Anasayfa » GÜNDEM » “Omuzdan tutun beni halaya katın beni düşersem bu kavgada loy dosta anlatın beni…”

“Omuzdan tutun beni halaya katın beni düşersem bu kavgada loy dosta anlatın beni…”

1999 Ulucanlar katliamı, burjuvazinin kendisi açısından iradi biçimde “bir dönemi kapatmak” için yürüttüğü kapsamlı ve sistemli saldırının işaret fişeği oldu. Sonrasındaki F tipleri politikasıyla birlikte, faşizmin yıkılması için gereken programatik/politik/örgütsel önderlik düzeyine çeşitli nedenlerle sıçrayamamış örgütleri kapitalist sistemin daha ileri bir gelişimi için yolunun önünden çekmek, yok etmek, fiziki ve moral yönden darbelemek; sonuç olarak stabilize etmek ve sistem içi bir çözülmeye bırakmak için yürütülen bir saldırıydı bu. Emperyalist kapitalizm çağında burjuva sınıf o büyük tarihsel proleter devrim korkusuyla, daha gelişkin bir hakimiyet kurma amacının önünde engel olan, eğilmeyen bu antifaşist yapıları ve kadrolarını kırmaya yöneldi. Ulucanlar ve F tiplerine geçiş, Türkiye’de de emperyalist kapitalist dönüşüme ayak uydurmaya ve eski birikim koşullarını genişletmeye yönelen sermaye egemenliğinin yeni bir düzleme geçiş yapmak için aşması zorunlu eşiğin ifadesi, onun net iradi karşıdevrimci saldırısıydı.

Ulucanlar direnişi günceldir. Onun güncelliği, ‘96 süresiz açlık grevi ve ölüm orucu döneminden sonra Ulucanlar’da haklarını genişleterek devrimci yaşam ve üretimlerini sürdüren devrimcilerin pratiğinde, devrimciliğin geleceğe taşınacak olan özünde gizlidir. Cezaevlerinde genişletilen hakların fonunda liberalleşme ve pelteleşmeye yönelen değil; özgürlük için, burjuvaziye moral bir darbe vurmak için firar eylemine tutkuyla girişen siper yoldaşlarımızın emeğinde gizlidir. Ülkemizde can bedeli yerleşikleşmiş asgari devrimci direniş geleneğini yeni kuşaklara, genç devrimcilere taşıyabilmiş olması ile örnektir. Ulucanlar her şeyden önemlisi kapanmış bir defter değil, burjuva hukuk çerçevesinde burjuva mahkemelerde falan da değil, silahlı işçilerin örgütlü eleştirisiyle hesabı sorulacak bir davadır. Ulucanlar unutulmayacaktır.

Ulucanlar direnişinin bir parçası olan ve halen Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi‘nde kalan devrimci tutsak Ercan Akpınar‘ın Ulucanlar katliamı ve direnişi anlatımını paylaşıyoruz;

Nereden nasıl oluştu, kim başlattı bilinmez, havalandırmanın ortasında halaya tutuşuyoruz. “Omuzdan tutun beni / halaya katın beni / düşersem bu kavgada loy / dosta anlatın beni…” Hiç bu kadar gönülden söylememiştik bu türküyü.

Çok canım yanıyor. Birisi kaba hareketlerle yüzümde bir şeyler yapıyor, burnuma bir şeyi sokmaya çalışıyor. Kovmak, “niye bunu yapıyorsun?!” diye çıkışmak istiyorum. Gözlerimi açmakta, kolumu kaldırmakta zorlanıyorum. Ne oluyor bana, yoksa bu bir rüya mı? Neredeyim ben? … Hissettiğim acı artıyor, karanlık bir kuyunun dibinden çıkar gibi hafif hafif aydınlanıyor etraf. Gözlerimi açıyorum… Beyaz başörtülü bir kadın, elindeki makasla burun deliklerimi tıkayan kurumuş kan vb.ni keserek çıkartmaya çalışıyor. Bir yandan da yüzümdeki kan izlerini silerek çıkartmaya… Hareketleri kanlı canlı bir insanın yüzünü temizlemekten çok, herhangi bir eşyayı temizler gibi. Yüzümü bastıra bastıra siliyor. Son bir gayretle kolumla itiyor, bir şeyler söylemek istiyorum, ama gücüm tükeniyor. Görüntü yavaş yavaş kayboluyor, yine her yer karanlığa kesiyor…

(…)

– Heey Ercan, rojbaş kardeş rojbaş! Haydi, kalk bakalım, nöbet zamanı…

Böyle seslenerek gecenin 03’ünde uyandırıyor beni Savaş. Nöbet zamanı gelmiş. 24 gündür eylemdeyiz. Yıllardır çözmeleri için idareyle konuştuğumuz koğuş sorunumuzu en sonunda kendimiz çözmeye karar verdik. 40 kişilik koğuşta 100’ü aşkın tutsağın bir arada kalması artık sürdürülemez bir hale geldi. İdarenin umursamaz tutumuna karşı 7. koğuşu işgal ederek sorunumuzu çözdük! İdare bu eylemimize cezaevinin bulunduğumuz bölümlerinden çekilerek yanıt verdi. Gün gün artan gerilim atmosferinde bir irade savaşı yürütüyoruz. İdare koğuş sorununu çözeceği sözünü verse eylemi sonlandıracağız aslında. Fakat idare yanaşmıyor. Biz de sorun çözülene kadar 3. kısımda mecburen eylemde ve nöbetteyiz. Gruplar halinde çeşitli noktalarda nöbet tutuyoruz. Nöbet yerim 3. kısmın en sonunda. 3. Kısım kapısının hemen önünde. Eylemlerde olası bir saldırıya karşı kıyafetlerimizle uyuduğumuzdan giyinme sorunum yok. Ayakkabılarımı giyip Savaş’a yeni bir şey olup olmadığını soruyorum. “Yok” diyor, “asayiş berkemal…”

Dışarı çıkar çıkmaz nefis bir sabah serinliği çarpıyor yüzüme. Bu duyguyu çok seviyorum. Eylemdeki 24 günün yorgunluğu, uykusuzluğu akıp gidiyor üzerimden. Serin rüzgâr enerji veriyor. Kendimi çok daha iyi hissediyorum. Derin bir nefes alıp nöbet yerime doğru yollanıyorum. En uç noktada nöbet tuttuğumdan bütün nöbet gruplarıyla selamlaşarak ilerliyorum. Zafer yoldaş oturmuş çayını yudumluyor. Yorgun bir hali var. Kısaca bir şeyler konuşuyoruz. Ayrılıyorum yanından. Şeftali Sokağa çıkınca kadın arkadaşları görüyorum koğuşlarının önünde. Cepheli kadın tutsaklar var nöbette. Merhabalaşıyorum. Ayaküstü bir şeyler konuşuyoruz. “Çay yaparsanız bize de gönderin, olur mu…” diyorum. Laf işte, biliyorum ki çay yaptıkları zaman mutlaka gönderirler.

Sırada kendi nöbet noktam var. Yaklaşık 50 metrelik mesafeyi inerken sessizliği, sabah serinliğini dinlemek istiyorum. Fakat sıra dışı bir şeyler var bugün. Şeftali sokağa çıktığımda fark etmiş, ama bir anlam yüklemeye çalışmamıştım. Asker kulelerinde, 2 ve 3 no.lu kulede sadece birer asker var. Eylem boyunca her kulede 4–5 asker oldu hep. Çoğunlukla da tacizkâr hareketlerde bulundular. Bugün ise kulelerde sadece birer asker olduğu gibi, oldukça da terbiyeli bir halleri var. İlginç…

Nöbet yerimdeyim. Ortaklarım gelmiş. Günaydınlaşıyoruz. “Bugün kuleler çok sessiz” diyorum Aydın’a. “Evet, ben de fark ettim” diyor. Biz sohbet ederken dışardan sürekli araç gürültüsü geliyor. Çıkardıkları seslerden birbirinden çok farklı araçlar olduğu anlaşılıyor. Şüpheleniyorum iyice. Aydın’a gidip eylem komitesindeki arkadaşlara kulelerdeki durum ile dışardan gelen gürültüyü anlatmasını istiyorum. Dikkatli, uyanık olmak lazım. Aydın geniş adımlarla koğuşa doğru ilerlerken ben de önünde nöbet tuttuğumuz büyük kapının demirleri arasından en geniş alanı görebileceğim yere konuşlanıyorum. Görüş yerinin hemen önünü, idare ve kapı altına inen o bölgeyi gözlem altına alıyorum. İçeri girenler o bölgeden geçmek zorunda. Gardiyanlar da kapının hemen diğer tarafında nöbetteler. Bir masanın etrafında üç kişi oturmuşlar, ama hiç konuşmuyor, sessizce bekliyorlar. Bugün her şey sıra dışı. Bir şey var… Var, ama ne? … Kafamda türlü senaryolar oluşturuyorum. Bu arada gözlem altında tuttuğum noktadan bir takım sesler gelmeye başladı; kapılar açılıyor gibi. Dikkat kesiliyorum. Bir anda 3–4 kişilik sıralar halinde mavi bereli askerlerin içeri girdiğini ve 2. Kısım tarafına ilerlediklerini görüyorum. Sessiz olmaya çalışıyorlar. Baskın yapma niyetinde oldukları açık. 2. Kısım tarafından, 6. Koğuş üzerinden ve çatılara çıkarak saldırabilirler. Bu niyetle 2. Kısma yöneliyor olmalılar. Artık burada beklemenin hiçbir anlamı yok. Hemen koğuşa dönüp arkadaşları haberdar etmeli. Koğuşa doğru hızla ilerlerken asker kulelerinin rütbelilerle dolmaya başladığını görüyorum. “İşte şimdi başlıyor” diye geçiriyorum içimden. Saldırı! … Kadın arkadaşları bilgilendirip olası bir saldırı durumunda daha önceden kararlaştırdığımız görevleri yapmak için koğuşa doğru hızlanıyorum. Herkes kalkmış. Yükselen adrenalin seviyesi tutsakların ifadelerine yansımış. Bir koşturmaca, heyecan dalgası içinde herkes. Kaotik bir hal var. Hiç önceden konuşulduğu gibi değil. Ben ise böylesi durumlarda gıcık bir sakinliğe bürünürüm hep. Şimdi de öyleyim. Ne bir heyecan, ne de bir şaşkınlık belirtisi… Gayet dingin bir halim var.

(…)

… Kafamın üzerinde bir şeyler dolaşıyor. Başımı sağa-sola, geriye doğru çevirip duruyor. Uğultuya benzer bir ses var kulaklarımda. Yine karanlık. Yine karanlığın her şeyi gizleyen koyu örtüsü… Çıkmam lazım buradan. Niye hiç ışık yok? Kollarım niye kalkmıyor yerinden? Sinirleniyorum. Küfür etmek geçiyor içimden. Göz kapaklarım niye bu kadar ağırlaşmışlar? Anlayamıyorum. Uğultu şimdi de yüzümde, boynumda dolaşıyor. Birden çok canım yanıyor. Boynuma bir şey oldu. Bu acıyla birlikte gözlerimi açıyorum. Anlık bir şey. Bıyıklı birinin elindeki makineyle saç ve sakallarımı kesmeye çalıştığını görüyorum. Berber fikri nedense rahatlatıyor beni. Tekrar çıktığım karanlığın içine düşüyorum.

(…)

… Her taraftan silah sesleri geliyor. Sloganlarla karşılıyoruz bunu. Teslim olmaya hiç niyetimiz yok. Eylem komitesinden bir arkadaş yanıma gelip: “Ercan, arkadaşlar 7. koğuştaki pürmüzü almayı unutmuşlar. Onu oradan almamız lazım. Birilerini yanına alıp bu işi hallet” diyor. “Niye unutmuşlar, kim unutmuş, bu ne sorumsuzluk” gibi şeyleri söylemenin hiç sırası değil. “Tamam” diyorum. O arada gözüme Ümit Altıntaş çarpıyor. Kolundan yakalayıp “7. koğuşa gidip pürmüzü almamız lazım. Benimle gel” diyorum. Hiç soru sormadan “hadi o zaman” diyor. 7. Koğuştan tamamen çekilmiş durumdayız. Daha önce 7. koğuşu işgal etmek için duvarı delerek açtığımız kapıdan geçiyoruz. Ortalık çok sessiz. 7. Koğuşun havalandırmasını bölen berber ve kantinin yanından geçerken duraklıyoruz. Arkadaşlar buradan çekilirken 6. koğuşla 7. koğuşun havalandırmalarını birbirine bağlayan demir kapıyı asma kilitle kilitlemişler. Askerler diğer taraftan kapıyı açmaya çalışıyorlar. Kilit bu tarafta olduğundan açmakta zorlanıyorlar. ( Bu işlerin yabancısı oldukları belli. Bizim için onbeş saniyelik bir iş! ) Kapı kilitli olsa da, mazgal açık. 7. Koğuşun kapısı da askerlerin açmaya çalıştığı bu kapının hemen 2 metre ilerisinde. Askerlerin önünden geçmemiz lazım. “Nasıl yapalım?” diyorum Ümit’e, “hızla girip çıkalım” diyor. Tam bulunduğumuz köşeden çıkmaya yeltendiğimiz an üzerimize ateş ediliyor. Mazgaldan uzatılan tabancayı görebiliyoruz. Geri çekilmek zorunda kalıyoruz. Bu olmadı işte! Direkt vurmak için ateş ediyorlar. Pürmüzü alabilmek için üzerimize ateş edilen o kapının önünden geçmemiz lazım. Fakat bu şekilde nasıl olacak? Vurulmadan gidip gelebilmek mucize olur. Askerlerin bir metre önünden geçeceğiz. Silah kullanmasalar hiç sorun yok. Çok kolay. Ama şimdi?! …

Ümit tekrar çıkmayı deniyor, ama üzerine boşaltılan bir şarjör mermi nedeniyle daha ikinci adımını atamadan gerilemek zorunda kalıyor. Kolundan çekiyorum. Mazgal biraz daha büyük olsa vurulmamız işten değil. Mazgalın küçük olması nişan almalarını engelliyor. Üzerimize onlarca mermi boşalttılar, ama isabet ettiremediler. Hiç yapmadığım bir şeyi yapıp küfür ediyorum. Ümit gözlerini kocaman açmış şaşkın şaşkın bakıyor. Elimi sallıyorum, “ne yapayım, görüyorsun işte durumu” der gibi. Yapacağız dediğimiz şeyi beceremiyoruz. Böyle çaresiz kalmak insanın içini acıtıyor. Şimdi nasıl gidip alamadık diyeceğiz. Lanet olsun!! Fark edildiğimiz için kafamızı çıkardığımız her an ateş ediyorlar. Ümit “ne olursa olsun ben gideceğim” diyor. Kolundan tutuyorum. Kızgın bir ifadeyle “nereye gideceksin, görüyorsun işte, adamlar öldürmek için ateş ediyorlar. İki adım öne çıksan hiç şansın yok, değil koğuşa girmek!” Bana hak verse de başarısız girişimimiz onu da zorluyor. Kişilik özellikleri atik davranmaya, tedbirsizliğe itiyor Ümit’i. Buna izin veremem. Bir pürmüz için yapılacak şey değil. Dönüyoruz diyorum Ümit’e, kolundan çekiyorum.

(…)

… Kayıyor gibiyim. Ara ara sarsılıyorum. Bir takım anlayamadığım konuşmalar var çevrede, koşturmalar falan. Bir sarsıntının ardından yine kendime geliyorum. Bir sedyedeyim. Askerler beni bir yere götürüyorlar. Bir garip yerleştirilmiş olduğum sedyeyi asansöre sokmaya çalışıyorlar. Kafam sedyeden taşmış hemen hemen. Olan biteni anlamaya çalışırken sedye hızla asansörün duvarına çarptırılıyor. Kafamın duvara çarptırılması ardından özellikle ensemde hissettiğim acının ardından yeniden karanlığın içine yuvarlanıyorum. Bir ara yine kendime gelir gibi oluyorum. Beni başka bir sedyeye alıp bir tünelin içine sokuyorlar. Bir takım ışıklar dolaşıyor üzerimde. Beni koydukları bu yer çok iç karartıcı; midem bulanıyor, aydınlık yavaş yavaş kayboluyor. Sesler ve ışıklar uzaklaşıyor.

(…)

Başarısız girişimimizin ardından Ümit’le 4. ve 5. koğuşlar arasında kalan bölüme geliyoruz. Hemen herkes burada. Çatışma bu bölümde yoğunlaşmış. Arkadaşlar elde kalmış tek pürmüzle askerlerin içeri girmesine engel olmaya çalışıyorlar. Yine taş ve sapanlar sürekli çalışıyor. Düşmanla aramızda çok açık bir güç farkı var. Buna rağmen donanımlarının hakkını verip içeri girmeyi beceremiyorlar. Canları çok tatlı. Kendi canları çok tatlı ama tutsaklara karşı bir o kadar da kıyıcılar. Açık askeri üstünlüklerine rağmen üç-dört noktadan üzerimize doğru rasgele ateş ediyorlar. Bu bir ilk! Bugüne kadar yapılan cezaevi operasyonlarında silah kullanmamışlardı. Demek ki amaçları sadece burayla sınırlı değil. Mesajlarını daha kapsamlı tutmak istiyorlar. Canları cehenneme! Hep beraber “varsa cesaretiniz gelin” marşını söylüyoruz. “Tankınızla topunuzla gelin! …”

Biz burada yokken birçok arkadaş yaralanmış. 5. Koğuşun havalandırmasının köşesine oturtulmuşlar. Zafer yoldaş boynundan yaralanmış. Konuşamıyor. “Nasılsın?” diye soruyorum. Gülümsemeye çalışarak zafer işareti yapıyor. “Dayan, biz kazanacağız!” diyorum. Önder ve Mahir de oradalar. Onlarla da konuşuyorum. Moralleri iyi. “Bizi bırakın, işinize bakın” diyor Önder. “İşimize bakacağız, ama sizi de bırakmayacağız” diyorum. Birdenbire her tarafa gaz bombaları düşmeye başlıyor. Gazla ilk tanışmamız bu. Ortalık bir anda göz gözü görmez hale geliyor. Daha önceden konuştuğumuz gibi, gaz bombalarını yakalayıp hızla geldikleri yere gönderiyoruz. Ahmet bir beysbol oyuncusu gibi. Çevik hareketlerle üst üste yakalayıp geri atıyor gaz bombalarını. Açık havayla da birleşince gaz bombası bekledikleri etkiyi yaratmıyor. Bunun üzerine itfaiyeyi devreye sokuyorlar. İtfaiye araçlarının uzatılan merdivenlerinden üzerimize tazyikli su sıkmaya başlıyorlar. Kısa sürede sırılsıklam oluyoruz. Aldırmıyor, geri çekilmiyoruz. Hala içeri girmeyi beceremediler. Barikatı vücutlarımızla örüyoruz. Bunu beklemiyor olmalılar. Yeniden silah kullanmaya başlıyorlar. Arkadaşlar yaralılarımızı da alıp 4. koğuşa geçeceğimizi söylüyorlar. “Gardiyanlık” dediğimiz üstü kapalı bölüme geliyorum. Burası iki girişi olan bir geçiş yeri. Kışın gardiyanlar burada oturuyorlar. İki giriş yerinden, kapısından birisi 4. koğuş, diğeri 5. koğuş tarafında. 4. Koğuş tarafındaki kapının önünde Halil karşıdaki kuleye bakıyor, ihtiyatsızca. Yavaş yavaş burada toplanmaya başlıyoruz. Abuzer de hemen arkamda. Her zamanki sakin haliyle hareket ediyor. Birden yeniden silah sesleri gelmeye başlıyor. Önümde duran Halil yere düşüyor. Ne olduğunu anlamak için Halil’i içeri çekmeye çalışırken bu kez arkamdaki Abuzer düşüyor. İkisi de anlaşmış gibi bir tek “ah” bile demiyorlar. Abuzer hemen arkamdaydı oysa nereden gelip buldu bu kurşun onu. Ölümün soğuk nefesi buz gibi esiyor bu eski gardiyanlıkta. Halil ve Abuzer sessizce aramızdan ayrılıyorlar. Fazla söze gerek yok, nasıl yaşadıysak öylece de ölüyoruz. Sıra bizimdi, izin verin… der gibi. Buna hiç hazır değildik oysa. Öfkemiz, acımız slogana dönüşüp patlıyor gür bir sesle…

(…)

… Bir el boğazımı sıkıp sarsıyor beni. Yine ne oluyor?! Beni sarsan, uyandırmaya çalışan el inatçı. Gözlerimi açmamı istiyor, sürekli bir şeyler söylüyor, gülüyor. Kendime geliyorum sonunda. Gözlerimi açtığımda pis kokan nefesiyle üzerime eğilmiş bir astsubay görüyorum. “Ooo uyandı” diye sırıtıyor yanındakilere. Yalnız değil, 4-5 tane de er var yanında. Hep birlikte sırıtıyorlar. Ne olduğunu, bunların ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum. “N’aber sarı montlu, daha gebermedin mi?” diye tıslıyor dişlerinin arasından. “O da olacak, o da” diyor nefretle. Ben ne bulunduğum yerin farkındayım, ne de bu askerlerin ne yapmaya çalıştığının. Anlamaz şekilde bakıyorum yüzüne. “Sen konuşma” diyor, “konuşma, ama biz bulduk, o sakladığınız belgeleri, resimleri bulduk” diyor. Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum. “Demek beni öldürecektiniz ha?! Resmimi çekip saklamışsınız…” diyor. Yine hiçbir şey anlamıyorum. Neden bahsediyor bu sersem. Yanındaki askerlere kendini önemli biri gibi göstermeye çalışıyor herhalde. Bütün planlarımızı ele geçirmişler!!! Saçmalık. Cevap vermediğimi görünce birden boğazımı sıkmaya başlıyor. Duyduğum acıyla birleşik nefessiz kalmamla gözlerim yerinden fırlayacak gibi oluyor. O anda içeri giren bir doktor, “siz ne yapıyorsunuz!” diyerek beni askerin elinden kurtarıyor. “Çıkın dışarı buraya bu şekilde giremezsiniz!” diyor. Astsubay “İstediğim yere girerim, sana soracak değilim” diyerek doktorun üzerine yürüyor. Astsubay ne kadar efelense de kadın doktorun dediği oluyor ve dışarı çıkıyorlar. Çatlak, pürüzlü, tanıyamadığım bir sesle doktora “burası neresi?” diye soruyorum. “Numune hastanesinin yoğum bakım ünitesindesiniz…” diyor. Çevreme bakıyorum. 6–7 yatak daha var. Onlar kim acaba, bizim arkadaşlar mı? Bu soruya yanıt arayacak hiç gücüm kalmadı. Son birkaç dakikada yaşananlar beni çok yordu. Damarlarımdaki kanın çekilmesine benzer bir duyguya kapılıyorum. Kendimden geçiyorum…

(…)

4. Koğuşa çekilmemiz lazım ama geçiş yerimiz asker kulesinin tam önünde. Oradan geçmeye çalışanları engellemek için ateş ediyorlar. “Arkadaşlar geçmek zorundayız” diyor bir arkadaş. Tek tek çok hızlı ve seri bir şekilde geçmeye başlıyoruz. Birkaç ufak tefek yaralanma dışında bir kayıp vermedik. Ölü ve yaralı arkadaşlarımızı da taşımayı başardık. Halil ve Abuzer’in cansız bedenlerini 4. koğuşun mutfak tezgâhının üzerine yatırıyoruz. En güvenli, korunaklı yer burası. Yaşamlarını kaybetmiş olsalar da, cansız bedenlerine daha fazla zarar gelmesini istemiyoruz. Onları o şekilde görmek tuhaf bir duygu yaratıyor. Daha iki saat önce şakalaşıyorduk, oysa şimdi! … Birkaç saattir direniyoruz. Burası artık son mevziimiz. Çekilecek başka bir yerimiz yok. 4. Koğuş direnişimizin son mekânı olacak. Bu arada kadın tutsakların slogan sesleri ulaşıyor bize kadar. Sloganlarımızla onlara destek sunuyoruz. Merak içindeyiz; acaba ne durumdalar? Direneceklerinden kuşkumuz olmasa da neler yaşadıklarını merak ediyoruz.

Hepimiz sırılsıklam durumdayız. İtfaiye bir saattir tazyikli suyla direnişimizi kırmaya çalışıyor. Birer sigara içmek istiyoruz ama kimsede kuru bir tek sigara kalmamış. O kadar gaz yuttuk halen sigara isteği duyuyoruz! Umutlarımız tam sönecekken Zafer yoldaş cebinden bir paket sigara çıkarıp bize doğru sallamaya başlıyor. Diğer yaralılarla birlikte köşede oturduğundan bizim kadar ıslanmış değil. Sigarayı bulduk, ama ya çakmak… Onu da buluyoruz hemen. Elimizde bir tek pürmüzü kullanabilmek için kuru çakmak kalmış. Altın gibi değerli şu anda. “Haydi beyler, bunlar son sigaralarımız” diyerek yakıyoruz birer tane. Sigara bir meydan okumaya dönüşmüş gibi. Gazınızın, kurşununuzun, tazyikli suyunuzun canı cehenneme der gibi, savuruyoruz dumanını keyifli biçimde…

Bir tek çakmak var elimizde, onu korumak gerek. Arkadaşı çakmakla birlikte havalandırma kapısına yakın bir yerdeki çelik dolabın içine yerleştiriyoruz. Bu dolabın içinde itfaiyenin suyundan korunabilir. Şu an elimizdeki en güçlü silahımız pürmüz. Pürmüzü her yaktığımızda itfaiye tazyikli suyla söndürse de, caydırıcı etkisi çok güçlü. Pürmüzün alevini gören saldırganlar, kendilerini bir anda beş metre geriye atıyorlar. Korka korka kapıya yaklaşıyorlar. Ellerinde uzun, itfaiyecilerin kullandığı kancalar var. Bu kancalarla bizi yakalayıp çekmeye çalışıyorlar. Bu çelik kancalar içimizden birine denk gelse ciddi yaralanmalara yol açması içten bile değil. Artık bizim dikkatimizden mi yoksa saldırganların beceriksizliğinden midir bilinmez, kancaya yakalanan olmuyor. Fakat kanca bu defa, içine az önce arkadaşımızı yerleştirdiğimiz dolabı yakalıyor. Kancayı o kadar hızlı çekiyorlar ki, dolap gürültülü bir şekilde ellerimizin arasından kayıp gidiyor. Arkadaşımıza mı üzülelim, yoksa çakmağı kaybetmemize mi?! … Pürmüzü kullanmak için kuru bir çakmak lazım ama… Her yer su içinde. Birkaç arkadaş koğuşa gidip çakmak arıyoruz, ama orası da üzerinden sel geçmiş gibi, işimiz zor…

Moralimizi bozmamalıyız. Saldırı birkaç dakikalığına duruyor. Teslim olmamızı, “devletin şefkatli kollarına kendimizi bırakmamızı” istiyorlar. Çok beklersiniz. Sloganlarla yanıtlıyoruz bu çağrıyı. Nereden nasıl oluştu, kim başlattı bilinmez, havalandırmanın ortasında halaya tutuşuyoruz. “Omuzdan tutun beni / halaya katın beni / düşersem bu kavgada loy / dosta anlatın beni…” Hiç bu kadar gönülden söylememiştik bu türküyü. Askerler de şaşkın, öyle bakıyorlar, bunlar ne yapıyor diye. Gazdan kafayı yediğimizi düşünüyor olabilirler. Şaşkınlıkları fazla sürmüyor. İtfaiye hortumundan bu defa su değil köpük akmaya başlıyor. Direkt halayın üzerine sıkıyorlar. O koca havalandırma on dakikada bir buçuk metre yüksekliğinde köpükle doluyor… Yaralı arkadaşlarımızı köpüklerin içinden bulup koğuşa taşıyoruz. Girişteki koridorun sonuna yerleştiriyoruz onları. Sağlıkçı arkadaşlar başlarında sürekli. Tazyikli su, gaz bombası, köpük derken üzerimizdeki kıyafetler ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Koğuşun içine girip dolapları karıştırıyorum. Birkaç arkadaş daha geliyor. Komün dolabında üzerime uygun bir kazak, bir pantolon ve sarı bir mont buluyorum. Mont tam bana göre. Eşyalar Cepheli arkadaşların. “Buradan sağ çıkarsak montu geri vermem, çok beğendim ona göre” diyorum. Gülüşüyoruz. Hiçbir eşyanın önemi yok şu anda. Zaten değil mont, parmaklarımızdaki yüzükler, kolumuzdaki saatlere kadar her şeyimiz yağmalanacak daha. Buradan ancak üryan bir şekilde çıkabileceğiz. Henüz bilmiyoruz bunu…

(…)

… Karnımda, kasıklarımda şiddetli bir acı, yanma hissiyle uyanıyorum. Yine bu lanet, nobran hasta bakıcı! Sondanın torbasını değiştiriyor. Hareketleri o kadar dikkatsiz ve kaba ki… Kendimi toparlayıp bir şeyler söylemek, uyarmak istiyorum ama o duygusuz sıfatıyla işini bitirip yanımdan ayrılıyor. Acı hissi bir süre sonra geçiyor. Kendimi daha iyi hissediyorum. Karanlığın çağrısı yok gözlerimde. Vücudumu inceliyorum. Her tarafımdan kablolar, hortumlar uzanıyor. Serum, sonda, tansiyon aleti, göğsüme bağlanmış elektrotlar… Kendimi toparlayıp oturma pozisyonuna geçmek istiyorum. Ayağımın tekini bilekten zincirle yatak ranzasına bağlamışlar. Bacağımı çekemediğim için oturma pozisyonuna geçemiyorum. Yoğun bakımda dahi alçaklıklarından vazgeçmiyor faşistler. Bu sırada sol kolumdaki alçıyı fark ediyorum. Parmaklarım şişmiş, kocaman olmuşlar. Kolum ne zaman kırıldı ki benim? Hiç hatırlamıyorum. Birkaç hemşire köşede toplanmış kıkırdaşıyorlar. Hayat devam ediyor işte diyorum. Biz bir cehennemden çıktık, türlü vahşet yaşadık; ama bu hemşirelerin hiç umurunda değil. Kıkırdaşıp duruyorlar. Kızmalı mı bu hallerine, bilmiyorum. Kafam yastığa düşüyor. Beyaz tavana bakarken Halil’i, Abuzer’i, Ümit’i, Habip’i düşünüyorum. Yoldaşlarım ne durumda acaba, Zafer yoldaş nasıl? Hemşirelere sesleniyorum. Yanıma gelen aceleci bir tavırla “ne oldu?” diyor. “Ulucanlarda kaç kişi ölmüş, biliyor musun?” diye soruyorum. “Yoo, bilmiyorum” diyor umursamaz, ilgisiz bir şekilde.

Yatakta oturmaya çalışıyorum ama bu defa da göğsümde, kaburgalarımda keskin bir acı hissediyorum. Bütün kaburgalarım kırılmış gibi. Yine beceremiyorum oturmayı, başım yastığa düşüyor yeniden. Tam bu sırada, acıdan yüzüm gerilmişken, dışardan slogan sesleri gelmeye başlıyor. “Devrimci Tutsaklar Onurumuzdur!” Aile ve arkadaşlarımızın dışarıda olduğunu anlıyorum. Onlar da perişan olmuştur kesinlikle. Ne kadar zamandır buradayım acaba? Hemşirelere sesleniyorum tekrar. “3 gün” diyorlar. 3 gün! 3 gündür böyle yatıyorum ha?! Ailelerin sloganları kesintisiz sürüyor, kendimi daha güçlü hissediyorum. Direnme güç ve kararlılığım artıyor.

Yoğun bakım odasını inceliyorum. Fazla büyük bir yer değil. 2 tane karşımda, bir de çaprazımda yatak var. 3 yatak da benimle aynı hizada. Çaprazımdaki yatağın hastası sürekli değişiyor. Her seferinde bir telaş, koşturma içinde buraya bir hasta getiriliyor. Kalp masajı, elektro şoklar… Acil müdahale yöntemlerinin hepsi peş peşe uygulansa da, o yatağa alınan hiçbir kişi kurtulamadı. Lanetli bir yatak sanki. Her yeni getirilen hastanın ardından “eks oldu” sözlerini duyuyorum. Doktor ve hemşirelerin yüzünde en ufak bir değişiklik göremiyorum. Yaşananlar gayet normal ve sıradan, alelade onlar için…

(…)

… Birkaç dakikalık kıyafet değiştirme molası fazla sürmüyor. Çatı mazgallarından koğuşun içine üst üste gaz bombaları düşmeye başlıyor. Koğuştaki bütün camları kırıyoruz. Gazın bu şekilde daha çabuk boşalacağını düşünüyoruz. Fakat o kadar çok gaz bombası atıyorlar ki, koğuşta durmamız imkânsız hale geliyor. Yeniden havalandırmaya çıkıyoruz. Havada müthiş bir gaz kokusu var. İçimiz dışımız gaz oluyor. Gözlerimizden akan yaşlara, midemizin kalkmasına engel olamıyoruz. Tam anlamıyla berbat bir haldeyiz. Vücudumuzun verdiği refleks tepkiler ve gazın biraz dağılmasıyla toparlanmaya başlıyoruz. Tüm arkadaşların gözleri kıpkırmızı olmuş. Günlerce geçmeyecek bu kızarıklık…

Gaz bulutları aralanıp da Ankara’nın en güzel ayının, Eylül güneşinin ışıkları yüzümüze değmeye başladığında damarlarımızdaki kanının yeniden hareketlendiğini hissediyoruz. Bir yoldaş “ölmek için çok güzel bir gün” diyor. Gülümsüyorum. Artık buradan sağ çıkabileceğimize dair bir inancımız kalmadı. Böyle güzel bir günde ölmek de tesellimiz olacak!! Bu yüzden hemen hepimiz iyice pervasızlaştık. Hiçbir şeyden çekinmiyoruz (tabii içimizde bir-iki gizli fare ruhlu da yok değilmiş. İlk buldukları fırsatta kaçtılar zira!). Bu halimiz saldırganları çileden çıkarıyor iyice. Kaç saattir uğraşıyorlar, daha havalandırmaya bile giremediler. Oysa barikat bile kurmadık. Kendi hareket alanımızı kısıtlamamak için barikat kurmamaya karar vermiştik öncesinden. Havalandırma kapısında bedenlerimizle, elimize geçirdiğimiz her şeyle direniyoruz. Sokmuyoruz içeri. İçeri girmeyi beceremeyen düşman, çatı ve kulelerden rasgele ateş etmeye başlıyor. Bu ateş sırasında birçok kişi ufak tefek yaralansa da, en ciddi yarayı Ümit alıyor. Bacağından, ana arterden vurulmuş. Kucağımızda koğuşa, diğer yaralıların yanına taşımaya çalışıyoruz. Acıya karşı oldukça dayanıklı olduğunu bildiğimiz Ümit, müthiş acı çekiyor, bağırıyor. Durumu hiç iyi değil. Arkadaşlar tampon yapıp kanamayı durdurmaya çalışsalar da başarılı olamıyorlar. Daha önce gerillada doktorluk yapmış olan arkadaş kafasını sallıyor, umut olmadığını söylüyor. Yapma be doktor, yapma be Ümit demek istiyorum. Orada daha fazla duramam. Son bir defa Ümit’in acıdan kasılmış yüzüne bakıp, elini okşadıktan sonra oradan ayrılıyorum. Dışarıdan halen aralıksız silah sesleri geliyor. Banyo-mutfak bölümüne geçiyorum. Dışarı çıkmak mümkün değil. Burada biraz beklemem lazım. Aradan on dakika bile geçmeden içerden Ümit’i yitirdiğimiz haberi ve peşinden onu uğurlayan sloganlar geliyor. Gazdan tahriş olmuş hançeremize rağmen bütün gücümüzle atıyorum sloganları. Gözlerim doluyor, … olmaz, şimdi olmaz! …

(…)

… Yoğun bakıma başlarında başhekimin olduğu bir grup doktor giriyor. Tek tek tüm hastaların durumu hakkında bilgi veriliyor başhekime. Benim yanıma geldiklerinde göğsümdeki şiddetli ağrıyı soruyorum. “Kaburgalarım mı kırılmış?”, “Hayır” diyor, “kırık yok, vücudunuzdaki hemen bütün kaslar ezilmiş, darbelenmiş, hissettiğiniz acı bundan” diyor. “Peki ya bu konumdaki alçı?” “Sol elinizdeki tarak kemikleri kırılmış, alçı bunun için…” Ayağımdaki zincirin çıkarılmasını, bu şekilde tedavi olmayacağını söylüyorum. “Zaten birazdan sizi servise alacaklar, biraz bekleyin” diyerek yanımdan ayrılıyor. Heyet çıktıktan bir süre sonra içeri bir sedyeyle askerler giriyor. Beni palas pandıras sedyeye alıp acil serviste küçük, üç yataklı bir odaya götürüyorlar. Yatakların birine yerleşiyorum. Cam kenarındaki yatakta trafik kazası geçirmiş bir yaralı var. Durumu çok kötü. Her tarafı alçı ve sargılar içinde, sürekli inliyor. Kendi durumumu unutup, hiç tanımadığım bu insana üzülüyorum.

(…)

… Cemal Çakmak yanıma geliyor. “Ercan, burada sıkıştık, bir şeyler yapmak lazım. Tavanı delip çatıya çıkalım diyoruz. Koridor tavanına çalışabiliriz. Oradaki dolapların üstüne çıkarız. Kolay olur çalışmak.” Gözlerine bakıyorum, Cemal’in sesi kararlı görünse de, gözleri öyle söylemiyor hiç. Umutsuz bir girişim olacağının farkında aslında. Böyle bir şey yapmadan kaderine razı olmak ona göre değil. Sonuna kadar çarpışalım, gücümüz tükenip düşene kadar durmayalım diyor hareketleri (Son nefesini verdiğin Dersim’in o çok sevdiğin dağlarında da eminim böyleydin). Tutunduğumuz alanlar küçüldükçe olanaklarımız da daralıyor. Çatıya çıkabilmemiz için bir mucize gerek. Çatının içinde yüzlerce asker var. Ağza alınmayacak küfürler eşliğinde sürekli ateş ediyor, gaz bombası atıyorlar. Bir arkadaşın sırtına basarak dolapların üzerine tırmanıyorum. Elimdeki uzun-geniş demir parçasıyla tavanı delme umutsuz çabasına girişiyorum. Burası oldukça eski bir bina. Tavanın büyük bölümü tahtadan. Beton kısmı da çürümüş. Çatı 30–40 santim derinliğinde. Bir yerden delip genişletmek gerek. Askerler çıkan seslerden durumu fark etseler de mazgaldan beni göremiyorlar. Benim için iyi bu. Daha hızlı çalışmak istesem de, 6 saati aşkın bir süredir direniyoruz ve gücüm büyük oranda tükendi. Zorlanıyorum. Kollarım ağrısa da inatla çalışmayı sürdürüyorum. Her darbemde ağzım, gözüm toz toprakla doluyor. Betonun altındaki tahta bölüme ulaşmayı başardım; tahtaları parçalamaya çalışıyorum. İşte tam bu anda bulunduğumuz yere çatı mazgalından üst üste gaz bombaları atılmaya başlandı. Birkaç metrekarelik bu küçük alan kısa sürede gazla doluyor. Dolabın üzerinde olmam nedeniyle gazdan en çok ben etkileniyorum. Orada daha fazla durmayacağım; aşağı atlamak zorunda kalıyorum. O kadar çok gaz yuttum ki, öksürmekten içim dışıma çıktı. Can havliyle kendimi dışarı atıyorum. Yalnız değilim. İçerdeki herkes dışarı çıkmak zorunda kalıyor. Birisi beni kolumdan çekip duvarın dibine götürüp oturtuyor. Berbat bir haldeyim, gözlerimden gelen yaşlar çevremi görmemi engelliyor. Başka bir arkadaş elindeki bezle yüzümü siliyor. Rahatlıyorum biraz. Kolumdan çeken Habip’miş. Duvarın dibine yan yana oturmuşuz. Bitkin bir hali var, bacağından da yaralanmış. Orada biraz nefesleniyoruz. Birkaç dakika bir sessizlik yaşanıyor. 10–15 metre kadar ilerimizdeki havalandırma kapısının hemen diğer tarafında iki asker var. İkisi de gaz maskeli. Birinin elinde bir G3 silahı var. Bize doğru bakıyorlar. Silahlı askere diğeri eliyle bizi işaret ederek bir şeyler söylüyor. Asker silahını bize doğrultup tek el ateş ediyor. Habip’i göğsünden vuruyor. Kucağıma doğru yavaşça devriliyor Habip. Sol tarafından vuruldu. Durumu iyi değil. Ne yapacağımı bilemiyorum. Elimle saçlarını düzeltiyorum; yüzü acıdan kasılmış bir halde son bir gayretle “beni parti bayrağıyla gömün” diyor. Hiçbir şey diyemiyor, sadece başımı sallayarak “tamam” işareti yapabiliyorum.

Bu yiğit devrimci son sözlerini kucağımda söylüyor. İşkenceli sorgularda değil ifade almak, gerçek kimliğini bile çözememişti işkenceciler. Sahte kimliğiyle o kadar bütünleşmişti ki, aynı koğuşta kalan birçok insan onun gerçek adını bile bilmezdi. O bizim için Nevzat Çiftçi değil, Habip Gül’dü! İşkencede tek laf etmemiş, hapishanede koğuş temsilcisi olarak üstlendiği sorumluluğu layıkıyla yerine getirmiş, hapishanedeki dost-düşman herkesin saygısını kazanmış Habip’ti. Onu işte bu devrimci yaşamı hedef haline getirmişti. Düşman tarafından tahammül edilemeyen bu yaşamı onu hedef haline getirmişti. Bu vahşet gününde seni de mi kaybedeceğiz yoksa? Nabzına bakıyorum. Hafif de olsa atıyor. Umutlanıyorum. Yarasına tampon yapıp bir arkadaşla köşeye doğru taşıyoruz Habip’i. Bu onu son görüşüm oluyor. Yanından ayrıldıktan sonra askerler bu defa çatıdaki kiremitleri bütün güçleriyle üzerimize fırlatıyorlar. Aynı anda birçok yerden kiremit geliyor. Kafama ve vücudumun değişik yerlerine birçok darbe alıyorum. Yüzüm kan içinde kalıyor. Arkadaşlar bulabildikleri sandalye, leğen vb. şeylerle kiremit sağanağından korunmaya çalışıyorlar. Askerler için bir eğlence sanki, birbirleriyle iddialaşarak fırlatıyorlar kiremitleri. Alçaklığın, sürüngenliğin dibinde bu aşağılık güruh…

Bu arada sayımız iyice azaldı. Tekrar koğuşa çekildiğimizde fark ediyorum, ayakta ancak 10–15 kişi kalmışız. Öğlen olmak üzere. Koğuşun içinde birdenbire iki patlama oluyor. Peşinden de içerisi silahla taranıyor. Silah ve patlama sesleri dindikten sonra çevreden inlemeler gelmeye başlıyor. Sağımda solumda saatlerdir onca arkadaşım vuruldu, bu arada bana değen tek bir mermi olmadı. Bu kadar yaralının arasında “sağlam” kalmak canımı sıkıyor. Enver’in ayağı parçalanmış, kaval kemiği dışarı fırlamış. Birileri ona pansuman yapıyor. Ve genç Aziz… Aziz’in de durumu iyi gözükmüyor. Artık dayanma gücümüz de kalmadı. Tüm takatimiz kesilmiş durumda. Saatlerdir insan üstü bir çabayla direniyoruz. Bu eşitsiz çarpışmada gücümüz tükeniyor, buraya kadarmış! Askerler çekine çekine koğuşa giriyorlar. Elleri tetikte. En ufak bir hareketimizde tetiğe basmaktan çekinmeyecekleri o kadar belli ki. Teker teker çekerek alıyorlar bizi. Daha koğuşun kapısından çıkmadan ilk dipçik darbesi geliyor sırtıma. Düşüyorum. Hangi darbenin nereden geldiği hiç belli değil. Artık bir şey de hissetmiyorum. Vücudumdaki tüm sinirler çalışmama kararı almış, kendilerini kapatmışlar sanki. Bu saldırı dalgası ne kadar sürdü hatırlamıyorum. İki asker kollarımdan tutup beni sürükleyerek götürmeye başlıyorlar. 4. Koğuşun havalandırmasından çıkıp 5. Koğuş yönüne dönüyorlar. Gardiyanlıktan geçip direkt 7. Koğuş’un havalandırmasına ilerliyorlar. Buradan da 6. Koğuş’un havalandırmasına getiriyorlar beni. 6. Koğuş’un pencerelerini görüyorum. Adliler neredeler? Hiçbiri görünmüyor. Askerler birden duruyorlar, karşımda bir çift pırıl pırıl asker postalı var. “Subay herhalde” diyorum kendi kendime. Bu parlak ve temiz botların sahibi birden yüzüme sert bir tekme atıyor. Bu tekmeyle birlikte bayılıyorum. Ulucanlar’a dair son gördüğüm şey bir çift postal oluyor…

(…)

… Bu bilinmezlikler beni çok zorluyor. Arkadaşlar nerede acaba? Birilerini görebilsem çok iyi olacak? Askerler de hiçbir soruya cevap vermiyorlar. Burada hiç zaman da geçmiyor. Beklenmedik bir anda askerler Filiz yoldaşı getiriyorlar odaya. Filiz boş yatağa yerleşiyor. “Nasılsın Filiz?” diyorum. Filiz tanımadığı biriyle konuşur gibi “tanıyamadım” diyor. “Nasıl yani!” diye geçiriyorum içimden, “Benim ben, Ercan” diyorum. Gözleri doluyor. N’oluyor yahu, o kadar mı kötü görünüyorum. “İyiyim” diyor, “sen nasılsın?”. İyiyim herhalde. Askerler ikide bir gelip “konuşmak yasak” diye uyarıyorlar. “Yasak kardeşim”ler işe yaramayınca Filiz’i alıp götürüyorlar yanımdan. Yine yalnız kaldım. Çıkartsalar artık şu hastaneden… O geceyi de orada geçiriyorum. Ertesi sabah bir subay gelip ayağımdaki zincirleri çözüyor. “Gidiyoruz” diyor. “Nereye gidiyoruz?”. “Cezaevine…”

Tek kolum alçıda olmasına rağmen kelepçe takmaya çalışıyorlar. İtiraz ediyorum. “Çok konuşma” diyor subay. Kelepçeyi o an taksalar da daha sonra çıkartıyorum. Yürümeyi çok özlemişim. Kaç gündür yatıyorum. Yürümek güzel ama birkaç adım sonrasında belimdeki ağrılar artmaya başlıyor. Şansıma ring çok uzak değil. Ring’de Önder, Behzat ve Savaş’la buluşuyoruz. Onların da her tarafı yara bere içinde. Hepimizin aklında aynı soru var: “Kaç arkadaşımızı yitirdik?” Arkadaşlar duyduklarını anlatıyorlar. Rakamlar 12–17 arasında değişiyor. “Mümkün değil” diyorum, “koğuştan en son biz çıktık, bu kadar kaybımız yoktu, olsaydı bilirdim” diyorum. Hapishanenin hamamında daha sonra yaşatılan vahşetten henüz haberim yok. Bunu ancak cezaevine gittiğimde öğreneceğim. İsmet’in orada katledildiğini, yaralı arkadaşların hastaneye götürülmeyerek kan kaybından ölmelerinin beklendiğini de! Hamamın nasıl kan kırmızıya kestiğini… (Yıllar sonra o dönem Ulucanlar’da kalan bir adliyle karşılaşmıştım. Hamam’daki kan lekelerini temizlemeleri için adlileri çalıştırmışlar. Lekeler istenilen düzeyde temizlenemeyince de tüm yer döşemesi ve fayanslar değiştirilmiş! Vahşetin izlerinde böylece kurtulmuşlar!) İşkencehaneye çevrildiğini… Çürüyen bir sistemin çürümüş, insanlığını yitirmiş, düşkünleşmiş kadrolarının, işkencecilerinin neler yaptıklarını… Buca, Ümraniye ve Diyarbakır’da daha birkaç yıl önce neler yapabildiklerini görmüştüm oysa. Bu beklememezlik niye?!

Ring Ulucanlar’a geliyor. Hapishanenin ön bahçesindeyiz. Askerler ringin kapısını açık bırakıp gidiyorlar. Saf saf seviniyoruz buna, gelen-geçeni görebileceğiz diye. Bu sevincimiz fazla sürmüyor. Kapının önünden geçip de bizi gören her asker içeri girip yorulana kadar saldırıyor. Orada beklediğimiz bir saat kadar sürede dört-beş defa saldırıya uğruyoruz. Kapı tarafında oturduğumdan saldırının çoğu bana yöneliyor. Önlerine ilk çıkan olduğumdan direkt bana saldırıyorlar. Savaş “yer değiştirelim” diyor. “Gerek yok” diyorum, “alıştım ben!”.

Kapılar kapanıyor, ring tekrar hareket ediyor. Şimdi nereye? Daha önceden Yozgat’a sevkimizin çıkartıldığını duymuştuk. Behzat’la birlikte Yozgat’a götürüleceğimizi tahmin ediyorum. Savaş’ı tutuklu olduğundan Ulucanlar’a bırakıyoruz. Önder’i de Amasya’ya götürecekler galiba.

Yaklaşık üç saatlik yolculuğun ardından varıyoruz Yozgat hapishanesine. Şehrin dışında, çıplak bir tepenin üstünde kurulmuş cezaevi. Çevrede başka hiçbir yapı göze çarpmıyor. Behzat’la birlikte Önder’le vedalaşıp iniyoruz. Nizamiye’deki küçük bir odaya alıyorlar bizi. İçerde iki tane asker var. Ellerindeki formu doldurmak için çeşitli sorular soruyorlar. Bu arada içeri ızbandut gibi bir astsubay giriyor. Bakışlarından az sonra neler yaşayacağımızı anlıyorum. Kaçınılmaz bu. Ben de aynı şekilde karşılık veriyorum. Karşıma gelip tepeden bakıyor bana. Neredeyse iki katım. “Soyunun” diye emrediyor. ‘Soyunmak!?’ Üzerimizde sadece hastanede verilen acayip pijamalar var. Halimizden üzerimizde bir şey olamayacağı gayet açık oysa. İtiraz ediyoruz. O da bunu beklermiş gibi “ulan burası Ulucanlar değil” diyerek göğsüme doğru sertçe vuruyor. Zaten ayakta durmakta zorlandığımdan sırt üstü devriliyoruz. Benden sonra Behzat’a yöneliyor. Bir kum torbasından farkımız olmadığını anlayınca sıkılıyor galiba, bizi tutup dışarı atıyor. İkimizin de kollarımıza ikişer asker giriyor. Cezaevi kapısı elli metre kadar ilerde. Herhalde daha saldırmazlar diye düşünürken çevreden ellerinde coplarla askerlerin üzerimize doğru koştuğunu görüyoruz. 10–15 kadar asker… 50 metrelik mesafeyi bir cop sağanağı altında geçiriyoruz. Hapishanenin kapısından içeri girene kadar sürüyor bu saldırı. Gardiyanlar kapıyı kapatmasa içerde de sürecek bu saldırı. Kapının önünde biriken ve sayıları sürekli artan askerler küfürler eşliğinde kapıyı tekmeliyor ve gardiyanlardan bizi kendilerine vermelerini istiyorlar. (Benzer bir manzarayı bir yıl sonra Bartın cezaevinde karşıladığımız 19 Aralık saldırısı sırasında da yaşadım. Onlarca asker “Allah Allah” nidalarıyla üzerimize saldırmıştı.) Gözü dönmüş hepsinin, bizi linç etmekten çekinmeyecekler. Acıyarak bakıyoruz hallerine, insanlıkla bir ilgisi kalmamış bu sürüngen tayfasının. İçeri girdikten kısa bir süre sonra Behzat bayılıyor. Onu duvar dibine çekip yaslıyorum. Gardiyanlardan su istiyorum ama getirmiyorlar. Behzat yavaş yavaş kendine geliyor. Bu sırada cezaevinin 2. müdürlerinden biri teşrif ediyor. Elleri cebinde azametli bir tavır takınmaya çalışıyor. Hal ve hareketlerinden karşılaştığı durumdan hoşnut olduğu anlaşılıyor. Onun bu tavırlarına aldırmadan revire gitmek istediğimizi söylüyorum. “Doktor gelsin, gidersiniz” diyor.

Kısa bir süre sonra genç bir doktor geliyor. Bizi revire alıyorlar. Doktor fena birine benzemiyor, ilgileniyor bizimle. Kapı önündeki saldırıda açılan yaraları pansuman ediyor. Ardından ‘ilk muayene’ gereği vücudumuzdaki darp izlerini, yara-bereyi kaydetmeye başlıyor. Tepeden tırnağa bütün izleri kayıt altına alıyor. Yaklaşık bir saat sürüyor bu. İkimiz için 4–5 sayfayı dolduruyor. Sağlam bir yerimiz kalmamış çünkü. Doktora bizden önce getirilen olup olmadığını soruyorum. “Evet, beş kişi getirildi” diyor. Durumlarını soruyoruz. “Sizden kötü değiller” diye yanıtlıyor bu sorumuzu. Koğuşa arkadaşların yanına gitmek için sabırsızlanıyorum. Sonunda “tamam” diyor doktor, “gidebilirsiniz”. Bir gardiyan eşliğinde bomboş maltada ilerliyoruz. Aklıma Ulucanlar’ın üstü açık, gökyüzünü görebildiğimiz maltaları (biz onlara “sokak” diyorduk) geliyor. Behzat’a “burası hakikaten cezaeviymiş” diyorum.

Üzerinde ‘1.Koğuş’ yazan kapının önünde duruyoruz. Gardiyan kapıyı açıp bizi içeri alıyor. “Ee, ortada kimse yok?!” Tam dönüp gardiyana “biz arkadaşlarımızın yanına gitmek istiyoruz” diyecekken üst kattan birinin hızlı hızlı aşağı indiğini fark ediyorum. Cenker yoldaş bu! Kucaklaşıyoruz. “Neredesiniz?!” diyorum. “Gelin, gelin” diyerek bizi yukarı, üst kata çıkartıyor. Murat, Özgür ve Gürhan da burada, kucaklaşıyoruz. Cemal iyi değil, yatıyor. Bu ilk faslın ardından banyoya geçip aynada kendime bakıyorum. Bu halde kendimi sokakta görsem tanımam!!! Saçlarım, sakalım, bıyığım komple kesilmiş, yüzümün her yanı morluk, şişkinlik içerisinde. Acıyorum kendime… Nasılsa geçer, geçecek önemli değil, diyorum. Tek sıkıntım şu üzerimdeki beş beden büyük pijama!! Bunun içinde çok komik görünüyorum. Buradaki yurtsever arkadaşlar biz gelmeden önce çeşitli kıyafet ve iç çamaşırı göndermişler. Onlardan kendime bir eşofman ve kazak uyduruyorum. Biraz da temizlendikten sonra tek ihtiyacım olan şey bir sigara ve çay. “Çay yok mu?” diyorum yoldaşlar. Henüz mutfak malzemesi olmadığından yurtseverlere haber gönderiliyor. Bir süre sonra nefis, hayatımda içtiğim en güzel çay geliyor demlikle. Ancak şimdi kendime geliyorum. Arkadaşlarla direniş üzerine konuşuyoruz. Herkes kendi hikâyesini anlatıyor. Hayatını kaybeden arkadaşların isimlerini burada öğreniyorum. Çevremde büyük bir boşluk oluştuğunu hissediyorum. Zafer yoldaşımın, dostlarımın bıraktığı bir boşluk bu. Daha çok taze. O yüzden acısı çok daha yakıcı… Henüz farkında değilim ama, yıllar da geçse dolmayacak bir boşluk bu…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*