Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Politik tiyatro tarihi üzerine-2

Politik tiyatro tarihi üzerine-2

SANATTAN POLİTİKAYA-Erwin Piscator

Takvimim 4 Ağustos 1914’te başlıyor.

O günden itibaren barometre hızla yükselmeye başladı.

13 milyon ölü.
11 milyon sakat.
50 milyon asker cephede.
6 milyar tüfek.
50 milyar metreküp zehirli gaz.

Bu durumda “kişisel gelişim” ne anlama gelir? Hiçkimse böylesi koşullarda kendisini “kişisel” olarak geliştiremez. Onu başka şeyler geliştirir. O yıllarda 20 yaş kuşağı savaşla yüzyüze gelmiş ve kader başka herhangi bir eğitmeni gereksiz kılmıştı.

1914 yazı, Münih. Hoftheater’da ücretsiz stajyerdim, aynı zamanda üniversitede felsefe, Almanca ve sanat tarihi okuyordum.

Hoftheater esas olarak klasik oyunlar, ara sıra da Wildenbruch, Anzengruber ve benzeri yazarların oyunlarını sahneliyordu. Ibsen, Rosenov’un Kater Lampe’si ve bunlar gibi oyunlar oldukça ilerici olarak nitelendiriliyordu. İki eğilim tartışma konusuydu. Bir yanda (Possart’ın izinden giden) Lützenkirchen diğer yanda ise Berlin Yenilikçilerini temsil eden Steinrück başı çekiyordu. Deneysel tiyatro, ya da yeni sahneleme teknikleri doğrultusunda hiçbir çalışma yoktu.(6)

Kammerspiele’de ise repertuvarın büyük bir bölümünü Hauptmann, Strindberg ve Wedekind’in yapıtları oluşturuyordu(7). Oscar Wilde, bazı Fransız oyunları ve modern oda tiyatrosu oyunları, ticari kaygılarla aralara serpiştirilirdi.

Ancak olaylar hızla gelişti. Önümüzde açık olan yollar, hepimizin sezdiği ama kabullenemediği bir gelecek önünde temel bir farklılık taşımıyordu. Hepimiz sendeleyerek ulusun çağrısı önünde diz çöktük. Sonunda isterik, nevrotik bir saplantıya dönüşse de böyle davranmak doğru haline gelmişti.

Kimse benim “iyi bir Alman” olmadığımı söyleyemez. Bizimki, eski bir papaz ailesiydi; ben de gerçek yurtseverlik ruhuyla yetiştirilmiştim. Ne var ki inançlı bir Alman yurtseveri olan babamın benim askere çağırılmamla korkudan titrediğini ve ilk tıbbi muayenede fiziksel nedenlerle askere alınmayışıma çok sevindiğini hatırlarım.

Yurtsever! Borazanlar ve trampetler, Kayzer’in doğum gününde (Marburg’da) Spiegelslustberg’de resmigeçit yaparken, tüm diğer Alman çocukları gibi benim de gözlerim parlardı. Okuldan hoşlanmazdım. Dönemin eğitmenlerinin donukluğu, küçük burjuva eğitimi, beni zorunlu okul ödevleri dışında birtakım işlerle uğraşmaya yöneltti. İki arkadaşla birlikte, kendine özgü sakin bir yaşantı sürdürdüm. Onlar resim yaptılar, ben şiirler yazdım.

Ailem köy kökenliydi. Ben de köyde doğdum. İlk beş yılım çiftlik işçilerinin arasında geçti. Yirmi bin nüfusuyla Marburg, kendilerini babalarının paraları ve renkli kasketleriyle “Yüce Varlıklar” olarak gören kulüplü öğrencilerle dopdoluydu ve o günlerde bana büyük bir şehir gibi gelirdi.

Biz eski şehrin dar sokaklarında işçilerin, küçük esnafın ve zanaatçıların arasında yaşardık.

O günlerde liselere bağlı olan hazırlık okullarından birine değil, bir bölge okuluna devam ettim. Bu köylü tipi, pederşahi geleneğe sahip basit bir aile yaşantısı sürdüren babamın isteğiydi. Ailemin temel görüşü, şartlar elverdiği sürece gerçek birer Hıristiyan olarak yaşamaktı. (Aile büyüklerimden daha basit insanlar ya da daha iyi Hıristiyanlar tanımadım. Başkalarının hatalarına karşı anlayış, bağışlama, hoşgörü, esneklik; dış dünyaya, politikaya ya da yüksek mevkilere karşı ise tam bir kayıtsızlık.)

Burada kuşkusuz bir aile seceresi yazmak niyetinde değilim. Ancak komünist olmak için yahudi soyundan gelmek zorunda olunmadığı gerçeğinin altını aşağıdaki paragrafa yer vererek çizmek istiyorum:

Die Welt am Montag, Berlin 1 Mart 1927 baskısından alıntı. Erwin Piscator: Mektubunuz diyor ki: “Basının bir bölümü benim, Doğu Avrupa’dan göç etmiş Samuel Fischer adlı bir yahudi olduğum söylentisini yaymaktadır. Ne yazık ki durum böyle değildir. Eğer hasımlarım bu söylentiyi çalışmalarıma karşı kullanmasalardı, bu konuya değinmezdim bile. Soyuma böylesi bir ilgi gösteren bu baylar, belki beni bir ziyaretle şereflendirirler. Böylelikle onlara atalarımdan, önce Strazburg’da, daha sonra Herborn (hatta Nassau)’da teoloji profesörlüğü yapmış Johannes Piscator’un çevirileri olan İncilleri gösterebilirim. O, bu çalışmasında Luther’inkini geliştirmeyi amaçlamıştı. 1600’de basıldı ve yazarın iki yüze yakın diğer yapıtlarıyla birlikte büyük ilgi uyandırdı.”

Gerçi ben bir bakıma Johannes Piscator’dan farklıyım, ancak damarlarımda hala o ciddi protestan kanının birkaç damlasının (Huguenot kanıyla karışmış olarak) dolaştığına inanıyorum. Ne var ki, babamın beni büyük bir zevkle göndermek istediği manastırın çekici hiçbir yanı yoktu. Benim için rahip kürsüsünden başka bir kürsü çok daha önemliydi.

Kuşkusuz tiyatroyla uğraşmak istediğimi söylediğimde büyük bir tepkiyle karşılaştım. Genç oyunculara bu gün benim söylediğim her şeyi ailemden işittim. Tiyatroyu bir meslek olarak unutun, riskli ve zordur. Gerçek yeteneğe sahip insanlar bile başarıya ulaşmakta güçlük çeker. Kıskançlık ve düşmanlıklar ormanıdır tiyatro. Hala büyük babamın “sch”ları yaya yaya “Demek schauspieler(8) olmak istiyorsun?” dediğini duyuyor gibiyim, sanki çingene ya da serseri olunacakmış gibi.

Orta sınıfın düşmanı Nietzsche, estetikçi ve züppe Wilde, son elli yılda bu hastalıklı burjuva toplumunu eleştiren, açıklayan ve ona saldıran herkes, ortasınıftan kaçmama ve küçük burjuva geçmişimi terk etmeme neden oldu.

Kitaplığımdan bazı isimler: Heinrich Mann, Thomas Mann’ın Tod in Venedig’i (Venedik’te Ölüm), Tolstoy, Zola, Werfel, Rilke, Rimbaud, Stefan George, Heym, Verlaine, Maeterlinck Hofmannstähl, Brentano, Klabund, Strindberg, Wedekind, Messer’in Psychologie’si, Wundt, Winmelband, Fechner, Schopenhauer, vb. Ayrıca Otto Ernst, Conan Doyle, A.De Nora.

O dönemde genel geçer anlayış, geçen yüzyılın sonundan bu yana sürüp giden o tipik, hastalıklı, kendini bırakmış kötümserlik ve dönemin, canlı, devingen ekonomi-politiğiyle çelişen uyuşukluktu. Kuşkusuz, çevremde olan bitenlerin nasıl giderek birbirini bütünlediğinden habersizdim. Sosyalistler büyük kırmızı kasketleriyle, şeytani sakallı adamlar gibi geliyordu bana. Kimin ve neyin karşısında olunması gerektiğini bilmeden, bu güçlü akıntıyla birlikte yüzmekten başka seçenek yok gibiydi.

Şimdi: Bütün Almanya istekle savaş için bağırıyor. Her yerde gönüllüler. Ben hariç. Tersine inandığımdan değil sezgisel olarak. Münih caddelerinde sarhoş kalabalıklar dolaşıyor, şarkı söylüyor. Her yerde nutuklar atılıyor. Bir kez, böylesi bir konuşmayı, hepimiz şapkalarımız elimizde ayakta dinliyorduk ve kim bilir kaçıncı kez Ulusal Marş haykırılıyordu (Kendi cesaretimiz tüylerimizi diken diken ederdi.) Tam o sırada Münih’in iki gerçek evladının “Şuna bakın şapkasını çıkarmamış. Bir casus!” dediklerini duydum. Adama şapkasını çıkarması söylendi. Fakat o aksine (bir aptal gibi) Stachus boyunca koşmaya başladı. Herkes arkasından bağırıyordu: “Bir casus! Bir casus!”. Yakalandı ve çok kötü dayak yedi. Ve şimdi kalabalık -ki coşkusu hiçbir sınır tanımaz- “kutsal kral”a doğru ilerliyor, bu sırada çiçeklerle donanmış askerler de istasyona yürüyordu. Bu büyük karmaşa beni itmiş ve dışında bırakmıştı.

Ve böylece bana, henüz yirmi yaşındayken iyice anlaşılmaz gelen şey, düşünce özgürlüğü ve kişiliğin gelişmesi üzerine uzun tartışmalar gerçekleştirmiş bir neslin bütünüyle, hiçbir direnç göstermeksizin, genel kitle histerisine kapılması ve birkaç istisna dışında Avrupa’nın tüm entelektüel kesiminin o güne dek kuşkuyla baktıkları “Değerli Miras”ı savunmak için ayağa kalkması, üstelik de bu savunmayı çoğu kez silahtan öte kalemle gerçekleştirmesi olmuştur. Bunlar Tolstoy, Dostoyevski, Puşkin, Zola, Balzac, Anatole France, Shaw ve Shakespeare gibi “düşmanlar” karşısında ayağa kalktılar ve savaşa Goethe’yi, Nietzche’yi sırt çantalarına koyarak gittiler. Ve böylece bu nesil kendi ruhsal tükenişine kendi damgasını vurdu. Daha önce ne düşünmüş ve ne yapmış olurlarsa olsunlar, 4 Ağustos’ta tüm bunların bir hiç olduğu ortaya çıktı.

Biz genç insanları frenleyecek, bize dayanak olabilecek insanca sözleri söyleyen hiçbir önder yoktu. Ben ve benim gibi pek çok kimse sınırsız düş kırıklığı ile dopdoluydu. Hiçbir deneyimimiz yoktu ve belirsizlikte çevrelenmiştik.

Ama savaşa karşı tek başına, bireysel bir başkaldırı bana aptalca göründü ve çağrı emrini aldığımda, buna “kaderin çağrısı”ymışcasına uydum. Askerlik hizmetini yapmayı reddetmek aklıma bile gelmedi. Kayzer’in “artık aramızda hiçbir parti ayrımı tanımıyorum” sözleri ve Sosyal Demokratlar’ın ona istekle uymaları, kafamdaki karmaşayı tamamladı.

3 Ağustos’taki Sosyal Demokratlar’ın Reichtag üyelerinin belirleyici toplantısında, savaş kararına karşı çıkmayı öneren bir hareketin Ledebour, Lensch ve Liebknecht(11) tarafından ortaya atıldığı, Neukölln’de 300 işçinin savaş aleyhine gösteri yaparken tutuklandıkları ve SDP’nin savaş kararını onayladığı açıklandığında Rosa Luxemburg’un sinir krizi geçirdiği hiçbir zaman kamuoyuna sızdırılmadı.

Ocak 1915’de aldığım emir üzerine buz gibi bir havada, o günlerde hala mavi, kırmızı boyalı olan Gera’daki barakaların yolunu tuttum. Ceketimin yakası 10 cm. büyük, pantolonumun ağı dizlerime geliyordu ve ayakkabılarımın teki 42 diğeri 39 numaraydı; buruşuk bir kep başımda eğreti biçimde duruyordu (bir subayın tokadından sonra bu keplerin yıkanabileceğini öğrendim). Ve aşırı çalıştırılıyordum (“Piçlerin kafasını kırın”). Büyük güne dikkatle hazırlanıyorduk. Bizi hazırlayanlarsa küçük adamlardı. İlk karşı çıktıklarımız bu küçük adamlar oldu:

Nasıl oluyor da bu insanlar -duvarcılar, kasaplar ve benzerleri- çavuşlar ve onbaşılar olarak militarizm havarileri gibi davranmaya cesaret edebiliyorlar, nasıl oluyor da bu adamlar bombalarla ilk kez karşılaştıklarında salyangozlar gibi kabuklarına çekilen zavallıları yönetmekle övünebiliyorlar. Bunlar vücutlarını rengârenk giysilerle neden örttüklerini çok iyi bilirler, çünkü onların içinde rahatça ölünebilir. Geberin -Duyuyor musunuz? Evet, sizlere söylüyorum, çavuşlar ve onbaşılar, üniformalı sığır çobanları! Ölmenin bir insan için ne demek olduğunu biliyor musunuz? Hayır, bin kez hayır! Sizin gibi köylüler tohumun miktarını gübre yığınına bakarak hesaplar. Mavi gökyüzü altında ve güneş tepede yükselmişken- neden tüfeklerimizin dipçiğini ruhlarımızı mahveden bu adamların öküz kafalarında parçalamıyoruz?

Evet, sistem son derece güzel ve işkence düzeni tıkır tıkır çalışıyor, boyunduruk herkesin ensesini sıkıyor, yine de bir gün, bu insanların hep birlikte Devleti oluşturduklarını, iktidarı kurduklarını ve onlarsız devletin kemiksiz insan vücuduna oturtulmuş yuvarlak ve düzgün bir bilardo topu gibi kalakalacağını farketmeleri yetecektir.

Gösterişli bir biçimde pres’e girdik. Almanlar, ünlü 1915 bahar saldırılarının ortalarındaydı. İlk kez gaz kullanılmıştı. İngiliz ve Alman cesetleri hüzünlü, gri Flander göğünün altında kokuşuyordu. Birliklerin çoğu yok olmuştu ve biz onların yerini alacaktık. Ön saflara sürülmeden önce, tekrar geriye çekilmiştik. İkinci ilerleyişe geçtiğimizde ilk bombalar tepemizde patlamaya başladı. Dağılmamız ve siper kazmamız emredildi. Toprağa yapışmış, kalbim hızla çarparak diğerleri gibi süngümle kazıyor, hızla toprağın içine girmeye çalışıyordum. Diğerleri başardılar ama ben beceremedim. Çavuş sürünerek yanıma geldi, küfrederek:

“Devam et, Allah’ın belası!”
“Yapamıyorum”
Çavuş: “Neden o?”
“Yapamam”.
Alay ederek: “Mesleğin ne senin?”
“Oyuncu”.

Patlayan bombalar arasında, “oyuncu” sözünü ettiğim anda, tüm gücümle uğraştığım mesleğime ve sanata olan bütün inancım çok komik, çok aptalca, muhteşem biçimde yanlış, kısacası duruma göre son derece abes, benim, bizim yaşantımızla ilgisiz, çağa ve günümüze hiç uymayan bir şey olarak göründü; öyle ki mesleğimden duyduğum utanç, patlayan bombalardan duyduğum korkudan daha büyüktü.

Küçük bir olay; ancak benim için o zamandan beri anlamı büyük. Sanat -gerçek, mutlak sanat- her durumu yakalamalı ve her yeni durumda kendini yeniden kanıtlamalıdır. O günden beri Ypres siperlerindeki bomba yağmurundan çok daha kötü olaylar yaşadım, ancak yalnızca o zaman “kişisel mesleğim”, içinde bulunduğumuz siperler gibi dümdüz olmuştu, çevremizdeki cesetler kadar cansızdı. Sanat gerçeklikten utanmamalıdır. Bu bana, o dönemde olayların birbirleriyle ilintilerini tam kavramamış olsalar da, sığınaklarının duvarlarına savaşın gerçek yüzünü çizmeyi başaran ve başkaldırılarını haykırabilen bir grupça çıkartılan Aktion (Eylem) adlı küçük dergiyle gösterildi. Ancak onların çığlıkları patlayan bombalarla bastırıldı ve çizdikleri dumanlarıyla örtüldü. Şiirlerim, Pfemfert’in yönetiminde(12) Almanya’da savaşa duyulan zorunlu ilgiye karşıt bir çizgi izleyen Aktion’la ilişki kurmamı sağladı. (Bu
noktada, daha sonra yaptığı bütün iyi işleri bozmasına karşın yaşlı, inatçı Franz Pfemfert’e saygımı sunmak isterim.) Pfemfert sansürce susturuldu, ama herşeye karşın bazı sesleri biraraya getirdi ve en azından olayların gerçek yüzlerine ilişkin ipuçları vermeye çabaladı. Savaş alanlarında yazılmış şiirlerden oluşan bir antolojiyi şu sözlerle noktalamıştı: “Bu kitabı, bugün evsiz olan bir düşüncenin bu barınağını, döneme bir eleştiri olarak oluşturdum…” Politik kavgayı sanatsal araçlarla gerçekleştirme yolunda ilk çaba.

Siperlerde geçen iki yıldan sonra kaytarmaya başladım. Önce bir hava filosundaydım. Daha sonra yeni oluşturulacak bir cephe tiyatrosu için gönüllü oldum. Bu iş bana daha çekici geliyordu çünkü mesleğimi uygulayabilecektim. O dönemde hala, mesleğimi, beni gitgide daha güçlü biçimde sarsan düşüncelerden ayrı tutuyordum.

Organizatör ve gelecekteki yönetmen, Eduard Büsing, beni sivillerin bölümünde duvara yaslanmış karşıladı; yanında dolgun dudaklı, hiç askeri olmayan kahküllere sahip genç bir adam vardı. Genç adamın hülyalı yeni yetme yüz ifadesi, kibirli görünmeye çalışan tavrıyla tamamen ters düşüyordu. Bana küçümser bir tavırla yaklaştı. Büsing onu şair olarak tanıttı, bunun üzerine lirik şiirlerinden birkaçını bize okudu. O dönemde Neue Jugend (Yeni Gençlik) adıyla çıkan bir derginin yayın yönetmeniydi. Johannes R. Becher, Ehrenstein, Huelsenbeck, Georg Trakl, Landauer, E.J. Gumbel, Theodor Däubler, George Grosz, Else Lasker-Schüler, Hans Blüher ve Mynona gibileri bu dergiye katkıda bulunuyorlardı.

Ayrıldığımızda arkadaştık ve öyle de kaldık. Adı Wieland Herzfelde idi, sonradan Malik Yayınevi’nin yöneticisi oldu.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*