Anasayfa » BASINDAN » ‘Öğretmenleri güvencesizlikte birleştirmek istiyorlar, mücadelede birleşelim’

‘Öğretmenleri güvencesizlikte birleştirmek istiyorlar, mücadelede birleşelim’

Dershane kapatma tartışmaları iktidar-rant kavgası olarak sürerken bir dershane öğretmeni ve aynı zamanda Özel Öğretim Kurumları Çalışanları Derneği (ÖZ-DER) Yönetim Kurulu Başkanı Timurhan Yalçın’la konuştuk. Sendika.Org’a konuşan Yalçın, dershane eğitiminin sorunlarından, dönüşümün krizlerinden, sınav odaklı paralı eğitimin sonuçlarından ve öğretmenlerin mücadelesinden bahsetti. Dönüşümün tüm öğretmenleri güvencesizlikte birleştirmek anlamına geldiğini söyleyen Yalçın, güvencesiz çalışan tüm öğretmenler için mücadelede birleşmek gerektiğini ifade etti. ”Fırsat eşitliği” tartışmalarının bir yanılsama olduğunu ifade eden Yalçın, eğitimi bir ‘hak’ olarak savunmak gerektiğini söyledi.

Çalışma koşullarınızı, öğrencilerin sınava hazırlık yarışını, velilerin beklentilerini düşündüğümüzde dershanelerin yapısal sorunlarını anlatabilir misiniz?

Türkiye’de eğitimin sınav odaklı olması, niteliği belirleyen bir unsurdur. Bu durumun dershaneciliği gölge eğitim olmaktan çıkarıp sistemin asli bir unsuru haline getirdiğini düşünüyorum. Bu durum özellikle 7, 8, 11 ve 12’inci sınıflar için çok yüksek oranlarda dershaneleri doğallaştıran bir sonuç doğurmuştur. Bugün Türkiye’de 3 bin ile 20 bin lira arası değişen fiyatlarda öğrenci alan dershaneler mevcuttur. İnsanlar maddi durumu iyi olduğundan değil bir “zorunluluk”tan kaynaklı birçok ihtiyacını öteleyip bu kurumlara çocuklarını gönderiyor. Velilerde çocuğunun kesin kazanacağı beklentisi oluşuyor. Bu nedenle veli, dershane kıyasını maalesef çocuğa verilen ders saatinin ne kadar çok olduğuna bakarak yapıyor.

Dershane patronları ise velilerin beklentilerini, çocukların bütün zamanlarını dersle doldurma, bu şekilde bir mekanik varlığa dönüştürme biçiminde uygulamaya sokar. Bunun çalışanlar açısından ortaya çıkardığı en önemli sonuç beden ve kafa emeğinin sınırsız sömürülmesidir. Bir öğretmenin 30-40 saatini düşük ücretlendiren bir kurum, bununla beraber öğretmeni haftalık en az 12 ile 20 saat arasında “etüt” adı altında ücretsiz derse girmeye mahkum ediyor. Sığındığı mazeret ise “sektörün gerçeği bu” yalanı. Öğrencilerin gelişim evrelerindeki en kritik dönemlerinin sömürüldüğünü söyleyebiliriz. Çalışanlar açısından da tamamıyla emek ve zaman sömürüsü bu. Kısacası dershane, eğitimin piyasacı koşullarda örgütlenmesinin bütün doğallığının acımasızca tezahür ettiği bir alan. Bu alanda, kıdem tazminatları, çalışma sürelerinin esnekliği, sigorta, istifa mektuplarının önceden alınması, senet imzalatma gibi onlarca sorun var.

Bir yandan ekmek kapınız, diğer yandan güvencesiz çalıştığınız bir sektör. Sizin için “dershaneler kapatılsın mı?” tartışması ne anlam ifade ediyor? Özel okul-dershane dışında bir alternatif yok mu?

3 yıldır bu konu tartışılırken dershane öğretmenlerinden bir ses gelmemesinin nedenlerine bakarsak bu sorunun cevabını kavrayabiliriz. Öğretmenlerin genelinde bu alanın kapatılabileceğine ilk başta inanılmadı çünkü tarihsel olarak böyle bir dönem 12 Eylül darbe süreci dışında gerçekleşmemiş bir durum. Daha da önemlisi bu kurumların savunulması hiçbir zaman düşünülmedi. Çünkü 2000′li yıllardan sonra o kadar kötü şartlarda çalışma koşulları ortaya çıktı ki öğretmenler işsizliğin yaratacağı durumun çok da farklı olmayacağını dâhi düşündü. İşin ciddi bir hal alması son 1 yıl içinde oldu. Çünkü devlete kadrolu atanma umudu KPSS nedeniyle azaldı. Bu aşama da “biz ne olacağız” sorusu yaygınlaşmaya başladı.

Dershaneciliğin çalışma koşulları kişileri işçileştirdiği için sistemin kendisi bir eğitimci gibi tartışılamadı. Aslında mesleğin entelektüel yönünün bittiğini gösteriyordu bu. Bu gündem şu anda insanlara sadece güçlü bir işsizlik korkusu yaşatıyor. Bizim gibi sendikalaşma çabasında olan öğretmenlerde bile piyasacı bir dilin kanıksandığını gördük. Bizim açımızdan bu proje eğitimin olması gereken kamusal niteliğini kazandırmaya yönelik değil. Devlet eğitimi tamamen sermaye eliyle ama kendi kontrolünde bir ticarileştirme yönelimindedir. Ben buna 80’lerde başlayan eğitimin metalaşma sürecinin tamamlanması diyorum. Bu anlamıyla yeni bir döneme giriyoruz. Çalışan insanların devlete alınacağı söylemi ise tam bir kandırmaca. Bahsettikleri şey belli ki ücretli öğretmenlik modeli. Bunun ne denli acımasız olduğunu burada anlatmaya gerek yok sanırım.

“Alternatifi var mı” sorusu bizim açımızdan en kritik konu. Eğitimin kapitalist mantıktan radikal bir kopuşla politik biçimde ele alınması bence bu soruyu cevaplayabilme zemini sunacaktır. Sistemin kendi iç mantığında yani sınıfsallığında bu alanı çok rasyonel ele aldığı muhakkak. Bunun karşısındaki sınıfsal duruşun içeriğe yönelik modeller geliştirmesi, dediğim gibi sistemin bütününü tartışan bir politik bakışla mümkün. Yani burada ilkesel olarak eğitimi kamusal, bilimsel niteliğine kavuşturmanın gerçek adalet ve özgürlük temelinde olabileceğini söylemem retoriği aşmaz. Bunun beraber, alternatifin somutluklarını ortaya koymak için ise çok önemli bir nesnelliğin oluştuğunu düşünüyorum.

Kapatılan dershaneler yerine üniversiteye ön hazırlık işlevinde akademik liseler ve özel okullar açılması düşünülüyor. Eğitimin tamamen özelleşmesinin bir öncülü olabilir mi bu süreç? Dershaneler mi okula, okullar mı dershanelere dönüşüyor?

Bu önerilen modeller sınav odaklı eğitimin işaretini veriyor. Burada önemli bir durum, çok kişinin tartışmadığı bir şey daha var. ÖSYM geçenlerde açık uçlu sınav örnekleri yayımladı. Yani bir yanılsama da “bugünkü sınav mantığını değiştiriyorum” havası şeklinde olacak. Soruları inceleyen biri olarak şunu söyleyebilirim, değişen bir şey yok. Dolayısıyla değişim diye adlandırılan süreç eğitimin gerçek sorunlarından uzak bir tutuma dayanıyor. Meselenin şu yönlerini doğru okumak gerekiyor. Bu alanda müfredat, üniversiteye giriş, okul yönetme biçimi ve emek gücü olan öğretmenlerin istihdam biçimlerinde radikal ve kamusal bir dönüşüm gerçekleşmediği sürece eğitim adil ve özgürleştirici olmayacaktır.

Planlama sürecinde devlet eğitimi tamamen yatırım yükü olarak gördüğünü her fırsatta belirtti. Hatta başbakan kızgınlıkla bu liberalleşmeye destek vermeyen dershane patronlarını, sistemin kendi mantığıyla sürekli eleştirdi. Peki dershane sahipleri niye bu sürece direndi?

Birincisi dershanelerde özellikle TÖDER ve ÖZDEBİR grubundakiler yüksek karı kaybetme riskini hissetti. Dershanelere yüksek kârı sağlayan ise kayıt dışı alınan öğrenciler ve düşük ücretten gösterilen öğretmen maaşları kalemleridir. Yani informellik daha kazançlı gelmektedir. Zaten mevcut özel okul açma yasasının yanlış olduğunu söyleyerek devleti o konuda geri adım attırdılar. Yapmak istedikleri şu andaki kazanma yüzdelerini artırarak bu projeye dâhil olmaktır gerisi lâfı güzaftır.

İkincisi Cemaat dershaneleri kâr dışında onlar için çok önemli bir alanı kaybetme riskinden kaynaklı bu denli direniyorlar. Cemaat’in Türkiye’nin her yerinde en rahat örgütlenme olanağının dershane olduğu herkes tarafından malum. Bu nedenle AKP’deki milli görüş buna neşter atmak istiyor. Burada bir önemli nokta da açılacak liselerde eğitimin nasıl verileceğine dair söylenenlerin esnek tutulmasıdır. Diploma vereceği söylenen bu liselerde patronlara “sen yine istediğin gibi ders ver” denmektedir. Dolayısıyla buralarda istihdam edilecek olan öğretmenler açısından -özellikle zaman açısından- sömürünün değişmeyeceğini söyleyebiliriz. Türkiye’de özel okulların çoğunda ücretsiz derslere girildiği ve 6 tam gün mesai yapıldığı bilinmektedir.

Benim bu konudaki düşüncem devlet yıllardır güvencesiz biçimde çalışma koşullarının en iyi örneklerini sunan dershanelerdeki çalışma biçimini tüm öğretmenlere uygulamanın alt yapısını oluşturmaktadır. Çünkü sesini çıkarmadan çalışan 70 bin öğretmeni düşündüğümüz zaman bu devlet için bir deneyim olarak ele alınacaktır. 4-5 sene sonra bütün öğretmenlerin güvencesiz çalışma koşullarında birleştirileceğini düşünüyorum.

Star ve Sabah gazeteleri üç yıl önce intihar eden Soner Semih Sipahi’nin dershane borcundan dolayı kendini astığını haberleştirirken Zaman gazetesi Soner’in sevgilisinden ayrıldığı için intihar ettiğini yazdı. Hayatını kaybeden bir gencin iktidar kavgasına alet olmasını nasıl açıklarsınız?

Bu soruya en iyi cevabın Bertell Ollman’ın aktardığı bir örnek olacağını hatırlatmak isterim: “Bir liberal bir dilenci gördüğünde sistemin işlemediğini söyler. Bir Marksist gördüğünde ise işlediğini söyler.”

Bu örnek şunu açıkça ortaya koymaktadır: Bu denli bir kavga ancak kapitalist ahlakta mümkün olur. Son günlerde hükümet ve Cemaat yayın organlarının dershaneler üzerinden geliştirdiği kavga bizim cephemizden çok anlaşılır bir halde yürüyor. Benim üzüldüğüm nokta ise bu durumu halkımıza yeterince anlatamadığımızdır. İki tarafın da gerçek yüzünü anlamak için dershanelerle ilgili bugüne kadar velilerin ya da çalışanların itirazlarına ne kadar kulak astıklarına bakmak yeterlidir. Bu basın, 10 yıldır sayısız yaptığımız açıklamanın ve görüşmenin ne kadarını gördü bir baksınlar. Yıllardır bizim sesimizi siz ve sizin gibi gazeteciler dışında kimsenin haber yapmadığını herkes görmelidir. Bu sorunun yanıtı az önceki soruya verdiğim yanıtta görülebilir.

Dershanelerin fırsat eşitliği sunduğu özellikle Cemaat tarafından dile getirildi. Dershaneler ya da yerine açılacak okullar fırsat eşitliği sunuyor mu? Eğitimde fırsat eşitliğini mi yoksa eğitim hakkını mı savunmak gerekir? Farkı nedir?

Bu soru bence en kritik soru, çünkü sistemin tartışılmasında konumunuzu etkileyen ve belirleyen bir soru. Bu sorunun cevabı konusunda bizim derneğimizin içinde bile kafa karışıklığı olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle bu soruya cevabım tamamen kişiseldir. Ben eğitimin tamamen politik bir inşa süreci olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu alanda kullanılan bütün kavramlar ya da talepler ideolojik içerikten bağımsız ele alınamaz. Özellikle “eğitim alanının siyaset üstü” olduğu düşüncesinin de çok tehlikeli bir ideolojik yanılsama olduğunu belirtmek isterim.

Fırsat eşitliği kavramı bana şunu anlatır. Sunulan hizmetin kendisi sanki idealmiş ya da doğallığında böyle bir eğitim olanağı varmış da, buna ulaşmada toplumsal kesimlere eşit yarışma olanaklarını sunmak gerekirmiş… Bu benim kabul edebileceğim bir durum değil. Bu nedenle eğitimi bir hak olarak okumak daha doğru geliyor. Hak kavramını liberal ve hümanist bir temelden almıyorum. Politik olarak kişinin bir talebi olarak düşünüyorum. Bu nedenle devlet ya da sermaye ile girilen mücadelede şunu çok net söylemek gerekiyor: Bu hak hiçbir biçimde alınıp satılacak, ticarileştirilecek bir şey değildir. Aksi durumda teknik bir tartışmanın içine çekiliyorsunuz.

Toplumda öyle bir noktaya gelindi ki, eğitimin bir bedel karşılığı verilmesi doğal algılanır oldu. Devlet, eğitim alanını devretmek zorunda olduğu bir yük olarak gördüğünü çok rahat söylemeye başladı. Özel sektör ise eğitim alanını piyasa gerçekleriyle harmanlayıp kanıksatmaya başladı. Dershaneler meselesinde çalışma koşulları dışında, bu kurumların olup olmaması noktasında dershane öğretmenlerinin ikircikli durumu tam da bu nedenledir. İlginç bir şey söylemek isterim; bugün çalışma koşulları iyi olsaydı korkarım bu sistemi tartışan dershane öğretmeni bulamazdık. Cemaat bu nedenle “devletin eğitimdeki eksiğini tamamlıyorum” argümanını çok kullanıyor. Bugünkü tartışmalar ve ayrışmalar bence önemli bir üçüncü taraf olma olanağını doğurdu. Birçok liberal solcunun unutturmaya çalıştığı taleplerin güncelliğini (parasız, bilimsel, demokratik eğitim talebi gibi) yeniden oluşturdu. Bence bu talepler eskimedi, bunları dile getirişteki politik biçimimiz geçersizleşti diye düşünüyorum.

Biz öğretmenlerin bugünden itibaren mücadele hattının örgütlenme olduğu açıktır. Bu örgütlenmenin işsizlik ve güvencesizlikle mücadele biçiminde olacağını söylemek gerekir. Bunun temel aracının devletteki öğretmeni, ücretli öğretmeni, ataması yapılmayan öğretmeni ve özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmeni kapsayacak bir öz örgütlenme olacağını belirtmek isterim. Bu aracı “yeniyi kurmayı önüne koyan bir yıkıcı perspektif”ten oluşturursak sonuç alınacağını düşünüyorum.

Sendika.Org

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*