Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » Referandumun çözdükleri

Referandumun çözdükleri

Siyaset arenasının son yıllardaki en orijinal kombinasyonlarını bir araya getiren referandum, “Evet” seçeneğinin bariz farkıyla sonuçlandı. Her biri kendi başına önem taşıyan ve önümüzdeki süreci etkileyecek göstergelerin ortaya çıktığı referandumun en temel sonucu, geri tipte burjuva demokrasisinin anayasa önde gelmek üzere tüm unsurlarıyla pekiştirilmesi yönündeki adımların kitlelere benimsetilmesi oldu. AKP tarafından da “Yetmez ama evet” şeklinde formüle edilen ve “ileri demokrasi yolunda yeni bir anayasanın yolunu açma” propagandasıyla yürütülen “Evet” kampanyasının da; “Hayır” kampanyacılarının sonuçlar karşısında ardı ardına yaptığı depresif yorumların da; katılım oranını yüzde 77,4’e çeken ve asıl olarak Kürdistan’da BDP etkinliğiyle gerçekleşen boykot taktiğinin de söylediği budur. Nitekim TÜSİAD da, 10 ay sonra gerçekleşecek genel seçimlerin temasını “bireyi merkeze alan”, “kimlik taleplerine, ‘ortak değerlerde eşit vatandaş’ anlayışı çerçevesinde yanıt veren”, “din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin sorunları çözen”, “çoğulcu ve katılımcı demokratik temsili parlamenter rejime tüm kurum ve kurallarıyla işlerlik kazandıran”, “her türlü vesayetten arındırılmış nitelikteki kontrol-denge mekanizmalarını kuran” bir anayasanın oluşturması gerektiğini bir kez daha hatırlatarak “kitlelerin tercihine” burjuvazinin cilasını seçim sonrası ilk açıklamasında çekmiştir!

“Evet” oylarının ezici üstünlüğünü yaratan, kampanya dönemi boyunca “sol”dan rol çalan AKP’dir. AKP, siyasal rakiplerinin “AKP karşıtlığı” kısırlığında yürüttüğü kampanyayı boşa çıkardı. Ağır işsizlik, güvencesiz çalışma, iş cinayetleri, amansız yaşam koşulları altındaki işçi ve emekçi kitlelerin dikkatini “12 Eylül’ün defterini dürme”, “darbeler dönemini kapatma” ve “ileri demokrasi” retoriğinde topladı ve bağımlı burjuvazi adına en etkin ve yaygın burjuva demokrasisi propagandasını yürüttü. Bu propaganda, en belirgin etkilerinden birini burjuva demokrasisi tarafından çözülen devrimci ve sol hareket üzerinde gösterdi. “Yetmez ama evet”, gerçekte devrimcisiyle liberaliyle solun -boykot taktiğini izleyenlerin ezici çoğunluğu dahil- ruh haliydi. Sandık bazında ise, salt EDP ve DSİP gibi cüssesiz varlıklarla sınırlı kalmaksızın, devrimci hareketin eski çevrelerinde de referandumdaki siyasal tercih olarak belirginleşti. Bu belirginleşme, kendisini KESK gibi sendika ve meslek örgütleri içerisinden de “Evet” yönlü parça koparmalar olarak ortaya koydu.

Ancak “Evet” kampanyasının asıl çökerttiği, CHP-MHP, ÖDP, EMEP, TKP, Halkevleri, DİSK, TMMOB vb.’li “Hayır” kombinasyonu oldu -bu kesimin “sol” kanadının içerisinde bulunduğu depresyona aşağıda değineceğiz. AKP, kampanya gündemini anayasa tartışması minderinden yolsuzluk ve altın musluğa taşımaya çalışan -bu arada genel başkanı Kılıçdaroğlu oy kullanmayı bile beceremeyen-, işsizlik ve yoksulluk temalarına dahi doğru dürüst yaslanamayan CHP’yi “darbecilik” suçlamasıyla etkisizleştirip kıyı il ve ilçelerinden kıpırdamasını engelledi. Bu coğrafyadaki orta sınıf beyaz Türk tabanının kemik tutum almasıyla oy toplayan, buna karşılık Baykal operasyonuyla başlayan iç dizaynı tamamlanmamış CHP’yi önümüzdeki anayasa tartışmaları ve genel seçim sürecinde kendi tabanı karşısında çok daha derin bir ikilemle karşı karşıya bıraktı.

AKP, “Evet” oylarının artışını, yalnız referandum sürecinde değil bir bütün olarak siyasal-toplumsal arenanın yeniden dizaynının önünde engel oluşturan kesimleri düpedüz çözerek sağladı. “12 Eylül mağduru ülkücüler” polis ve cezaevi işkence anlatımlarıyla televizyon ve gazetelerde sahne aldılar! MHP ve Ülkü Ocakları’nın eli kanlı kurucularının çoğu ÖDP’li -eski Devrimci Yol’cular “Mağdur değil muhatabız” söylemine sarılarak bu “Karıştır barıştır” sahnesini meşrulaştırmaya çalıştılar- “solcu 12 Eylül mağdurları” ile birlikte yaptıkları flashback’lerdi bunlar! “28 Şubat mağduru” Saadet Partisi ve “reisleri” Muhsin Yazıcıoğlu’nun yolunu izleyen BBP de bu çözülüm sürecinin unsurlarıydı. MHP tabanındaki çözülme, son yerel seçimleri aldığı, MHP’nin hatırı sayılır bir kemik oy oranına sahip olduğu birçok ilde, hatta referandum öncesi sivil faşistlerin iplerinin salındığı Dörtyol ve İnegöl’de bile “Hayır” oylarının geride kalmasıyla belirginleşti. Referandumun açık ara bariz mağlubu, Bahçeli’nin memleketi Osmaniye’de bile seçimleri kaybeden MHP oldu!

Referandumda Kürt burjuvazisi “Evet” kampanyasıyla “yeraltından yerüstüne” çıktı. Çözüleduran “Hayır” koalisyonundan farklı olarak “Kürt sivil toplum kuruluşları” şemsiyesi altındaki Kürt burjuvazisi, siyasal aktivitesini geometrik olarak artıracak bir start vermiş oldu. Kürt burjuva sınıf örgütleri, “sanayici ve işadamları dernekleri”, cemaatler, vb. il il ardı ardına yaptıkları açıklamalarla yalnızca BDP’nin boykot taktiğine karşı bayrak açmış olmadılar. Aynı zamanda hala “imtiyazsız sınıfsız bir Kürt halkı” efsanesine inanan kimilerinin “Kürtlersiz Kürt çözümü” olarak adlandırdığı burjuva liberal çözümün marjlarının belirlenmesinde Kürt burjuvazisi olarak Türk burjuvazisinin yanında yer alacaklarını açıkça deklare ettiler.

Referandumun asli sonuçlarından biri, katılım oranına ilişkindir. 2002 dahil seçimlerde yüzde 15-18 civarındaki katılmama oranı, bu seçimde yüzde 23’e yükseldi. Toplamı itibariyle sadece boykota yazılamayacak olan bu oranı sağlayan, Kürdistan’daki boykottu. 9 gerillanın ateşkese rağmen katledilmesinin etkileriyle birlikte Hakkari, Diyarbakır ve Şırnak’ta zirve yapan boykot taktiğinin etkisi 6 ilde yüzde 50’yi aşarken, 10 ilde yüzde 40’ın üzerinde uygulandı. Taktiğin başarısında en temel unsur ise, BDP’nin boykotu siyasal bakımdan daha silik olan “Yetmez ama evet” ruhundan “demokratik özerklik” talebinin somutlaştırılmasına doğru çekmesidir. Kürt burjuvazisinin ‘Arenada biz de varız’ bayrağını açtığı, ordu ve polisin boykot propagandasına karşı referandum günü dahil gözaltı ve operasyonlarla saldırgan bir tutum izlediği koşullarda, Kürt kitleleri, “demokratik özerklik” çağrısı ve onun alt taleplerinin, belediyeler başta olmak üzere kurumlarının vb. çekiminden daha fazla elektriklendiler ve bu çağrıyı sahiplendiler. Nitekim alınan tatmin edici sonuçlarla birlikte, “demokratik özerklik” çerçevesinde okulların 1 hafta boykot edileceği ve anadilde eğitim için yüzbinlerce dilekçe kampanyasının yürütüleceği açıklandı.

Solda depresyon!

Hatırlanacağı gibi, referandum mevzilenmeleri ve anayasa tartışmaları, devrimci ve sol hareket içerisinde de taşların çoktan yerinden oynadığının bir göstergesi oldu. Dünya, bölge ve ülke koşullarındaki dönüşüm sürecinin ve buna bağlı olarak rejimin geri tipte burjuva demokrasisi olarak biçimlenişinin içinde yaşayan, çözülen ve artan bir hızla ona göre şekillenen, buna rağmen bu sürece ilişkin tek bir yeni cümle kuramayan devrimci ve sol hareket, “Yetmez ama evet”, “Hayır” ve “Boykot” arasında bölündü. “Hayır”cıların ortak teması, anayasa paketinin tamamen AKP’yi devlet bürokrasisi içerisinde güçlendirmek üzere kaleme alındığı, paket kabul edildiği takdirde AKP faşizminin zaten devam etmekte olan 12 Eylül faşizmini ağırlaştıracağıydı. Boykotçuların ezici bölümünün tutumu BDP’ye yedekli şekillendi ve talepleri toplam içerik itibariyle TÜSİAD’ın anayasa paketiyle ayrışma gücünden yoksundu. Kimi detaylar dışında, liberal reformistinden devrimci reformistine, demokratik devrimcisinden “sosyalist devrimci”sine dek propaganda içeriğini, hala devam eden 12 Eylül rejimine karşı demokratik hak ve özgürlük talepleri -hatta “emekten yana demokratik bir anayasa” talebi!- oluşturuyordu! Kendisini işçi sınıfının ve emekçilerin öncüsü diye adlandırmaya devam edenler, bu sıfatın en temel gereklerinden biri olan işçi sınıfını burjuva demokrasisine karşı sosyalist işçi demokrasisi ruhuyla silahlandırmaktan fersah fersah uzaktılar! Şaşırtıcı değil: Burjuva demokrasisinin vakumu büyük ve en başta ideolojik-politik “sandal” küçük! Burjuva demokrasisini “ideal düzen” olarak güzellediğinizde, onun geri tipteki bir versiyonu karşısında bile akla gelen refleks, “Hiçbir şey değişmiyor!” limanına sığınmak oluyordu! Bu “güvenli” limandan türeye türeye İslami faşizm, faşizmin daha da katılaşması, toplumda sağcılaşma ve muhafazakarlaşma gibi burjuva sosyolojik temalar çıkıyor; kitlelerin burjuva demokrasisinin içerimine gitgide daha fazla girmesinin -referandumun asli sonucu- etki ve sonuçlarına ise bakarkör kalınıyordu!

Bu bakarkörlük ve içerilme hali, 12 Eylül akşamından itibaren kendisini öncelikle Kürdistan’daki boykot oranlarıyla teselli bulma olarak şekilleniyor. “Evet ama boykot” cephesi, kendisini genel seçimlerde yine BDP’nin yanına sığıştıracak bir biçimde “geleceğe” sürüklüyor. Burjuva demokrasisinin temel kurumlarından ve kitleleri içerme araçlarından biri olan yerel özerkliğin Kürdistan versiyonu “demokratik özerkliğin” Batıda da ardı ardına kendi “militanlarını” yaratacağı -başta ESP vb olmak üzere- görünüyor. “Evet ama boykot” cephesi, 13 Eylül sabahından itibaren 12 Eylül darbecilerine karşı suç duyurusu haberleriyle birlikte burjuva demokrasisini yeni anayasanın gereklerini yerine getirmeye çağırıyor.

Devrimci ve liberal reformistleriyle sol için bu, ağır bir ikilem tabii! Işçi sınıfı ve emekçilere, Kürt işçilerine, kır ve kent yoksullarına kurtuluş umudu olarak demokratik hak ve özgürlükleri gösteren, demokrasinin sınıf içeriğini söz konusu bile etmeyen bu kesimlerin TÜSİAD’ın da açtığı “demokrasi şampiyonluğu” yarışmasında geri kalmamaktan başka umarının kalmaması ve ancak geriye dönük defterleri açabilmeleri eşyanın tabiatı gereğidir. Oysa ki işçi ve emekçilerin onyıllarını mezara gömen12 Eylül rejiminin kanlı mirasıyla gerçek hesaplaşma, TÜSİAD’dan, AB’den, Kürt burjuvazisinden bir fazlasını söyleyerek değil, bizzat işçi sınıfının devrimci sosyalist siyasallaşmasını sağlayarak, militan bir sosyalist işçi demokrasisini işleterek gerçekleşecektir.

Ancak bununla iç içe fakat çok daha belirgin olan, hemen tüm solda yaygın olan tipik depresyon göstergeleridir. BDP ile ittifakına “Hayır” ile ara veren EMEP, AKP’nin kitleleri aldattığı yorumunu yapıyor. ÖDP’nin açıklamaları da aynı yönde. Halkevleri, referandum sonucunu emekçi sınıfların önemli bir kesiminin AKP tarafından manipüle edilmesine bağlıyor. Halkevleri, keza AKP’yi milliyetçi muhafazakarlığın eski Milliyetçi Cephe tarzı adresi olduğunu, bir “neoliberal otoriter devletin” kurulduğunu ilan ediyor. TKP yazarları ise ayrı ayrı “Biz bunu görmüştük ama buradan yazamazdık” açıklamalarında bulunuyorlar ve “Bu halk adam olmaz” mesajları veriyorlar!

Belirgin bir depresyon belirtisi olan bu açıklama ve yorumlarda elbette ki referandumda kendilerinin nerede ve kimlerle aynı potada durduğu ile ilgili en küçük bir değerlendirme yok. Bunun yerine burjuva demokrasisi sloganları ile yürütülen bir kampanyaya dayanan AKP’ye ilişkin 27 Nisan ruhuyla yapılmış değerlendirmeler var. Bu kampanyanın işçi ve emekçileri, Kürt yoksullarını sadece kömür dağıtarak baştan çıkardığı yanılsamasıyla avunmak var. Sınıfın ve kitlelerin yeni koşullardaki değişen ihtiyaçlarının anti-neoliberalizm soslu ulusalcı sol bir içerik ve retorikle karşılayamayacağını görememek var. “Sağcılaşma ve muhafazakarlaşma” tespitinin İzmir’in deniz kenarı çay bahçelerinde bir sohbet başlatmaktan öteye bir anlam taşımadığının, kimilerinde olduğu gibi konjonktür bağımlısı bu siyaset tarzının referandumdan önce linç saldırılarına, 12 Eylül rejiminin aynen baki olduğuna yoğunlaşan bir ajitasyon yürütürken “bağımsız sosyalist Türkiye, bağımsız sosyalist Kürdistan” sloganını çoktan elden bıraktığının, bugün ise bu vakuma gitgide daha fazla kapıldığının farkında bile olmamak var!

Kimsenin “aldatmasına” değil, tamamen küçük burjuva sınıfsal-ideolojik sebeplere dayalı bu “farkındalık yoksunluğu”, yeni anayasaya doğru yelken açılan önümüzdeki sürece kılavuzluk edemez! Aynılar aynı yerde toplanırken bu yükü fiilen omuzlama görevi, yolunu ancak proletarya sosyalizmi ile açabilecek olan öncü işçilere düşmektedir!

2 yorum

  1. referandum değerlendirmesini bu kadar geciktirmeniz derli toplu bir değerlendirme için olabilir. ama bu sitenin sadece makale-yorum sitesi olmadığını gözden kaçırıyorsunuz. günlük haber girilen site bu kadar hareketli bir gündemin olduğu günlerde donmaz.
    burada burjuva basındaki gibi referandum haberlerini girmeyi kastetmediğimi belirteyim.

    yazınız ilk değerlendirme olmasıyla doyurucu. uzun olmaması da iyi. burjuva demokrasisi karşısında çözülen “sol”a merceği tutmak iyi olacaktır. genel bir değerlendirme yazısında bu tam yapılamazdı. ama bu gündem önemli. anayasa tartışmaları prizmasında devrimci hareket yazınızın bir de referandum sonrası yazımı gerekiyor. hele de yeni bir anayasa tartışmalarının artık daha da somut bir hal alacağı önümüzdeki günlerde burjuva demokrasisine takılı aklı “sol”u nereye götürür, bunu döne döne işlemek gerekiyor. bu politik olarak etki sağlamak gibi her zaman varolması gereken bir hedef olmaktan çok daha yakıcı bir sorundur. “sol”un kendiliğinden burjuva demokrasisine doğru çözülmesini görmek yetmiyor, ters yönde -devrimci- bir çözme harekatı başlatmak gerekiyor.
    bu da proleter sosyalist eksenin politik-pratik-örgütsel karşılığını gözle görülür bir biçimde oluşturmaktan geçiyor.
    kolay gelsin.

  2. Bu son paragrafta ki yaklasimin dogru oldugunu söylemek mümkün degil. “bu yükü fiilen omuzlama görevi, yolunu ancak proletarya sosyalizmi ile açabilecek olan öncü işçilere düşmektedir!” Gelecegi omuzlama görevi neden “biz proletarya sosyalistleri’nde” degilde öncü iscilere havale ediliyor. öncü isci espirisi nereden geliyor.

    Tam tersi bu durumu tanimlarken söyle denmeliydi: “Bu yükü fiilen omuzlama görevi komünistler öncülügünde, isci sinifi ve kent yoksullarinin Proletarya Sosyalizmi ekseninde yürünmesiyle cözecektir” olmaliydi.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*