25 Temmuz 2014 | 06:43

“28 Nisan Dünya İş Kazası Kurbanlarını Anma Günü” gerçekleştirildi

Dünyada 28 yıldan beri “Ölenleri an, kalanlar için mücadele et!” sloganıyla yapılan anma, böylelikle ilk kez Türkiye’ye de taşınmış oldu.

Kapitalist iş cinayetlerinde ölen ve yaralanan işçilerin ailelerinin çağrısıyla 28 Nisan Dünya İş Kazası Kurbanlarını Anma Günü etkinliği “Merhamet Değil, Adalet İstiyoruz” başlığıyla Petrol-İş konferans salonunda gerçekleştirildi. Dünyada 28 yıldan beri “Ölenleri an, kalanlar için mücadele et!” sloganıyla yapılan anma, böylelikle bir ilk ile Türkiye’ye de taşınmış oldu.

Etkinliğin içeriğinin Berna Güler Müftüoğlu tarafından sunulmasının ardından Petrol-İş adına İbrahim Doğangül’ün selamlama konuşmasıyla başlayan etkinlikte Aslı Odman 28 Nisan’la ilgili dünyadan işçi aileleri örgütlenme örnekleri verdiği bir sunum gerçekleştirdi. Etkinliğin sonunda bu alandaki hukuksal mücadeleleri özetleyen Erbay Yucak‘ın konuşmasının yanı sıra iş cinayetlerine karşı acil mücadele talepleri de formüle edildi.

Anmaya yaklaşık 200 kişi katıldı. Mahkemeler ve davalar için defalarca bir araya gelen, yakınlarının uğradığı iş cinayetlerini anlatan işçi aileleri bu ilk’te heyecanlıydı. Mücadelelerini yıllardır sürdüren aileler heyecanlarını anlatımlarına ve mesajlarına taşırken, yakınlarını Zonguldak’ta ve Van depreminde yitirenler konuşmakta daha büyük güçlük çektiler. Konuşmalarda kapitalizme karşı hınç ve hesap sorma arzusu, çoğu genç yaştaki yakınlarını bir anda paramparça, yanıklar içerisinde… yitirmiş olmanın acısı, mahkeme önleri dahil mücadelede yalnız kalmaktan gelen dayanışma çığlığı bir aradaydı. Yıllar süren, her duruşmanın aylar sonraya atıldığı mahkemelerde kapitalist sistemin bağlantılarını ve işçi sınıfına karşı çıkar ortaklığını her kademede görmüş olarak kendileri yüklenmediği takdirde sevdiklerinin kanlarının yerde kalacağını, bir sınıfsal hesabı sorma yükümlülüğünün bugün kendi omuzlarında olduğunu, fakat bunun ancak bir sınıf eylemine dönüştürülebildiği ölçüde sonuç alacaklarını görüyorlardı.

Lenin’in deyişiyle, Engelsproletaryanın, yalnızca acı çeken bir sınıf olmadığını, ama utanç verici ekonomik durumunun onu karşı konamaz bir biçimde ileri doğru ittiğini ve kendi sonal kurtuluşu için savaşım vermeye zorladığını ilk söyleyenler arasındadır.” İşçi ailelerinin yakınlarından söz ederken boğulan sesleri hem acılarının hem de mücadele ve hesap sorma itilimlerinin derinliğini ortaya koydu. Bir şeyi daha: İnsanlar acılarını ancak onları anlayacak olanlara, dostlarına gösterirler. İşçi sınıfının bir bölüğü, yakınlarını kaybeden, yalnız yakınları için değil sınıfın birer bireyi olarak kendileri ve gelecek kuşaklar için de mücadele eden aileler nezdinde, acısını paylaştı… Bunu sınıfın kolektif davranışına ve hesap sorma eylemine dönüştürmek, emeğin korunmasını sınıfın yeni oluşum sürecinde etkin bir kaldıraç haline getirmek, sermaye birikiminin işçi canlarına, tükenen vücut ve ruhlarına malolmasına karşı mücadele etmek, süreklileşmiş bir günlük emeği ve halkaları sürekli genişletmeyi gerektiriyor.

Etkinlikte yapılan konuşmaları yayınlıyoruz:

Ostim-İvedik toplu iş cinayetinde yaşamını yitiren Dilek Güler’in ağabeyi Nihat Güler: 6. duruşmamız bitti. Taleplerimiz temelinde yeni bir bilirkişi raporu hazırlanıyor. 8 Haziran’da yeni duruşmamız var. Herkesi takipçisi olmaya çağırıyoruz.

Dilek Güler’in kardeşi Demet Güler: Bizler 20 aileyi temsilen buradayız. 3 Şubat tarihi hayatımızın dönüm noktasıydı. Bir ateş içimize düştü. Üstünü örtmeye çalıştılar, ama ne kadar örtmeye çalışırlarsa çalışsınlar o ateş kor halinde içimizde var. Aynısı Davutpaşalı aileler için de geçerli. Duruşmalarda odalar, sendikalar, basına, her yere haber veriyoruz, ancak katılım olmuyor. Sizlerden istediğimiz ne kadar kalabalık olabilirsek, bu davaya kamu kuruluşlarını da dâhil edebiliriz. İsteğimiz bu.

Davutpaşa katliamında yaşamını yitiren işçilerin yakınlarından İdris Çabuk: 4,5 yıl önce bu hadise başımızdan geçti. İş cinayetleri sürekli oluyordu, biz gözardı etmişiz. Kendi başımıza gelince anladık ki, bu tip şeyler hiç bitmeyecek, bunlara engel olunmayacak. Hukuki yolda arayışa gitmeli insanlar. Maddi tazminatları alıp geri çekilmemeliler. Davutpaşa’da 21 kişi ölmüştü. Biz 15 aile burada davamızı sürdürüyor, parayı alıp kenara çekilmiyoruz. Hukuk sistemi paranın, güçlülerin yanında. Biz buna rağmen yola çıktık. Uğraştığımız kurumlar devlet kurumları. Kolay olmuyor, çünkü suçlarını örtmek için her yola başvuruyorlar. Yaklaşık iki yıl sonra davayı açtırabildik, bu süreçte dağılmadık, bir arada durduk. Biz “herhangi bir sonuç çıkmaz” mantığını, bu zinciri kırdık. Oy vererek seçtiğimiz insanlar, bizi koruyacaklarına, hırsızı, katili, dolandırıcıyı korumaya çalışıyorlar. İlk etapta sadece Zeytinburnu Belediyesi çalışanlarını sanık sandalyesine oturtabildik. Biz İstanbul Valisi’nden –şimdi milletvekili bu şahsiyet- İBB çalışanlarının yargılanmasının engellenmemesi için randevu talep ettik. Vali vatandaşını koruyacağına, memurunu koruma yolunu seçti. O haklıymış, sonradan anladık, çünkü baksanıza terfi edecekmiş, milletvekili olacakmış. Bu tip insanlara oy vererek meclise getiriyorsak, bilin ki vatandaş hakkını alamaz. Çünkü onlar paranın ve hırsızlığın yanında yer alıyorlar. Uğradığımız haksızlıklarda onlar büyük patronların dediğine bakarak karar alırlar. Cumhuriyet Savcısı çıktı, 1 hafta içinde takipsizlik kararı verdi Zeytinburnu Belediye Başkanı hakkında. İtiraz ettik, başka bir hâkim bu kez yargılamaya izin verdi. 9. duruşma sonunda bu noktadayız. İnsanlar sorumlu olduğu şeylerden yargılanmalı. Biz şunu istiyoruz: Burayı Petrol-İş bize açtı, teşekkür ediyoruz, ama 4,5 yıldır yanımızda olmayan kurumlara da sitemde bulunuyoruz. Bu tip davalara daha fazla destek olmalı, en azından dava günlerinde yalnızca maddi değil, flama-afiş olarak değil, kişi olarak/sayı olarak arkamızda dursalar biz bu 4,5 yıl içinde Ostim’i, Karadon’u, Adana’daki baraj patlamasını, Erzurum’da göz göre göre ölen enerji işçilerini belki de kaybetmezdik. Ama biz bir yol açtık. Bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Yılmayacağız, korkmuyoruz. Çünkü biz çalışanların hakkını arıyoruz. Destek veriyoruz, destek istiyoruz, teşekkür ediyoruz.

Hakkı Güleç (Davutpaşa): Örgütlenmeye değineceğim kısaca. 4,5 yıl önce bu hadise başımıza geldiğinde dünyamız karardı. Ama her karanlığın bir ışığı, bir aydınlığı vardır, burada da Bir Umut bize yardımcı oldu. Enerjimizi, gücümüzü acılarımızın önüne geçirip başka canlar yanmasın, başka aileler yıkılmasın, bunun mücadelesini verdik. Biz bu duruşmalarda medya karşısında “işçileri temsil ediyoruz” diye boy gösteren insanları, sendikaları görmedik, maalesef göremiyoruz. Gelin öyleyse biz gücümüzü birleştirelim. Örgütlü bir gücün karşısında hiçbir engel duramıyor. Bize “karşınızda devlet var, devletle başa çıkılmaz” dediler. Devlet de olsa, şahıslar da olsa biz bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Biz tazminat için yola çıkmadık. Biz yakınlarımızı dünya malına değişmeyiz. Şu an bana İstanbul’u verseler ben kardeşimin tırnağını hiçbir şeye değişmem. Onun yokluğu hiçbir zaman maddi olarak doldurulmaz. Gerçek anlamda sorumlular cezalarını çeksin, bu da emsal olsun, başka işverenler işçileri daha bir değerli görsün, iş güvenliğini sağlamaları için vesile olsun. Haklı ve acı bir gurur yaşıyoruz bugün. Şu an Davutpaşalı aileler, Ostimli aileler olarak anılıyoruz. Keşke bu biçimde anılmasaydık, ama başka acılar olmasın diye -biz kaza demiyoruz, cinayet diyoruz- iş cinayetlerine kurban giden ailelerin yanında olmaya devam edeceğiz.

Salih Temel (Davutpaşa): Dün öldük, bugün ölüyoruz, yarın da öleceğiz endişesi yaşıyoruz. Bunu ancak toplu hareket edersek, güçlü bir birliktelikle daha aza indirebiliriz. Bugünün bir yas günü olarak ilan edilmesi için mücadele yürütmemiz lazım ki, en azından devlet üzerinde bir baskı oluşturabilelim.

Adnan Saday (Davutpaşa): Türkiye’nin gerçeğidir bu, sadece Davutpaşa’nın değil. Biz Ankara’lara gittik, yanımızda devletten kimse olmadı. Maraş-Elbistan’da 27 insan, mühendis öldü. Baş taşları yok, kimse ulaşamıyor hala, o canlar orada gömü altında. Bir mühendis kaç yılda yetişiyor? Yazık. Başa çıkanlara, milletvekili olanlara yazık, el kaldır, evet-hayır. Bu çok ayıptır demokrasi-cumhuriyet açısından. Bizim dernek hakkımız yoktur; biz birliğiz, biz aile olarak, birey olarak derneğiz. Bize grev hakkı yoktur, bizim kendimiz grev. Bize toplusözleşme hakkı yoktur, biz kendimiz toplusözleşmeyiz. Benim ifademi, simit çalanın, baklava çalanın ifadesini alıyorsun, bir çağır belediye başkanının da ifadesini al bakalım. Bugün patlayıcı-parlayıcı olayında 17 ilçede, koca İstanbul’da 7 tane yetkili kişi var. Bunu mahkemede itiraf ettiler. Niye? Personel yetersizliği! Biz şifahen istedik diyorlar, olacak şey mi bu? Uzatmayayım, 1 Mayıs da geliyor. Mecidiyeköy’de, Şişli’deyiz. İnşallah bu işçiler, işçi meclisi olarak, hep birlikte orada oluruz.

Yakını Zonguldak madenlerinde ölen Turan Kebapçı: Maden mühendisi Koray Kebapçı’nın babasıyım. 17 Mayıs 2010’da madende hayatını kaybeden 30 kişiden biri benim oğlum. Özel sektörde çalışıyordu. Ben de 20 sene çalıştım madende, oğlum da mühendis oldu. Grizu patlamasında öldü. Gazın birleştiğinden haberleri olmadığından, aletin başında başka mühendis olmadığından, sinyalcisi olmadığından, denetim olmadığından bildirmiyorlar özelde. İki tarafı da, TTK’yı da, Yapıtek’i de suçlu buluyorum. Konuşmam bu kadardır.

Satılmış Kocakaya (Zonguldak): Ölen Sadık Kocakaya’nın babasıyım. Oğlum elektrik teknikeriydi. Ben konuşamayacağım, hepinize teşekkür ediyorum.

Çetin Uygur: Bir Zonguldaklı maden mühendisi ve Yeraltı Maden-İş’in kurucusuyum. Maden işçiliğinin merkezidir Zonguldak. Arkadaşım ismini söyledi: Satılmış. Galatalı bankerlerden, Fransız, İngiliz sömürgecilerden bu yana, hala bugüne kadar da kırsal kesimden gelen işçiler çalışır madende. Anne babaları onlara Satılmış ismini verir. Çünkü o madende çalışmaya gidecek, belki de geri gelemeyecek, orada kalacak. O nedenden dolayı Tanrı’ya adanmış, korumasına bırakılmış anlamında Satılmış ismini verirler. Osmanlı’dan bu yana bu çalışma sistemi bugün hala devam etmektedir. Ceplere 500 lira, 100 liralar koyup kapatıp, siyasi liderlerin kader diye bağladıkları ölümlerde işçiler ölür. En az 10 saat çalışır, 2 saat eve gider, 10 saat daha uyumak zorundadır. Yediği tek şey domates, yumurta, bir parça ekmektir. Oysa ondan istenen minimum iki ton kömürdür. Bu kömürün çıkışı süresinde kazanması gereken minimum kalori 1500–1600 kaloridir. Ama bunu kazanamaz. Ondan bu ürünü isteyen sermaye, onu ölüme mahkûm eder. Bunların hepsi iş cinayeti olarak tanımlanmalı. Şikâyetçi olarak, alanları doldurarak, tek başına protesto ederek bu saldırıyı, saldırganlığı, cinayetleri önleme şansımız artık kalmamıştır. Dünyanın, yani liberalizmin içine girdiği bu krizli sistemde hiç kalmamıştır. Farklı mücadele yollarını izlemek, yakalarımızdaki rozetlerimiz farklı da olmuş olsa bile, artık ortak bir mücadele yoluyla, ortak çözüm yollarıyla birlikte yürümek zorundayız.

Eşi Tuzla tersanelerinde ölen Rukiye Levent: Ölenlere rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Bu tersanelerde çok sık yaşanan bir olay. 2006’da Dearsan tersanesindeki gaz sıkışması sonucu patlamada vefat eden İbrahim Levent’in eşiyim. Ben isterdim ki bu salon tersanede yaşamını yitirenlerin aileleriyle dolsun. İSİG Meclisi’ne teşekkür ediyorum. Limter-İş’le birlikte Tuzla tersanelerinde mücadele ediyoruz. Sizlerden tek istediğim ailemizden bir parçamızı kaybedenler olarak içimizdeki acıyı biraz olsun dindirebilmek için ve bizim gibi bir başka ana evlatsız, bir başka çocuk babasız, bir başka eş boynu bükük kalmasın diye, yüreklerinden birer parça kopmuş aileler olarak birlikte olalım diyorum. Benim eşim vücudunun yüzde 95’i yanarak vefat etti, diyeyim. Beş gün hastanede yattı ama ne o bizi bildi, ne de biz onu görebildik. Hemen bir kan pazarlığına oturduk biz. Çocuklar perişan, ben perişan. Kan parasına oturmasam açız, otursam bir kanın pazarlığını yapıyorsunuz. Ama o parayı yiyemeyeceksiniz, siz almasanız çocuklarınız aç ve borçlu kapıda. Oturduk, aldık. Mahkeme karşısında imzamızı attık “Hiçbir hakkımız kalmamıştır” diye. Ama o parayı alıncaya kadar bile, üstün çıktıkları halde çok hakaretlere uğradım. Tersanenin avukatı telefonda “Yeter yahu, ne kadar yüzsüz bir insansın, sadece senin eşin mi ölüyor, öldü” dedi bana. Sonrasında sendikamızla bazı basın açıklamaları yaptık. Bu arada tersane sahibi beni “provokatör” olarak nitelendirdi. Evime gelip bir başsağlığı, hastaneye gelip geçmiş olsun dileğinde bulunamadığı için beni tanıyamadı, beni “provokatör” olarak nitelendirdi. Çalışma Bakanı Faruk Efendi o ara bir basın açıklaması yaptı: “Bu kadar ağır bir sanayi kolunda ayda 10–15 işçinin ölmesi gayet normaldir. Trafik kazalarında her gün o kadar insan ölüyor” dedi. Türkiye’de insan hayatına verilen değeri kendisi açıkça anlattı. Benim eşim 16 yıl çalıştı. Çok fazla ölümler, yaralanmalar gördük biz komşularımızdan. Bundan sonra inşallah bir arada olalım, bu toplantılara katılalım, bu sadece içerde kalmasın, dışarılara da taşıralım. Eğer bir can kurtarabilirsek bundan sonra –gidenleri geri çeviremeyiz ama- ne mutlu bize diyorum. Hepinize çok teşekkür ediyorum, hepinizin başı sağ olsun.

Hakkı Demiral (Tuzla): Limter-İş sendikasının genel sekreteriyim ve aynı zamanda tersane işçisiyim. Ben de tersanelerde 20 yaşındaki oğlumu kaybettim. Biz burada birbirimizi anlayacağımız, acılarımızı paylaşabileceğimiz bir yerdeyiz. Tuzla’da işçi sağlığı ve güvenliği sağlanmazsa Türkiye Tuzlalaşacak diyorduk. Şimdiye kadar hiçbir sendika yaşam hakkı için iş cinayetlerine karşı grev gerçekleştirmedi, sokağa çıkmadı. Ama tersanelerde Limter-İş, tersane aileleri, tersane işçileri olarak 2008’de, 27–28 Şubat’ta iki gün grev kararı alarak, tek talebi işçi sağlığı ve iş güvenliği, işçilerin yaşam hakkını korumak olan bir grev yaptık. Tüm ailelerin feryadını, sitemlerini anlıyorum. Eğer biz başımıza gelmeden ülkenin bir ucunda yaşanan bir adaletsizliğe karşı sokağa çıkmadığımızda bu acı gelip mutlaka bizi bulacak ve bulmuştur. Yüreğimizin bir parçasını toprağa vermişizdir, ailemizin artık huzuru kalmamıştır, her an ölümü yaşamaya başlamışızdır. Biz bütün aileler mutlaka birlikte mücadele etmeliyiz. Bu ülkenin herhangi bir yerinde herhangi bir kaza olduğunda bir araya gelip tepki koymalıyız. Yaşam hakkı için, adalet için, özgürlük için, örgütlenme hakkı için mücadele etmediğimiz zaman, kavga etmediğimiz zaman, sokakta bedeli ödemeyi göze almadığımız sürece başarılı olmayacağız. Doğrudur, sendikaların asıl görevidir işçi sağlığı iş güvenliğini gündeme getirmek. Bugün TBMM’de iş sağlığı yasası tartışılıyor. Bu tartışılan yasanın tamamıyla vahşet, bir uçurum olduğunu görmek gerekir. Bu yasaya karşıyız. İşçi sağlığı iş güvenliğini özelleştiriyorlar, taşeronlaştırıyorlar. Sorumluluk tersane patronlarının, ana firmaların olduğu halde onlar tutuklanmıyorlar, bu çıkacak yasa bunların ellerini daha da güçlendirecek. Önümüz 1 Mayıs. Biz bir avuç tersane işçisi iktidarın, devletin tüm güçlerine rağmen grevde basını, kamuoyunu arkamızda hissettik, bazı şeyler de değişti, ama bu kalıcı olmadı. Biz aileler olarak, İSİG Meclisi bileşenleri olarak, bu mecliste olmasak dahi, siyasi görüşlerimiz, dinimiz, ırkımız, inancımız ne olursa olsun, biz aileler olarak, çocuklarımız, eşlerimizi kaybedenler, canımızın bir parçasını toprağın altına verenler olarak bu mücadeleyi birlikte yürütürsek, biz bu işi kesinlikle başaracağız. Bunu başaracağımıza ben inanıyorum. Bu ülkenin neresinde olursa olsun, mücadele eden, emeğiyle geçinen herkese de sonuna kadar güveniyoruz. Hiç kimsenin tek başına güvenli çalışma şansı olmadığını, birbirimize ihtiyacımız olduğunu, birbirimize muhtaç olduğumuzu ve birlikte mücadele etmek gerektiği inancıyla hepinizi sevgiyle selamlıyorum.

Yakını Bedaş’a bağlı taşeron işçi olarak çalışırken ölen Mustafa Keleş: 2 yıl önce Gaziosmanpaşa’da kardeşim Erkan Keleş rahmetli oldu. İş cinayetinde. İki yıldır davasını açamıyoruz. Adalet diyorlar, adalet bunun neresinde arkadaşlar? Koşuşturuyoruz. Siyasetçiler “Adalet herkese lazım, adalet bir gün herkese lazım olacak” diyorlar. Bu adalet bize iki yıldır lazım, ama göremiyoruz. Kardeşim Bedaş’a bağlı taşeron firmada çalışıyordu. Bayramın 3. günüydü. Aracın üstünde çarpılıyor, 45 dakika asılı kalıyor direkte. “Bekleyin Bedaş’tan adam gelecek” diyorlar. Adli Tıp boğularak ölmüş dedi. Müdahale edilse kurtulacak belki. Şimdi dava açacağız, bekliyoruz. En çok zoruma giden şu arkadaşlar: Bir insan yerine koyup da “Başınız sağ olsun, geçmiş olsun” diyen olmadı, en fazla gücümüze giden bu. İki yıldır benim de psikolojim bozulmuş, ailemde herkesin bozuk. Kardeşimin eşinin de psikolojisi bozuldu. Para peşinde zaten değiliz. Suçlular suçunu çeksin. Bu adalet bize iki yıldır lazım, adalet istiyoruz.

Kamil Kartal (Enerji-Sen): Yaşamlarını yitirmiş bütün arkadaşları saygıyla anıyorum, ailelerine de başsağlığı, sabır ve metanet diliyorum. Tersaneler, enerji ve inşaat sektörleri en fazla ölümlü iş cinayetlerinin olduğu işkolları. Gerekli güvenlik önlemleri alınana kadar bazı bölgelerde arkadaşlarımızı işe çıkartmamaya özen gösteriyoruz. Erkan arkadaşın yaşamını kaybettiği aynı bölgede, Gaziosmanpaşa’da geçtiğimiz aylarda Seyithan isminde arkadaşımız, aynı pozisyonda, yine kepçe diye tabir ettiğimiz bir bom aracında 34,5 yüksek gerilim hattında elektriğe çarpıldı ve şu anda kolunu kaybetti. Hastanede yatıyor. Anlatıldı, bu bir maliyet sorunu. Artık elektrik sektöründe yapılan işlerin yüzde 70’i taşeron şirketler üzerinden gerçekleştirilmekte. Çalışan arkadaşlar da güvencesiz, sendikalaşma çok düşük. Anadolu’da maalesef her gün bir can kaybediyoruz. Bir ortak mücadeleye, bir ortak karşı çıkışa ihtiyacımız var. Bu anlamda bu toplantı çok anlamlı. Bu düzeyde ilk defa Türkiye’den aileleri bir araya getiren bir organizasyon oluyor. Enerji-Sen olarak biz de meclisin üyesi olarak elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz, bundan sonra da verilen bütün görevleri yerine getireceğiz.

Mühendis Gülseren Yurttaş’ın kardeşi Hatice Yurttaş: Gülseren Yurttaş’ın kardeşiyim. Ablamın hayatını kaybetmesinden de biliyorum. Bu olaylar gayet basit olaylar. Sadece bir kar-zarar hesaplamasının sonucunda, işçi sağlığını sağlamak masraflı olduğu için feda edilen insanlar bunlar. Ablam Melen projesinde harita mühendisi olarak çalışıyordu Sarayburnu şantiyesinde. Bir vincin devrilmesi sonucu öldü. Olay gayet basit: Vincin pimi, bom denilen taşıyıcı kolu taşıyan pim kırılıyor ve vinç düşüyor. Kaza dediğiniz zaman bu daha mistik bir şey haline geliyor insanların kafasında. Ama yakınlarını kaybeden aileler gayet iyi biliyorlar, bunlar sadece maliyetten kaçınıldığı için yaşanan olaylar. Bu kadar basit. Ailelerin örgütlenmesi, birlikte olması çok önemli. Bir mücadelenin parçasıyız. Bir araya gelmemize vesile olanlara teşekkür ediyorum.

Van Depreminde yakınını kaybedenlerden Gönül Yılmaz: Gazeteci Sabahattin Yılmaz’ın eşiyim. Çok daha yeni benim. Belki iş kazası demezler ama… Konuşamayacağım.

Hale Erol: Babamı Bayram Otel’de kaybettim Van’da. Oradaki başka bir otelin teknik müdürlüğünü yapmak için oradaydı. Bir gün önce gönderdik babamı Van’a, bir gün sonra da o talihsiz olay geldi başımıza. Davalarımız henüz açılmadı, şu an bilirkişi raporlarını beklemekteyiz. Buradaki herkesin çeşitli şekilde canı yanmakta, yandı, bu bir gerçek. Babam 62 yaşındaydı. Çalışmaya gittiği otelin fotoğraflarını çekmiş. Bir önceki depremde otelde hasar bulunmuş, o fotoğrafları otelin müdürüne yollayacaktı. 18 yılını turizm sektörüne verdi, teknik müdürlük yaptı. Kaldığı otelde kendisinin gösterdiği duyarlılığı aynı şekilde göremedi ve hayatını kaybetti. Ölen herkes huzur içinde uyusun. Tek şey söyleyeceğim, şu zaman zarfında şunu anladım: Arsız güçlü olunca, haklı suçlu oluyormuş.

Lale İmren: Önal Erol’un kızıyım. Van Bayram Otel’de babamı kaybettik. Depremi değil belki ama depremin sonuçlarını engelleyebiliriz. Kaldığı otelde bu duyarlılık yapılmamış babamın. Diğer binalar ayakta, o caddede sadece bu bina yıkılıyor. Hiçbir insan o şekilde ölmeyi hak etmiyor. Ben üç gün boyunca enkaz başındaydım. Bir umutla babamın oradan yaşayarak çıkmasını umut ettim. Çıkan her enkazın ambulansına binmek zorunda kaldım, babamı teşhis etmek için. Oradan çıkan vefat etmiş her canlıya bakmak zorunda kaldım. Emin olabilirsiniz ki, bu hiç kimsenin hak edeceği bir ölüm şekli değil. Bunların arkasında kimler varsa, otel müdüründen Çevre Bakanı’na kadar kimler sorumluysa, bunlar bu sorumluluklarının arkasında dursunlar.

Ev işçisi eşini kaybeden Hüseyin Aldan: Bir yıl önce vefat eden Fatime Aldan’ın beyiyim. Eşim bir iş kazası sonucu, pencerenin hatalı olması nedeniyle pencereden düşerek vefat etti. Eşimin çalıştığı evin sahipleri bir yıldır aramadılar. Bizi bir insan yerine koymadılar. Ev işçilerinin sigorta sistemine alınmasını rica ediyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Gülhan Benli: Bir ev işçisiyim. Ev İşçileri Dayanışma Sendikası başkanıyım. 2011 verilerimizi açıklamıştık. Durumumuz buyken bugün çıkacak yeni yasada bile yerimiz yok. Kınıyoruz. Sesimizi her geçen gün yükselterek bizi de iş güvenliği kapsamına almalarını istiyoruz. Canlarımızın artık ölmemesi için bir şekilde önleminin alınmasını istiyoruz. Düşüp ölürken, ev içinde kazalar geçirirken bizi buna mahkûm etmelerini istemiyoruz. Bundan sonrası için de güvence altına alınmak istiyoruz. Bu toplantı ilk oldu. Yaralanan arkadaşları buraya getiremedik. Bundan sonra hep birlikte el ele mücadele edecek, engelleri aşacağız.

Sultanbeyli Tekstil’de akrabasını kaybeden Ercan Zencir: Kimya Mühendisleri Odası ve İSİG Meclisi üyesiyim aynı zamanda. İlk çalışmalara katıldığımda başımıza henüz böyle bir iş gelmemişti. Bir yakın arkadaşımın, akrabamın başına iş cinayeti gelmemişti, bilemezdik bunu. Ancak iki hafta önce 9 Nisan’da böyle bir olay yaşadık. Medyada yer aldığında bir işçi arkadaş ölmüştü, akrabamız Eda Çavuşoğlu ağır yaralanıp hastaneye kaldırılmıştı. Bir hafta yaşam mücadelesi verdi. 14 Nisan cumartesi günü aramızdan ayrıldı. Abisi de burada, konuşacak durumda değil. Tüm aile üyeleri adına konuşuyorum. Eda benim sadece akrabam değil, arkadaşımdı, bir süre beraber yaşadık. Çok taze bir olay, henüz hukuki gelişme yok. Burada birçoğumuz işçi ailesiyiz. Hayata aynı pencereden bakıyoruz. Ben de işçi ailesinden geliyorum, bir mühendis olarak işçi sayılırım, kanunlarda işçi olarak tanımlanıyorum. Ne zaman kimin başına ne geleceği belli olmuyor. Bu nedenle her zaman işçi olduğumuzun bilincinde olup bir arada olmamız lazım. Başımıza bir iş geldi-gelmedi, bu çok önemli değil, bir gün hepimizin başına gelebilir. Bizler çoğunluğuz arkadaşlar. Çalışan insanların yüzde 99’u bizleriz. Hayatı kuran bizleriz. Barındığımız binaları yapan, üzerimizdeki giysileri yapan, gıdaları üreten, aklınıza gelebilecek her şeyi üreten, dünyayı yaratan bizleriz. Ancak bizlerin yaptıklarımız üzerinden menfaat kazanan, bunlarla büyüyüp güçlü olan yalnızca yüzde 1’lik bir dilim. Çok fazla kalabalığız, ancak bir arada olmadığımız için biz onlar kadar sesimizi çıkaramıyoruz. Onlar kadar güçlü olduğumuzu gösteremiyoruz. Lütfen arkadaşlar kim olursak olalım hiç önemli değil. Bizler temelde ortak bir paydanın bileşenleriyiz. Bizler işçi aileleriyiz. İşçileriz. Teşekkürler.

Ostim işçisi İbrahim: Ostim’de çalışan galveniz işçisiyim. Biz de bir 15 yıl sonra meslek hastalığından ölebiliriz. Galveniz ocağına düşüp ölebiliriz. Burada anlatıldı, bir marangoz 15 yıl sonra “Ne oldum, neden ciğerlerim böyle” diye sorabilir. Biz de bu soruyu bugünden sormak için yola çıktık. Galveniz sektörü yeni gelişen ve büyüyen bir sektör. Galveniz kimyasal maddelerle yapılan bir şey. Çinkonun eritilmesiyle ve metalin asitte bekletilerek çinkoya daldırılmasıyla metalin paslanmasını engelleyen, maksimum 60 yıl doğada paslanmadan, çürümeden kalmasını sağlayan bir şeydir. Dediğim gibi, yeni gelişen bir sektör ve önümüzdeki 15–20 sene sonrasında meslek hastalıklarının görüleceği bir sektör. Bunu bugünden görüp önümüzdeki dönem yaz aylarında bir kampanya örgütlemeye çalışıyoruz. Akademisyenlerle ortak bir çalışma yapmayı düşünüyoruz bu sektörle ilgili. Bazı dosyalar oluşturduk. Çalıştığımız birkaç fabrikada görüntüler çektik. Gerçekten işçi sağlığı ve güvenliği konusunda hiçbir önlemin alınmadığı bir yer. Yaklaşık iki sene önce Ostim’de bir arkadaşımız asit kazanına düştü ve altı ay yaşadı, sonra öldü. Herhangi bir havalandırma tertibatı yok ve sürekli kimyasallara maruz kalıyoruz. Sabah uyandığımızda veya az bir şey dinlendiğimizde bütün vücudumuz uyuşmuş oluyor. Bunları bir dosya halinde hazırlayıp bir kamuoyu oluşturmayı ve bu sektörle ilgili bir bilinç yaratmayı düşünüyoruz. Burada konuşmacı arkadaşların çoğu birlikte mücadeleden bahsetti. Biz de Ostim işçileri, Ostim’de çalışan Galveniz işçileri olarak Kimya Mühendisleri Odası, Makine Mühendisleri Odası, Ankara Tabip Odası ile beraber bu sektörün üzerine gitmeyi düşünüyoruz. Ostim gerçekten iş cinayetlerinin yoğun olarak yaşandığı bir yer, aileler de burada. Sadece acıyı yaşayanların değil, diğer kitle örgütlerinin destek vermesi gerekiyor. Davalarda sadece bizler varız. Sendikalar, odalar, kitle örgütleri gelmiyorlar mahkemeye. İşçi sınıfı acı çeken, katledilen bir sınıf olmamalı artık. Mücadele eden bir sınıf da olmalı. Bu anlamda bu etkinliğin anlamlı olduğunu düşünüyoruz ve birlikte mücadele etmenin önemini tekrar biz de vurguluyoruz.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. İşaretli alanların doldurulması zorunludur.

*
*