Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Sarı yelekliler üzerine notlar

Sarı yelekliler üzerine notlar

Üniversitelerden 30 siyaset bilimci ve sosyolog öğretim üyesinin yaptığı araştırmanın sonuçları 12 Aralık’ta Le Monde’da yayınlanmış.

Buna göre harekete katılanların yüzde 33.3’ü hizmetlilerden, yüzde 14.4’ü işçilerden, yüzde 10.5’u esnaftan, yüzde 5.2’si orta-üst kadrolardan, yüzde 1.3’ü köylülerden, yüzde 25.5’i işsizlerden oluşuyor. Birebir almamakla birlikte (çünkü hareketin bileşimi de zaman içinde değişiyor) kabaca bir fikir veriyor.

Bu tabloda ilk dikkat çeken ve en çarpıcı veri, işsizlerin hareket içindeki çok yüksek oranı. Hareketin temel motor dinamiklerinden birinin işsizlik, güvencesizlik, mutlak yoksullaşma olduğunu ilk elden ortaya koyuyor.

Eğer “hizmetliler”den kastedilen kamu emekçileri ve hizmet sektöründe çalışanlar ve/veya beyaz yakalılar ise, bu da aynı ölçüde çarpıcı bir veri. Büyük sanayinin bir bölümünün ülke dışına kaydırılmış olması, ve hizmet sektöründe büyük şişme ile birlikte, nicel ağırlığın sanayiden hizmet sektörüne kaydığını gösteriyor. Hizmet sektörünün daha parçalı, sendikalaşmanın daha da düşük ve güvencesiz, geçici, kısmi, kiralık çalışmanın daha yaygın olduğu düşünülürse, bu da temel etkenlerden biri.

İşçiler (işçiler+işsizler+hizmetliler), hareketin katılımcılarının yarısından fazlası ile 3’te ikisine yakın arasında bir bölümünü oluşturuyor görünüyor. Bunların içinde de, daha yoksul, güvencesiz, asgari ücretli, işsiz, emekli işçi kesimleri önemli bir yer tutuyor. Katılımcıların yalnızca yüzde 20’sinin üniversite mezunu, ortalama aylık gelirinin 1700 Euro (Fransa ortalamasının yüzde 30 altında), yüzde 10’unun ise 800 Euro’nun altında olması da buna işaret ediyor.

Katılımcıların yaş ortalamasının (46) Fransa ortalamasının (41.4) bile üzerinde olması bir diğer ilginç nokta. Emekliler ya da 50’li, 60’lı yaşlara geldiği halde emekli olma şansı olmayanların da harekette önemli bir yerinin olduğunu gösteriyor. Tahrir, Gezi, Porto del Sol gibi daha önceki çoğu meydan-sokak isyan ve direnişlerde, dahası Fransa’daki daha önceki kitle hareketlerinde gençler ağır basarken, sarı yelekliler hareketinde orta yaş ve üstü kesimlerin ağır basması dikkate değer. Bu kesimler son 20-30 yıldaki neoliberal dönüşüm ve yıkımı birebir deneyimleyen ve yaşayan, sosyal hak ve güvencelerin ellerinden kayıp gitmesine bizzat tanık olan, çocuklarının da kendilerinden fazla gelir etmesi ve yükselmesi bir yana bir çoğu yetişkin çocuklarına bakmaya/destek vermeye devam etmek zorunda kalan, emekli maaşları ile geçinemeyen ya da orta yaş ve üstünde asgari ücret üstünde iş bulma ve geçinme olanağı olmayan kesimler. Harekette orta yaş ve üstü kesimlerin belli bir ağırlığının olması, geriye dönük özlemlere dair eğilimlerin de varlığının bir nedeni. 

Yüzde 10’luk esnaf katılımı da ilginç, Fransa’da her daim varlığını az çok koruyan küçük-orta esnaf gelenek ve kültürünün de giderek can çekişmeye başladığını gösteriyor. Hareketin içinden gözlem ve bilgiler, esnafların varlığının bu oranın üzerinde olabileceğini gösteriyor. Öyleki bazı bölgelerdeki eylemler yer yer Gezi’den çok Türkiye’deki 2001 krizi sırasındaki esnaf eylemlerini çağrıştırabiliyor. Taşra bölgeleriyle birlikte esnaflar hareketin içindeki milliyetçi-muhafazakar eğilimin esas tabanını oluşturuyor. Ancak Fransa’da muhafazakarlık meşru sayılmadığından, bu pek dışa yansımıyor. 

“Orta-üst kadrolar”, herhalde çeşitli yönetici kademelerindeki beyaz yakalılar, onların da hareketteki varlığı, daha fazla yükselme ve ücret artışı beklentilerinin kalmadığını, aşırı çalışmadan, özerklik kaybından rahatsızlıklarını gösteriyor, neoliberalizmin can cekişmesinin kayda değer bir göstergesi.

12 Aralıktan sonraki eylemlerde, gençlerin, lise ve üniversite öğrencilerin yığınsal katılımı ve demiryolu, liman vd sanayi işçilerinin de katılımı arttı. Bu yaş ortalamasını düşürmüş ve işçi oranını yükseltmiş olmalı. Aslında işçi sınıfının neredeyse tüm kesimlerinin; çalışan-işsiz, kadrolu-güvencesiz, sanayi-hizmet, mavi-beyaz, genç-yaşlı, kadın-erkek, yerli-göçmen, kent-kır, geleneksel-yeni, … oldukça geniş bir yelpazesi var.

CGT ve çevresinde öbeklenmiş reformist sol ise, sarı yelekliler hareketi karşısında “bazı ortak noktalarımız var ama biz ayrı bir hareketiz” tarzında, ikili muallak bir tutum alıyor. CGT’nin sarı yeleklilerden kendini ayrı tutma çabası, kendini hareket içindeki taşra ve esnaf ağırlıklı muhafazakar eğilimden ayırma çabasından çok, güvencesiz, işsiz, emekli, hizmet sektörü vd işçi kesimlerinden ayrı tutma izlenimi veriyor. Hareket içindeki bu işçi kesimlerinin de sendikalı işçileri ve solu “ayrıcalıklı” ve mevcut düzende çıkarı olan kesimler gibi algılamasını pekiştiriyor. 

CGT ve çevresindeki sol’un mevcut resmi düzende geriye kalmış sosyal hak ve burjuva demokrasi kırıntılarını savunmaktan öteye geçmeyen alabildiğine körleşmiş ufku ile sarı yeleklilerin ağırlığını oluşturan güvencesiz, işsiz, asgari ücretli işçi kesimlerin bu düzende kendi çıkar ve temsiliyetlerine dair hiçbir şey görmemesi ve eklektik ve bulanık da olsa yeni mücadele talepleri ileri sürmesi arasında, zaten bir çelişki var. 

Fransa’da siyasal kriz belirgin. Polisin bir kısmının greve gitmesi üzerine yatıştırmak için polise yüksek maaş vaatleri, bu da hareketi besleyen bir etken olabilir. Sarkozy ve Hollande’dan sonra Macron’da gidici görünüyor, fakat Le Pen’in önünü kim kesecek? Bu soru, aslında çözümü talepleri kazanılıncaya kadar sokak eylemlerinde gören sarı yeleklilerin ana kitlesi, yani güvencesiz işçiler, işçileşen öğrencilerden çok, çözümü halen yüksek bürokratik ve parlamenter denklemlerde arayan reformist solun basiretini bağlıyor. Macron giderse, Lepen gelir, AB dağılır türünden endişeleri ağır basanlar bile var. 

Yukarıda bahsettiğimiz araştırma, katılımcılar içinde ırkçı-faşistlerin oranını yüzde 5, milliyetçi-muhafazakarlar toplamının da yüzde 15 civarında olduğunu gösteriyor, kendini radikal sol olarak tanımlayanlar yüzde 15, genel olarak sol olarak tanımlayanlar yüzde 30 civarında gösteriyor. Ancak Lepen kadar “yeni” sol’un basiretsizliği ve uzlaşmacılık eğilimi kaygı verici.

Son Cumartesi eyleminde Champs Elysees’den vazgeçmeleri, bunun bir göstergesiydi. Gezi’de HDP, CHP, TKP, EMEP, ÖDP, Halkevleri, DİSK, KESK, TMMOB, TTB bürokrasilerinin Gezi forumlarının devam kararını bile bastırıp meydanı tasfiye etme, Erdoğan görüşmelerinde yaşadıkları aşağılanmayı bile kitlelerden gizleyip yalan söyleme, rezaletleri akla geliyor.

Aslında Lepen’in önü, bu hareket daha ileri kazanımlar elde etmeden tıkanırsa açılır. Hem Macron’u sepetleyip hem Le Pen’in önünü kesecek olan yine bu hareketin, birincisi grev, blokajlarla birleşerek devamı, hem de Avrupa çapında yayılması, ya da bir süre sonra yeni bir dalgaya dönüşmesi olabilir. Çünkü kitleler, neoliberal mali oligarşik küreselleşmeye karşı bir çıkış bulamazlarsa milliyetçi-muhafazakarlığa sarılabiliyor ve kriz, sermayenin en azından belli kesimleri açısından korumacılık ve himayecilik eğilimlerini de güçlendirebiliyor (malum küresel mali oligarşi içinde iki eğilim var) ve çıkış bulamayan kitle kesimlerini yedeklemesini kolaylaştırabiliyor.

Melenchon’un fikir babası ve danışmanı Mouffe olan “radikal demokrasi”ciliği, sol’un AB destekçiliği, seçimlerde Lepen’e karşı Macron’u desteklemiş olması filan, Yunanistan’daki Syriza skandalından fazlasını vaat etmiyor. Asıl kitleleri sol’dan soğutan, onu “establishment”ın bileşeni olarak görmesine yol açan şeyler. Zaten öyle. Sanders, Corbyn, Mouffe, Piketty, Negri, filan.

ÖDP’nin Birgün gazetesinin geçen pazar ekinde, Thomas Piketty’nin “Sarı Yelekliler eylemleri sonrası: Avrupa’nın demokratikleşmesi için Manifesto” diye bir çağrı yazısı yayınlandı. Gazete editörü, şöyle bir methiye düşmüş: “Piketty ve arkadaşlarının 2. Dünya Savaşı sonrası ‘Refah Devleti’ uygulamalarına benzer bir şekilde, güç ve mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, maliye politikaları ve sosyal programlarla gelir ve servet adaletsizliğini onarma çağrıları anlamlı. Ayrıca daha demokratik ve katılımcı karar alma mekanizmaları önermeleri de yerinde.”

Manifesto denilen ise şunlardan ibaret: Büyük şirketlerden, en yüksek gelirlilerden, büyük mülk sahiplerinden ve karbon emisyonundan yüzde 4 vergi alınacak, “buradan gelen bütçeyle Avrupa üniversitelerinin araştırma ve eğitimleri, ekonomik büyüme modelini dönüştürecek yatırım programı, göçmenlerin yerleşim ve entegrasyonu ve bu dönüşümleri sağlayacak kişi ve kurumlar finanse edilecek.” Her ülkenin kendi milletvekilleri birleşik Avrupa parlamentosunu oluşturacak ve maliye bakanları ve devlet başkanlarıyla birlikte, son karar verici olacak, vb. Aslında tüm “manifesto”, burjuvalardan ek yüzde 4 vergi almak, eski liberal parlamantezmi restore ederek, AB’yi dağılmaktan kurtarmak ve rekabet gücünü artırmaktan ibaret, tabii “güç ve mülkiyet ilişkilerine dokunmadan”! Bir de “teoride kalmış iddialardan -yani Marksizmden, komünizmden- vazgeçmeyi” şart koşuyor. Kapitalizm, devlet, mülkiyet, sınıflar gibi kavramlar bile yok, yalnızca “Avrupa vatandaşları” var!

Bu gibi ultra liberal reformist yaklaşımlar, mesnetsiz olsa da, hatta Sarı Yelekliler’in bir dizi mücadele istemi bunlardan daha ileri olsa da, bunlar da halen hareket içinde belli bir liberal reformist, veya liberal halkçı ütopik reformizm denilebilecek bir eğilim açısından bir zemini var. Marienne’ler, sarı yeleklilerin önemli bölümünün kendilerini “yurttaş, yurttaş inisiyatifi” olarak tanımlaması, radikal demokrasiciler, yeni proudhoncular, bilmemkaçıncı cumhuriyetçiler, mali oligarşik burjuvaziye karşı eski burjuva devriminin veya eski burjuva liberal demokrasisinin veya sosyal liberal demokrasinin hayaletini geri çağıranlar, vb. Bu eğilimler de ağırlıklı olarak, hareket içindeki orta-üst yönetici düzeydeki beyaz yakalılardan, alt-orta sınıflardan, konum, vasıf, özerklik kaybı içinde işçileşme sürecindeki ara-sınıf kesimlerinden ve bilincinden kaynaklanıyor. 

Geleneksel ve modern küçük burjuvazi (küçük patronlar, küçük mülk, küçük statü) ve alt-orta sınıfların harekette belli bir varlığı nedeniyle, mevcut durum kesiti itibarıyla, buna bir “halk hareketi” de elbette denilebilir. Ancak süreç ve gelişme doğrultusu itibarıyla, öğrencilerin (daha önceki iş yasalarına karşı eylem dalgaları dahil) işçileşmesi, küçük mülk ve küçük statülerin çözülmesinin hızlanması ve buna karşı tepkileri de içermesi, ve işçi sınıfının işsiz, güvencesiz, asgari ücretli, emekli, öğrenci kesimlerinin de yığınsal olarak mücadeleye girmesi itibarıyla, işçi sınıfının genişleyen temelde yeniden oluşum sürecinin bir momenti olarak değerlendirmemiz mümkün. Fransa’da tarihsel sınıf mücadeleleri kültürünün etki ve prestijini belli ölçüde koruması, hareketin ağırlıklı olarak sosyo-ekonomik istemler ve toplumsal meşruluk temelinden gelişmesi, bunu güçlendiren etkenler.

Kuşkusuz geleneksel bir işçi (parti, sendika ve/veya büyük sanayi işçilerinin gövdesel önderliği) hareketinden bahsetmiyoruz. Aslında Fransa’da da geleneksel proletaryanın sarsıntılarla zayıflama ve çözülme süreci devam ediyor. Sarı yelekliler hareketi öncesinde, Fransa’da demiryollarının da özelleştirme kapsamına alındığı yönünde haberler çıkmıştı. Bunun demiryolu işçilerinin geleneksel mücadele gücünü bitirme planı olduğunu ve sert bir mücadeleye daha yol açabileceğini düşünmüştük ki, sarı yelekliler hareketi bunu geri plana itti. Bir yandan da, işçi sınıfının çok daha genişlemiş, çeşitlenmiş, karmaşıklaşmış biçimiyle, (toplumsal emeğin görünmezleştirilmiş geniş kesimleri dahil) mücadeleler içinde yeninden oluşum sürecine tanıklık ediyoruz. 

Bununla birlikte, hareket içinde ağırlığı oluşturan mavi ve beyaz yakalı, genç ve yaşlı, kadın ve erkek, yerli ve göçmen güvencesiz, işsiz işçi kesimlerini, özel mülkiyetçi milliyetçi-muhafazakar ve liberal reformist eğilimlerden ayrıştırıp bağımsızlaştıracak, sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm temel yönelimiyle sanayi işçileriyle bütünleştirecek lokomotif bir siyasal güç ve örgütlenme ekseni henüz ortada görünmüyor. 

Geleneksel parti, sendika, sınıf yapılarındaki bu çözülmeye karşın, Fransa’yı pek çok ülkeden farklı kılan bir özgüllüğü, neoliberal kapitalizm karşısındaki mevcut yenilginin hep dövüşerek alınmış olması. Bir çok ülkede neoliberal saldırganlığa karşı ilk dönemlerdeki büyük grev ve direniş dalgaları sonrasında yerini (doğu blokunun da çöküşüyle birlikte) ciddi bir durgunluk ve yenilgi psikolojisine bırakırken (en azından 2009 krizine kadar) Fransa’da öyle olmadı. 1995 genel grev genel direnişi, 2006 işçi/öğrenci direnişleri dalgası (2009’da tekrar etti, arada bir de varoş isyanları var, yine 2-3 yıl önce haftada bir grev ve eylemlerle aylar süren bir direniş daha olmuştu), ve 2018. Neredeyse 10 yılda bir büyük direniş hareketi dalgaları yaşandı. Aslında Fransa’da da süreç içerisinde sürece yayılmış bir gerileme ve yenilgi yaşanmakla birlikte, örneğin bir İngiltere’de Thaecher/madenciler veya Almanya’da Haartz’ta olduğu gibi, ezici bir yenilgi olmadı. Macron tabanının zayıflığı (ki aslında daha seçilirken bir yönetememe krizinin ifadesiydi) ile birlikte, harekete geçtikleri hemen her seferinde keskin saldırıları kısmen duraksatmış, kısmi tavizler kopartmış olmalarının, çok ezici yenilgiler almamış olmalarının, aldıkları yenilgileri de sonuna kadar dövüşerek almış olmalarının, bir özgüveni var. Tüm bu mücadeleler aynı zamanda yeni kuşaklara da aktarılan bir moral güç ve onları da eğiten deneyimler olmuş olsa gerek. Örneğin, 2006 ve sonrasındaki öğrenci grev, boykot, blokajları dalgasında yer alanların en azından bir kısmı, şimdi Sarı Yelekliler olarak mücadele edenler arasındadır.

Fransa’da sınıf çelişkilerinin tarihsel keskinliğinden ve tarihsel mücadele deneyimlerinin zenginliğinden ve yarattığı kültürden gelen belli özgünlükleri bu açıdan önemli. Lyon ayaklanmaları, 1848’den Komüne, 1934’te 1 milyon işçinin fabrika işgalleri dalgasından 1968’e, ve 2000’li yıllardaki eylem dalgalarına kadar tabandan kaynaşıp yükselen hareketler. Blokaj geleneğini de buna eklemek gerekir, bunun tarihten gelen üretimi ve sevkiyatı durdurma bilincinin yanısıra, son dönemlerde rutin grevlerin etkisizleşmesine karşılık grev ve öğrenci boykotlarının ayrılmaz bileşeni olması gibi bir yeri var.

İkincisi, Tahrir, Sintagma, Porto del Sol, Wall Street, Gezi tarzı meydan isyan ve direnişlerinden gelen evrensel yön. Gezi arifesi ve sürecinde çokça yazdığımız kent-mekan savaşımlarının, sermaye-iktidar merkezi olarak görünen kent merkezi ve meydanlarını işgal/zaptetme/kamp kurma girişimlerinin özel bir önemi var. Özellikle büyük sanayinin kent merkezleri dışına atıldığı, kent merkezlerindeki beyaz yakalı işyerlerinde de henüz yeterli örgütlenme ve direniş olanağının olmadığı koşullarda, kent merkezleri/merkezi meydanlar/sermaye alanlarına yapılan kitlesel-fiili çıkarmaların özel bir önemi var.

Sarı yelekler, Tahrir, Gezi gibi hareketlerin bu açıdan bir devamı, ve bir adım ileriye taşınması oldu. Öncelikle, 41 maddelik somut talepler listesi önemli. Gerçi Fransa sarı yeleklileri somut talepler ileri süren ve kısmi kazanımlar elde eden ilk hareket değil. Daha önce İzlanda, Cezayir gibi birkaç ülkede de krize karşı bir dizi sosyal-ekonomik-anayasal talep ileri sürülmüş ve bazı kazanımlar olmuştu. Ancak bunlar biraz kenarda kalan ülkeler olduğundan pek bilinmiyor. Bu iç tutarlılığa sahip bir mücadele programına benzemiyor, daha ziyade hareket içindeki her kesimin ve eğilimin istemlerinin alt alta eklenmesinden oluşmuş, pek çok eklektizm de içeren bir talepler listesi. İçlerinde Paris Komününden gelen parlamenterlerin maaşlarının ortalama işçi ücretiyle sınırlanması gibi, daha ileri talepler de var. Ama en üst ücretin 15 bin Euro gibi yüksek bir miktarla sınırlanması (herhalde CEO’lara dönük düşünülmüş, ama hareket içinde orta-üst yöneticilerin olması da muhtemelen gözetilmiş) ile çelişiyor. Az sayıda milliyetçi-muhafazakar talep de var, taleplerin çoğunluğu sosyal-ekonomik ve kısmen siyasal reform talepleri.  Her şeye karşın neoliberal kapitalizmin en ufak gerçek sosyal, ekonomik, siyasal reforma kaskatı kapalı olması, bu talepleri önemli kılıyor,  bundan sonra da giderek dünya çapındaki mücadeleleri buradan yeni bir zemine doğru çekmiş olacak.

Bir diğer nokta, Fransa’da meydan ve sokak hareketlerinin, grev, işgal, boykot, blokajlarla birleştirilmesi olanağının daha fazla olması. Kamyon ve tırcılar, demiryolcular, sağlıkçılar geleneksel mücadeleci kesimler, ama havayolları, limanlar, bilişim-iletişim sistemlerinin kilitlenmesi üzerinde durmak gerek.

2-3 yıl önceki gibi, haftada bir eylem taktiği ilginç, katılımcıları telef etmeden, gerilim ve basıncı sürece yayarak hasmı yıpratmayı hedefliyor. Ama bu her hafta katılımcı sayısının arttığı, kitle örgütlenmesi ve faaliyetine dönüşüp bunları yaygınlaştırdığı, yeni açılımlar ve yedeklerin devreye girmesi ölçüsünde/sürece geçerli. Fransa’da daha önceki hareketlerde olduğu gibi, yerel ve genel kitle meclis, forum, platform, konsey gibi oluşumlardan bu kez pek bahsedilmiyor.  

Dikiş tutmaz hale gelen neoliberalizme karşı öfke ve tepki çok belirgin ama, aynı şeyin kapitalizme kökten bir karşıtlık konusunda olduğu söylenemez. Oysa sözkonusu olan ister Macron, ister Lepen veya Melanchon vb vb olsun, kapitalizmin mali oligarşik diktatörlüğüdür. Bu yüzden sınıfa karşı sınıf, ve kapitalist (sermaye) diktatörlüğe karşı komünal demokrasi vd vurguları geliştirilebilir. Komün pankartı ile Champs Elysees’ye atılan imza anlamlıydı. Fransa’da Komün, 68 gibi tarihsel belleğin olması büyük avantaj, Komün’ün temel ilkeleri vd (geri çağırma hakkı, vd) devam etmenin yol yöntemlerini bulmaya çalışmak lazım. Komün mezarlığına kitlesel bir yürüyüş ve orada Komün ilkelerinin okunması gibi bir eylem düşünülebilir.

Geniş sokak/park forum ve meclislerine çağrı yapılabilir. “Güvencesiz ve işsiz işçi forumları” önerilebilir. İşçilerin işçi olarak, her türlü özel mülkiyetçi, restorasyoncu, liberal ve muhafazakar eğilimden bağımsız örgütlenmesi kritik öndemde. Tabandaki “sıradan insanların” kararlılığı genelde daha güçlüdür ve taleplerimiz için sonuna kadar mücadele derler (Gezi’de öyleydi), bu yüzden eylem kararları ve hedeflerini reformist-bürokratik- şoven siyaset şefleri değil, tabandan forumlarla belirlensin, çağrısı yapılabilir. Bunlar, meydan, sokak eylemlerinin kitleselliği düşse bile hem hareketi canlı tutar, hem de yeniden motive eder. Sarı yelekler hareketini, beyaz yakalar dahil işyerlerine taşıma çağrısı, işyerlerinde forumlar çağrısı yapılabilir.

Aslında Belçika, Macaristan, Tunus’taki eylem dalgaları da kritik. Bahar aylarından itibaren, Avrupa ve dünya çapında daha farklı gelişmeler olasılığı da var, o yüzden eylemleri sıcak tutmak ve enternasyonal işçi organizasyonlarını, eylem ve dayanışmayı geliştirmek önemli. 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*