Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Saat 16:16’da Berlin’de, bir Neo-Nazi tarafından öldürüldüm!

Saat 16:16’da Berlin’de, bir Neo-Nazi tarafından öldürüldüm!

15 Temmuz 2013’te saat 16:16’da Weisensee Kunsthochschule Berlin’de, Neo-Nazi bir ögrenci tarafından öldürüldüm!

Harfler, kelimler ve cümleler. Bunlar biz insanların zihinlerinde açıklamak istedikleri en karmaşık şeyleri açıklamaya yardımcı ve en fazla kullandıkları semboller veya temsillerdirler. Tıpkı yukarıda başlık olarak kullandığım cümle gibi bazen çarpıcı anlamları vardır ve bu anlamlar bizleri düşünmeye sevk ederler. Bu başlık bize, şu anda, belirli bir sahneyi canlandırmak konusunda yardımcı olmaktadır. Bunun doğrulugunu veya yanlışlığıni araştırmak isteği uyandırmaktadır belkide. Ama genede bu bir temsil ve dikkatlerimizi üzerine çekmek konusunda oldukça usta. Neden?

Çünkü bugünün Almanya’sında hem ölümü hem de Neo-Naziler gibi çok ilgi gören iki temsili içinde barındırıyor. Kimilerini tiksindiriyor kimilerini keyiflendiryor bu başlığı okumak. Ya da benim gibi Almanya’ya sonradan gelen bir Doğulu’yu düşündürüyor Batı üstüne:

Bilimin ve bilginin güç olduğunu keşfeden ve bu gücün verdiği kibirle eline aldığı bir kalemi, dünyanın üzerinde, canının çektiği yere sürüp kendini kurmuş bir söylev Batı. Tarihsel, düsünsel ve de ırksal köklerini belirlerken bu haritada, işine geldiği yeri kendine özdeş, işine gelmediği yeri kendisine dışsal kılabilmiş bu kalemle. Bununla sadece kendi sınırlarını çekip, kendisini nasıl temsil edeceğini değil, bu sınırın dışında kalanın nasıl temsil edileceğini de belirlemiş. Örneğin, ne tesadüf ki bu ikiliği yaratan kalemin çizgisi, diğer bir cok ülkenin oldugu gibi, benim doğup buyumuş olduğum bir adanın da uzerinden geçivermiş. Kıbrıs’ın. Kelimenin adı Orientalizm.

Bilimsel ve deneysel bilginin yanlı yorumlanmasıdır Orientalizm. Batı’nin Etnolojik, Anatomik, Antropolojik, Filolojik, Lingustik ve bunun gibi alanlarda ne olmadığıdır. Öyle bir temsil gücüdür ki, Türkçe konuşan ve İslamik bir ada sahip olan beni, büyüdüğü toprağın altında yatmakta olan tarihe öteki ve yabancı kılabiliyor. Bana ait olanı hayret verici bir kibirle kendinin yapıp, beni ondan azad edebiliyor. Bugün Avrupa’da, bir “Doğulu”, “Oriental”, ”Exotic”, ”Müslüman” vs. olarak Antik Yunan’nın, yani Avrupa’nın düşünsel ve kültürel köklerinin Sınır-kalesinin, bana olan ya da “bize” olan içkinliğinden bahsetmeye kalksam bir kahkaha ile karşılaşıyorum. Bu kahkahaları bir kez işittikten sonra insan, neden Doğuda bazı kiliselerde İsa’nın sarışın ve mavi gözlü oldugunu anlamakta pek zorluk çekmiyor. Sözünü ettğim kalem, yani Orientalizm, bu kutuplaştırma adına coğrafyaları çizerken, sadece ülkeleri (ya da bir adayı) ikiye bölmekle kalmamış, bedenleri de parçalara ayırmayı başarabilmiş. Özelliklede bir insani temsil eden en önemli yerini, yüzünü.

Çocukluğumda bolca vakit geçirip, atalar, tarih, eski tanrılar ve uygarlık hakkında hayaller kurdugum bir Antik kenttir Salamis. Adanın doğu kıyısında, modern Famagusta ya da Magosa kentinin dört beş kilomete kuzeyinde yer alan, tarih boyunca Persler, Finikeliler, Helenler, Romalılar gibi bir cok uygarlığın gelip, yaşayıp, dönüştürdüğü, ticari olarak önemli bir liman kenti. Bugün şehirden kalan kalıntılar Roma döneminden kalma. Bu kentin Agorasında yaşam mucadelesi veren Tanrıça ve Tanrı heykellerini şu an, ne kadar çizdiğimi hatırlayamıyorum bile. Onları çizmek için ne kadar hevesim varsa da, onları tamamlayamamak bana büyük bir huzursuzluk veriyordu. Bunun nedeni yüzlerinin ve ellerinin özenle koparılmış olmasıydı sanırım. Onların imgeleri gözümde ilk kez tamamlandığında, on dokuz yaşımda, ilk kez gittiğim, British Müzesin’deydim. Önce bir insan, sonra bir sanatçı olarak, temsilin gücünü anlatmamın bir önemi varmı bilemiyorum burada. İmgenin köklerini, sevdiklerini kaybeden Romalıların onları aralarında hissetmek için maskelerini döktükleri dönemlerde aramakta, şuan, bu yazıda pek bir anlamsız sanırım.

Kendimi özdeslestirdigim bu heykeller, sanırım bir çok Avrupalı için de aynı işlevi görüyor. Küçük bir farkla. Anlamı ve temsili, kendi zaman ve mekanından koparılıp başka bir zaman ve mekana yerleştirilmiş yüzüm, onunla karşılaşan beyaz AvrupalIlara şaşkınlık, hatta korku salıyor. Öyle ki, yüzüm, onu tanımlayamayan, aynı okulda beraber eğitim aldığım bir ressam arkadaşı da korkudan şaşkına ve çılgına çevirmiş.

Yani yukarıdaki başlık hem yanlış, hemde doğru. Bugün bu yazıyı yazıyorsam, fiziki düzeyde hala hayattayım demektir, ama temsili düzeyde ise sabun olduğum anlamına gelir.

İşin aslı şu; Eğitim aldığım Weisensee Kunsthochschule’de raslantı eseri bulduğum bir resimde kendimi toplama kampında resmedilmiş olarak buldum. Geriye kalan homofobik detaylari geriye bırakırsak, sadece yabancı olduğum için kendisine korku saldığım bir genç arkadaş beni temsili olarak yakmak istemiş. Eğitim görevlilerinin de “Sanat özgür olmalıdır“ açıklaması ve Jonathan Meese benzetmesi ile oturumumuz sona ermiş ve dosya sonsuza dek kapanmıştır.

Bu olay bana Sanat Üniversitelerinin nasıl bir işlev gördügü konusunda gerçekten ilginç bir deneyim sağladı. “Sanatçı Mitolojisinin” aynı zamanda da “Sanat Mitinin”, Avrupa’da ortaya çıktığı ve bugüne geldiği ana dek, insanlığın yaşadığı acılarla kazandığı değerlerin halen daha bu mitolojinin önüne geçememesi, genç bir sanatçı olarak bana hayret verici hatta üzücü geliyor. Özelliklede Sanat Üniversitelerinde.

Martin Jay’in Diyalektik İmgelem adli kitabından , sanatın özerkliği veya özgürlügü ile ilgili kısa bir alıntı ile bitirmek istiyorum:

“Sanat, İnsanlığın bugünkü toplumun ötesindeki ‘diger’ Toplum için duyduğu özlemin varlığını koruyabilecegi son sığınaktır. Sanat özerk olduğu sürece, artık düzen içinde varlığını sürdüremeyen ütopyanın korunup sığındığı son alan olmuştur. Bu anlamda sanat, içinde bulunduğu topluma hem içkin, hem de aşkın eleştiri uygulayabilme konumunu elde eder. Sanat, toplumun içinde kalmaya devam ederek içkin eleştiri konumunu, aynı zamanda kendi içinde ütopyayı saklı tutarak aşkın eleştiri konumunu garanti etmektedir. Sanat, insanlığın meşru bir ilgi alanı olan gelecekteki mutlulugundaki haklı çıkarının ifadesidir. Sanat, Stendhal’in degisiyle  ‘’bir mutluluk vaadi’’ni içinde barındırdığı için sanattır.”
HASAN AKSAYGIN

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*