunluluğunu gizlemek.

Şuna indirgenmiş oluyor: “Biz bir zamanlar oldukça görkemli bir ulusal demokratik devrim yapmıştık, ama devrimimizi birileri çaldı, şimdi buna geri dönülmesini ve uygulanmasını istiyoruz.” O zaman tüm mesele, önceki demokratik devrimin “tamamlanmamış olduğununa” indirgeniyor demektir. Bu tastamam küçük burjuva bir formüldür:

“Her kim ki, eyleminde sadece ‘burjuva demokratik devrimin tamamlanmamış’ olduğu basit formülünden esinlenirse, salt bu yüzden küçük burjuvazinin burjuvazi karşısında mutlak bağımsız olabileceğine kefil oluyor demektir. Onun için, şu içinde bulunduğumuz zamanda, kendisini, acınacak biçimde küçük burjuvazinin eline teslim ediyor demektir.” (Lenin, Taktik Üzerine Mektuplar)

Şu anda Cezayir’deki hareket de bu merkezde görünmektedir. “Halk egemenliğinin tesis edilmesi” bırakalım işçi-emekçi iktidar organlarını, bir kurucu meclis ve geçici devrimci hükümet istemini de içermediği ve dışarda bıraktığı için, demokratik küçük burjuvazinin liberal burjuvazinin etkisinden de sıyrılamadığını göstermektedir. Bu durum, kamu işçilerinin tabandan baskısı ve Buteflika’nın düşüşü ile muhalefet safına geçmiş görünen eski rejimin sendikal rant bürokrasilerini yıkamamış olmasından, güvencesiz, kayıt dışı, işsiz geniş kitlelerin ise örgütsüzlüğünden kaynaklanmaktadır. Günümüzde bu tür hareketler, büyük sanayi işçilerinin bürokratik, en fazla reformist sendikaların kontrolü altında olması, geniş güvencesiz, kayıt dışı işçi ve işsiz kitlelerin ise örgütsüz olması, kent merkezlerinde yoğunlaşan modern kent küçük burjuvazisinin öne çıkması ve hareket üzerinde belirleyici olabilmesi ile karakterize olmaktadır. Ama önemli bölümü işçileşmiş veya işçileşme sürecinde olan beyaz yakalılar da aslında bir işçi sınıfının oluşum halindeki bir bileşeni olduklarını kabul etmek istemeyen işçilerdir.

Bir şiir dizesi okyanusta sal üzerinde kalmış bir kazazedenin ağzından şöyle haykırır: “Su, su, her taraf su/Ama içmeye bir damla bile yok!” Her taraf işçi, toplumun çoğunluğu işçi; beyaz yakalı, kent-kır yoksulu denilenlerin büyük bölümü de aslında işçi ya da yarı-işçi, ama gelişkin, bağımsız devrimci sınıf bilinçli işçiler henüz çok azınlıkta, sosyalist sınıf bilinçli işçiler ise, eser miktarda. Meselenin hep gelip dayandığı nokta, komünist devrimci önderlik sorunuyla birlikte, işçi sınıfının tüm yakalarını birleştirebilecek yeniden oluşum süreci sorunudur. Bu tür mücadelelerin büyük tarihsel önemi, aynı zamanda bu süreci ne kadar geliştirdikleri, hızlandırdıkları ile ölçülebilir.

13-

Cezayir’de süreç bitmiş değil. Meydan ve sokak hareketi, yer yer çatışmalar devam ediyor. Yeni sıçramalar da kırılmalar da olabilir. Fakat “halk egemenliğinin tesis edilmesi” muğlak sloganının, gerçek içerik ve biçiminin ilerleyen evrelerde açığa çıkması, liberalizm ile (küçük burjuva halkçı) demokrasi; halkçı demokrasi içinde de işçi ve kent-kır yoksullarının demokrasisi ile küçük burjuva demokrasisi arasındaki ayrımların gündeme gelmesi olasıdır. “Halk egemenliğinin tesis edilmesi” muğlak sloganı altında, liberal burjuvazi ile küçük burjuvazi arasında bağlaşma eğiliminin geriye çekiciliği ve başarısızlığı ne kadar açığa çıkarsa, direniş içindeki işçilerin ve küçük burjuvazinin işçi sınıfına yakın geniş kesimlerinin, geniş yarı-proleter kent-kır yoksulu tabakaların gözü o kadar açılacaktır.

“Halk egemenliğinin tesis edilmesi” muğlak sloganından doğrudan “Tüm iktidar isyan/ayaklanma organlarına” (bu organlar işçi sınıfı ve onun önderliğinde kent-kır yoksulları ve küçük burjuvazinin sömürücü olmayan kesimleri olarak tanımlanmalıdır) doğru geçiş önünde zorlu eşikler var. Komünist devrimci önderlik boşluğu, işçi sınıfının parçalı durumu, küçük burjuvazinin liberal burjuvazinin etkisinden sıyrılmamış olması, gibi. Her şeye karşın, Cezayir’de Arap ülkelerindeki geleneksel “rejim” eleştirisi ve değişmesini istemekten, “sistem” eleştirisi ve değiştirilmesini istemeye doğru geçiş yapan bazı pankart ve sloganların görülmeye başlaması umut verici. Yalnızca “rejim sorunu”ndan bir bütün olarak devlet ve mülkiyet sorununa doğru tarihsel geçiş eğiliminin şimdilik küçük bir ipucu.

Asıl devrim perspektifi bu olmalıdır: Çünkü günümüzde en ileri görünen burjuva demokrasisi bile, geri düzeyde bir burjuva neoliberal demokrasi olarak “sürünme demokrasisi”nden ileriye gidemez. Çünkü işçi sınıfının durumu değişmedikçe; bağımsız devrimci sınıf bilinci, birliği, dayanışması, örgütlüğü, militanlığı gelişmedikçe; sınıfsal güç dengelerine dayalı bir demokrasi de mümkün değildir. Giderek büyüyen gıda krizi, eğitim-sağlık-emeklilik-konut-enerji-ulaşım krizi, ezilen cins ve ulus krizleri, özgürlüksüzlük krizi, toplumsallaşamama krizi, diye kapitalizmin koşullarında, azmak dışında çözülmesi imkansız ve büyüyen sorunlar zinciri uzayıp gider. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde rant ilişkilerinin ekonomik-toplumsal-siyasal ilişkilerdeki ağırlığı, çelişkileri keskinleştiren, sarsıntıları şiddetlendiren bir olgudur. Ancak bunun Cezayir gibi orta gelişmiş kapitalist ülkelerde, artık kapitalizm ile prekapitalizm arasındaki bir çelişki olmaktan çıktığı; toprak rantının da kapitalist rant (artı-değerin bir kısmı) haline geldiği; dolayısıyla kapitalizmin bir iç çelişkisi haline geldiğini görmek gerekir. Başka deyişle, rant ilişkilerini kaldırmak, artı-değeri kaldırmak ile mümkündür. Bu da kitle hareketlerinde “burjuva demokrasisi”nin (ya da ondan geriye ne kaldıysa) aşılması gereken bir eşik olduğunu gösterir. Çünkü emek/sermaye çelişkisi artık toplum sathında belirleyici ilişki biçimidir. Ve ücretli kölelik, dev çaplı işsizlikle de birlikte yerinde durdukça, günümüz koşullarında olabilecek en ileri burjuva demokrasisi veya biçimsel-göstermelik “halk egemenliği”, işçiler için despotik kölelik demokrasisinden ileriye gidemez.

Sadece rant ilişkileri değil bir bütün olarak tekelci oligarşik sermaye egemenliği, toplumsallaşmış işçi sınıfının ve işçileşmiş toplumun üretken güç ve yetilerinin, ihtiyaçlarının, özgürlüğünün gelişmesi ve gerçekleşebilmesinin engelidir. İşçi sınıfının sosyalist önderliği ve işçi sınıfının (küçük burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki ve kent-kır yoksulu yarı-proleterler, küçük burjuvazinin işçi sınıfına yakınlaşan geniş kesimlerini kapsayan) sosyalist devrimci iktidarı, asıl ufuk bu olmalıdır. Bugün değilse yarın mutlaka bu olacaktır. Çünkü asıl mesele sermayeyi ve her türlü iktidar, hegemonya ve sömürü kurum ve ilişkisini, ücretli köleliği yetkinleştirmek veya “düzeltmeye çalışmak” değil kaldırmaktır. Emek-gücünü meta, emeği üretici güç olmaktan çıkarmaktır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*