Anasayfa » DÜNYA » Sarsıntılar çağı: Bolivya

Sarsıntılar çağı: Bolivya

Bolivya ekonomisinin ağırlık merkezi, her biri ağırlıklı olarak ihracata yönelik doğal gaz kaynakları, başta çinko olmak üzere madencilik ve kırlarda koka üretimi oluşturur. 11 milyonluk nüfusunun yüzde 30’unu Quechua ve yüzde 25’ini Aymara yerlileri, yüzde 30’unu mestizo’lar (melezler), yüzde 10’unu beyazlar oluşturur. 2000-2005 dönemindeki büyük isyan ve direniş dalgaları üzerinden hükümete gelen Morales dönemine kadar, nüfusun çoğunluğunu oluşturan yerlilerin hiçbir hakları tanınmadı. Ekonomik ve siyasi iktidar, sayısız faşist darbe gerçekleştiren, ABD destekli, ayrıcalıklı beyaz ve melez’lerden gelen tekelci sermaye-rant (toprağa dayalı enerji, madencilik, uyuşturucu) oligarşisinin elinde oldu.

1980’ler

Bolivya’da 1980’li yıllardan itibaren faşist rejimden burjuva tekelci oligarşik neoliberal despotik demokrasiye geçiş süreci yaşandı. Bunda işçi ve yerli direnişlerinin de belli bir etkisi olmakla birlikte, neoliberal despotik demokrisiye geçişin asıl etkeni, yukarıdan, ABD emperyalist kapitalizmi ve İMF, Dünya Bankası gibi mali oligarşik organların yönlendirmesiyle, ülke ekonomisini daha fazla uluslar arası sermaye birikimi ve yağmasına açan, neoliberal kapitalizme geçiş süreciydi. Nitekim 1980’lerin ortalarından itibaren, ilk hedefi oldukça güçlü bir örgütlülüğe ve mücadele deneyime sahip maden işçilerini dağıtmak olan, özelleştirme ve taşeronlaştırma saldırısı başlatıldı.

Neoliberal kapitalist dönüşümle birlikte Britanya, İspanya, Brezilya, Güney Afrika, Güney Kore, Türkiye gibi pek çok ülkede görülen büyük maden muharebelerinden biri de Bolivya’da yaşandı. 1986’da Bolivya’da işçi sınıfının lokomatifi olan maden işçileri, aylar süren genel grevle birlikte başkent La Paz’a büyük maden işçisi yürüyüşü başlattılar. Maden işçilerinin “Yaşam Hakkı”nı sloganlaştırdıkları grev ve yürüyüş, başlangıçta kent işçilerinin, köylü federasyonlarının da desteğini kazandı. Ancak neoliberal kapitalist devlet iktidarı, bir takım manevralarla maden işçilerini yalnızlaştırmaya çalıştı, ve karşılarına orduyu çıkararak grevi yenilgiye uğrattı. Grevden sonra ve hızlanan özelleştirmelerle binlerce işçi işten atıldı. Bununla birlikte, 80’lerin ikinci yarısında ve sonrasında işsiz kalan, işçi sınıfının bu mücadele ve örgütlenme deneyimine sahip en militan kesimi ve çocukları, dönmek zorunda kaldıkları büyük kentlerin işçi-yoksul varoşları ve koka üreticisi köylerde, örgütlenme ve mücadele deneyimlerini taşıyarak, yeni bir mücadele ve örgütlenme dalgasının mayalandırıcıları oldular ve öncüleri arasında yer aldılar.

Neoliberal kapitalist despotizm ve terör, yerli bölgelerindeki çelişkiyi de hızla keskinleştirdi. Kapitalistleşmiş büyük toprak sahipleri, büyük maden patronları ve uyuşturucu baronlarının, neoliberal kapitalist devletin ve emperyalist kapitalist güçlerin tam desteğiyle, yerli bölgelerindeki toprak gaspları ve terörü, büyük bir hız kazandı. Bununla birlikte, aynı zamanda işçi hareketi ve (zaten çoğunluğu yerli olan) işçi sınıfı ile yerliler arasında gelişen ittifakın verdiği esin ve deneyimle, 80’lerin ikinci yarısından itibaren yerlilerin özsavunma örgütlenmelerinden başlayarak, yeniden örgütlenme süreci de hız kazandı.

1990’lar

90’lı yıllarda, geleneksel işçi sendikaları ve hareketi gerilerken, siyasal kimlik, hak ve özerkliğin federatif tanınması, toprak reformu, yeni anayasa ve kurucu meclis istemleriyle yerli hareketleri öne çıkmaya başladı. Yeni ve post-sol, Bolivya’yı “işçi sınıfı ve sınıf mücadelelerinin devrinin geçtiği, yerini yeni toplumsal hareketler ve radikal demokrasinin yükselişe geçtiği” türünden liberal-halkçı ve radikal demokrasici demogojilerinin kaldıracı haline getirmeye çalıştılar. Fakat heyhat! Hem işsiz kalan maden işçisi yerlilerin, hem de mülksüzleştirilen köylü yerlilerin göçtüğü, aynı zamanda geleneksel bir sanayi merkezi olan yerli nüfus ağırlıklı Cochabamba kenti; bir yandan işçi-yerli göçmenlerin yığıldığı Güney bölgesindeki yaşama savaşımı veren devasa varoşları (Zona Hur), diğer yandan Doğu bölgesinden başlayan gözalabildiğine koka tarlaları (Cachea), ve sanayi ve hizmet sektöründe güvencesiz, taşeron yerli işçileri ile, iç içe geçmiş işçi-yerli-yoksul köylü hareketinin yeni bir ittifak ve direniş merkezi gibi yükselmeye başlamıştı.

1994 yılında Dünya Bankası, borçları nedeniyle iflas eden Cochabamba Belediyesi’ne ek kredi için tüm su şebekesinin özelleştirilmesini dayattı. 1980’li yıllarda madenlerin özelleştirilmesi ve kapanmasının ardından yoğun göç almaya başlayan kentte 1990’ların sonunda nüfusun yaklaşık yarısı su şebekesine bağlı değildi. Zona Sur varoşlarında, gecekondulular dayanışma seferberliği ile kuyular açarak kendi müşterek kamusal su şebekesini kurmuştu. Özelleştirme programı, yerli güvencesiz işçi ve işsizlerin, yarı-proleter kent yoksullarının kendi emek ve olanaklarıyla inşaa ettiği bu müşterek su kuyuları ve su dağıtım şebekesini de kapsıyordu. Suyun özelleştirilmesi, yalnızca ekonomik değil siyasal bir saldırıydı. Kapitalist oligarşik devlet, işsiz maden işçilerinin yoğun göçüyle yeniden kaynaşmaya başlayan bu kent ve çeperindeki yaşam dayanışmasını, bir tehdit olarak görüyor, bu dayanışmayı dağıtmayı hedefliyordu. Ancak özelleştirme tam tersine, yerli işçiler, köylüler, kadınlar, mühendisler, öğrenciler arasında yeni dayanışma, örgütlenme ve mücadele ağ ve platformlarının oluşturulmasına yol açtı. Eski öncü maden işçisi işsizler, kentli mühendis, ekolojist ve kadın örgüt ve köylü sendikası aktivistleri, kent çapında, varoşlarda, kent çeperindeki köylerde sayısız kitle toplantısı düzenlediler, özelleştirmenin geri çekilmesi için protesto eylemleri organize ettiler.

Kapitalist devlet ise özelleştirme ihalesini, 1999’da, alay edermiş gibi merkezinde ABD tekeli Bechtel’in yer aldığı, bir dizi iç tekelci şirketin de yer aldığı bir uluslar arası mali oligarşik konsorsiyuma vermekle kalmadı, varoşların ve köylülerin kendi su kaynak ve şebekelerinin mülkiyetini de bu konsorsiyuma devretti. Özelleştirme tasarısına karşı zaten yerli işçi, varoş, köylülerden oluşan bir taban organizasyonu oluşmuştu. İhale sonrasında bu, FDTFC’nin (Cochabamba Fabrika İşçileri Federasyonu), köylü sendikaları, yerel su kooperatifleri ve çok sayıda kitle örgütünün katılımıyla, “Su ve Yaşam Hakkının Korunması Koordinasyonu” (Coordinadora) platformuna dönüştü. Hareketin sözcülüğünü ve merkezini kent merkezindeki Fabrika İşçileri Federasyonu üstlenmekle birlikte, örgütlenme ve mücadele deneyimi olanların öncülüğünde, hareketin kararlarını ve yönetimine, kent-varoş-köylerden, kadın ve gençlerden, işçi ve işsizlerden taban toplantılarıyla aktif katılım da sağlandı. Temel strateji, kent-kır arasında mücadele birliği, neoliberalizme ve uluslar arası tekelci güçlerle kaynaşmış iktidardaki rantiyelik ve çürümeye karşı mücadele, demokrasi ve yerli bölgelerine özerklik; temel mücadele istemleri ise özelleştirmenin geri çekilmesi, herkese makul fiyata yeterli su, öncelikle yoksullara parasız yeterli su erişimi, suyun sosyal hak olarak kabul edilmesiydi.

2000’lerin dünya çapındaki ilk isyan ve direniş dalgalarından biri Bolivya’da başladı

Ocak 2000’de, özelleştirmenin ilk faturaları yüzde 200 zamlı olarak (varoş/köyler dahil) gelince, savaşım başladı. Bu şok zam, kentteki KOBİ patronlarını bile rahatsız etti, ve Coordinadora’ya bir süre destek vermelerini sağladılar. (Ama tabii isyan ve çatışmalar büyüyünce ilk sıvışan oldular.) Coordinadora, kent merkezinde 50 bin kişilik bir miting düzenlerken, varoş ve köylerde kendiliğinden barikatlar yükseldi. Hükümet Coordinadora sözcüleriyle görüşmeye oturup zamları geri çekeceği üzerine bir anlaşma yapmak zorunda kaldı. Ancak hükümet ve şirketlerin anlaşmayı tanımayıp Şubat başında yine zamlı faturalar göndermesi ve ödemeyenlerin suyunu kesmesi üzerine direniş büyüdü. Bu “anlaşma”, ihlal, daha büyük direniş çevrimleri Şubat, Mart, Nisan ayında 3 kez tekrarlandı. Artık kent merkezinde 100 bin kişilik gösteriler, kent meydan ve caddelerinde de barikat ve çatışmalar vardı. Coordinadora kent çapında fiili bir referandum düzenlendi. Ezici bir çoğunlukla özelleştirmeye red, su ve yaşam hakkına evet, kararı çıktı. 6 Nisan gösterilerinde polisin 17 yaşındaki bir eylemciyi öldürmesi ve 22 Coordinadora temsilcisini tutuklaması üzerine, artık 100 binler, (patronlar hariç) tüm kent ayakta, barikatların arkasındaydı. Kitleler Coordinadora temsilcilerinin yokluğunda, kendi toplantılarında süresiz genel grev ve direniş ilan ettiler. Sıkıyönetim ilanına karşı da, artık isyanın ötesinde neredeyse tüm kenti bloke eden bir ayaklanmayla karşılık verildi. Çatışmalar şiddetlendi, bir dizi yerde polis ve asker, geri çekilmek zorunda kaldı, tüm kent ve çok sayıda kamu binası, 2 gün boyunca kent işçileri ve halkı tarafından işgal edildi ve ele geçirildi. Başkent La Paz ve ülke çapında özellikle köylü/yerli hareketinden de direnişe büyük destek geldi, her yerde şiddetli gösteriler ve barikatlar yükseldi. Cochabamba’nın coğrafi konumu da çok elverişliydi, kente dağlar ve engebeli araziler arasından bir büyük yolla ulaşılabiliyordu. Bu yolda her birinin arkasında binlerce öfkeli işçi ve köylünün olduğu barikat ve blokajların yükselmesi, devletin kente asker ve polis takviyesi göndermesini engelledi.

Kapitalist neoliberal hükümet, ülke çapında ayaklanmaya dönüşmeye başlayan Cochabamba isyanı karşısında teslim bayrağını çekti. Zamları geri çektiğini, kent varoşları ve köylülerin geleneksel su hakkı’nı tanıdığını, özelleştirmeyi feshettiğini açıklamak zorunda kaldı. Emperyalist Bechtel tekeli, hükümetin bu teslimiyetini uluslar arası tahkim mahkemesine götürmeye kalkıştıysa da, bu yangına körükten başka bir şey olmayacağından, sonuç alamadı.

Cochabamba Su Savaşları, Bolivya’da, Latin Amerika’da, ve dünya çapında, neoliberalizm ve özelleştirmede açılan ilk önemli gedik, ve militan işçi-halk zaferi olarak büyük bir yankı yarattı. Daha önemlisi, Coordinado’nun zaferden sonra dağılmayacağını, başta maden işçileri ve koka köylülerin mücadelesiyle aktif dayanışma olmak üzere, kuruluş amacını neoliberalizmin kaldırılmasına genişleterek, mücadelesini sürdüreceğini açıklamasıydı. Öyle de yaptı.

Koka üreticileri ise, ABD’nin dayattığı koka üretiminin kısıtlanması ve yasaklanması uygulamalarına karşı ilk büyük direnişini 1994’te yapmıştı. Koka direnişleri çerçevesinde, önce 6 yerel koka üreticisi sendikası, eski bir işçi sendikası militanı olan Morales’in başkanlığında ortak bir federasyon oluşturmuş, sonra bu federasyon köylü sendikası konfederasyonu içinde en güçlü ve lokomotif güç haline gelmiş, en sonu tüm işçi ve köylü sendikalarını kapsayan sendikalar konfederasyonu COS içinde başat güç haline gelmişti. Bir köylü sendikasının, sendikalar konfederasyonun öncüsü olması ilk bakışta tuhaf gelebilir. Bunun bir nedeni, koka üretiminin Bolivya ekonomisi ve nüfusun önemli bir bölümünün geçim ve kültüründe oynadığı rol ise, diğeri de, işsiz kalan eski maden işçilerinin öncü, örgütçü ve militan kesimininin neredeyse tek geçim kaynağı olarak köylere/koka üretimine dönmesi, örgütlenme ve mücadele deneyimlerini buralara taşımaları, koka üreticilerini tabandan örgütlemeleri, ve mücadelenin ileri cephesine taşımalarıdır.

2003-2005 döneminde ise, bu kez petrol ve doğal gaz kaynakları ve tesislerinin özelleştirilmesi saldırısına karşı, başkent La Paz ve El Alto bölgelerinden başlayan Gaz Savaşları ülke çapında yayıldı ve “Kızıl Ekim” olarak adlandırılan isyana taşındı. Kent merkezlerinde, varoşlarda, kırsalda işçiler, yerliler, sendikalar, sol örgüt ve grupların başkente giden otoyolların tamamını bloke etmesi, sanayi bölgelerinde süresiz grevler, barikatlar ile kabaran direniş dalgası, 2003’te sıkıyönetime karşın durmadı. 16 eylemcinin öldüğü direniş dalgası, Devlet başkanı ve Ekonomi bakanının istifası ile sonuçlandı. Ancak özelleştirmelerin devam etmesi üzerine 2005’de daha da büyüyen isyan ve direniş hareketi ise 67 kişinin ölümüne karşın, yine maden işçilerinin mücadeleye taşıdığı bir silahla polis ve asker ordularını geriletti: Dinamit! Maden işçileri, çatışmalarda dinamit kullandıkları gibi, isyan güçlerine el yapımı dinamit yapmayı ve kullanmayı öğretmişlerdi. Polis ve asker artık barikatları kolayca dağıtamıyordu!

Morales, MASS: Sosyal demokrasi ne işe yarar?

Bu grev, isyan, direniş dalgaları üzerinden, 2005 sonundaki genel seçimlerde Morales ve partisi “Bolivya’da Sosyalizme Doğru” (MAS) yüzde 54 oyla hükümete geçer. Eski bir işçi, 1994 direnişinden itibaren koka üreticileri sendikası ve genel olarak sendikal hareketin lideridir. Partisi, neoliberal yıkımdan ve tekelci oligarşiden yılmış küçük ve orta burjuvazisinin, işçiler ve köylülerin, anti-neoliberal, sosyal ulusalcı demokrat “ittifakı” görünümündedir.

Emperyalist ve bağımlı tekelci oligarşik kapitalist güçler, bu tür hükümetlerden hiç haz etmeseler ve ilk fırsatta indirmeyi gözetseler de, işçi ve emekçi kabarışını başka türlü zaptedemez hale geldiklerinde, bir süre sineye çekmek durumunda kalabilirler. Ama iki kritik koşulla: Birincisi, bu hükümetlerin asıl işlevi işçi-emekçi hareketlerini kontrol altına almak ve yeniden sistem/düzen içine çekip evcilleştirmelidir. İkincisi, bunu kitlelerin önüne bir iki lokma atarak yapabilecek olsa da, emperyalist ve bağımlı büyük kapitalist güçlerin çıkarlarına dokunmamalıdır.

Bu yüzden bu tür hükümetlerin tarihsel işlevi, uzlaşmaz halen gelen toplumsal-sınıf savaşımlarını, bir sonraki büyük sınıf muharebelerine kadar “uzlaştırmaya” çalışmaktır. Sınıflar arası değişen güç dengesinin diken üstü hassas çizgisinde, bir yandan kitlelerde, kapitalist güçler ve egemenlik aygıtları yıkılmadan, özel mülkiyet ve ordu-polis-bürokrasi dağıtılmadan, “sosyalizme doğru” vd diye “düzeltilmiş kapitalizm/demokrasi” beklentisi yaratarak, mücadeleyi önce kontrol altına almaya, sonra içini boşaltmaya, giderek de kitle örgütleri ve militanlığının öncü güç ve temsilcilerini düzen içine çekip öğütmeye ve çürütmeye çalışırlar. Çünkü bu hareket ve partilerin içindeki küçük ve orta burjuvazi, adım adım başköşelere yerleştiği gibi, hükümette kalma süresi 5-10 yılı buldukça da, kapitalizm ve bürokrasi bu hükümet ve partilerin içine daha hızlı nüfuz eder. Bolivya gibi, ekonomi ve devlet gelirlerinin petrol, doğal gaz, madencilik, koka gibi kapitalist toprak rantına dayalı ülkelerde, hareket içindeki liderler kademesinin bu rant paylaşımı içinde konformistleşmesi, bürokratlaşması, burjuvalaşması ve daha önce mücadele ettikleri oligarşik/uluslar arası kapitalist güçlerle uzlaşma ve işbirliği arayışına girmeleri de, daha hızlı olur. Kaldı ki, bir dönem muhalif olan orta burjuvazi palazlandıkça, bu hareket içinden türeyen yeni burjuvalar palazlandıkça, iç ve dıştaki daha büyük sermaye birikimine de entegre olur, bir dönem ihtiyaç duydukları ulusal himaye, kısmi ulusallaştırma, işçi ve emekçilere yaslanma, ve tabii anti-emperyalist söylemler gibi politikaları da terk etmeye başlarlar.

Diğer taraftan bu hükümetler, emperyalist ve tekelci oligarşik kapitalist güçlerin baskısı karşısında, (kendi elleriyle paralize ettikleri) işçi sınıfı ve emekçilere, halka dayanmak gibi bir açmaz içindedirler. Kitle kabarışları üzerinden hükümete geldiklerinden, hatta kendileri de o kitle hareketlerinin içinden çıktıklarından, bir dizi sosyal, ekonomik, siyasal reformu da gerçekleştirmek zorundadırlar. Ama bırakalım (zaten kapitalizm ve kapitalist devlet koşullarında imkansız olan) “sosyalizmi”, bu reformları kendileri de işçi-halk mücadelesi içindeyken talep ettikleri ve vaat ettikleri noktaya (tüm stratejik kaynak ve işletmelerin ulusallaştırılması/kamulaştırılması, kapsamlı bir toprak reformu, eğitim ve sağlık alanında kapsamlı sosyal reformlar, yerli halklara özerklik, yönetime kısmi halk katılımı, vd) dahi götüremezler. Bunlar en fazla kitlelere bir dönem için soluk aldıracak, ama kitlelerin gerçek sınıfsal-toplumsal-siyasal savaşım istem, özlem ve ihtiyaçlarının, ve uğruna ödediği bedellerin, sokaklarda fiilen kazandıklarının çok gerisinde kısmi reformlar olduğuyla kalır. Bu kısmi reformların ağır bedeli ise, burjuva bürokrasisi/parlamenter demokrasinin doğası gereği, kitlelerin yine yönetimden dışlanmaları, pasifize edilmeleri, hükümet ve parlamenter demokrasi/bürokrasiden beklentiye bağlanmalarıdır. Kitle savaşımları üzerinden hükümete gelmiş bu parti ve yöneticiler, kitleleri pasifize ederek, tarihin acı ironisiyle, kendi kuyularını da kazmış olurlar.

Bolivya’da faşist darbeden sonra, şimdi Türkiye dahil dünya burjuva/küçük burjuva demokratik ve reformist solu, “Morales’in yaptığı reformların başarısını” propaganda ederek, kendi tabanlarını ve işçi sınıfını avutmaya çalışıyorlar. Gerçekte tüm yaptıkları kendi burjuva/küçük burjuva, sosyal veya liberal halkçı demokratik, reformist hayallerini ayakta tutabilmek. Evet, Evo Morales hükümetinin son 3-4 yılına kadar, petrol-doğal gaz alanında kısmi ulusallaştırmalar yapıldı, yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfusun oranı yüzde 60’dan yüzde 30’a indi, okula gidebilen çocukların oranı 3’te birden yaklaşık iki katına çıktı, sağlık sisteminde Küba ve Venezuella’nın desteğiyle bazı iyileştirmeler yapıldı… Ama bunları Morales yapmadı. Bunlar, kitlelerin uğruna mücadele ettiği ve büyük bedeller ödediği “Yaşam Hakkı” mücadelesinde gerçekte sokaklarda fiilen kazanmış olduklarının, çok küçük bir kısmıydı. Morales sosyal demokrasisi, tam tersine, bu mücadele istemlerinin mantıki sonuçlarına götürülmesini engelledi, sınırladı.

Morales’in 2005 sonunda hükümete gelmesinden 6 ay sonra, başta maden ve imalat sanayi işçileri olmak üzere, petrol/doğal gaz ulusallaştırılmalarının kısmi kalmasına karşı yeni bir kitle protestoları dalgası yaşandı. Tümünün ve tüm büyük özel işletmelerin ulusallaştırılması/kamulaştırılması istemi, kitle gösterileriyle yinelendi. Bu taban eylemleri sayesinde, ulusallaştırmalar bir nebze daha ilerledi, ama daha fazlası değil. Kendilerini iktidarda gören, koka üreticisi yerli/köylülerin, modern kent küçük burjuvazisinin ve tabii ki orta burjuvazinin bu sefer eylemlere destek vermemesi nedeniyle, işçi eylemleri daha ileri gidemedi. Üstelik yerlilerin, özerklik, kendi özerk parlamentolarına sahip olma ve federasyon istemleri de gerçekleşmedi. Anayasal değişim, Morales’in “çok uluslu parlamento” dediği uygulamalar, yerli bölgelerinin kendi valilerini seçmesi, Bolivya bayrağının yanına yerli ulusları temsil eden bayrakların asılması, ama nüfusun yüzde 55’ini oluşturan yerli bölgelerinin sıkı sıkıya merkezi devlet iktidarına bağlı tutulmasından ibaret kaldı.

2009 Anayasa değişimi: Mali oligarşik sermaye ve sağcı muhalefet ile uzlaşma

2006 1 Mayıs’ında hükümet programını açıklayan Morales, “500 yıllık yerli direnişinin sona erdiğini, gelecek 500 yılın Amerika kıtasında yerlilerin iktidarı olacağını, ama bu değişimin (burjuva) demokrasi içinde gerçekleşeceğini” ileri sürdü: “Çünkü biz yerliler kindar insanlar değiliz.”

Emperyalist ve tekelci oligarşik kapitalist güçler, ırkçı ve faşistler, işçiler ve yerlilerden intikam almak için bilimum hazırlık yaparken ve entrikalar çevirirken, Morales, işçiler ve yerlilerden sınıf kinini unutmalarını, inisiyatifi burjuva parlamentosuna bırakmalarını, barış ve uzlaşmayı telkin ediyordu!

2009 yılında yapılan anayasa değişimini mali sermaye ve parlamentodaki sağ-gerici partilerle uzlaşarak geçirebilmek için 2008’de Anayasa değişimini gerçekleştirecek olan Kurucu Meclisi by-pass etti ve Meclisten çıkan sayısız yasayı keyfi olarak değiştirdi.

Yeni anayasa, Bolivya’yı “çok uluslu devlet”, parlamentoyu “çok uluslu parlamento” olarak yeniden tanımlanıyor, İspanyolcanın yanısıra 36 yerel dil resmi olarak tanınıyor, fakat hemen ardından “Üniter Devlet” maddeleri hepsinin içini boşaltıyor, biçimselleştiriyordu. Anayasa değişikliğinde, yerli, sosyal ve emek hareketleri devletin “sosyal devlet” olarak yeniden inşasının, dolaylı olarak “kurucu unsurları” olarak tanımlanıyordu. Ama tabii, sermaye egemenliğini ve sermaye devleti aygıtlarını yıkmadan nasıl “kurucu” olacakları söylenmediği gibi, burjuva demokrasisi dışında hiçbir yerli/sosyal ve emek taban organı da yer almıyordu. Anayasanın bir diğer maddesinde “su ve kanalizasyon hizmetlerine erişim insan hakkıdır” deniliyordu. “Erişim” bilindiği gibi toplumsal ihtiyaçları, kapitalist üretim ilişkilerinden soyutlayarak, piyasaya ve bölüşüm sürecine indirger. “İnsan hakları” ise, işçi ve yerlilerin mücadelelerindeki “Yaşam Hakkı”, “Emekçilerin Hakkı” isteminden farklı olarak, sorunu “sınıflar üstü”leştirir, ve özel mülkiyet ile tanımlıdır.

Bunlar bir yana, yoksul ailelere okul yardımı, okuma yazmanın yaygınlaştırılması, yetersiz beslenmeye karşı gıda yardımları, anne ve çocuk sağlığı, sağlık sisteminin yoksulları kapsayacak şekilde genişletilmesi gibi reformlar, çok büyük ölçüde, devletin kısmen ulusallaştırdığı petrol/doğal gaz ihracatından gelen gelirlerin küçük bir kısmıyla yapılabiliyordu.

Eğitim, yoksul ailelere okul yardımı, okumayazmanın yaygınlaştırılması, yetersiz beslenmeyle mücadele, anne ve çocuk sağlığı gibi, sosyal projeler, “projeydi”, çünkü aşağıdan kitle seferberliğine, örgütlenmesi ve doğrudan-aktif katılımına dayanmıyordu. Bu projeler, devletin kısmen ulusallaştırdığı petrol-doğal gazdan gelen rant, ve madencilik, kokadan aldığı vergi-rant gelirlerinin bir kısmına dayanıyordu. Devletin rant gelirlerinin büyük kısmı, yine büyük burjuvaziye, yeni palazlanan bürokratik ve ithalat burjuvazisine, ordu ve polisin üst kademelerine gidiyordu. 2011’deki darbe girişimi ordunun küçük bir kısmıyla sınırlı kalmasının nedeni, aslen ordu generallerinin de bu ranttan yeterince sebeplenmeleriydi.

Bolivya Devrimci Komünist Partisi’nin Kasım 2019 faşist darbesi üzerine söylediği gibi, ordu “en yüksek teklifi verene hizmet verir”, ama hiçbir zaman “halkı ve demokrasiyi değil ABD emperyalizminin hizmetindeki mali oligarşiyi temsil eder.”

2013 dönemeci ve Morales’in önlenemez düşüşü

2013 yılından itibaren, uluslar arası kapitalist ekonomik konjonktürünün değişmesi, uluslar arası ucuz kredi genişlemesinin tersine dönmesi, bağımlı kapitalist ülkelerin enerji, madencilik, tarım, ve kar marjı düşük sanayi ürünleri ihracat fiyatlarının hızla düşmesiyle, Bolivya’da Morales hükümetinin dayandığı, halktan ziyade bu (“herkese emeğine/ihtiyacına göre” değil tabii, herkese iktidar/sermaye gücüne göre) rant yeniden dağıtım mekanizmaları da hızla suyunu çekmeye başladı. Bu rant gelirleri, burjuvazi ve bürokrasinin cebine gittiğinden, bu sayede büyüyen ithalat karları da, oligarşik burjuvaziyi ihya ettiğinden, halen ağırlıklı olarak toprak rantı gelirlerine dayalı ekonomide, yeni yatırım ve üretkenliğe dönüşmediğinden ekonomide dikkate değer bir değişim de sağlamadı. İşsizlik, yoksullaşma yeniden ve hızla artmaya başladı.

2009 anayasası, devletin rant gelirlerini kitlelere kımsi sosyal reformlar olarak tatlı kaşığıyla, geleneksel mali oligarşi, yeni palazlanan burjuva kesimleri ve bürokrasiye kepçeyle dağıtarak bir “sınıf uzlaşmacılığı” tamponu sağlamaya çalışırken, 2008-2010 dönemindeki beyaz ağırlıklı ırkçı, muhafazakar, zengin ve üst-orta sınıf semtlerinden başlayan protestolar ve darbe istemleri, hükümeti daha fazla korkuttu. İşçilere, küçük üreticilere, yoksullara sosyal hizmet ve yardımlar kısılırken, sermayeye kesenin ağzı daha fazla açıldı. 2010’lu yıllarda Morales hükümeti, bir yandan rant/ihale dağılımı çubuğunu daha fazla burjuvaziye, bürokrasiye ve sendika/kitle örgütü bürokrasine bükerken, diğer yandan başta madencilik ve enerji olmak üzere, Çin ve Rusya yatırım ve desteğine yaklaşmaya başladı.

Bolivya’nın petrol-doğal gaz ihracatında önemli payı olan Brezilya ve Peru’daki neomuhafazakar yönetimler işlerini daha da zorlaştırdı. Brezilya’da parlamento darbesinden sonra iktidara gelen faşizan Bolsonaro yönetiminin, enerji ticaret anlaşması görüşmeleri sırasında, Bolivya yerli halklarına düpedüz ırkçı hakaretler savurdu. Bolivya yerli halklarının gösterdiği infialle, Morales Bolsonaro’dan özür istedi. Bolsonara alaylı yanıtlar verirken, Bolivya parlamentosundaki, Morales’in elinin zayıfladığını görerek pervasızlaşan sağcı muhalefet, “Bolsonaro’un yerli düşmanı ırkçılıkla suçlanmaması gerektiğini, çünkü Brezilya ile ticarete mecbur olduklarını” deklare etti. Hatta kendisi de yerli olan bir milletvekili, provokatif biçimde Bolsonaro’yu kutladı! Morales’in özür istemini rafa kaldırması, Bolivya yerlilerini ağır biçimde rencide etmekle kalmadı. Hükümetin başta ABD ve Brezilya (ve aynı zamanda yakınlaşmaya çalıştığı Çin ve Rusya) karşısındaki giderek daha da eşitsizleşen ekonomik ve siyasal dış politikasının iflasını tescil etti.

Hükümet ittifakını ilk terk etmeye başlayanlar, palazlanan orta burjuvazi ve yerlilere hep mesafeli beyaz ve melez orta sınıflar olurken, hükümetin yerli küçük burjuva ve emekçi tabanı da protesto hareketlerine artan baskılar nedeniyle adım adım daralmaya başladı. Özellikle kamu hizmet ve sosyal yardımların azalmasından etkilenen öğretmenler, üniversite öğrencileri, engelliler, çocuk işçiler, koka üretici kooperatifleri, ve Çin-Rusya’nın yatırımlarıyla hızlanan madencilik ve doğa yağmasına karşı yerli ve ekoloji mücadelelerinin artan baskılarla karşılaşması hoşnutsuzluk tabanını genişletmeye başladı.

Morales’in 2016’da 4. kez başkan olmasının yolunu açacak bir anayasa değişikliğini referanduma sunması, tepkileri artırdı. Referandumu kaybetmesine karşın, kendi kontrolündeki Anayasa Mahkemesinden yeniden başkan adayı olabileceği kararı çıkarttı. Tepkiler daha da büyüdü. Morales’i hep destekliyen bir dizi işçi-köylü sendikası bile Morales’in istifasını istemeye başladı.

Beyaz çoğunluğun olduğu ve geleneksel mali oligarşinin merkezi olan Santa Cruz’dan ve başında Luis Fernando Camacho’nun (bir dizi petrol ve doğal gaz şirketi ulusallaştırılmış olan, Bolivya’nın en büyük mali oligarklarından biri) bulunduğu “Santa Cruz Yurttaş Komitesi”nden başlayarak, ırkçı, dinci, muhafazakar, faşist organizasyonlar bu hoşnutsuzluk ve tepkiler zemininde yayılmaya başladı.

Morales hükümeti, işçi, öğretmen, küçük üretici vd protestolarına karşı polisi gönderirken, artık resmen meydan okuyan ırkçı-faşist örgütlenmelere karşı büyük ölçüde pasif kaldı. Venezuella’da ordu içinden gelen (albay) Chavez, darbe girişimlerine karşı orduyu az çok kontrolü altında tutmayı becerebilmişti. Bolivya’da Morales’in ise, dağıttığı rant payları dışında, ordu ve polis üzerinde pek bir hükmü yoktu. ABD’nin tam desteği ve dahası mali oligarşinin başını çektiği ırkçı, dinci, faşist organizasyonlar ve hareketin göstere göstere yükseleşine karşı, kitleleri de örgütlenme, mücadele, seferberliğe geçirmekten (tıpkı Allende gibi) yan çizdi. Hükümet karşıtı protestoların, yalnız Santa Cruz’da ve başkent La Paz’ın zengin ve orta sınıf semtlerinde değil, bir dönem Morales’in kalesi olan Cochabamba’da bile görülmeye başlanması, yeterince uyarıcı olmalıydı. Ama (tıpkı Allende gibi) üst ve orta sınıflara daha müsamahakar, işçi ve yerlilere daha sert baskıcı davranmaya devam etti. Ama o, durumu idare etmek için, ABD, Brezilya ve iç mali oligarşik kapitalist güçlere, ayrıcalıklı beyaz orta sınıflara yaranmaya çalıştıkça, bunlar tam tersine Morales’in zayıflaması olarak görülüyor, baskı ve tacizler artıyordu.

Bolivya Kasım 2019 genel başkanlık seçimlerine büyüyen bir toplumsal-siyasal gerilim ve çatlama ile girerken, başkanlık adaylığını partisinden yeni bir adaya devretmeyip 3. kez başkanlıkta inat ederek, oy sayımında ise 2. tura kalacak gibi görünen 8.5 puanlık önde olmasına karşın oy sayımının 24 saat boyunca durması ve ardından 10 puandan fazla farkla kendi zaferini ilan etmek vb gibi büyük gaflar, faşizme zayıf karınlar sunmaya devam etti. Beyaz ve melez küçük burjuvazi ağırlıklı ırkçı-dinci (ama yerlilerden küçük burjuvazi, alt orta sınıf ve yoksulların da ne yazık ki yer yer katıldığı) hareket, terör estirirken, hükümet ve belediye binalarının yanısıra sol parti, örgüt, sendika, kooperatif binalarını yakıp yıkarken, elektrik-su sisteminin sabote ederken, ordu ve polise faşist darbe çağrısı yaparken, (tıpkı Allende gibi) pasif kalmaya devam etti. Kendi taraftalarını barışçıl bir mitinge ve hükümet ve parti binalarının önünde durmaya çağırmakla yetindi. Seçimlerin yenilenmesi kararını açıkladı, ama artık çok geçti.

Gerisi biliniyor. Polis “sivil” faşist organizyon ve darbecilerin tarafına geçti. Ordu, Morales’in istifasını istedi, yani indirdi, faşist terör çeteleri şefleri başkanlık sarayını ele geçirdi: Yani faşist darbe! Ama Morales, hiç olmazsa son anda, bir Allende kadar bile silah elde direnme, halk seferberliği çağrısı yapma onuruna sahip olamadı, istifa edip, işçi sınıfını ve yerli işçi-emekçileri faşist terör karşısında bırakıp kendi başını kurtarmaya çalıştı.

Bolivya’da işçi-yerliler direniyor, cesaret ve aklın gücüyle!

Buna karşın, proletarya ve yarı-proletarya direniyor. La Paz ve Cochobamba’nın işçi-yerli varoşlarında, yoksul köylü ve tarım işçisi yerli bölgelerinde, yeniden barikatlar yükseldi, dinamitler çıktı, yerli bayrağı Whipala dalgalandırıldı, bu kez yer yer silahlar da çıktı, “iç savaş, şimdi” slogan ve çağrıları yayılmaya başladı. (Bir dizi sosyal medya paylaşımında, yerli pankartları açmış işçi-yerlilerin önünde, silahlı işçiler görünüyor. Yerliler, bayrağımızı yakanları bağışlamayız, diyorlar.) La Paz’ın ünlü işçi-yerli varoşu El Alto’da, Cochabamba’nın varoşlarında, bazı kasabalarda, işçiler polis karakollarını yaktı, bir dizi polis aracını tahrip etti. Bolivya İşçi Merkezi (en büyük sendikalar konfederasyonu) öncülüğünde La Paz kent merkezine binlerce kişilik bir yürüyüş yapıldı, askerin yoğun önlem aldığı gösteride, işçi-yerliler Whipala bayrağını merkezi anıta asarken, polisler, kendilerine karşı sınıf öfkesi karşısında, askerlerin arkasına çekildi. Bolivya İşçi Merkezi, emekçilerin ve yerlilerin kazanılmış haklarına saygı gösterilmesi, anayasaya uyulması, faşist çetelerin sokaktan çekilmesi, ülkenin “normalize edilmesi” için 24 saat süre verdi, yoksa süresiz genel greve gideceğini ve tüm bölgelerden başkent La Paz büyük bir yürüyüş düzenleyeceklerini açıkladı.

Ordu şefi, “Bolivya ailemizin kan gölüne ve ağıtlara dönmesinden kaçınacağız. Bolivya ordusu Bolivya halkına ateş açmayacak” tarzında bir TV konuşması yapsa da, TV’de hemen ardından El Alto’da askeri araçların cirit attığını gösteriyordu.

Bolivya’da süreç bitmedi. Ordu, polis ve halen hükümet karşıtı göstericilerin sınırlı bir kesimini oluşturan “sivil” faşist çete beslemeleri, 2000-2005 dönemi isyan ve direnişlerinde püskürtüldükleri, sonrasında da pek giremedikleri işçi-yerli varoşlarının kanını dökmeye kalkışırlarsa, süreç gerçekten iç savaşa evrilebilir. Çünkü Morales’in çekilmesiyle, büyük bir savaşım deneyim ve gücüne sahip işçi ve yoksul köylüleri kontrol edecek bir şey de kalmadı, Morales için değil, 2000-2005 döneminde olduğu gibi, kendileri için, “Yaşam Hakları” için dövüşecekler. Ve tümden örgütsüz olmadıkları gibi, hızla tabandan örgütlenme ve sert savaşımlardan onurlu ve başı dik çıkmayı da biliyorlar. Emperyalist ve tekelci oligarşik kapitalist güçler, nasıl ki fırsatını bulunca “seçim, parlamento, refarandum, demokrasi” filan umursamadıklarını gösterdilerse, işçiler ve yerliler de sıkıyönetim, darbe filan takmadıklarını bir çok kez gösterdiler. Özsavunmadan geri kalmayacaklar. Yenilseler bile sınıfa karşı sınıf olarak dövüşerek yenilmiş olacaklar ve Bolivya içten içten kaynamaya devam edecek.

Indigenous Resistance Against Military Coup in Bolivia

The Indigenous resistance is forming against the racist, right-wing military coup in Bolivia.People are angered by the coup and the anti-Indigenous racism displayed by the military, police and the far-right mobs and politicians over the last days.

Gepostet von Redfish am Mittwoch, 13. November 2019

Faşist darbeler, sosyal demokrat vb hükümetlerin bir çok gafını bahane etseler de, her zaman asıl hedefleri, onun arkasında değişen sınıfsal güç dengelerini, yani işçi sınıfı ve emekçilerin direnişini, istem ve özlemlerini bastırmaktır. ABD emperyalist kapitalizminin yapmaya çalıştığı ise, yalnızca “arka bahçesi”nde Çin ve Rusya’nın artan etkisini zayıflatmak değil, “zayıf karın” olarak arayıp da bulamayacağı Morales hükümetinin indirilmesi ve yerine faşist, en azından aşırı gerici oligarşik bir iktidar geçirerek, Latin Amerika’da bir çok ülkede yaşanan isyan ve direniş hareketlerine gözdağı vererek bloke etmek, aynı zamanda bu dalga karşısında “yeterince sert” duramayan mali oligarşik kapitalist hükümetlere gözdağı vermek ve daha fazla “taviz” vermekten caydırmak, ve buradan açmak istediği gediği de, işçi-emekçi isyan ve direnişleri dalgasına karşı, Latin Amerika’da yeniden Pan ABD kontrolüne doğru genişletmektir.

Ancak Bolivya’daki “sivil”-askeri faşist darbe süreci, zaten kaynamakta olan Latin Amerika’da tersi bir itilime de yol açabilir, işçi-emekçi-yerli direniş hareketlerini emperyalizm ve mali oligarşik kapitalizme karşı daha fazla bileyebilir de. En azından, aspirin tedavisi istemez, köklü ve kapsamlı değişim istiyoruz mücadelesini, “iki sınıf vardır” eğilimine doğru bir adım daha ilerletebilir. Bu sistemin parlamentosu, demokrasisi vbden hiçbir beklentiye girmeme, “düzeltilmiş kapitalizm/demokrasi” hayallerine kapılmama, daha fazla örgütlenme eğilimini, Bolivya ve tüm ülkelerin işçileri ve yerlileri, savaşanları arasında eylemli dayanışmayı büyütmeyi sağlayabilir.

Kahrolsun emperyalist ve tekelci oligarşik kapitalizm! Kahrolsun sermaye diktatörlüğü! Kahrolsun ücretli kölelik düzeni! Kahrolsun kapitalist devletler, faşist darbeciler! Yaşasın Bolivya, Latin Amerika ve tüm dünya işçi sınıfının ve emekçilerinin dayanışması ve mücadelesi! Yaşasın Bolivya işçi-yerlilerinin faşist darbeye karşı direnişi! Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*