Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Referandum sonuçları ve liberal sosyolojik analizler üzerine

Referandum sonuçları ve liberal sosyolojik analizler üzerine

Referandumun görünürdeki sonuçları üzerinden yine pek çok sosyolojik analiz yapılıyor. Bir dönemki liberal sosyolojinin “merkez/çevre” ikilisinin yerini, şimdi yine liberal “gelişmiş/azgelişmiş bölgeler” ya da “dünyaya açılmış kent/içe kapalı taşra” ikilisi almış durumda:

“Erdoğan şimdi sanayi üretimi (Gaziantep ve Kayseri dışında) pek olmayan, eğitim, ihracat, kültürel gelişim imkânları işte ona göre ve en içine kapanık kesimine onaylattığı anayasa ile Türkiye’nin sanayi üretiminin, ihracat kapasitesinin, turizm gelirlerinin, eğitim potansiyelinin, kültürel üretiminin en yüksek olduğu, en dışa açık kesimini de yönetmek durumunda.” (Murat Yetkin, Hürriyet)

“Türkiye’de sağ yüzde 70, sol yüzde 30’dur” deniliyordu. Bu anlayış, tarihin çöp sepetini boyladı. Sanayileşmiş kentlerde oturan eğitimli dışa dönük milliyetçi-muhafazakarlar “lider kültünü” yıktı. Hiç olmaz denileni yaptı, CHP ile birleşti. Ne Erdoğan’ı ne de Bahçeli’yi dinledi. Liderin iki dudağından çıkanın “kanun” olduğu siyasal bir sistem istemediler.” (Soner Yalçın, Sözcü)

Bu gibi yaklaşımlar, “kent/taşra”, “modernist/gerici”, “eğitimli-zeki/cahil-aptal” gibi biçimleriyle sol da oldukça yaygın.

Kapitalizmde tıpkı kafa emeği/kol emeği, kadın emeği/erkek emeği gibi kent-kır çelişkisi de kritik ve yapısal bir toplumsal işbölümü öğesidir.
Kent-kır çelişkisi Türkiye tarihi boyunca önemli bir etken olmayı sürdürdü. İşçi sınıfının görece güçlü olduğu (ve nüfusun yarısından fazlasının kırsal olduğu) dönemde, işçi sınıfı önderliği ve hegemonyasında bir “işçi-köylü ittifağı” kurulamadı. Günümüzde ise, nüfusun yüzde 80’ine yakının artık kentlerde yaşadığı, ancak işçi sınıfının örgütlenme ve mücadelede ciddi biçimde geriletilmiş olduğu koşullarda, bu çelişki, aynı zamanda işçi sınıfının bir iç çelişkisi olarak, kentlerin içine taşınarak sürüyor.

Bu bir olgu. Bununla birlikte yukarıdaki “sosyolojik analizler”, bir sınıf analizine dayanmadığı için yanıltıcı ve yanlış yönlendiricidir. Tüm “sosyolojik analiz”, Türkiye’de kapitalizmin daha gelişkin ve küresel sermaye ile daha entegre olduğu bölgeler ile, kapitalizmin daha az gelişmiş olduğu bölgeler arasında “sınıflar üstü” bir çelişki ekseni kurulmasına dayanıyor.

Türkiye’nin “daha sanayileşmiş”, “daha kentleşmiş/metropelleşmiş”, “daha eğitimli/kültürlü”, “daha dışa açık”, “daha turistik”, “daha ihracata dayalı” vb bölgelerindeki burjuvazinin TÜSİAD’dan KOBİ’lerine kadar “evet” dayatmacısı ve destekçisi olduğu nedense söylenmiyor.

Türkiye’de kapitalist gelişmenin daha ileri ve küresel sermaye ile daha entegre olduğu bu bölgelerinde, uzlaşmaz sınıf çelişkisinin de daha keskin olduğu da tabii söylenmiyor.

Asıl bunların üzeri örtülüyor.

Bu gibi “sosyolojik analizler”in arka planındaki örtük liberal varsayım, kapitalizmin daha gelişmiş ve küresel sermaye ile daha entegre olduğu yerlerde, demokrasinin de gelişeceği ya da gelişmesinin gerektiğidir. Aynı liberal varsayım, demokratikleşmenin asli engeli olarak “taşralı cahil ve aptallar”ı, şefciliğin de salt buna dayanmasını gösteriyor. Bakın, deniyor bize, kentleşmiş, eğitimli, dışa açılmış milliyetçi-muhafazakarlar bile şefçi yönetim istemiyor!

Bu liberal sosyoloji ve onun liberal ve kemalist halkçı sol versiyonları, küresel mali oligarşinin Türkiye’de “evet” yönergelerini, her boydan Türkiye burjuvazinin “evet” kumpasını uzaktan yakından açıklamıyor.

Avrupa dahil, dünya çapında burjuva neoliberal demokrasisinin gerilemesi ve daralmasını; demokrasinin çöküşünün “taşracılık”tan çok bizzat mali oligarşik kapitalizmin küresel gelişmesi ve çürüyüşünde olduğunu gözlerden gizliyor.

Kırlardan kentlere doğru dev çaplı yeni proleterleşme dalgalarının, yine Dünya Bankası, OECD, AB gibi küresel mali oligarşik organların yönergeleriyle nasıl “inanç temelli organizasyon ağları”na, “yoksulluk yönetişimi” ile kaynaştırılmış neo-cemaatçi neo-koperasyon biçimlerine mass edildiğini gizliyor.

Bir dönemki burjuva modernizmin “gelişmiş kapitalizm/demokrasi” ile “azgelişmişlik” söylemini, Türkiye’ye ve kentlerin içine taşınmış kent/kır çelişkisine uyarlayarak yeniden üretiyor. Faşizmin, gericiliğin, şefçiliğin, yalnızca ve basitçe bir “taşralılık” sorunu olmadığını, tam tersine tam da neoliberal kapitalizmin içindeki uzlaşmaz sınıfsal, toplumsal çelişkilerin gelişiminin bir sonucu olduğunu gözlerden gizliyor.

Böylece ilericiliği ve demokrasiyi “taşraya karşı gelişmiş kapitalizm” savunuculuğuyla el çabukluğuyla özdeşleştiriveriyor. Bu bir yandan, halen AKP-Erdoğan’ın tabanındaki neoliberal elitizm ve modernizme karşı reaksiyoner algının konsolisasyonunu kolaylaştırıyor. Diğer yandan ise Hayır’cı kitleler içindeki sınıf ayrım ve çelişkilerini, antikapitalist mücadele dinamiklerini silerek, liberal ve milliyetçi hegemonyayı güçlendiriyor.

Liberal ve ulusalcı (ve bunların sol kılıklı) sosyolojilere de Hayır!

İşçi sınıfı kapitalist egemenlik sistemine karşı mücadele etmeden, kent-kır, eğitimli-vasıfsız, kafa emeği-kol emeği, kadın-erkek, türk-kürt yakalarını bir araya getiremez. Hayır’cı kitleler, kendi tepelerindeki burjuvaziye, kendi içlerindeki liberal ve ulusalcılara karşı mücadele etmeden özgürleşmenin yolunu açamaz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*