Anasayfa » DÜNYA » Post-IŞİD Dönemi Açıldı/ Ercan Akpınar yazdı

Post-IŞİD Dönemi Açıldı/ Ercan Akpınar yazdı

POST-IŞİD DÖNEMİ AÇILDI

IŞİD’in Suriye ve Irak’ta işgal eetiği tüm şehir ve kırsal alanlardan sökülüp atılmasının ardından başlayan bu dönemde tüm küresel emperyalist güçler ve bölgesel kapitalist güçler kendini yeni dönemin gerekleri üzerinden formatlamaya giriştiler.

Arap Baharı’nın ardından emekçi kitlelerin insanca yaşam talepleri bölgesel gericiliklerin şiddetiyle bastırılıp yön değiştirmesi, kendini feodal-dinci-faşist-gerici çeteler üzerinden ifade etmeye başlamasının ardından bölgeyi bir ateş topuna çeviren süreç başlamıştı. IŞİD ve benzeri çetelerin türemesi, emperyalist ve bölgesel kapitalist güçlerin bölgedeki hegamonya mücadelelerinde bu çeteleri kullarak etkinlik kurmaya çalıştıkları kanlı bir dönem yaşandı. Irak, Suriye, Libya ve Yemen büyük bir yıkım yaşadı. Hegemonya mücadelelerinin odağında olan Suriye bu çatışmaların en yoğun yaşandığı ülke oldu. Bir yanda İran (ve Hizbullah) ve Suriye’nin Şii ekseni; diğer yanda Suudlar ve Türkiye’nin başını çektiği Sünni eksen bölgesel güçler olarak karşı karşıya geldiler. Küresel güçler olarak ABD ve Rusya karşıt eksenler olarak sırasıyla Sünni ve Şii fay hatlarına yaslanarak bölgesel etkinlik kurmaya çalıştılar. “IŞİD ile mücadele” bahanesine sığınarak bir dönem yürüttükleri hegemonya mücadelesi artık sona erdi. Bahane ortadan kalktı ama bu sürece kadar hiçbir güç bölgenin üzerinde belirleyici bir konum elde edemedi. Rusya ve İran’ın Suriye ve Irak’da görece daha etkinleşmeleri onları öne çıkartıyor gibi görünsede bu pilav daha çok su kaldırır. Post-IŞİD döneminde askeri gücün yanında “oyun kurucu” siyasal diplomatik manevraların da payı önemli olacak.

Emperyalist kapitalist rejim ve hegamonya krizlerinin, tüm paylaşım alanlarında eski denge ve belirlenmiş ilişkileri bir kaos ve yeniden paylaşım sürecini tetiklediği bir dönem yaşanıyor. ABD ve AB’nin gerileyen hegamonyalarından doğan boşluğu bölgesel güçler ve Rusya ve Çin ekseni doldurmak istemektedir. Suriye iç savaşında vekil güçlerle yürütülen bu paylaşım mücadelesinde Rusya’nın İran’la birlikte sahaya kendi askeri gücüyle girmesinin doğal sonucu olarak Suriye-Esad rejimi yıkılmaktan kurtulmuş ve IŞİD barbarlığının yıkımı Esad’ı dünya kamuoyunda ehven-i şer hale getirmesiyle de belli bir meşruiyet kazandırmıştı.

Suriye savaşının ilk günlerinde Türkiye-ABD-Suud-Katar dörtlüsünün çok yoğun desteğine rağmen çetelerin sonuç alamaması buradaki ittifakı da çatlatmış, Türkiye’nin Suud ve ABD ile ilişkileri bozulmaya başlamıştı. Öyle ki geldiğimiz süreçte Türkiye bugün kendisini savaşın başında karşıt kutuplarda konumlandırdığı Rusya ve İran’la ittifaka girme mecburiyetinde bulmuştur. ‘Esed’, Esad olmak üzeredir. Erdoğan’ın dediği gibi “Siyaset kapıları açıktır.” Burjuva politikada ilkesellik, dürüstlük, ahlak gibi erdemler çıkarlarla ölçüldüğünden onlara bir bağlılık da duyulmaz. Erdoğan’da duymuyor. Söz konusu olan Kürtlerin Suriye’deki Rojova Kazanımını boğmakla birlikte kendi iktidarının altını oyan Suriye merkezli dış politika olunca bütün söylemler yutuluyor, tükürülenler yalanıyor.

Soçi’de Rusya-Türkiye-İran arasında yapılan zirvede Suriye krizine “siyasi çözüm” bulma çabaları, Türkiye-Rusya ve İran’ın öncelikleri nedeniyle başarılı olma ihtimali düşük bir oluşumdur. Soçi’nin temel kararı olan Suriye Ulusal Kongresi’nin daha ilk adımda PYD/YPG’nin katılıp-katılmaması konusunda bir krize dönüşmüş ve çözüm bulunamadığı için Şubat ayına ertelenmiştir. Türkiye’nin bu Kongreye PYD’nin katılmasını engellemek karşılığında İdlib ve Fırat Kalkanı bölgelerini pazarlığa dahil ettiği açıktır. Öyleki buralarda Rusya ve Suriye’ye bırakacağı alanlar karşılığında Afrin’e bir operasyonun iznini de koparmaya çalışmaktadır. Suriye iç savaşını bir başka noktaya taşıyacak böylesi bir operasyona Rusya’nın dolaylı açıklamalarla da olsa onay vermediği görülmektedir. Rusya’nın, Türkiyenin Suriye Kürtleri, PYD/YPG dolayımı ile ABD ile yaşadığı politik krizi fırsata çevirerek hem Türkiye’nin gönlünü okşayacak şeyler (Erdoğan-Saray rejiminin “meşruiyetini” sorgulamaktan kaçınmak gibi) yaparak bu krizi derinleştirmeye hem de Suriye rejiminin güçlenmesini sağlayacak kazanımlar elde etmeye çalışmaktadır. Soçi zirvesinden bir gün önce Putin-Esad görüşmesinin yine Soçi’de yapılması ve bunun sonuçlarının Türkiye ile paylaşılması, Erdoğan/AKP’yi Esad’a biraz daha yakınlaştırmıştır. S-400 sürecinde benzer sonuçları hedefleyen bir girişimdir.

Suriye kriznin Suriye’yi de aşan, bölgeselleşme eğilimi, bölge güçlerini karşı karşıya getirecek bir evreye doğru yaklaştığı görülmektedir. İran ve Suudlar arasındaki bilek güreşi Suriye, Yemen ve Irakla sürerken, güç kaybeden Suudların kendi içlerinde başlattıkları “Saray Darbesi” süreci ve “ılımlı İslam’a geçiş” iddiaları stratejik bir dönüşüm çabasının işaretlerini vermesinin yanında bir İran savaşına hazırlık olarak da yorumlanıyor. İran’ın Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’la (Hizbullahla!) kurduğu coğrafi bağı transit yol Suudlar ve İsrail’in ve ABD’nin tepkisini çekiyor. Lübnan Başbakanı önce istifa ettirilip sonra göreve tekrar getirilmesi, İsrail’in Hizbullah’a karşı saldırıya geçmeye hazırlanması Ortadoğu kazanının altındaki ateşin daha da harlanacağını gösteriyor.

Tüm bunlar Ortadoğu’da Post-IŞİD döneminin başlayacağının göstergeleridir. IŞİD’in konvansiyonel bir güç olarak çıkarılmasının ardından bu bölgeleri kimin hangi ittifak ve dengeler için de, nasıl kontrol edeceği sorunu yeni bir güç mücadelesi alanı olarak ortaya çıkmaktadır. ABD,Rusya,İran, Türkiye, Suudi Arabistan ve İsrail temel aktörler olarak alandaki etkinliklerini koruyup geliştirmeye çalışırken, yeni ittifak ve dengeler oluşmaktadır. Rusya bir yandan tüm bu güçlerle ilişki geliştirip, diplomatik bir ağırlık kurmaya çalışırken temel hedefi ABD’nin hegamonyasındaki gerilemeden faydalanarak etki alanını genişletmeye, enerji yol ve havzalarında ittifak güçleriyle birlikte söz sahibi olmak istemektedir. ABD bölgedeki İsrail ve Rojova Kürtlerini kendine temel ittifak (ve Suudileri) güçleri olarak belirlerken, İran’ı sınırlamayı, Rusya’yı bölgede belli bir alanda tutabilmeyi ve İsrail’in güvenliğini sağlamayı isterken, elbetteki bölgedeki petrol ve gazın üzerindeki etkisini de korumak istemektedir. Rojava Kürdistanı’ındaki konumlanışı, orada yerel bir özerk-federatif bir oluşumun kurulması için Kürtleri desteklemekte ve böylece hem İran, hem Suriye ve Irak, hem de Türkiye üzerinde etkili bir kartı elinde tutmak istemektedir. Türkiye, yaşadığı krizi derinleştiren dış politik iflasını tüm enerjisini PYD/YPG’yi bastırmaya harcayarak durdurmaya çalışmaktadır. ABD’nin PYD’yle kurduğu ilişkiyi engelleyememesinin getirdiği çaresizlikle Rusya-İran’a yanaşması da bu nedenledir. Suriye iç savaşının oluşmasında çeteleri bütün yönleriyle destekleyen AKP rejiminin bugün tam tersi bir noktaya evrilmesi trajiktir.

Türkiye’nin bölgesel konumu, pazar büyüklüğü, orta ileri gelişmişlikte kapitalist ekonomisi, küresel emperyalist kurumlara büyük oranda entegre edilmiş alt yapısıyla, NATO ordusuyla… gözden çıkarılması kolayca gerçekleşmeyecek bir ülke olması nedeniyle Türkiye’nin içine girdiği bu eksen kayması süreci de emperyalistlerce dikkatli bir şekilde yönetilerek engellenmeye çalışılıyor. Erdoğan’ın liderlik ettiği siyasi-politik anlayışın tasfiyesini hedefleyen ABD-AB emperyalistleri adımlarını hem çıkarları gereği hem de belirttiğimiz Türkiye’nin jeopolitik konuımu gereği oldukça hesaplı atıyorlar. RTE ve AKP’nin içerde henüz kitle desteğini kaybetmemesi, bir iktidar alternatifinin bulunmaması ellerini tutuklaştırsa da, Erdoğan dışı bir arayıştan vazgeçmeyecekleri de görülmektedir. ABD’ deki Sarraf davası bunun tezahürüdür. ABD ve AB emperyalistlerinin küresel ve bölgesel politikalarında Türkiye’den beklentileriyle Türkiye’nin talep ve istekleri şu konjoktürde uyuşmayacaktır. Kifayetsiz muhteris hesabı, AKP-Erdoğan ABD ve AB’nin içinde bulunduğu rejim ve hegemonya krizlerinden istifade ederek el yükseltmeye çalışması da, Türkiye’nin rejim ve yönetememe krizinin duvarlarına çarpıyor. Güvenliğe ve gerici siyasi merkezileşmeye daha fazla yüklenerek, kitlelerin özlem, ihtiyaç ve taleplerini, demokratik istem ve arzularını bastırarak içerde iktidarını korumaya çalışması hegemonya üretemediğinin de göstergesidir. Bu koşullarda attığı her adım sarsıntısını büyütmektedir.

Benzer bir kriz petro-dolar krallığı, gerici Suud rejiminde de vardır. Tarihin karanlık dönemlerine ait bu rejim, bölgede Sünni Arapların liderliğinin Şii İran’a karşı yürütürken yaşanan tüm mücadelelerde mevzi kaybetmesi, Şii ekseninin Irak ve Suriye’ de zafer kazanmasını, Yemen’de giriştiği savaşın batağa saplanmasıyla sonuçlandı. Yeni döneminde evinin içini bir saray darbesiyle “düzen”e sokmaya çalışan Suud rejimi bir yandan Vahabi ideolojisini küçük tadilatlarla yumuşatmaya giriştiği izlenimi verirken bir yandan da İran’a karşı yeni arayışların önünü açmaktadır. İran’ın, Irak-Suriye-Lübnan üzerinden Akdeniz’e coğrafi bir hat kurması İsrail’le birlikte karşı oldukları stratejik bir konudur. Ve bunu engellemek için ittifak halindedirler. Irak, Suriye ve Akdeniz’deki petrol ve gaz rezervleri enerji yollarının kimin tarafından kontrol edileceği merkezinde yürüyen ve askeri yönü ağır basan bu hegemonya mücadeleleri çok şeye gebedir. Dünyanın bu bölgesindeki ateş ve patlayıcı birikimi her an bir kıvılcımla tetiklenebilir. Suriye’de İran, Rusya, ABD ve Türkiye kendi askeri güçleri ile bulunmaktalar. Suudlar ve İsrail’de bu kervana bir şekilde katılırlarsa, Şii ve Sünni ittifakları arası bir çatışma kaçınılmaz hal alabilir. Türkiye’nin bu durumda ne yapacağı ise belirsizdir. Ne Şii ittifakına dahil olabilir, ne Sünni!

Gerçi onun tek bir derdi kalmıştır: PYD ve Rojava bölgesi. (Bölgeye dair siyasi-ekonomik-askeri arzularından vazgeçmek zorunda kalmıştır) buraya askeri bir müdahalede bulunacak koşulları sağlayan ittifaka dahil olmaktan imtina etmeyecektir. Afrin’e bir operasyon için sürekli gündem oluşturmaya ABD ve Rusya’dan birinden izin koparmaya çalışacaktır. Bölgede yeni bir savaş hiç olmadığı kadar günceldir. Gelişmeler İran ve İsrail’i bir anda karşı karşıya getirebilir.

Bölgedeki tansiyonun zirvede olması tüm taşları yerinden oynatmakta, dengeleri sarsmaya devam etmektedir. IŞİD’ in askeri olarak büyük oranda tasfiyesinin sağlanmasıyla tüm tarihsel bagajlar bu kaos ve yeniden paylaşım sürecinde açılmaktadır. Irak Kürdistanı’nı, Barzanigilleri hem kendi iç krizlerini bastırmak ve hem de dengelerin yeniden kurulacağı bu süreçte “Bağımsızlık Refarandumu” yaparak rol çalmaya çalışması beklediği karşılığı yaratmadığı gibi onu kendi siyasi ve askeri gerçekliği ile karşı karşıya bırakmakta da gecikmedi! Bölgesel güçlerinin konumunun, emperyalist merkezlerde kendisine biçilen rol ve vizyonu dikkate almadan attığı bu adım hüsranla sonuçlandı. Emperyalist ve bölgesel güçlerin kendisini yalnız bırakması nedeniyle, Irak karşısında ağır bir askeri-siyasi yenilgi alarak başta Kerkük olmak üzere, kontrol altında tuttuğu toprakların yüzde kırkını ve birçok gaz ve petrol sahasını Irak’a kaptırdı. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan oldu.

Şimdi ise bölgeyi yeniden ve daha kapsamlı olarak karıştıracak bir hamle geldi ABD’den. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını ve büyükelçiliğini buraya taşıyacağını açıklaması bölgedeki gerilimi ve çatışma risklerini büyütecektir. Üç semai dinin merkezi sayılan Kudüs’ün BM kararlarıyla sağlanmış statüsünün temelden ve İsrail lehine değiştiren bu kararla birlikte bölgede din içerikli çatışmaların da artacağı anlaşılmaktadır. Bölgedeki islami güç ve ülklerin İsrail karşısındaki zayıflığı ve iki yüzlü tutumları nedeniyle güçlü bir tepki koymaları zordur. Arap ülkelerinin çoğunluğunun dikkatlerinin çevrildiği yerin İran olması ve tabi ki ABD ile olan işbirlikçilik düzeyleri, tepki ve karşıtlıklarının sınırlı olacağını göstermektedir. IŞİD gibi islamcı faşist çetelerin arkalarında bıraktıkları yıkım düşünüldüğünde müslüman ülkelerin Kudüs konusuna tepkilerinin düzeyi öngörülebilir.

ABD-İsrail’in uluslararası uzlaşmaları hiçe sayarak, üç semai dinin merkezi olan bir şehri provakatif olarak İsrai’in başkenti olarak tanınmasının ciddi sonuçları olacaktır. Bir süredir Ortadoğu’daki kaos ve belirsizliğin görece dışında durmuş olan İsrail’in sahaya dönüşüde denebilir buna. ABD’nin Kudüs hamlesiyle İsrail askeri ağırlığını yeniden sahneye koyabilecektir. Özellikle Akdeniz’deki tartışmalı enerji havza ve yollarını hakimiyetini sağlamayı, Lübnan ve Suriye’de Filistin üzerinden yeniden bazı hamleler yaparak İran’ın yayılmasını durdurmayı planlıyor gibidir. Türkiye’nin ABD-İsrail’in bu çıkışını fırsata çevirerek “İslam aleminin liderliğine” soyunması da manidardır. Her iki güçle yaşadığı stratejik sorunlarda islam ülkelerinin becerebilirse yedekleyerek karşı bir ağırlık oluşturmak ve bölge gücü ve merkezi hayallerine yeni bir kaldıraç olarak kullanmak istemektedir, Kudüs krizini. İçerde Sarraf davası nedeniyle oluşan yolsuzluk ve rüşvet merkezli gündemide dağıtmış, ulusalcı-islamcı siyasi çizgisine hamasetle kan taşımış olacaktır.

İran dışındaki bölgenin islam ülkelerinin ABD ve İsrail karşısındaki pozisyonları ve ilişki düzeyleri bellidir. Hayırhah bir itirazın ötesine geçebilmeleri zordur. Arap ülkelerinin iki temel gücü olan Mısır ve Suudların alacağı tutum önemlidir. Mısır’daki Sisi ve Sudi Arabistan’daki petro-dolar krallığının iç krizleri ABD’ile bir karşıtlığa izin verecek durumda değildir. İran ve Türkiye’nin müsliman kitleler üzerinde etkin olmasını engelleyebilecek politikalarla süreci yürütmeye çalışacaklardır.

İsrail siyonizmi karşısında ezilen Filistin halkının, bu süreçte Hamas ve Abbas yönetiminin çıkarları için sahaya sürüleceği, onların halis ulusal özlem ve beklentilerini başka şeylere altlık yapılacaktır. Bir yandan İsrail’in askeri olarak çevrelediği toplama kamplarında yaşamaya çalışan Filistin halkı, bir yandan da Hamas gericiliğinin, Abbas işbirlikçiliğinin kıskacı altındadır. İslamcı iki yüzlülüğün pragmatist gericiliğin hakim siyasi eğilim olduğu bu koşullarda Filistin halkının bu çemberi yararak insanca, demokratik bir düzen kurabilmesi ancak bölgesel düzeyden sol, sosyalist, devrimci güçlerin dayanışması ve el yükseltmesiye gerçekleşebilecektir.

Emperyalist kapitalizmin ve tüm bölgesel gericiliklerin bölge emekçi halklarının kanı ve canı üzerinden yeni savaş ve çatışmalarla bölgenin enerji havza ve yolları üzerinde hegamonya kurmaya çalışmalarına karşı tüm bölge emekçileri el ele direnebilmelidir. Dayanışma ve ortak mücadele herzamankinden daha günceldir.

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*