Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Sapiens ve Homo Deus üzerine: Derin meditasyonla nasıl tarih yazılır?

Sapiens ve Homo Deus üzerine: Derin meditasyonla nasıl tarih yazılır?

Harrari, bir röportajında “meditasyonun kendisini nasıl daha iyi bir tarihçi yaptığını” anlatıyor. (https://www.vox.com/2017/2/28/14745596/yuval-harari-sapiens-interview-meditation-ezra-klein)

Yazarımız her yıl 60 gün boyunca, en basit yaşam gereksinmeleri dışında hiçbir karmaşık ürün ve teknolojinin (telefon, bilgisayar, kitap, gazete, televizyon dahil) olmadığı münzevi bir yaşama çekilip Vipassana meditasyonu yapıyor. Bir tür “derin meditasyon” olan Vipassana meditasyonu insanın nefes kontrolüyle, “iç duyumlarına” ve oradan “saf iç zihnine” odaklanarak, öfke, sıkıntı, stres gibi olumsuz duygu ve düşüncelerden sıyrılma, yani mistik bir rehabilitasyon tekniği. Püf noktası, hiçbir yargı ve yorumda bulunmadan, dış dünyaya ilişkin her şeyin ve bunlara ilişkin duygu ve düşüncelerinizin salt “zihninizin kurguları” olduğunu “keşfederek” bunlardan “arınmak”. Örneğin ‘sömürüldüğüm için öfkeliyim’, ‘yöneticilerin yaptıkları haksızlıklara kızgınım’, ‘bu ücretle geçinemediğim veya trafikte takıldığım için sıkıntılıyım’ demeyeceksiniz. Derin meditasyon yaparak, bütün bunların “zihninizde” olup biten ve gerçek olmayan kurgular olduğunu keşfederek, arınacaksınız!

“60 gün boyunca zihniniz daha odaklanmış ve daha berrak hale geliyor, daha derine daha da derine gidiyorsunuz, ve bütün bu öfkenin nereden geldiğinin, bütün bu korkunun nereden geldiğinin kaynaklarını görmeye başlıyorsunuz, ve yalnızca keşfediyorsunuz. Hiçbir şey yapmaya çalışmıyorsunuz. Ona karşı mücadele etmeye çalışmıyorsunuz. Yalnızca keşfediyorsunuz. Öfke nedir? Sıkıntı nedir? Bazan yıllarca ve yıllarca ve yıllarca öfke ve korku ve sıkıntıyı hergün deneyimlersiniz, ama hiçbir zaman gerçekten keşfetmezsiniz, öfkeli olma hissini o (zihniniz-bn) nasıl yapıyor? Çünkü çok fazla öfkeli olma tuzağına düşmüşsünüzdür.

60 günlük meditasyon size bu şansı verir. Bir öfke dalgası içinde olabilirsiniz, ve bazan günlerce sürebilir, ama (meditasyonda-bn) günlerce hiçbir şey yapmazsınız. Sadece gözlemlersiniz. Öfke nedir? Bedende fiilen nasıl hissedilir? Öfkeli olduğumda zihnimde fiilen neler oluyor? Bu keşfettiğim en harika şeydir, bu iç fenomenleri keşfetmektir.” (Harari, agr)

Derin meditasyonla keşfedilen en harika şey şu oluyor: Sıkıntılarınızın, korkularınızın, öfkelerinizin kökleri içinde yaşadığınız gerçek toplumsal ilişkiler sisteminde değil de, bunları da bir kurgu-öykü olarak inşa eden “iç fenomenler”de, iç dünyanız ve zihninizdedir! Yıllar boyu her gün yaşadığınız sıkıntıları, korkuları, öfkeleri ve bunların sosyo-ekonomik ve sosyo-politik nedenlerine ilişkin düşünce ve yargılarınızı boş verin! Gözlerinizi, kulaklarınızı, ağzınızı sımsıkı kapatın, -bunlar yetmez- düşünmeyi de durdurun, iç dünyanıza dönüp hiç bir akıl yürütme ve yorumda bulunmadan yalnızca sezgiyle “iç fenomenlerin” nasıl işlediğine odaklanın. O zaman derin gerçeği, bütün bunların zihninizden gelen gerçek-dışı kurgular, zihninizin size oynadığı oyunlar olduğunu, keşfedeceksiniz!

Derin meditasyon, insanın maddi ve toplumsal varlığından -imkansız ve nafile- arınma mistik ütopizmidir. İnsanın maddi dış dünyayla ilişki ve teması minimuma indirilir. Her türlü teknolojik ve sınai üründen azade, “bir lokma bir hırka bir dam”la sınırlı münzevi bir yaşama çekilinir. Ama bu yetmez. Akıl’dan ve duygu’dan da arınmak gerekir. Çünkü tıpkı toplumsal üretim, toplumsal emek gibi, dil/akıl ve duygu da insanın toplumsal varoluş biçimleridir. Dolayısıyla toplumsal üretim ve emek gibi, akıl ve duygular da, dış “yalan dünya”nın insanın “iç zihin-ruhunu” istila eden yabancılaştırıcı uzantıları olarak görülür. Yalnızca toplumsal üretim ve emekten, ürün ve araçlardan değil, dil ve iletişimden, toplumsal nedensellik bağıntıları kuran aklınızdan ve duygularınızdan arınacaksınız. O zaman insandan geriye; maddi-olmadığı, tarihsel-toplumsal olmadığı, etkinlik olmadığı varsayılan “sezgi”, “iç görü”, “hissiyat” ve “bilinç-altı muammacılık” kalır.

Harari yılda 60 günlük “derin meditasyon” performansını İsrail’deki yüksek güvenlikli ve teknolojik donanımlı site-dairesinde mi, bu iş için satın aldığı ücra bir köy evinde mi, yoksa uçağa atlayıp turistik Zen Budizm tarikat ve mabedlerinden birinde mi yaptığını bilemeyiz. Ancak kesin olduğu kadar komik olan, Vipassana meditasyonu, Zen Budizm ve benzeri yeni çağ dinlerinin de toplumsal-insan icadı olduğudur. Bunları öğrenmenin ve gerçekleştirmenin de pek çok kitap, kurs, eğitim gibi toplumsal etkinlikleri gerektirdiğidir. Üstelik tıpkı tek tanrılı dinler gibi yeni çağ dinlerinin de günümüzde baştan aşağı endüstrileşmiş piyasa sektörleri haline gelmiş olmasıdır. Yani Vipassana meditasyonu, insanın meditasyon yaparak içinde yaşadığı toplumsal-maddi ilişkiler sistemi ve bundan kaynaklanan sıkıntı, yabancılaşma ve yanılsamalardan arınabileceğini değil: Olsa olsa içinde olduğu kapitalist toplumsal ilişkileri üretir ve yeniden üretirken bu gibi mistik kaçış ve idealist arınma fantazilerini de ürettiğini ve bunlardan birilerinin iyi para kazandığını kanıtlamış olur!

Yazarın yaşam tarzı, yılda 60 gün oruç mu tutuyor derin meditasyon mu yapıyor Tarot falı mı bakıyor, kendi başına bizi ilgilendirmez-di. Ama bu mistik “derin meditasyon” tekniğini tarih, günümüz ve gelecek hakkındaki bilimsel çalışmalar yerine geçiriyorsa… Bu mistik “sezgi”, “iç görü”, “hissiyat”, “muamma” safsatacılığını tarihteki en önemli gerçeklerin en son keşfedilmiş en derin bilgisi diye pazarlıyorsa… Mistik “iç görü”yü tarih yazımının içine taşıyorsa…. Ve bunları milyonlar okuyorsa, o zaman fazlasıyla ilgilendirir. Günümüzde yeni bir çağ dönümü eşiğinde ilgi, merak ve kaygıyla nereden gelip nereye gittiklerine dair bilgi arayışı içinde olan kitlelerin, günümüz kapitalizmin yönelimlerini realize eden bu mistik bulanık tahayyüllerle aptal yerine konulması olarak da, fazlasıyla öfkelendirir.

Ve biz öfkelendiğimiz zaman, bunun basitçe zihnimizdeki kurgu-yanılsamalar olduğunu düşünmeyiz. Kendimizi dış-dünyaya kapatıp mistik muammacılık iç-alemlerinde sörf tatiline çıkmayız. Bu öfkeyi yaratan toplumsal gerçeklerden kaçmayız. Onların üstünü örtüp mistifiye etmeye çalışmayız!

Örneğin şu anki öfkemizin, geçmişleri ve gelecekleri hakkında gerçek bilgi arayış ve ihtiyacı içindeki milyonlarca insanın bu mistik zırvalarla zihinlerinin bulandırılmasına ve uyuşturulmasına karşı olduğunu biliriz. Kapitalist üretim ilişkileri yıkılmadan, ve bu temelde yükselen bilinç-yıkımı endüstrisinin mistik-zırvalar bulutu dağıtılmadan, bu öfkemizin geçmeyeceğini de biliriz. Çünkü durmaksızın yeni çağ dincisi cehalet üreticilerinin piyasaya sürülmeye, her geçen gün bunlarla kafası daha da bulandırılan ve daha cahilleştirilen okurların da bunları, mali oligarkların “tavsiye” niteliğindeki reklam kampanyası buyrultularıyla satın almak, tüketmek ve “beğen”mekle yükümlü tutulmaya devam edeceğini biliriz.

Öfkemiz gerçektir! Çünkü kapitalist bilinç endüstrisi patronları ve “derin mistik” yazar-kasa-ları ile milyonlarca okur arasındaki tekelci kapitalist toplumsal-zihinsel bağımlılık ilişkisi gerçektir. Biz gerçek öfkemizin gerçek nedeni olan bu toplumsal-maddi gerçeği bilimsel-eleştirel olarak çözümleyerek ve uzlaşmaz sınıf mücadelesiyle birleştirerek değiştirmeye çalışırız. İşte bizim sıkıntıdan, kaygıdan, öfkeden “arınma tekniği”miz budur bay Harari. Sizinkine benzemez. Post-modern yazarlar gibi meditasyonla, muammacılıkla, ruh çağırarak, fal bakarak dünyayı büyük patronlarınızın hoşuna gidecek tarzda yorumlamaya benzemez. Tarihseldir, diyalektiktir, materyalisttir, bilimseldir, sınıfsaldır, komünisttir, devrimcidir.

Ey eksik evrimleşmiş yarım-akıllı mutant maymunlar!

“Öncelikle, odaklanma yeteneği. Zihninizi soluk alıp verme gibi bir şeye odaklanmaya eğittiğiniz zaman, bu size daha büyük şeylere odaklanma ve neyin önemli olduğuyla geri kalan herşey hakkındaki farkı söyleme disiplinini verir. Bu aynı zamanda bilimsel karierime taşıdığım bir disiplindir. Çok zordur, çünkü özellikle uzun erimli tarihle uğraştığınızda, küçük ayrıntılarda boğulabilir veya bir milyon farklı minik öykü ve düşüncelere kapılıp gidebilirsiniz. Kendinize tarihte olmuş en önemli şeyin ne olduğunu veya şu anda dünyada olan en önemli şeyin ne olduğunu sürekli hatırlatmak çok zordur. Bu odaklanma disiplinini gerçekten meditasyondan alıyorum.

Vipassana meditasyonunun tüm deneyimi, kurgu ile gerçek arasındaki farkı öğrenmeye yarar, neyin gerçek olduğunu ve neyin sadece zihinlerimizde yaratıp inşa ettiğimiz öyküler olduğunu. Gördüklerinizin neredeyse yüzde 99’u sadece zihinlerinizdeki öykülerdir. Bu da gerçek tarihtir. Çoğu insan, dönemlerinin dini öyküleriyle, milliyetçi öyküleriyle, ekonomik öyküleriyle istila edilir, ve bu öyküleri gerçek diye kabul eder.

Benim bir tarihçi olarak esas tutkum, dünyada gerçekten neler olduğuyla insanların binlerce yıldır dünyada neler olduğunu açıklamak ve kontrol etmek için yarattığı kurgular arasındaki farkı ortaya koyabilmektir.” (Harari, agr)

Harrari burada tarih yazımına taşıdığı mistik-metafizik yöntemi samimiyetle açıklıyor: Ey eksik evrimleşmiş yarım-akıllı mutant maymunlar! Ey biyo-bilişsel biçimler! Ey yalan-dünyanın yalan alt-insanları! Ey cemaat! Tarihte ve günümüzde neyin önemli neyin önemsiz, neyin gerçek neyin yanılsama olduğunu anlamanız için, seçilmiş kişi olarak Silikon Vadisi tanrıları tarafından size gönderilmiş bulunuyorum. Size açıklayacağım en derin ve içkin gerçekleri keşfetmek için ne cefalar çektim. Yemedim içmedim. İ-podumu, e-mailimi bile kullanmadım. 60 gün boyunca derin meditasyon yaptım. İç alemimin derinine, daha derinine, en derinine indim. Orada kafayı birşeye çarptım. Bi baktım “seri ekolojik katil” Homo Sapiens beni taş baltayla kovalıyor. Zor kaçtım. Sonra bilişsel genler beni dolandırdı boş bulundum tarım devrimini yaptım. Abi neden yaptınız bu kötülüğü bana dedim. Çoğalmak için dediler. Sonra Spinoza’yı gördüm. “Tanrı toplumdur, hayal gücü yanılgıdır” dedi. Bir şey anlamadım. Oradan mutasyona uğramış ruh olarak geçen Nietzsche’ye sordum. “Tanrı öldü. Yakında seçilmiş kişiler yeni tanrılar olacak” dedi. Ne diyordum, evet İmparatorluklar iyidir. Onlara kızmayın ne varsa onlarda vardır. Toplumun harcı dedikodudur. Erkeğin kadından üstün olmasının nedeni biyolojiktir. Kendime geldiğimde anladım ki, tarihte toplumsal maddi üretim tarzlarının, üretim ve egemenlik ilişkilerinin, sınıf mücadelesinin bilimsel-eleştirel analizine, inceleme-araştırmaya hiç gerek yok. Bunlar fani şeyler. Her türlü toplumsal önyargıdan arındım. Önyargılardan arınmak için toplumsal-maddi gerçeklikten de arındım. Nirvana’ya ulaştım. Nirvana demişken, borcunuz kişi başına 50 lira. Bana kitap başı sadece 2 lira kalıyor ama kızmıyorum. İç dünyama bakıp keşfediyorum. Zihnim milyonlarca kitap satıldığını kurguluyor. Aslında kitap diye bir şey de yok. Bu paralar da zihnimden mi geliyor acaba? Bunlar fani şeyler…

Harari büyük bir ciddiyetle şunu iddia ediyor: Maddi gerçek, toplumsal-maddi gerçek diye bir şey yoktur, olduğunu sandıklarınızın yüzde 99’u insan duyumları ve zihninin çarpık işleyişinden kaynaklanan yanılsamalardır! Zihninizdeki maddi duyumlarınızdan kaynaklanan (yüzde 99’luk!) önyargı veya yanılsama katmanlarını aşarak, en derindeki “saf iç görü”ye ulaşırsınız, vb.

Bu saf iç görü ile görüp göreceğiniz de, toplumsal-maddi gerçekliğin toplumsal-maddi gerçeklikten soyulmuş, en yüzeysel, en ters-yüz, en soyut idealist fantazilerinden biri olur. Eski antik ve ortaçağ mistik felseflerinde nirvena, zen, tao, en-el hak, metafizik felsefede tanrı, saf akıl, tin, günümüz post-modernizminde evrensel soyut-değer fetişizmi, biyo-dijitalizm, soyut genel-zihin, vb. Böylece her türlü yanılsama gerçekten aşılmış görünür, çünkü toplumsal-maddi gerçeklik aşılmış görünür, fakat sadece en büyük yanılsamayı, tam da o toplumsal-maddi gerçekliğin fetiş biçimini, günümüz kapitalizmin şiştikçe şişen soyut-değer fetişizmini, insanların iç dünyasına kadar nüfuz eden meta fetişizmini realize etmek, “derin bilim” diye ambalajlayıp milyonlara satmak için.

İşte size Harari’nin “derin meditasyon” alemlerinden bildirdiklerinden birkaç örnek:

“Tek bir anlamlı tarihsel gelişme vardır. Bugün nihayet mutluluğun sırrının biyokimya sistemimizde olduğunu anladığımıza göre, zamanımızı politika ve sosyal reformlarla, siyasi mücadele ve ideolojilerle ilgilenmekle geçirmeyi bırakıp bizi gerçekten mutlu eden tek şeye odaklanabiliriz: biyokimyamızı manipule etmek. Eğer beyin kimyamızı anlamak ve uygun tedavileri geliştirmek için milyarlar harcarsak, insanların her zamankinden daha mutlu olmasını sağlayabiliriz, böylelikle devrimlere ihtiyacımız kalmaz. Örneğin Prozac rejimleri değiştiremiyor ama serotinin seviyelerini yükselterek insanları depresyondan çıkarabiliyor. Hiçbir şey biyolojinin önemini ünlü New Age sloganı kadar iyi anlatmıyor: ‘Mutluluk İçimizde Başlar.’ Para, toplumsal statü, plastik cerrahi, güzel evler, iktidar konumları, bunların hiçbiri size mutluluk getirmez, uçup gitmeyen gerçek mutluluk sadece serotinin, dopamin ve oksitosin sayesinde olur.”

“Binlerce yıl boyunca filozoflar, düşünürler ve peygamberler parayı lanetleyerek onu tüm kötülüklerin kökeni olarak gösterdi. Öyle olduğunu kabul etsek bile para aynı zamanda insan hoşgörüsünün doruk noktasıdır. Para dilden, devlet yasalarından, kültürel yasalardan, dini inançlardan ve toplumsal alışkanlıklardan daha açık fikirlidir. Para insanlar tarafından yaratılmış ve neredeyse tüm kültürel farkları aşabilen tek güven sistemidir, ayrıca din, cinsiyet, ırk, yaş ve cinsel yönelim üzerinden ayrımcılık da yapmaz.”

“Bizim çağımız, tarihte ilk defa dünyanın barışsever seçkinler tarafından domine edildiği, politikacıların, işadamlarının, entelektüellerin ve sanatçıların savaşı hem kötü hem de kaçınılabilir bir şey olarak gördüğü çağ oldu.” (Harari, Sapiens)

Bu gibi önermelerin çürütülmeleri için “derin tefekkür” gerekmez, tekrar edilmeleri yeterlidir. Kendini nesnel gerçekler ve bunların nesnel bilimsel-eleştirel analizinden ne kadar uzaklaştırırsa “derin gerçekler”e o kadar yaklaştığını sanan mistik yazarımızın “derin meditasyon” ve “derin tefekkürcülüğünden” çıka çıka en sığ burjuva hamaset çıkıyor. Bu alıntılarda -ki sayısız başkası alt alta dizilip teşhir direğine çivilenebilir- neoliberal göreci oportünizm son derece belirgindir.

Post-modernizm bilim, bilgi ve aklın yerine sezgi, iç görü, tefekkür ve muammacılığı geçirerek sorun-çözüm ilişkisini, çözümün nedenselliğini de ortadan kaldırır. Sorun ile herhangi bir neden, gerekçe, temellendirme, çözümleme, akıl yürütme ilişkisine girmeden yalnızca onun kendisinde bıraktığı sezgici öznel hissiyatı anlatmak ve bulanık-kaypak tefekkürle yetinir. Daha kestirme bir ifadeyle nesnel sorun-çözüm ilişkisi yerine öznel idealist hissiyat-hamaset ilişkisi geçirilir. Post-modern yazının “böyle hissettim, bana öyle göründü, böyle olabileceğini sezdim” tarzı öznelci mistik tefekkürcülüğü, bunu da nereden çıkardın sorusunu en baştan anlamsız kılar.

Post-modernizm “içinde yaşadığımız bir yanılsamadır” diye söylevine başlar. “Din-tanrı kurgudur, milliyetçilik yanılsamadır, ekonomi aldanmadır….” Bu altın-vuruş’tur çünkü, günümüzde kitlelerin çoğu yaşamından hoşnutsuzdur ve bu düzenin her tarafından yalan ve riyakarlık aktığını az çok bilirler. Patronuna ve şefine içinden bütün küfürleri saydırdığı halde yüzüne gülmek zorunda kalan işçi, düzen partisi mitingine erzak dağıtımı için giden ama nutuk çeken politikacıyı coşkuyla alkışlarmış gibi yapan emekçi, eşinin zulmünden nefret ettiği halde seviyormuş gibi yapan ev kadını, ve hemen hemen tüm kitleler parçası olmak zorunda bırakıldıkları bu “-mış gibi”ci burjuva tiyatro-dünyasından nefret ederler. Hatta bu “yalan dünya” söylemleri zaten din, milliyetçilik, ekonominin aldanma/aldatma biçimleri olduğunu düşünen muhaliflerin/solcuların daha bir hoşuna gider. Üstelik neoliberal kapitalizmin görülmemiş biçimde şişirdiği meta-piyasa fetişizmi, gerçekten de insanların algı ve zihinlerindeki burjuva soyutlamalar ablukasını artırmaktadır. Herkes durup yeni-çağ mesihinin açıklayacağı “en derin gerçekler”e kulak kabartır.

Yazarımız milyonlarca okuru avucunun içine aldıktan sonra ne yapar? Bu yanılsamaların, bu bilinç ablukasının, bu “-mış gibi”ciliğin, bu metalaşmış zihinlerin… sınıflı-işbölümlü toplumsal üretim ve egemenlik ilişkilerinden kaynaklandığını, ve tabii ki egemen sınıflar ve devlet erbabı ve satılık “muamma-bilimi” kalemşörleri tarafından pekiştirildiğini mi açıklar? Günümüz kapitalizminde bu “bilinç yanılsamaları”nın doruğa çıkmasının piyasa/meta fetişizmi köpürmesi ile bağını kurup, bundan ancak gerçek kapitalist toplumsal üretim ilişkilerinin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin bilimsel-eleştirel tahlili ve bu temelden uzlaşmaz sınıf mücadelesiyle sıyrılınabileceğini mi ortaya koyar? Sınıflı, sömürülü, işbölümlü, eşitsiz toplumsal ilişki biçimleri yıkılıp yeni ve daha gelişkin komünist ilişki biçimleri kurulmadan bu bilinç-ablukası biçimlerinin ve “-mış gibi”ciliğin geniş kitleler için tümden ortadan kalkmayacağını mı gösterir?

Tabii ki hayır! O, bu yanılsamaların, belli (sınıflı, sömürülü, işbölümlü, hiyerarşik) toplumsal ilişki biçimlerinden kaynaklanmadığını, tam tersine, insanın genel olarak (her türlü) toplumsal-maddi varoluş tarzının, insan duyumları ve zihninin yapısal olarak yanılsamalı işleyişinden kaynaklanan “hayali kurgular”, “hayali düzenler” olduğunu ileri sürecektir. Burjuvazinin beylik soyut ve değişmez “insan doğası” fantazisinin nihilist versiyonu! Nitekim Harari’nin başlıca referanslarından Dawkins, dini; insanlarda (aslen emekçi kitlelerde!) yapısal olan genetik bozuklukla açıklar! (Bkz. Dawkins bölümü)

Bu ilk ters takladan sonra ikincisi gelir: Algıladığımızı, gördüğümüzü, içinde yaşadığımızı sandığımız dış dünya, denir bize, çok büyük ölçüde kendi zihinlerimizin gayrı-ihtiyari kurguları olduğuna, ve onda neyin gerçek neyin yanılsama olduğunu bilemeyeceğimize göre, yapılacak tek şey, dış dünya sanısından ve sanrısından olabildiğince arınarak, saf gerçeği kendi iç dünyamızın en derinindeki, en saf ve bozulmamış “iç görü”de keşfetmektir. Böylece, yasaklanan bilim, bilgi, akıl yerine sezgi, iç görü, muammacılık gibi bulanık tahayyüller geçirilir. Toplumsal-maddi gerçekliğin engelli/meta-dolayımlı algı biçimini kaldırmak adına, toplumsal-maddi gerçekliğin kendisi kaldırılmış olur! Kesin çözüm! Zaten iki aylık münzevi trans-meditasyonal içkinlik ayininin anlamı bundan ibarettir: Olabildiğince 1- Maddi gerçeklikten, 2- İnsanın toplumsal-maddi varoluş biçiminden “arınmak”.

Hakikaten harika keşif! İnsanın maddi ve toplumsal bir gerçekliği olmasaydı hiçbir sıkıntısı, korkusu, öfkesi de olmazdı. Ne güzel saf ve salt zihin-ruhlar olarak sonsuza kadar yaşar giderdik. Ama madem ki var görünüyor, der ulu bilge, bu, saf zihnin bir kendine-yabancılaşması ve bozunumundan kaynaklanıyor olmalı. Üstelik -ne fena!- insan çağlar boyu ne kadar toplumsallaşırsa, üretim, emek ve bilgi ne kadar toplumsal bir nitelik kazanırsa, insanın zihnindeki şu soyut imajların istilası o kadar artıyor. O zaman iyisi mi meditasyon yapalım, zihnimizdeki kat kat dış dünya yanılsamaları istilası katmanlarını aşıp, en derindeki, en soyut, en gayrı-maddi gizemli varlığa ulaşalım.

Harari’nin “derin meditasyonal tarih yazımı” yeterince karikatürvari, ama yeni değil. Kapitalist anti-bilim endüstrisi “Fiziğin Tao’su”nu dünya çapında yüzbinlere pazarlayabiliyorsa, “Tarihin Zen Budizmi”ni de (Harari’nin Sapiens’ine daha yerinde bir başlık olurdu!) milyonlara ev ödevi olarak verebilir demektir. Fritjof Capra (kuantum fizikçisi ve “Fiziğin Tao’su”nun yazarı) kitabında, bilimin gerçekliği kavramada yetersiz olduğunu, gerçekliğin bilgisi için eski doğu mistisizmine ve “derin meditasyona” gerek olduğunu iddia ediyor ve “derin meditasyon” tekniklerini anlatıyordu. Fizik bilimi kitabında ortaçağ mistisizmi, “derin meditasyon”la quantum fizikçiliği yapmak! “Derin meditasyon”la tarih yazmak! İşte post-bilim endüstrisi budur.

Yeni çağ dinleri, bilimler ve sosyal-bilimlerde bilinmeyenleri sezgi, iç görü, hissiyat takviyesiyle bilinir hale getirmez. Tam tersine, bugüne kadarki bilimsel bilgi birikimiyle bilinenleri de “yapı-bozum”a uğratır, muammacılık ile harmanlayıp neyin gerçek neyin kurgu olduğunu bilinemez bulanık tahayyüller hale getirir. “Din, milliyetçilik, ekonomi aldanmadır” diye başlanır, el çabukluğuyla toplumsal-maddi gerçeklik yoktur ve/veya bilinemez’e geçiliverir. Ve yerine “açık fikirli, hoşgörülü, güven verici” para fetişizmi, “insanları savaştan koruyan” emperyalist kapitalizm fetişizmi, ve “mutluluğu insanın içinde başlatan” bilimum yeni çağ dinleri geçirilir.

Gördüklerinizin yüzde 99’u kurgu-yanılsamalardır diye başlanır, yüzde 1’lik ansiklöpedik malumatın (o da gerçekçilik/bilim efekti için gereklidir!) yüzde 99’luk mistik öznelci tefekkürle karıştırılıp şık ambalajlar içinde pazarlanmasıyla bitirilir. Kesin olan çürüyen kapitalizmin bilim/sosyal bilim/felsefesinin de çürümüş mistisizmsiz yapamayacağıdır.

Kapitalizm ve bilimsel-teknolojik çürüme tarihi: Tekno-dinler ve Harari

Harari’nin tarih yazarlığının içine taşıdığı derin meditasyon’un tarihsel kökleri, antik ve ortaçağ mistik felsefelerine kadar gider: Zen Budizm, Taoizm, Anadolu Sufiliği (Tasavvuf, Mevlevilik, vd). Eski mistik felsefeler, bu dönemlerde, kriz koşullarında, ama genellikle kitle ayaklanmalarının yenilgisi, baskı, istila, sosyal yıkım veya durgunluk gibi koşullarda yaygınlaşmışlardı. Burjuva aydınlanma felsefesinde Descartes ile Kant’ın ara halkasında yer alan Spinoza da Hollanda’da palyatif burjuva devriminin ardından gelen kriz ve restorasyon sürecinin bir ürünüydü. Bir kriz döneminin ve dolayısıyla toplumsal-siyasal düş kırıklığı ve felsefede krizin bir ürünü olarak, doğa ile tanrı’yı, madde ile bilinci, geriye dönük romantizm ile rasyonalizmi, mistisizm ile modernizmi kaynaştırmaya çalışan bir içkin uyumcu- metafizik çabasının ifadesiydi.

Eski mistik felsefeler, Ortaçağın skolastiği, aşkın ve ezici din-tanrı, sınıflı toplum, iktidar, mal-mülk anlayışına karşı, insana ve doğaya daha yakın ya da içerili bir tanrı anlayışıyla, sezgisel doğacıl (panteist -kamutanrıcı- ya da animist -cancı-) materyalizmleriyle, ilkel döngüsel diyalektikleriyle ilericiydiler. Ancak sezgici, öznelci, tefekkürcü idealizmleriyle, içe ve geriye dönüklükleriyle, kanaatkarlıklarıyla, çilecilikleriyle, zamansız ve mekansızlıklarıyla, insanın maddi pratik etkinliğini ve aklını tanımamalarıyla da tutucuydular. Spinoza’nın Hegel ve Feurbach, onların da Marx tarafından özümsenerek aşılması, modern sanayi kapitalizmi ve bilimlerin, işçi sınıfının ve tarihsel-diyalektik materyalizmin gelişimi ile birlikte, artık çok gerilerde kalırlar ve burjuvazi tarafından her hortlatılışlarında daha gerici bir karakter kazanırlar.

Kapitalizmin sonraki her büyük kriz ve dönemecinde eski mistik felsefeler ve Spinozacılığın yeniden canlandırılıp kapitalizmin yeni eğilimleriyle yeniden sentezlenmesi adettendir. Kapitalizmin her büyük kriz ve dönemecinde, eski mistik felsefeler, irrasyonal felsefe ve akımlar ve Spinozacılığın patlama yapması, ve bilim ve teknolojideki kriz ve yeni gelişmelerle de harmanlanarak “tekno-spiritüel” akımların yayılması da yine adettendir.

Feodalizmin çözülme, kapitalizmin gelişme sürecinde:

Spinoza, Descartes’in kartezyen düalizminin (burjuva) rasyonalizm yönünü alıp Böehme ve Bruno’dan gelen mistik natüralist panteizm (kamutanrıcılık) ile örtüştürüp özdeşleştirmeye çalıştı. Böylece Descartes’in aşkıncı düalist metafiziğinin yerine içkinci monist bir metafizik geçirdi. Sipinoza’nın hem Hegel’in nesnel idealizmi (Tinsel tarih felsefesi) hem de Feurbach’ın metafizik materyalizmi (soyut insan sevgisi dini) üzerinde ciddi etkileri vardır. Feurbach’ın Hegel idealizmi eleştirisi neredeyse bütünüyle Böehme ve Spinoza’ya dayanır, tek yaptığı Spinoza’daki tanrısal-doğa vurgusunu soyut-maddeye kaydırmaktır. Bu yüzden Marx’ın Feurbach eleştirisi, fazlasıyla Spinoza için de geçerlidir. Spinoza post-yapısalcılar ve post-modernistlerin en sevdiği düşünürlerden ve referanslarından biridir. Çünkü hem bir kriz hem mutlak yapısal uyum, hem modernist/rasyonalist hem de anti-modernist, romantik, yeni-Platoncu ve mistiktir. Onun tanrıyı doğanın ve insanın içine taşıyan içkinci metafiziği, günümüz sosyal-darwincilerinden (Harari’nin başlıca referanslarından) Dawkins’in soyut “genel zihin”i insan genlerinin içine taşıyan post-evrimci metafiziğine kadar yankılanır.

Emperyalist kapitalizme dönüşüm sürecinde:

Nietzsche, Spinoza metafiziğini ve eski mistik felsefeleri, bu kez emperyalist kapitalist dönüşümün “üst-insan”, “üst-kudret”, “üstün ırk” eğilimlerinin “iç görü”süyle sentezler. Aynı dönemde Freud, yine Spinoza’nın içkinci metafiziği ile tekelci kapitalizm çağı bireyinin psikolojik sorunlarını sentezleyerek, psikanalitik rehabilitasyon (bilinç altı, ego, süper ego, libido, vb) tekniklerini geliştirir. Aynı dönemde Durkheim, yine Spinoza ile bu kez Comte’u sentezleyerek, tekelci kapitalizmin kolektif idealist sosyoloji (kolektif inançlara/değerlere dayalı toplum!) anlayışını geliştirir. Her üçü de Spinoza’yla birlikte eski mistik doğu felsefeleriyle de yoğun olarak ilgilenmişlerdir. Örneğin Freud’un “ego/süper ego”su neredeyse olduğu gibi eski mistik Hint felsefesinin “gerçek ben/kozmik ben” görüşünden alınmıştır, vb. Post-modernistler, Nietzsche, Freud, Durkheim’a da bayılırlar, çünkü tümü sınıf çelişkisi yerine soyut birey/toplum çelişkisini geçiren, kapitalizmin tekelci dönüşümünü prekapitalist mistik felsefelerle sentezleyip meşrulaştıran, yeni-Spinozacılardır. (Spinoza’nın “metafizik eklentisi”ni atmayı yeterli sayıp Marksist materyalizmin yerine geçiren Plehanov da aslında Spinozacıydı. Bu yüzden Marksizmi diyalektik ve özne anlayışını tasfiye edip Spinozalaştırma operasyonunun Althusser’den çok önce Plehanov’la başladığı söylenebilir.)

Aynı dönemde bilimler ve teknolojideki kriz ve dönüşümleri, “doğa-üstü deneyimler ve spiritüelizm” ile iç içe geçiren Teosofik Topluluk gibi (kuruluşu ABD, 1875) akımlar ortalığı kaplamıştı. Bu tür akımların Rusya’da sol aydınların bile içine kadar yansıyan yeni-Machçı, ampiryo-kritikçi versiyonlarının sağlam bir diyalektik-materyalist eleştirisi için Lenin’in ilgili kitabına bakılabilir.

1920’ler ve 30’lardaki buhran dönemi:

Yine eski doğu mistisizmi ve başta Nietzsche olmak üzerek irrasyonal felsefelerin hortlayıp bilim ve teknolojilerdeki yeni gelişmelerle harmanlandığı akımların ortalığı kapladığı bir dönemdir. Örneğin ABD’de de mistik Edgar Cayce, radyo gibi yeni iletişim teknolojilerini spiritüelizm, muammacılık ve kehanetçilik ile harmanlayıp bir anda “tekno-mesih” haline gelmiş, dönemin başkanı Wilson ve Edison tarafından övülmüştü.

Fransa’da ise papaz-filozof Teilhard de Chardin, Yahudi-Hristiyan din geleneklerini, eski doğu mistisizmi, metafizik felsefeyi fizik bilimindeki yeni gelişmelerle bohçalayıp, “Omega Noktası” (tüm insan bilinçliliğinin kaynaşıp tek bir bilinç haline gelmesi, vb) spekülasyonuyla büyük ün kazanmıştı. Chardin’in bilimlerdeki yeni gelişmeler ile din, eski doğu mistisizmi ve metafizik felsefeyi harmanlayıp ileri sürdüğü yeni çağ – sözde bilim temelli- dini, günümüz post-modern “tekno-dinler”inin de prototipi ve öncülüdür. “Omega Noktası” mesihçiliği, Harari’nin referanslarından Kurzweil ve yeni tekno-din akımlarından trans-humanizm’in “Singulariaty” (Tekillik) spekülasyonunun da öncülüdür.

Bilim ve teknikteki kriz ve dönüşümlerle din, mistisizm, spritüelizm ve metafizik felsefenin iç içe geçirilmesi iki yöndendi. Özellikle en ileri teknolojilerle uğraşan burjuva bilim insanlarındaki metafizik, mistisizm, hatta simya ve büyücülüğe kayma bu dönemde korkunç boyutlar alır. Örneğin atom bombasının geliştiricilerinden teorik fizikçi J.R. Oppenheimer, Hint mistisizmine sardırır, eski Hint yazılarından “tılsımlar” keşfederek teorik fizik felsefesine uygulamaya kalkışır. Örneğin roket teknolojisi yüksek uzmanı Jack Parsons, düpedüz Ortaçağ simyacılığına ve tefekkürcülüğüne, “seks büyüleri”ne merak salar. Parsons’ın (Apollo’nun öncülleri olan) her roket denemesi öncesinde “büyü” yaptığı ve antik-Yunan tanrılarına şarkılar okuduğu bilinmektedir. Katı roket yakıtını keşfedişinde de, büyü ve simya’nın payı olduğunu iddia etmiştir! Nükleer fizikçi Ron Hubbart ise, kara büyü hayranıydı ve “Dianetics” adıyla, atom çağı fiziğini eskatoloji ve muammacılık ile birleştiren bir kitap yazmıştı. 1940’lardaki bu gibi spritüelizm, muammacılık, simyacılık, büyücülük “bilimciler”i, 1950’lerin ortalarında kurulan ve günümüzde halen devam eden kötü ünlü Scientalogy tarikatının da öncülleridir.

Bu dönemde eski Aydınlanma’nın evrensel biliminin emperyalist kapitalizm çerçevesinde artık iyice gerici bir evrensel tekno-spritüelizme doğru çürümesinin hızlandığını söyleyebiliriz.

Emperyalist kapitalizmin 1970’li yıllardan itibaren ağırlaşan krizi ve dönüşüm sürecinde:

Ortaçağ mistik felsefeleri, yeni çağ dinleri ve tabii Spinozacılık yeni bir patlama daha yapar. Erich Fromm, Althusser, Balibar ve Negri, Marx’ı Spinozalaştırma operasyonunu başlatırlar. Sağda ise Kuhn bilim felsefesinde, Wittgenstein dil felsefesinde, soyut mantıksal pozitivizm ile göreci ve yorumsamacı bir Spinozacılığı (kolektif öznel idealizm) dilin, bilimin, her türlü zihinsel etkinliğin içine taşırlar. Onların açtığı yoldan yaşanan post-yapısalcılık/post-modernizm patlamasının önde gelenlerinin bir çoğu, örneğin Deleuze, Foucault, Negri… yine, eski doğu mistisizmi, Spinoza ve Nietzsche hayranları, yorumcuları ve uyarlamacılarıdır.

1968 isyan ve ayaklanmalarının yenilgisinden sonra, neoliberalizme doğru dönüşümün başladığı 70’li yıllar ve sonrası, söylemeye gerek bile yok ki, Batı’dan başlayarak yeni çağ dinlerinin en büyük patlamayı yaptığı, bu kez enformatik, gen teknolojileri vb ile sentezlenmeye başladıkları dönemdir.

Silikon Vadisi (ABD, California) ise, en başından itibaren, Stewart Brand (Whole Earth Catalog/Bütün Dünya Kataloğu) ve Steve Jobs’un (Apple) kulağına okuyup üflediği yeni çağ dinleri ve mistisizmiyle birlikte doğdu. Steve Jobs’un koyu bir Zen Budizm ve transmeditasyon mistiği olduğu bilinir. ABD’deki Zen tarikatlarıyla içli dışlı olduğu ve bunu şirket yönetimi ve ürün tasarımlarında kullanılmasını dayattığı bilinir.

Nasıl mı? Dışa karşı mistik imaj mühendisliği… Ürün tasarımlarında Zen’in görsel ve psikolojik etki ve bağımlılığı, dolayısıyla satışları artıracak tarzda kullanılması. İçte ise ağır despotik bir sömürü mühendisliği yöntemi olarak kullanılmasıyla.

Apple ürünleri – iMac, iPod, iPad, MacBook Air, iPhone, vb- mistik öznelci Zen Budizm ve Yeni-Platoncu öğretiler çerçevesinde, sanki boşlukta bir yerlerde önsel olarak bekliyorlaşmış da, görür görmez birdenbire kaçınılmazlığını, onsuz yapamayacağınızı anladığınız soyut, mistik Platonik formlar-mış gibi tasarlanır. Buna Zen Budizm’de “boşlukta birdenbire belirme (Sunyata)” denir. Bir bilgisayar veya cep telefonu veya tablet’in nasıl olması gerektiğine dair ön nosyonlardan (“önyargılar”) tamamen bağımsız ve büyüleyici, ve görür görmez kendi zihninizde farkında olmadığınız soyut kavramın (beklentinin) cisimleşmiş hali gibi(!) Kuşkusuz Apple ürünlerinde “doğa üstü” hiçbir şey yoktur. Olup biten yalnızca bildiğimiz meta fetişizminin insan psikolojisi ve bilinç-altıyla oynayan Zen teknikleriyle pekiştirilmesidir.

Derin meditasyon ise bilişsel psikolojide “meta-bilişsellik” (bir tür trans hali) denilen, bir tür kendi zihnini boşaltıp, işleyişini seyretme, mistik tekniğidir. Yoğun ve uzun süreli bir içkincilik disipliniyle, bilgisayar jargonuyla söylenirse, “kendi zihnini hackleyerek” işleyişini farklılaştırmaya çalışmakta kullanılır. Ekonomi-politik diliyle, zihinsel odaklanma ve verimliliği, yani sömürüyü yoğunlaştırmak için! Yani bu eski ortaçağ mistik beden ve zihin eğitimi/disiplini teknikleri, bin yıl önceki amaçlarının tam tersi bir doğrultuda, kar ve piyasa için, insanı şeylere köleleştirmek, daha derin sömürmek için kullanılır. Derin meditasyon vb yeni çağ dinlerinin Silikon Vadisindeki tüm anlamı bundan ibarettir: Daha derin sömürü, daha derin (insanın bilinçaltına kadar nüfuz eden) meta fetişizmi, ve şeyleşme…

Silikon Vadisi’nde Yeni Çağ Dinleri, 1970’lerden 80’lere doğru, önce bir yaşam tarzı ve felsefesinden bir derin sömürü ve piyasa felsefesine doğru evrildi; organik beslenme, kişisel-gelişim, zihinsel-verimliliği artırma, yaşam ve çalışma koçları olarak spiritüel gurular; hepsi verimlilik, hız, karlılık ve satışları artırmak için. 2000’li yıllardan itibaren ise bu kez Google’ın futuroloji mesihi Ray Kurzweil’in başını çektiği yeni bir tekno-din’e, “transhumanizm”e evrilmeye başladı. Bu, daha önce değindiğimiz Teilhard de Chain’in “Omega Noktası”nın, biyo-dijital teknolojilere uyarlanmasıydı, ve insan zihninin “süper yapay zeka” ile evrenin en ücra sınırına kadar mistik genişlemesi ve tekleşmesini, yani tanrısallaşmasını speküle ediyordu. Kurzweil’in bir kitabına verdiği isimde olduğu gibi insanlar “Ruhsal Makinalar Çağı”na geçiyordu (bu ifade insanı Ruh sahibi makineler gibi düşünen Descartes’ten gelir). Silikon Vadisi’ne giderek hakim gelen bu yeni tekno-din (transhumanizm, tekilcilik, vb) tarikatını yazımızın sonraki bölümünde değineceğiz.

Her kriz döneminde, bilimlerdeki en ileri gelişmeleri, en gerici din, mistisizm ve metafizik felsefeyle bulamaç yapmak, kapitalizmin karakteristiğidir. Günümüzde, bilişim teknolojileri, dijital ve gen teknolojileriyle en gerici din, mistisizm, muammacılık ve metafiziğin bulamaçlarını servis eden post-modern “tekno-din”cilikte yeni bir patlama yaşanması raslantı değil. Bu kısa özet, Harari’nin başlıca referanslarından (Google’ın teknolojik mühendislik bölümü yöneticisi) Kurzweil’in dijitalizm ile yakında ulaşılacak hedef diye speküle ettiği “sonsuz, mutlak, tek genel zihin” (Tekillik) fantazisi, Dawkins’in (sosyal-darwinci evrimsel-biyolog) kültür, toplumsal davranış seçilim ve kalıtımcısı bilişsel genler diye speküle ettiği “memetik” fantazisi, Capra’nın (quantum fizikçisi) derin meditasyonal quantum fiziği fantazisi, ve hepsinin post-modern sentezi olarak Hariri’nin (tarihçi!!) derin meditasyonal ve derin tefekkürcü post-modern tarih ve gelecek fantazisinin nereye oturduğunu, bütün açıklığıyla göstermeye yeter. Evet bunlar da “bilim insanları”!!

Derindeki asıl gerçek toplumsal ilişkiyi şimdi daha iyi kavrayabiliriz: Silikon Vadisi’nin büyük patronları (Facebook, Microsoft, Google, vb) Hariri kitaplarının küresel tekelci oligarşik sponsorluğunu yapar, Hariri de onların “yeni biyo-dijital kapitalizm çağı” fantazilerinin “yeni biyo-dijital çağ dinleri” olarak dinsel, mistik, metafizik bulamaç realizasyonunu yapar.

En ileri bilimsel-teknolojik gelişmeler nasıl olup da en gerici mistik saplantılara konu olabiliyor?

Kendi uzmanlık uğraşısı alanlarında sonuç alabilmek için sıkı sıkıya nesnelci olması gereken bilim ve sosyal-bilim insanlarının bu kadar kolay ve yaygın biçimde mistik, dinsel, muammacı, metafizik inançlara kaymaları nasıl mümkün olabiliyor? Ya da şöyle soralım: Her dönemin en ileri bilimsel ve teknolojik gelişmeleri, bu mistik-metafizik inançları ortadan kaldırması gerekirken, tam tersine, nasıl olup da en gerici, en koyu mistik-metafizik saplantılara konu olabiliyor?

Bu kritik sorunun genel plandaki yanıtı, kapitalizm’dir. Kapitalist üretim, işbölümü ve piyasa ilişkileridir. Kapitalizmde bilim en başından itibaren kafa/kol emeği ayrımına, sermayeleşmeye, artı-değer üretkenliğini artıracak teknik uygulanabilirliğe tabi hale gelmeye başlar. Tekelci aşamada bizzat bilimin kendisi de, en büyük tekelci göreli artı-değer üretimi ve hakimiyetinin gerçekleştiği bir alan olarak, endüstrileşir. Başka deyişle bilim, bir bilim-endüstrisi; bilim-üretim ve yeniden üretimi alanı haline gelir. Bilimsel emek de toplumsallaşır, giderek daha da karmaşıklaşan toplumsal-teknik işbölümüne tabi hale gelir.

Bilim bireysel keşif ve icatların konusu olmaktan çıkar. Bilim insanları, yüzlerce binlerce bilim insanının çalıştırıldığı tekelci kapitalist büyük bilim endüstrisi projelerinin şu ya da bu parçacığında çalışan, çalıştığı projenin bütününe hakim olmak bir yana, çoğunlukla gerçek amacından bile haberdar olamayan bilim teknisyenlerine doğru indirgenir. Günümüzde bu durum daha da derinleşmiştir. Devasa bilim endüstrisi araştırma-geliştirme projelerinin en kritik halkaları devlet-tekelci ortak yatırım platformlarında, küresel tekellerin merkez birimlerinde, bir kısmı diğer ülkelerdeki birimlerinde, çeşitli parçaları “üniversite-sanayi işbirliği” programları çerçevesinde sayısız üniversitede, tekno-parklarda, alt parçaları da taşeron bilim-teknoloji-yazılım şirketlerinde üretilmektedir. Öyle ki belli bir bilimsel bilgi bile, sayısız alt parçalarına ayrılıp bütünü bilmeyen sayısız farklı uzmanlık ve birimler tarafından teknik olarak yürütülür ve sonra montajlanır. Ve bu projelerde çalışan on binlerce bilim insanı, akademisyen, teknisyen, araştırma görevlisinden en tepedeki birkaç tekelci oligarşik patron ve yönetici dışındakilerin tamamı, bırakalım projenin bütününe hakim olmayı, kendi parçanın parçanın parçası emeği dışında ne olup bittiğininden en ufak bilgisi dahi yoktur.

Bilim üretiminin dev çaplı toplumsallaşmasına karşılık kapitalist üretim ilişkilerine tabi olması çelişkisi bu alanda da kendisini gösterir. Ve bilim insanları da, ki büyük çoğunluğu artık teknik kafa işçilerinden fazlası değildir, bilim üretimi/emeği ne kadar toplumsallaşırsa, kapitalist üretim/işbölümü ve piyasa ilişkileri koşullarında, kendi bilimsel-zihinsel emeklerinin toplumsallığına o kadar yabancılaşır. Bilim üretirken insanların birbiriyle girdikleri toplumsal üretim ilişkileri gözden kaybolur. Bu devasa toplumsal üretken güç ve yaratıcılık, sermayeden, bilim ve teknolojinin soyut değer (sermaye, meta) biçiminden, dolayısıyla toplumsal-maddi üretim ve insanların etkinliklerinden bağımsız “doğa üstü”, “insan üstü”, “insan dışı” soyut mistik bir “genel zihin”den geliyormuş gibi görünür. Bir bilim insanının büyü, simya, muammacılık veya meditasyonla “bilimin ulaşamayacağı en derin gerçekleri” keşfedeceğini sanması yeterince komiktir, ama bunlar da gerçek kapitalist toplumsal bilim üretimi ilişkilerinin aşırı yüzeysel, soyut, ters-yüz bir dış görünümüne tekabül eder. Çünkü bilim insanının kafasındaki “bilinemez/tanrısal muamma”, bir parçacığı olduğu devasa toplumsallaşmış bilim üretimi ve emeği süreç ve ilişkilerinin, kapitalizmde büründüğü soyut-değer biçiminin fetişist görünümlerinden ibarettir.

Günümüzün kapitalizminde de en ileri bilimsel teknolojik gelişmelerle en gerici dini, mistisizmi, muammacılığı, metafiziği buluşturan budur.

Marx’ın söylediklerine dönersek: Siz emperyalist kapitalist teknoloji şirketleri, şu Google’lar, Facebook’lar, Microsoft’lar, Apple’lar, Amazon’ların, vb yalnızca bir takım teknolojik ürün ve yazılımlar mı üretir sanıyorsunuz. Hayır onlar emperyalist kapitalist üretim ve egemenlik ilişkileri üretirler ve bu ilişkilerle birlikte dinci, mistikçi, metafizikçi gericiliğin kendi sömürü ve piyasalarını realize etmeye uyarlanmış yeni versiyonlarını da üretirler.

Felsefenin en eski sorusu: Madde-bilinç ilişkisi

İnsan gerçekliği duyu-algıları ve zihni ile kavrar. Peki ya bu duyu-algıları ve zihin de “yalan dünya” tarafından ele geçirilmişse? Ya da, daha kötüsü, duyu-algılarımız ve zihnimiz gerçekliği bilemediği gibi/bilemeyeceği için bizzat bize bir “yalan dünya” filmi oynatıyorlarsa?

Madde-bilinç ilişkisi, felsefenin binlerce yıllık sorusudur. Ve bu soru, her kriz sürecinde yeniden hortlar. Yeniden hortlar, çünkü toplumsal kriz ve dönüşüm süreçlerinde tüm ilişki biçimleri gibi (emek-sermaye, yönetilen-yöneten, kadın-erkek, insan-doğa, vd) madde-bilinç ilişkisine dair mevcut anlayış biçimleri de sarsılır ve egemen sınıfın isterleri doğrultusunda yeniden düzenlenmek istenir. Felsefenin bu en eski sorusundan “yalan dünya” senaryoları türetmek post-modernizmin en sevdiği oyun alanıdır. Tüm post-modern senaryolar da, şu eski pozitivizm ve rasyonalizmin gerçeği kavramakta yetersiz olduğu genel doğrusundan başlar, fakat insanı aklından ve gerçeklikten şüpheye düşüren safsatalarla devam eder, ve köhnemiş pozitivizm ve idealizm yerine çoğul öznel (göreci, yorumsamacı) idealizmi geçirerek tamamlanır.

Burjuva ideolojisi (ve felsefe, psikoloji, vb) kavramları yanlızca ve basitçe zihin ile madde arasındaki karşıtlık düzleminde tanımlar. Salt madde-zihin düzleminde kalarak, nesnelerin sembolleri (kavramlar, simgeler, vb) ile algı-duyum dışında bir şey görülemez. İdealizm, kavramları esas ve özne sayar, ve maddeyi kavramlardan doğurtur. Kaba materyalizm bilinci, maddi gerçekliğin düz ve edilgen yansıması sayar. Empirizm ve pozitivizm ise, kavramları duyu-verilerine indirgeyerek ikisinin eklektik sentezini yapar.

Madde-bilinç ilişkisine yaklaşımlarında, idealizm kavramdan gelen, mekanik materyalizmin maddenin dış görünümünden gelen, pozitivizm ise ikisini orta yolda buluşturan mutlak özdeşlik felsefeleridir. Post-modernizm ise, bunların gerçekliği bilme’de yetersizliğinden hareketle, madde ile bilinci birbirine görelileştirip tekabüliyetsizleştiren mutlak özdeşmezlik felsefesidir. Nesne ile kavramı arasındaki bağı kaldırmakla kalmaz, kavram ile simgesi (kelimeler, vb) arasındaki bağı da kaldırır. Her zaman bir ilişkiyi ifade eden cümlenin, ve kelimelerin anlamını da görelileştirir, bulanıklaştırır. Ortada ne nesne ne özne ne de her hangi bir bilgi olanağı bırakır. Klasik idealizm ya da öznel idealizm’den farkı, çoğul öznel-göreci idealizm olmasıdır.

Tümünde ortak olan, kavramları, simgeleri, kodları, dili, düşünceyi, ideoloji’yi, bilme’yi basitçe zihinsel süreçlere indirgemeleridir. Oysa bunlar yalnızca ve basitçe zihinsel süreçler değil, aynı zamanda ve esasen tarihsel ve toplumsal süreçlerdir. Doğada ve toplumda sistemli/düzenli ilişkiler olmasaydı, dil, düşünce diye bir şey de olamazdı. İnsanlar maddi yaşamlarının üretiminde birbiriyle girdikleri toplumsal ilişkileri düzenlerken, aynı zamanda bu toplumsal-maddi ilişki biçimlerine tekabül eden dil, düşünme, mantık biçimlerini de kurallaştırırlar. Bu toplumsal ilişki biçimleri ve dolayısıyla kuralların sarsılmaya başladığı kriz süreçlerinde ise, beylik, “madde yok oldu”, “metnin dışında bir şey yok”, “bir yanılsama içinde yaşıyoruz” vb gerici safsataları ortalığı kaplar.

Post-modernizm “bir yanılsama içinde yaşıyoruz” derken aslında tüm söylediği şundan ibarettir: “Meta fetişizmi içinde yaşıyoruz!” Tüm yaptığı da, krizle birlikte sarsılan eski kurallar, inançlar, normlar, değer yargıları, anlayışlardan sıyrılmak adına, daha büyük, daha geniş, daha derin meta fetişizmini realize etmektir.

Felsefe gibi doğa biliminde “insan (üretim-bn) faaliyetinin kendi üzerindeki etkisini tamamen ihmal etmiştir; her ikisi de ancak bir yanda doğayı, öte yanda düşünceyi bilirler. Oysa insan düşüncesinin en dolaysız ve asli temeli doğanın insan tarafından değiştirilmesidir.” (Engels)

Öyleyse, insan düşüncesinde, günümüz post-modern muammacılığın en bariz bir ifadesi olduğu bir kriz ortaya çıktığında, bunun köklerini insan zihninde değil, öncelikle üretim ilişkilerinin krizinde aramak gerekir. Yani bu krizin post-modern safsatıcıların ileri sürdüğü gibi insan zihninin eksikliğinden kaynaklanmadığını ve mevcut yetersiz insan zihni yerine soyut bir “mutlak, sonsuz, tek zihin” fantazisi koyarak aşılamayacağını bilmek gerekir. Ve en önemlisi, kapitalist meta üretim ve egemenlik ilişkileri ortadan kaldırılmadan, insan zihnini bu post-modern zırvalara kadar alçaltan meta fetişizminin de kalkmayacağını bilmek gerekir.

Gerçek dünyanın, dinsel ya da meta-fetişisti yansıması, ve tabii ki bu ikisini de iç içe geçiren post-modern muammacı yansıması, “kaçınılmaz olarak, günlük yaşamın pratik ilişkilerinin insana, onun öteki insanlar ve doğa ile ilişkilerini tam anlamıyla anlaşılır ve aklauygun bir ilişki olmaktan öte bir şey sunmadığı zaman, ancak o zaman yitip gider. Maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, kendisini saran mistik tülü, üretimin, serbestçe biraraya gelen insanlar tarafından ve saptanmış bir plana uygun olarak bilinçli bir biçimde düzenlenmesi sağlanmadıkça, soyulup atılamaz.” (Marx, Kapital Cilt 1, Meta Fetişizmi bölümü)

Kapitalist endüstri ve piyasada yazar-okur ilişkisi üzerine

Şimdi bu söylediklerimizin bizzat Harari kitapları üzerinden bir sağlamasını yapalım. Harari’ye göre yayınevi tekelleri sırf biz inandığımız için varolan “hayali şirketler”dir. Gerçekte ise:

Yazar ile okur ilişkisi, meta-kitap ve meta-fikirlerle dolayımlandığı için yanılsama ve fetişlere gark olan gerçek bir toplumsal ilişkidir. Üstelik yalnızca iki kişi arasında değil, yüzmilyonlarca insanı kapsayan bir toplumsal ilişkiler sistemidir. Tekelci oligarşik kapitalizmin tekelci oligarşik bilinç-yıkım endüstrisi vardır. Harari’nin kitaplarına marka-sponsorluğu yapan Zuckerberg, Bill Gates gibi tekelci-oligarşik sponsorluk mekanizması vardır. Sinema endüstrisinde belirleyici olan “yapımcı”lar gibi, kitap piyasasında da hangi kitaba yatırım yapılıp yapılmayacağına karar veren ve kitapların içeriğine de istediği gibi müdahale edebilen mali-editörler vardır. Seçilen ve edit-edilen kitabı basan küreselleşmiş yayınevi tekelleri vardır. Bunların medya, sosyal-medyada tanıtım-reklam kampanyalarını yapan şirketler vardır. Basılan kitapların depolanmasını, nakliyatını, dağıtımını veya e-ticaretini yapan sayısız şirket, ve satışını yapan market, kitabevi zincirleri vardır. Ve bütün bu kat kat değer üretim zincirinde çalışan, sömürülen yüzbinlerce işçi vardır. Kitapları basan, kağıdını, boyasını üreten, tasarımını yapan, başka dillere çeviren, depolama, nakliyat, dağıtım, satışını yapan işçiler. Kitapların üretim ve dolaşım sürecinde kullanılan makine, bilgisayar, kamyon, yol, yazar kasa vb gibi üretim araçlarını üreten başka işçiler. Ve bu işlerle uğraşan insanların beslenmesi, barınması, eğitimi, sağlığı vb yani çalışır durumda olabilmesi gerekli başka ürün ve bilgileri üreten daha başka işçiler…

Yazar, bu dev çaplı kapitalist endüstrinin yalnızca bir halkasıdır. Günümüzde aslen “girişimci-yazar”dır. Kitabının basılmasını, çok satmasını ve ünlü olmak istiyorsa, öncelikle iyi bir girişimci olması, sermaye-piyasa trendlerini ve kitlelerin nabzını (ilgi, merak, kaygı konularını) iyi koklayıp birbirine bağlama becerisine sahip olması gerekir. Ne yazacağı bu tekelci oligarşik kapitalist endüstri zincirine sağlayacağı kardan ve kapitalizmin muammacı-safsatacı realizasyonu olma gereğinden sonra, üçüncü sırada gelir. Örneğin günümüz kapitalizminin veya tarihin toplumsal-maddi üretim ilişkileri temelinden bilimsel-eleştirel analizini yapan bir yazarın bu tekelci oligarşik endüstride yer bulma şansı sıfırdır. Post-modern bilinç-yıkım endüstrisinde yazarın işi, tarihsel-toplumsal gerçekleri bilimsel-eleştirel olarak analiz etmek değil, bu gerçekleri bulandırmak ve muammalaştırmak, ve sermaye ve piyasanın yönelimlerini sahte-bilimsel kurgularla realize ederek, piyasa yapmaktır.

Okur ise kapitalist bilinç endüstrisinin son halkasıdır. Piyasa jargonuyla “son tüketici”. Onun işi öncelikle, burnuna dayatılan meta-kitap ve meta-fikirleri satın alarak kapitalist bilinç endüstrisi patronlarının karlarını realize etmektir. Sonra da bu kitap ve fikirlerini olabildiğince hızlı tüketerek, “beğen”mektir. Harari’nin sponsorlarından Zuckenberg’in sahibi olduğu Facebook’ta bir “eleştir” butonu olmadığı gibi, tekelci kapitalist fikirler endüstrisinde de yoktur. Hem haddinize mi Zuckenberg, Bill Gates gibi mali oligarkların, Barrack Obama’nın, bilimum pop-piyasa bilimi gurusunun, bilimum reklamasyon kalemşörünün “beğendiği” ve “tavsiye niteliğinde” ev ödevi olarak okuyup beğenmenizi buyurduğu kitabı beğenmemek.

Dolayısıyla okur ile yazar arasındaki meta-dolayımı, yalnızca ve basitçe kitabın fiyatından ibaret değildir. Devasa bir kapitalist yayınevi, medya, reklam, akademi, endüstridir. Siz o kitabı satın alıp okuduğunuzda yalnızca bir takım fikirlerle ilişkiye girdinizi sanırsınız. Çünkü o kitap ve fikirlerin meta-biçimi, arka planındaki/temelindeki gerçek toplumsal ilişki biçimlerini gözden gizler. Oysa, Harari’nin kitabını okurken, bunun farkında olmasanız da, ta onun sponsorluğunu yapan Silikon Vadisi mali oligarklarından, küresel tekelci kitap endüstrisi ve piyasasının her boydan patronlarının dayatma ve yönlendirmelerine kadar, maruz kalırsınız. Diğer yandan o kitabın basımı, dağıtımı, satışı vd süreçlerinde çalışan ve sömürülen sayısız işçinin toplumsal emeği ile de ilişkiye girmiş olur, ama bununda farkında olmazsınız. Yani bu meta-biçim arka planındaki tüm o devasa sınıfsal, toplumsal, ekonomik, siyasal, ideolojik ilişkileri görünmez kılar. Geriye bir, hayran olmaya koşullandırıldığınız post-bilim starının zihninden fışkırmış safsatalar kalır.

Hakikaten maddi gerçeklik yok oldu! Ve Hariri gibilere bayılıyorsunuz, çünkü onlar, bu meta-dünya size nasıl görünüyorsa, bu görünümü biraz estetize biraz stilize edip muammalaştırarak yine size satmaktan başka bir şey yapmıyorlar!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*