Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » Post-seçim pazarlıkları

Post-seçim pazarlıkları

Olağan koşullarda AKP’nin İstanbul BB’yi alması pek olası görünmüyor. Ama “olağan koşullarda” yaşamadığımızı herkes biliyor.

Erdoğan-AKP, iç ve dış ilişkilerde zor duruma düştüğünde başvurduğu her zamanki “oyunu bütünden kurarak” el artırma taktiğini izliyor. Bu taktik, kayıp kaçınılmaz olduğunda bile fiili durum yaratarak, karşılığında başka şeyler koparmak için pazarlık payını artırmak, aynı zamanda sonrası için manevra kabileyetini koruyabileceği bir belirsizlik alanı yaratmak, olarak tanımlanabilir.

Kuşkusuz belediyeler ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel egemenliğin önemli bir dayanağı ve halkasıdır. Neoliberal belediyecilik toplamda, ulusal gelirin yüzde 10’unu bulan bir kapitalist rant aktarım mekanizması olarak çalışıyor. Belediyelerin “sosyal yardım” mekanizmaları, dinci, faşist vakıflara destekler üzerinden dağıtılan “yardımlar” ve teşkilatlanma biçimleri de, iktidarın toplumsal tabanını tutma ve pekiştirme mekanizmaları arasında önemli bir role sahip. Belediyeler üzerinden 100 binden fazla çalışmadan maaş alan “hamili kart” kişiyi besleyen asalaklık mekanizmaları gibi, bunlara daha pek çok madde eklenebilir.

İstanbul’un ise Türkiye’nin mali oligarşik sermaye merkezi olarak öneminden ayrıca bahsetmek gerekmez.

Erdoğan-AKP’nin tüm bu olanak ve dayanaklarını kaybetmemek için, mızrağa yeni çuvallar geçirerek, elinden geleni ardına koymayacağı ortadadır. Dahası yaratmaya çalıştığı belirsizlik ve ötelemecilik ortamı ve şaibe hissiyatı ile, çekirdek sınırına doğru gerileme eğilimindeki toplumsal tabanını da yeniden konsolide etme gayretindedir.

Geçersiz oyların yeniden sayılması, tüm oyların yeniden sayılması, yine olmazsa seçimlerin yenilenmesi, vb… Bunlar masadaki kartlar. Erdoğan-AKP, İstanbul BB’yi sonunda bırakmak zorunda kalacak olsa bile, el artırmak için kullanılıyor. Herkes İstanbul’un post-seçim aritmeğini takip ededursun, arka planda daha büyük pazarlıklar dönüyor.

Kılıçdaroğlu’nun “krizin bedelini hep birlikte üstlenmeye hazırız” açıklaması, tezgah altından süren pazarlıkların bir göstergesi niteliğinde. “İstanbul sonuçlarını kabullen ve resmileştir, biz de balkon konuşmanda belirttiğin ekonomik kriz programının uygulanmasında sana destek verelim” demeye getiriyor. “Krizin bedelini paylaşmak” derken, hangi hak ve yetkiyle kimin adına konuşuyor, seçim sonuçlarını nasıl krizin kitlelere ödetilmesine havale edebiliyor, neyin pazarlığını yapıyor hele bir açıklasın!

El altından yürütülen ama dikkatli bir gözle görülmesi de zor olmayan burjuva güçler arası pazarlık aktörleri arasında, tabii TÜSİAD ve küresel mali oligarşi vb.de var. Bu güç dengelerini şu veya bu yönde etkileyen durum sonrası, zaten gündemde olan gerilim noktaları başta olmak üzere, her burjuva güç taktik ve stratejik hesaplarını yeniden gözden geçirir, adımlarını yeniden ayarlar.

Ekonomik kriz, daha doğrusu sosyal yıkım programının, doğrudan ya da dolaylı olarak 4 partiden oluşacak bir “milli mutabakat” hükümeti veya platformu tarafından yürütülmesi, kuşkusuz aslen TÜSİAD’ın isteği. Bu programın Türkiye burjuvazisinin istediği sertlik ve hızda uygulanması, Erdoğan-AKP’nin gerileme ve yıpranmasını artıracak, hatta altında kalmasına yol açabilecek olduğundan, bunu bir pazarlık kartı haline getiriyorlar.

Ama aslında durumları biraz daha karmaşık. Çünkü ağır kriz dönemleri, aynı zamanda çeşitli sermaye kesimleri arasında krizi birbirine de yıkma, ve kimin kapitalist devlet iktidarının kıtlaşan olanaklarıyla önce ve ne kadar kurtarılacağına ilişkin mücadele konusudur. Bu açıdan TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve arasında, finans, sanayi, rant sermayesi kesimleri arasında, dahası AB ve küresel mali oligarşiden hangi koşullarda ne kadar nasıl yardım alınabileceği ve bundan hangi sermaye kesimlerinin yararlanacağı vb konusunda güç, paylaşım ve kendini kurtarma pazarlıklarının da yürüdüğü aşikar.

Tabii bir de şu S-400’ler meselesi var. Genelkurmay başkanının “biz Patriotlardan da almak istiyoruz” tarzındaki açıklaması da, bu yöndeki pazarlıkların da seçim sonuçları üzerinden daha farklı bir düzlemden yürüyeceğini gösteriyor.

Erdoğan-AKP İstanbul BB’den elini çekmeyerek yalnızca güç ve iktidarın halen kendisinde olduğu tarzında bir güç gösterisi yapmakla kalmıyor, İBB’yi bırakmama tehdidiyle kayıplarını başka yönden hafifletmeye ve pazarlık gücünü korumaya çalışıyor. Bu pazarlıklar, belediyelerdeki devasa yolsuklarının örtülmesini de tabii ki içeriyor.

Tepedeki burjuva güçler çekişmesi ve pazarlığı ne olursa olsun, burjuva seçimlerden çıkan en net şeylerden birinin sosyal-yıkım programı olduğunu, Erdoğan’ın bunu balkon konuşmasında sermayeye güven vermeye çalışarak net biçimde üstlendiğini, Kılıçdaroğlu’nun ise bu programın uygulamasına destek verdiğini unutmamak gerekir.

Bu yüzden 1 Mayıs, yalnız Erdoğan-AKP’ye, burjuva-faşist devlet iktidarına karşı değil, neoliberal kapitalizm ve saldırı programlarına karşı net bir sınıfa karşı bağımsız sınıf duruşu içermelidir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*