Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Öcalan’ın demokratik konfederalizm ve komünalizmi -2

Öcalan’ın demokratik konfederalizm ve komünalizmi -2

Not: Öcalan’ın Demokratik Konfederalizm ve Komünalizmi yazımızın 2. ve son bölümüdür.

haksiz-bir-kent6- Neoliberal mufazakar neo-cemaatçiliğe karşı liberal ezilenci demokratik neo-cemaatçilik mi?

“Ortadoğu kültürünü demokratikleştirirken, sivil toplumu adeta yeni dönemin kabile ve klanları gibi değerlendirmek, aynı yaklaşımı dinsel gelenekler için de göstermek, özcesi sosyal bilimi klan, kabile, mezhep, tarikat ve din kuruluşlarının yaşamlarını andırırcasına, gerektiğinde bu geleneklerin miraslarıyla bütünleştirerek, gerektiğinde onlar gibi kendini örgütleyerek yürütmek başarı için esastır.” (Öcalan, Demokratik Konfederalizm)

“Tek tanrılı dinler, Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık gerek kendi aralarında, gerek eski dinler ve putperestlikle çatıştıklarında, asla kapitalist modernitenin yol açtığı vahşet sayfalarına yol açmadılar. Her birindeki ümmet anlayışı, çoktan tasfiye olmuş putperestlik cemaatleri dışında, her halkı ve kültürünü barış içinde yaşatabiliyordu.”

“(İslamda) ülke tapınması yoktu. Tapınılacak varlık sadece Allah’tı. O da toplumun ortak vicdanıydı. Sıfatlarıyla, isimleriyle belli bir kavramı olmuştu. Belki de daha doğru olan buydu.” (Öcalan, age)

Bu yüzden liberal halkçılığın demokrasisi de, küçük burjuva halkçı demokratizmden geriye doğru bir liberal demokrasi ile prekapitalist eski topluluk demokrasisinin eklektik bir sentezidir.

Avrupa’da eski kır komünleri ve belediye yurttaş meclislerini geri getirmeye çalışan akımlar, Meksika’da Sub-comandante Marcos’un eski Mayalar, Kürdistan’da Öcalan’ın eski çağ aşiretleri, Sümerler, Zerduştluk, İslam’ın kapitalizm öncesi dönemleriyle kurduğu bağlar, modern sınıfların, mülkiyet biçimlerinin ve bireyin olmadığı, kapitalizmden geriye doğru, bireyin varlığının, emeğinin ve mülkiyetinin cemaat içindeki yeri ve statüsü ile koşullu olduğu eski dönemlere özlemin ifadesidir. (Not: “Cemaat” kavramını dini anlamıyla değil, Marx’ın kapitalizm öncesi toplumları ifade etmek için kullandığı “ortak varlık” anlamında kullanıyoruz.) Bu eski toplum biçimlerinde mülkiyet ve emek birbirinden ayrışmamıştır. Dolayısıyla salt “çıplak emekçi”, yani kendi emeğinden başka yaşayacak hiçbir şeyi olmayan işçilerin de ortaya çıkması söz konusu olamaz. Herkesin emeği veya mülkiyeti cemaat üyeleri olmalarıyla, cemaat içindeki yer ve statüleriyle koşulludur. Birey ancak bir cemaat üyesi olarak mülk sahibi olabilir ya da cemaatin mülkleri üzerinde hak sahibi olabilir. Cemaatin, köleliğe ve serfliğe doğru gelişen biçimlerinde de bunlar dışındaki tüm asli üyeleri mülk sahibidir. Zaten kapitalizm öncesi toplumlarda, toplumun asli üyelerinin zilyedlik veya komünal özel mülk biçimiyle mülk sahibi olması, emeğin toprak ve üretim araçlarından ayrışmamış olmasıdır ki, onları anarşistler açısından cazip kılar. Fakat cemaat insanı ancak cemaat dolayımıyla (cemaat üyesi olmasıyla) mülk sahibi olmakla kalmaz, kendisi de bir nevi cemaatin (aslında onun “ortak özü”nün cisimleşmesi olarak görünen üst katmanın, cemaat beylerinin) mülkü sayılır. Toplumun gelişiminin temeli, önceden belirlenmiş geleneksel ilişkilerin yeniden üretimidir; bu yüzden bu gelişim baştan sınırlanmıştır ve bu sınırların aşılması, yozlaşma ve çöküş anlamına gelir.

Böylesi toplumlar, Öcalan’ın ileri sürdüğü gibi “özgür demokratik toplumlar” olabilir mi? Öcalan eski aşiretler çağında, her birinin özerkliğini koruyarak biraraya gelen aşiretlerin kurultaylar vb yoluyla oluşturduğu yapılanmaya “demokratik konfederalizm” diyor. Feodalizmin ilk klasik biçimi denilebilecek bu örgütlenme tarzında, aşiretlerin ileri gelenleri tarafından seçilen ya da güce göre diğer aşiretleri kendine bağlayan hükümdarın merkezi otoritesi, diğer yerel aşiret reisleri, derebeyleri vb zincirine karşılıklı yükümlülükler esasına dayalı sınırlı ve koşullu (diğerlerine yükümlülüklerini yerine getirdiği ölçüde) bir otoriteydi. Hükümdarın kendisi de aslında yerel derebeylerleri arasında en güçlüsünden (“eşitler arasında birinci”) ibarettir. Henüz güçlü bir merkezi devlet aygıtı, bürokrasisi ve kurumlarının ortaya çıkmamış, mevcut merkezi otoritenin aşiret reisleri koalisyonuna ve onlara karşı yükümlülüklerine bağlı olduğu bu yapılanma, Bookchin ve Öcalan’ın günümüz koşullarında, merkezi devlete alternatif “demokratik toplum otoritesi” için model aldığı prekapitalist yapılanmadır. (Keza Proudhon’un “yerel özerk komünler federasyonu” ve işçiler, zanaatçılar ve küçük patronların birlikte yer aldığı “karşılıklı yardımlaşmacı üretici birlikleri” fikirleri de buradan gelir.) Ancak Proudhon-Bookchin-Öcalan çizgisinin gözardı ettiği, klasik derebeyliği döneminde merkezi otoritenin sınırlandırıldığı ve özerk derebeyleri koalisyonuna bağlı kılındığı “özerk demokratik aşiretler konfederasyonu”, bunun, yerel aşiret reisleri, derebeyleri, beylikler vb için demokrasi olduğudur. Derebeylerinin adeta kendi mülkleri saydıkları, maiyetleri altındaki köylüleri sömürmesi ve ezmesini, fırsatını bulduğunda köleleştirmesi veya serfleştirmesini hangi “karşılıklı yükümlülükler” veya “demokratik konfederal aşiret sistemi” engellemiştir ki?? Öcalan onca idealize ettiği prekapitalist uyrukluk sistemlerine karşı kimbilir kaç köylü, halk, köle, serf ayaklanması yaşandığını bilmiyor olabilir mi?

Prekapitalist toplumlarda emek, bu koşullarda hiçbir zaman özgür ve özne olarak ortaya çıkamaz, hem toprağa hem de cemaatin ortak çıkarlarının cisimleşir göründüğü “üst varlığa” (yani kurlaşmış veya sınıflaşmış beyliğe) bağımlıdır. “Bireyin olsun, toplumun olsun, tam ve özgür gelişimi düşünülemez, çünkü böyle bir gelişim -bu toplumlardaki, bn- temel ilişkiyle çelişki halindedir.” (Marx, Grundrisse) Bu sınırlar, bireyin cemaatten ayrışmamış olması, emeğin mülk ve üretim aletlerinden (tüm prekapitalist toplumların temeli, tüm asli üyelerinin onun dolayımıyla ve onun adına mülk sahibi oldukları cemaattir) ayrışmamış olması; zanaatların tarımdan ayrışmamış oluşu (yerellerin “kendine yeterliliği” bu anlama gelir, bu sayede mümkün olur); topluluğun ortak varlığının (ortak çıkar ve iradesinin) giderek bir üst cemaate (belli bir kişi ve/veya tanrı) mal olarak topluluğun çoğunluğundan giderek ayrışması ve onun tarafından denetlenemez ve görevden alınamaz hale gelmesi, topluluğun artı-emeğinin kendinden ayrışan bu “ortak özü” yüceltmek için harcanan ortak emekle bu üst cemaate (üst sınıfa) mal olması, fakat bu “üst sınıfın” halen topluluğun ortak özünü temsil ediyor görünmesiyle, sınıf ayrışma ve çelişkilerinin üstünü örtmesi… Bunlara yere ve soyadayalılık, prekapitalist kullanım değeri (temel ihtiyaçların karşılanmasına dayalı kendine yeterlilik ya da aynı anlama gelmek üzere geçimlik üretim) vd ayrıca eklenebilir…

Prekapitalist toplumların başlıca iç sınırları ve birey ve toplum olarak gelişememe ve özgür olamayışlarının başlıca nedenleri bunlardır. Ve Öcalan tam da bunları neoliberal kapitalizm ile bütünleştirerek, özgür demokratik bir toplum yaratılacağını vaat ediyor. Sosyalist geleceği inkar eden, neoliberalizmin çözdüğü “ortak varlığı”, eski aşiret, klan, ümmet sistemlerinde arar. Uzatmadan, bunların hiçbirinin ne de toplamının neoliberal kapitalizmin Kürdistan’daki derinleşmesine ve genişlemesine gelişmesini engelleyip sınırlamayacağını, tam tersine dayanağı, hızlandırıcısı, uzantısı ve örtüsü olarak, Kürt işçi ve emekçilerine biraz şekere bulanmış haliyle sunulması olacağını belirtelim. AKP’nin neomuhafazakarlık, neocemaatçilik, neo-Osmanlıcılık, din, sosyal yardım, hayırsever kapitalizm, (“faiz lobisi”ne, TÜSİAD’a, Merkez Bankası’na, ABD, AB, İsrail’e atıp tutma vb) ile güvencesiz işçileri, kent ve kır yoksullarını, kendi yarattığı orta sınıflar, küçük ve orta kapitalistler, MÜSİAD vb ile birlikte paketlemesi neyse, Öcalan’ınki bunun muhalif, liberal ezilenci-demokratik versiyonudur.

Öcalan İslam’ın bugünkü egemen biçimini milliyetçiliğin bir biçimi sayarak reddeder. Tek tanrılı dinlerin ilk yayılma ve kapitalizm öncesi dönemlerini ise “demokratik ve barışçıl ümmet” olarak olumlar. Öcalan’ın Anadolu’da komünal “gelenek miraslarını” yaşatmaya çalışan kavimlerin nasıl bir vahşetle islamlaştırıldığını, Avrupa’da komünal pagan “gelenek mirasları”nı savunan ve canlandırmaya çalışan halkın nasıl vahşetle hristiyanlaştırıldıklarını, ilk hristiyanların ezilenken Roma İmparatoru’nun desteğiyle nasıl ezen konumuna geçiverdiğini, İslamın en başından bir zengin tüccarlar ve ticaret dini olarak doğduğunu bilmiyor olabilir mi? “Tanrı toplumun ortak vicdanı” idiyse, Muhammed neden ve nasıl kendi egemen sınıfının, hatta sadece kendi kişisel çıkarlarına (9 yaşında kız çocuğunu eş olarak alıp 11 yaşında “gerdeğe girmesi”ne caizdir diyen, vb) “ayetler” indirip durabiliyordu? İslamcıların ağzından “çoktan tasfiye olmuş putperestlik cemaatleri” diye bir kalemde siliverdiği, Avrupa’da, Anadolu’da tam da (Öcalan’ın savunduğu) eski komünal eşitlikçi, demokratik, doğacıl “gelenek miraslarını” savunmaya ve canlandırmaya çalışan, paganizm ve şamanizm gibi inanç sistemleri, bunun için direnen halk ve kavimler değil miydi? Bu ne perhiz ne lahana turşusu? Öcalan’ın eski ümmetlerden bile referans verdiği “demokratik toplum”, sömürücüler ve egemenlerle sömürülenler ve ezilenlerin cemaat tarzı birarada yaşaması anlamına geliyor. Ezilenler ezenlerden özerk, ama ezilenlerin sömürücü sınıfı da sömürülen sınıfından özerk!

galleria7- Neoliberalizm-prekapitalizm harmanı, bir tür neo-korporativizmdir

“Taban demokrasisi kavramını kullanmıştım. Bu kavrama uygun olarak özgür yurttaş meclislerinden yukarı doğru gelişir. Üstte gevşek bir koordinasyon merkezi olur.” (Öcalan, Demokratik Konfederalizm)

“Devletlerin toptan reddi veya kabülü özgürlük, eşitlik ve demokratik amaçlara hizmet etmez. Devletin, özellikle ulus devletin aşılması bir süreç işidir. Demokratik konfederasyonlar üstünlüğünü ve toplumsal sorun çözümleyici yeteneğini kabul ettirdikçe kendiliğinden aşılacaktır. Bu demek değildir ki, başta ulus-devlet olmak üzere kapitalist modernitenin saldırılarına karşı savunmasız kalınacaktır. Demokratik konfederasyonların her zaman toplumu savunma güçleri olacaktır.” (Öcalan, age)

Küresel neoliberal kapitalizm ve mali oligarşisi dünya çapında bir tür neo-korporativizm de denilebilecek neoliberal mufazakar demokrasi bileşeni olarak neocemaatçiliği teşvik etmesi ve yaygınlaştırmasıdır. Dünya Bankası gibi mali oligarşik kurumlar, neoliberalizmin yıkıcılığına ve eziciliğine karşı kitlelerin tepkilerini tamponlamak, sınıf karşıtlaşmasını yumuşatmak, kitlelerde eski dönemlerin idealize edilmesi ve din, mezhep, ırk vb üzerinden bir konum artışı ve payı beklentisi yaratmak, rejimlerin daralan toplumsal tabanını genişletmek ve konsolide etmek için, yoksulluk yönetişimiyle birlikte, neoliberalizmle iç içe geçirilmiş neo-korportavisit uygulamaları da teşvik ettiler.

Kürt hareketi de neoliberalizmin halkı yalnız sınıflara değil bireylere doğru çözücülüğüne karşı, kitleleri bir arada tutmanın ve direncini yeniden artırmanın bir harcı olarak düşünülüyor olabilir. KCK’nin köy ve mahalle yüzyüze meclisleri, dayanışma, paylaşım, imece, ortak eğitim, kadın, gençlik, bayındırlık faaliyetleri, kumar ve uyuşturucuya karşı mücadele, milis, öz savunma, kitlesel direniş ve seferberlik kampanyaları gibi organizasyonlara ön anayak olması, kitlelerin kendi yerellerinde bunları oluşturduğu öz organlarıyla yürütmeye başlaması, kuşkusuz anlamlıdır. Kürt ulusal hareketinin 90’ların sonlarında Öcalan’ın yakalanışı ve yediği ağır darbelerle girdiği dağınıklık sürecinden toparlanmasında, KCK’nin örgütlenmesinin, yukarıdan olduğu kadar halk tabanından ve yerellerden yeniden örgütlenmeye yönelmesinin çok önemli bir rol oynadığı su götürmez. Bununla birlikte KCK örgütlenmesi aynı liberal neo-cemaatçi halkçılıkla maluldur.

Aşağıdan/doğrudan demokrasi söylemlerine karşın, belediye meclisleri, Demokratik Toplum Kongresi ve KCK’nin diğer üst meclisleri Kürt orta ve üst sınıf temsilcilerinin denetimindedir. Zaten sayı ve oranın ötesinde liberal halkçı ve daha da liberal ağırlıklı ideolojik-siyasal karakter önemlidir. KCK sözleşmesinde halk meclislerinin karar ve uygulamalarının Kongre Gel ve Önderliğe ters düşemeyeceği, Öcalan’ın her konu ve alanda Kürt halkının en yetkili tek temsilcisi olduğu belirtilmektedir. Kürt burjuvaları, örneğin Kürt Ekonomi Kongresine katılan GÜNSİAD başkanı, Öcalan ve KCK’nin ekonomik program ve görüşlerini çıkıp alenen, tepki ve alayla çatır çatır eleştirirken, hiçbir demokratik toplum meclisi, isterse tamamen işçilerden, kent ve kır yoksullarından oluşsun, kendi bağımsız sınıf talep ve ihtiyaçları ekseninden KCK ve Öcalan’ın görüşlerini eleştiremez. Halk Meclisleri kendi yerellerinde belli bir özerkliğe ve aşağıdan inisiyatife sahip olabilse de, bunun sınırları bellidir. İşçilerin, kent ve kır yoksullarının gerçek sınıf istemleri ve özlemleri çerçevesinde kararlar alamaz, örneğin taşeronluğun kaldırılması, asgari ücretin yükseltilmesi, iş saatlerinin sınırlandırılması, işyerlerinde işçi komiteleri, bölgesel işçi kurulları oluşturulması, işçi denetimi, büyük mülklere el konulması, sınıfsal-ulusal kendi kaderini tayin hakkı gibi öneriler getiremez. Zaten halk/yurttaş/demokratik toplum meclislerine işçiler işçi olarak katılamaz, bu “demokratik toplumun genel çıkarlarına ters düşen özel çıkarcılık” addedilerek dışlanır. Toplum ortak çıkar ve iradesinin hayali olarak cisimleşir göründüğü “üst varlığa” bağımlıdır. Onun karar ve görüşleri, her türlü delegeler kongresi, konsey ve meclisin üstündedir. Prekapitalist geleneklerle harmanlama, neo-cemaatçilik ise, Öcalan bunlara ne kadar “demokratik” ya da “adem-i merkeziyetçi” anlamlar atfederse atfetsin, “ortak öz”ün çoğunluğun gerçek sınıfsal-ulusal istem, ihtiyaç ve özlemlerinden bağımsızlaşıp, birkaç kişide cisimleşen “hayali ve temsili bir ortak öz” haline gelmesini kolaylaştırır. Böylece demokratik konfederalizm, liberalizm prekapitalizm harmanıyla, bir nevi, liberal demokrasi ile beylik sistemi karmasını ifade eder.

Öcalan “kapitalizm, endüstriyelizm, ulus devlet” üçlüsüyle tanımladığı “kapitalist modernite”ye karşı bu üçlüye dayanarak mücadele edilemeyeceğini söyler. Proleter devrimin bunların “iyileştirilmiş” ve “el değiştirmiş” biçimiyle uzaktan yakından yetinemeyeceği, kapitalist toplum örgütlenmesini yıkmayı sonuna kadar götürmesi, baştan aşağıya ve aşağıdan yukarıya yepyeni ve daha yüksek bir toplum örgütlenmesini gerçekleştirmesi gerektiği, anlamında doğrudur. Fakat kapitalist egemenlik sistemine karşı kapitalist egemenlik örgütlenmesi unsurlarına (bunların “iyileştirilmiş” veya “el değiştirmiş” biçimlerine) dayanarak mücadele edilemeyeceğini söyleyen aynı Öcalan, toplumun bugünkü kapitalist mali oligarşik neocemaatleştirilmesine karşı ‘liberal ezilenci demokratik neocemaatleşme’ ile mücadele etmeyi önerebiliyor?! Kapitalizme, endüstriye, devlete dokunma yoksa yanarsın; ama neoliberal ümmet tanrısı yerine bir liberal halkçı demokratik ümmet tanrısı geçirebilirsin. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? (Modernist kapitalizm perhizi, post modern kapitalizm turşusu!)

Kürt ulusal hareketinin, devrimci demokratik olduğu dönemde dahi, ortaçağ kalıntısı ilişki ve biçimlere karşı genellikle çok radikal bir tutumu olmadı. Toprak ağaları ve aşiret beylerinin faşist, kontra olmayanlarına dokunmadı, köylüye toprak sorununu gündemleştirmedi, ataerkilliğe, beylik geleneklerine, dine bile hayırhah yaklaştı. Bugünde din, kadın vd sorunlara, liberal halkçı/sivil toplumcu bir demokratizm çerçevesinde yaklaşıyor. K. Kürdistan’da kapitalizm öncesi üretim biçimi kalıntıları iyice çözüldükten sonra, bu kez eski aşiret, beylik, tarikat, ümmet sistemlerinin “gelenek mirası”na sarılma, burjuva-orta sınıf liberal ezilenciliğin ilericiliğinin de, demokratizminin de sınırlarını gösterir. Evet, kapitalizm öncesi toplumlarda, isteyen köy komünlerini de, yurttaş meclislerini de, beylikler demokrasisini de bulabilir. Fakat bir şeyi asla bulamazsınız: İşçi sınıfı, üretim ve emeğin ileri toplumsallaşan niteliği, yani bizzat kapitalizmin bağrında büyüttüğü mezar kazıcılarını! İşte bu yüzden, istediği kadar “demokratik” yanlarının alındığı söylensin, neocemaatçiliğin gerçek anlamı, kapitalizmin şişeden çıkardığı dev proletarya cinini, tarihin sandık odasına kilitlemeye çalışmaktır.

“Demokratik ulus”, bir nevi “ulus olmayan ulus” kavramı da, bugün küresel temelden tarihsel bir çözülme eğilimine giren, ancak kapitalizm koşullarında ortadan kalkmayacak ulusun ileriye doğru (ilk elde birkaç ülkeyle bile sınırlı kalsa enternasyonal, bölgesel ve küresel sosyalist devrimlere doğru) aşılması değil, geriye doğru, prekapitalist ulus-olmayan öğelerle harmanlanmış bir post-modern ulus anlayışının ifadesidir. Bu da Rusya’daki liberal-narodniklerin prekapitalist dolambaçlarının bir benzeridir: “Klan ilişkilerine gelince, bu ilişkiler üretim biçimlerinin etkisi alında uygar halkların tarihinden gerçekten de kısmen silinmişlerdir, fakat bunlar kendi devamları ve genelleştirilmeleri içinde ulusal bağlarda erimişlerdir.” Liberal-narodnik Mihaylovski’den bunları aktaran Lenin şöyle devam eder: “Böylece ulusal bağlar klan bağlarının bir devamı ve genelleştirilmesi oluyor!… Çok saygıdeğer Bay Mihailovski; bu -ulusal, bn- kaynaşma, ne klan bağlarıyla, ne de onların devamı ve genellemesiyle sağlanmıştır: Bölgeler arasındaki mübadelenin artması metaların adım adım gittikçe büyüyen dolaşımı ve küçük çaplı bölgesel pazarların, bütün Rusya’nın tek bir pazarı durumunda merkezileşmesiyle sağlanmıştır.” (Lenin, age) Lenin burjuva ulusun zeminini kapitalist meta ekonomisinin yaygınlaşıp tek bir pazar halinde bütünleşmesi ve merkezileşmesi olarak koyuyor. Öcalan ise, “demokratik ulusu” ulus-olmayan eski aşiret, klan, kabile, din, ümmet, tarikat gelenekleriyle harmanlamasından türetmeye çalışırken, tam da gözden gizlediği kapitalist meta ve artı-değer üretim ilişkilerinin hakimiyeti, dolayısıyla bu demokratik ulus ilişkilerinin yaratılmasının burjuva ilişkilerin yaratılmasından ve hakimiyetinden başka bir şey olmadığı!

“Devlet olmayan devlet” gibi “ulus olmayan ulus”, yani ulusların -egemen uluslardan başlayarak- sönümlendirilmesi, ancak komünist devrimi en baştan içerimine alan daha gelişkin sosyalist devrimci demokrasi yoluyla gerçekleşebilir. Bugün ulusal sorunun daha gelişkin bir sosyalist çözüm yolunun, daha gelişkin olanakları, üretimin küresel ve bölgesel temelden toplumsal niteliğinin gelişmesi ve her ulus içinde sınıfsal-toplumsal mücadelenin enternasyonalleşmesiyle, ulusların çözülmesine doğru olan tarihsel eğilimdir… Eski biçimiyle “proletaryanın ulus olarak örgütlenmesi” değil, proleter sosyalist devrimci demokratik “ulus olmayan ulus” (ulusların sönümlendirilmesi) yoluyla, ulusal sorunun kendi kaderini tayin hakkı ve tam hak eşitliğinden başlayarak, nihai çözümü olarak ulusların derinlere işlemiş her türlü ulusal önyargı vb dahil tamamen ortadan kaldırılması…

tarihi_diyarbakir_newrozu_basladi_h126298- Liberal ezilenci toplumcu demokratik yoldan dönüşüm

“Son yüzyılda özellikle ‘ulusal kurtuluş’, gerek ‘sosyalist kurtuluş’ adına yürütülen ayaklanma ve savaşları da halk eylemleri olarak kutsamak gerçekçi değildir.” (Öcalan, age)

Bu, Hegelci idealist “yabancılaşma” felsefesinin, ya da burjuvazinin ilk dönemlerindeki (feodalizme karşı) “doğal hukuk, doğal toplum” liberal teorilerinin bir izdüşümüdür. Geriden gelen her sömürücü sınıf veya sınıf kesimi, egemen düzeni “yapay” (uygarlık), buna karşılık kendi vaat ettiği düzeni ise (uygarlık öncesine, sınıflı toplum ve devlet öncesine atıfla) “doğal”, “özgür demokratik toplum”u olarak düşünür ve sunar. Kapitalizmin hakimiyetiyle bu liberal idealist öğretiyi, bu kez tekelci kapitalizme karşı liberal-narodnikler devralır. Neoliberal mali oligarşik kapitalizmin hakimiyetiyle, bu kez her türlü devlet ve tüm sınıflara karşı liberal post ezilencilik devralır.

Öcalan emperyalist kapitalizm ve proleter devrimler çağını inkar etmektedir. Bu çağda devrimci olan ne varsa inkar etmektedir. İşçi sınıfının ve ezilen ulusların kurtuluş mücadelelerini, ayaklanma ve savaşımlarını inkar etmektedir. Kürt ulusal devrimci demokratik hareketinin tarihini, serhıldanlarını inkar etmektedir. Bunları devrimci sınıf ve halk güçleri olmaktan kendince aforoz etmekte, “kapitalist modernite”ye havale etmektedir. Yerine geçirdiği “ulus olmayan”, “devlet olmayan”, “devrimci olmayan”, “sınıf olmayan”, “kapitalist olmayan”, “sosyalist olmayan”, “uygarlık olmayan” demokratik yoldan dönüşümdür.

gobekli_tepe49- Kürt sorunu 14 bin yıl öncesine ışınlanırsa…

“Tarih boyunca uygarlıklar toplumu devlet idaresiyle yönetmeye çalıştıkça, toplumda politikanın işlevi daralır. Varlıkları sürdüğü müddetçe, toplumlar bu işlev daraltılmasına karşı direnişle yanıt verirler. Tarih bu iki ana etken altında ne tam uygarlık idaresidir, ne de tam demokratik politik yönetimdir. Tarihte çatışmalar bu iki ana etkenin çelişkili karakterinden kaynaklanır.” (Öcalan, age)

Öcalan’a göre tarih sınıf mücadeleleri tarihi değildir. “Uygarlık” ile “demokrasi” arasında (ya da aynı anlama gelmek üzere “uygarlık idaresi olarak devlet” ile “demokratik politik yönetim” arasında) mücadeleler ve uzlaşmalar tarihidir. Böylece her çağı, kapitalizmi ve güncel durum ve gelişme özelliklerini, üretim ilişkileri temelinden sınıflarını, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel çelişkilerini vd bilimsel olarak inceleme zahmetinden kurtulmuş oluruz. Böylece tarih, (işçi sınıfının da arasına katılıverdiği) “uygarlık güçleri” ile “demokrasi güçleri” arasında, yukarıdan yönetim ile aşağıdan yönetim mücadeleleri ve orta yolda buluşma uzlaşmalarından oluşan, bir “demokratik konfederalizm” ideasına indirgenmiş olur.

Üstelik bu savaşımın kazananı da yoktur. Ne devlet kazanır ne liberter demokrasi. Aslında Öcalan’ın tüm yapmak istediği, tarihi Göbeklitepe’de, toplumun kurlaştığı, ayrıcalıklı bir ruhban ve/veya beylik sisteminin ortaya çıkıp kurumlaşan, merkezileşen, ortak artı-ürün deposu ve klanlar arası ürün değiş tokuş pazarını denetlemeye başlamasıyla, merkezi bir yönetimin de geliştiği, ancak henüz tam anlamıyla sınıflar, sömürü ve devletin olmadığı, merkezi yöneticilerin yetkilerinin sınırlı ve gevşek biçimde biraraya gelen klan beylerine sorumlu olduğu, artı-ürünü ihtiyaca göre geri dağıtmakla yükümlü olduğu,… bir noktada dondurmaktır. Çünkü bir adım sonrası, klanlar arası kurumlaşmaya başlayan ortak pazarın metalaşmayı geliştirmesi, eşitlikçi komünal ilişkilerin sınıflara doğru çözülmesinin hızlanması, toplumsal ortak artı-ürünün önceleri sadece denetiminden ve geri-dağıtımından sorumlu beylerin bunun en azından bir kısmını geri-dağıtmadan üstüne oturması, yine kendileri üretim alanında çalışmayıp bu merkezileşmiş ortak artı-ürünün (göçebe aşiretlere karşı) korunmasından (silahlı güçler), hesap kitabından (uzmanlar), üretim organizasyonundan (büyücüler, ruhban) sorumlu olanların, beylerle birlikte giderek çalışan toplumdan kopup beyin düzenli adam, kurum ve organları haline gelmeye başlamasıyla, ve en başta da bu silahlı gücün artık yalnız dış yağmacı aşiret tehditlerine karşı değil üreten halka karşı toplumsal artı-ürüne zorla el konulmasında kullanılmaya başlamasıyla, sınıflar ve devlet ortaya çıkmış olur.

Öcalan, ilk eşitlikçi komünal toplumlardan sınıflara ve devlete geçiş süreci toplumlarından öteye bir adım atmak istemez ama, gerçekte tüm yaptığı, “devlet olmayan demokratik politik yönetim” dediği (günümüzden 10-14 bin yıl önceye kadar giden) bu “yarı sınıflı, yarı devletli” geçiş süreci toplumlarını getirip, neoliberal kapitalist mali oligarşik toplumsal ilişkiler sisteminin yaması yapmaktır. Onun dilediği anlamda tarih de, böylece, bu “yarı-uygar” geçiş süreci toplumları ile bu geçişi tamamlamış (“uygarlık güçleri” dediği sınıflı ve devletli toplum yapıları) arasında hiç bitmeyen mücadele ve uzlaşmalar tarihi haline geliyor. Ona göre sınıflar ve devlet ortaya çıkıp giderek büyümüş olsa bile, hiçbir zaman bu geçiş süreci kalıntılarına tam hakim olamamış, politika ve yönetimden dışlanan toplum buna direniş ve eskisi gibi (devlet olmayan devlet, sınıf olmayan sınıflı) bir özyönetim isteği ile yanıt vermiştir. Sonuçta, tarihin -bugüne kadar kimsenin düşünemediği- altın formül ve dengesini, en üstte AB bayrağı, onun altında Üniter (anayasal vatandaşlık) Devlet bayrağı, onun altında özerk demokratik konfederasyon bayrağı, biçiminde bulduğunu düşünüyor. Bu sınıflar üstü ve çağlar üstü altın formülün tarihten yapılmış bilimsel bir çıkarsama olmadığını, tam tersine bugünkü Kürdistan’ın geçiş/geçemeyiş (tarihsel kırılma) sürecine, tüm bir tarihin subjektivist bir tarzda uydurulmaya çalışılması olduğunu, görmek zor değil.

Elbette ilk eşitlikçi komünal toplumlardan sınıflı, sömürülü, devletli toplumlara geçiş süreci düz bir çizgide ve bir çırpıda gerçekleşmemiş, büyük bir direnişle karşılaşmıştır. Elbette bu geçiş tamamlandıktan sonra da eski altın çağ özlemi sömürülen, ezilen sınıf ve kesimlerde içten içe yaşamaya devam etmiş ve her isyan ve ayaklanmada yeniden canlanmıştır. Elbette sömürücüler ve ezenler sömürülenlerin ve ezilenlerin bu direniş ve ayaklanmalarına, tarih boyunca, özlem duyulan o eski toplum biçimlerinin genellikle çarpıtılmış halinden ibaret olan bir dizi ödünde bulunmak zorunda kalmışlardır. Örneğin kapitalizmdeki bir dönemki kamu mülkiyeti ve kamu hizmetleri bile, eski çağlardaki komünal mülkiyet ve dayanışma biçimlerinin çarpıtılmış, içi boşaltılmış bir karikatürüdür. (Marx, Grundrisse, Önsöz)

Fakat ancak kapitalizmin gelişimi ve hakimiyeti ile birliktedir ki, üretim ve emeğin ileri toplumsallaşmasını, proletaryayı ve güç yoğunlaşmasını ortaya çıkartmış, sömürüden ve ezilmekten kurtuluş ve özgürleşme mücadeleleri ve özlemlerini, geri getirilmesi imkansız eski çağ özlemleri veya bunların gelişen kapitalizme yama yapılmış karikatürlerinden, bilimsel bir gelecek tutkusuna çevirmeyi olanaklı kılmıştır. Tarih hiçbir zaman tek başına eski ve yeni üretim biçimlerin mücadelesi, tek başına ezenlerle ezilenlerin mücadelesi (hele ki bunların uzlaşması veya eklektik birliği) değildir. Temelinde sömürücülerle sömürülenler arasındaki sınıf mücadelelerinin olduğu, bunun ezenlerle ezilenler, ve geçiş süreçlerinde eski ve yeni üretim biçimleri/toplumsal-siyasal formasyonlar arasında mücadeleler (ki eski ve yeni gelişen sömürücü sınıf kesimleri arasında mücadeleyi de içerir) tarihidir; devrimler tarihidir. Kapitalizm çerçevesindeki tarihsel geçiş süreçlerinde de, ve bugün de halen geriye dönük eski ütopik-reformist anlayışların ortaya çıkması da ancak bu temelde anlaşılabilir: Kküçük mülk ve küçük statü sahibi geleneksel küçük burjuvazinin çözülmeye karşı verdiği çelişkin tepkiler, yeni ortaya çıkan orta sınıf ve burjuva sınıf kesimlerinin pay ve konum artışı istemleri, ve bunların iç içe geçtiği liberal-halkçı veya neoliberal post halkçı/liberal ezilenci toplumcu, vd büsbütün bulanık post modern versiyonları… Fakat tam da, bu geçiş süreçlerinde, bu kesimlerin temsilcileri tarafından ortaya atılan, kitlelerin de sınıfsal-toplumsal alt üst oluş ve geçiş süreçlerindeki kafa karışıklıkları, geleceğe dair korkuları ve umutsuzlukları vb çerçevesinde zemin bularak hızla yaygılaşan bu gibi ütopik reformist anlayışlarla ideolojik-siyasal-sınıfsal mücadele özel bir önem taşır. Tam da daha geniş bir zeminden proleter sınıf oluşumu sürecinde mücadeleye girmeye başlayan, ancak eskinin kalıntı ve kafa karışıkları içinde yolunu arayan kitlelerin, devrimci sınıf mücadelesinin önünü açmak için, özel bir önem taşır.

Öcalan’ın teorisi de, Bookchin’in liberal-halkçı teorisinin liberal post-ezilen ulusçu bir versiyonu olduğu kadar, şu eski “üç dünya” ve “kapitalist olmayan yoldan kalkınma” revizyonist teorilerinin izlerini de taşıyan post modern bir versiyonunu oluşturuyor.

Dünya, bölge, Türkiye’deki genel kriz ve sarsıntılar süreciyle de karşılıklı bağlantısı içinde K. Kürdistan da, bir geçiş süreci sarsıntıları içinde. K. Kürdistan’da kapitalist meta ekonomisinin hakim olduğunu, kapitalist artı-değer üretim süreçlerinin de yaygınlaşma ve yoğunlaşmasının hızlandığını, bunlarla iç içe kapitalizmin neoliberal dönüşümünün de hız kazandığını Öcalan da görüyor ama görmüyor!. Ve tabii bu sosyo-ekonomik dönüşüm süreciyle de iç içe geçmiş olarak, ezilen ulus sorununun geldiği geçiş, geçemeyiş, biraz geçişli kırılma noktası! İlk eşitlikçi komünal toplumlardan sınıflı/devletli toplumlara ara geçiş sürecindeki yarı-yerleşik yarı-sınıflı yarı-devletli toplumlara verdiği referans, gerçekte günümüz Kürdistan’ının çarpıtılıp idealize edilmiş bir imgesi olarak işlev görüyor. Binlerce yıl öncesinin, sınırlı ve sorumlu bir merkeziyetçilikle adem-i merkeziyetçiliği bir arada bulunduran “devlet olmayan devleti”, ulusal kurtuluştan vazgeçişin üstünü örtüyor. Binlerce yıl öncesinin, eşitsizliğin ve artı-ürünü denetleyenler/üretenler ayrımının ortaya çıktığı ancak henüz tam anlamıyla sınıfların/sömürünün olmadığı, “sınıf olmayan sınıfları”, bugünkü Kürdistan’da uzlaşmaz karşıt sınıflara ayrışmanın ve proleter kurtuluşun zaten hiç düşünülmeyişinin üstünü örtüyor. Kürdistan’ın çoktan tasfiye olmuş eski prekapitalist formasyonuyla, neoliberal kapitalist dönüşümün giderek hız kazandığı ve zincirlerinden boşanmayı gözettiği yeni durumu arasında, yeninin eskiyle karıştırılarak sunulduğu idealize edilmiş bir arzu-imajıdır bu. (Bkz. Walter Benjamin, Arkadlar Projesi) Gerçeğin bu çarpıtılmış idealist ütopik imajı, böylelikle, hem mevcut üretim düzeninin yetersizliğini hem ortadan kaldırmaya hem yeni duruma (neoliberal kapitalizm) doğru uyarlamaya; yeni durumun azgınlığını ise hem eskiyle karıştırarak gemlemeye hem de aslında kuvvet alarak önünü açmaya çalışır. Aynı şey siyasal planda da geçerlidir: Ezilen ulus olmakla bağımsızlık arasında bir orta yol bulunmaya çalışılır; böylelikle, hem eski siyasal durum ortadan kaldırılmaya hem yeni duruma (neoliberal demokrasi) doğru uyarlanmaya; ama hem de yeni durumu gemlemeye ve ondan kuvvet alarak özerkliğin önünü açmaya çalışır…

Tüm bu “hem/hem de..”ler, birbiriyle bağdaşmaz şeylerin birarada ve birbiriyle ahenk içinde dans ettiği post-modern görecilik felsefesinin tabiatı gereğidir; “kapitalist modernite” denilen “ya/ya da…”cılığa göre ilerici olduğu varsayılır. Böylece her türlü uzlaşmaz karşıtlık, bizzat neoliberal kapitalizmin içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal, siyasal karşıtlıkların tarihsel gelişimi gözlerden silinir. Tarih tüm bu “hem”lerin birbiriyle hem çekişip hem uzlaştığı sonsuz bir “geçiş” ama “geçemeyiş” süreci haline gelir. Gerçek sınıfsız/devletsiz toplum bir yana; şu “hem/hem de”lerin kendisine bile!! Gözden kaçırılan/gizlenen, tüm bu “hem/hem de…”lerde egemen olan “hem”in ezilen ve sömürülen “hem”e egemenliğinin belki biraz incelerek fakat derinleşerek devam edecek olmasıdır. Sermayenin emeğe, neoliberal kapitalizmin bir hoş sedası kalmış geleneksel üretim biçimlerine, neoliberal demokrasinin liberal post halkçı demokratizme, ezen ulusun ezilen ulusa…

Güncel sömüren/sömürülen ve ezen/ezilen ilişkilerinin prekapitalist ilişki biçimleriyle birlikte paketlenmesi, bunları ortadan kaldırmaz. Tam tersine pekiştirir. Kaldı ki Öcalan zaten, sınıfların, devletin gerçek ortadan kalkma süreci (“devlet olmayan devlet”, vd) olarak sosyalist devrimci demokrasiyi baştan reddediyor, bunun yerine, tam da sınıfların ve devletin ortaya çıkmaya başladığı bir süreci referans alıyor. Tarihi sınıfsız/devletsiz toplumdan sınıflı/devletli toplumlara geçiş sürecinin bir ara halkasında durdurup, ‘işte bakın, sınıf ve devlet olmayan, uzlaşma, barış ve demokratik konfederal toplum’ demek hiçbir anlam ifade etmez, çünkü temel soru, halen, sınıfların ve devletin neden ve nasıl ortaya çıktığıdır. “Demokratik konfedaralist” olduğu varsayılan binlerce yıl öncesinin toplumlarında sınıfların ve devletin ortaya çıkması, zaten bunun sınıfların ve devletin ortaya çıkmasını engelleyen değil, koşullayan unsurları içerdiğini gösterir. AB mali oligarşisinin “hegemonya arayışına girmemesini” dilemek ne kadar bilimselse, demokratik konfederalizmle sınıfların ve devletin hiç ortaya çıkmamış olmasını dilemek, ve şimdi de demokratik konfederalizmle ortadan kalkmasını dilemek, ancak o kadar “bilimsel”dir. Sınıfların/devletin ortaya çıkış sürecinin, neden ve nasıl ortaya çıktığının materyalist bilimsel bir açıklaması yapılmadan, bugün neden ve nasıl ortadan kaldırılabileceğinin, ortadan kaldırma sürecinin bir bilgisi de edinilmiş olmaz. Bunun için, en başta tüm şu “demokratik konfederalizm, komünalizm, liberter belediyecilik” ütopik reformist teorilerini Göbeklitepe’de açılacak müzeye kaldırmak iyi bir başlangıç olabilir.

sirnak-maden-iscileri-kapatmayin-onlem-alin09afb4b29926d79a9f1610- Evet yüz yüze demokrasi, ama hangi çağın ve hangi sınıfın?

“Ulus devletin katı merkezli, düz çizgili, bürokratik yönetim ve idare anlayışına karşılık, tüm toplumsal gruplar ve kültürel kimliklerin kendilerini ifade eden siyasi oluşumlarla toplumun özyönetimini gerçekleştirirler. Çeşitli düzeylerde atamayla değil, seçimle başa gelen yöneticilerle işler görülür. Asıl olan meclisli, tartışmalı karar yeteneğidir. Başına buyruk yönetim geçersizdir. Genel merkezi koordinasyon kurulundan (meclis, komisyon, kongre) yerel kurullara kadar her grup ve kültürün bünyesine uygun, çok yapılı, farklılıklar içinde birlik arayan kurullar demetiyle toplumsal işlerin demokratik yönetimi ve denetimi gerçekleştirilir.” (Öcalan, age)

“Her köy veya mahalle rahatlıkla bir konfedere birlik olabilir. Örneklersek bir yandan köyün ekolojik birimi yani federesi, diğer yandan özgür kadın birimi, öz savunma, gençlik, eğitim, folklor, sağlık, yardımlaşma ve ekonomik birimlere kadar çok sayıda doğrudan demokrasi birimi köy çapında birleşmek durumundadır. Bu yeni birimler birimine de rahatlıkla (federe birimlerin birimi) birim veya birlik denilebilir. Aynı sistemi yerel, bölgesel, ulusal ve küresel seviyelere taşırdığımızda, demokratik konfederalizmin ne kadar kapsayıcı bir sistem olduğu rahatlıkla anlaşılabilir.” (Öcalan, age)

Bookchin, kitlelerin yaşamını doğrudan etkileyen, kitle katılım ve demokrasisine en yakın alan olarak düşündüğü belediyeleri esas alır. Belediye meclislerinin halk, topluluk, stk meclisleriyle konfedere olmasıyla, alternatif, aşağıdan bir halk iktidarının yaratılabileceğini hayal eder.

Komünalizmin cazibe noktası, köy, kasaba, mahalle, sokak gibi en küçük yerleşim birimlerinden başlayarak yüz yüze insan ilişkilerini canlandırılmasına dayalı yüz yüze (doğrudan) demokrasi meclisleri üzerine bir tasarım kurmaya çalışmasıdır. Bookchin’e göre antik Atina kent demokrasisi, halkın (yurttaşların) belediye meclislerinde toplanıp yüz yüze tartışarak kararlar almasına ve bu belediye meclislerinin mahalle, sokak ve köylere doğru yayılan konfederasyonlarına dayanmaktaydı. Bu meclisler yalnız yönetim sorunlarına değil katılan her yurttaşın toplumuna karşı ahlaki sorumlulukla gerçekleştirdiği, kent etkinliklerine adanmasıydı. Öcalan’ın “ahlaki-politik” kavramı buradan gelir.

Ortaçağdaki köy ve kent komünlerindeki (özerk belediye) yüz yüze köylü/yurttaş meclislerini inceler. Çarşı-pazarın alışverişten, yaylaya çıkmanın gezmeden çok toplumsallaşma, sohbet, tartışma, forum alanı olduğu, halk festivallerinde eski komünal gelenek kalıntılarının yaşatılmaya çalışıldığı dönemler. Bookchin, köy, mahalle ve sokaklarda yüz yüze meclisler demokrasisinin, insanlar arasındaki sınıf, cinsiyet, din, yaşa dayalı ayrımların kalkarak, herkesin katılıp birlikte kararlar alacağı ve bu temelde topluluğun genel çıkarlarını pratikleştireceği, bunların belediye meclisleri temelinde yatay ve yukarı doğru konfedaral gelişmesi yoluyla, insanların sınıfsal (ki yalnız burjuvaziyi değil proletaryayı da kapsar) ve devletsel güç ve iktidarı sınırlayıp, gücü onlardan geri almasıyla toplumun özgürleşeceğini iddia eder. Öcalan/KCK’nin “özgür toplum meclisleri” kavramı da buradan gelir.

İnsanlar arası yüz yüze ilişkiler, doğrudan toplumsallaşma biçimlerinin yeni ve daha yüksek bir temelden canlandırılması gereği, günümüzde çok daha yakıcılaşmış bir sorundur. Neoliberal kapitalist üretim, meta ve devlet ilişkileri, medya, aile, toplumsal-teknik işbölümü vd ne kadar dal budak sararsa kitleler içindeki ilişkileri de o kadar dolayımlı hale getiriyor, çözüyor, atomize ediyor. Aynı sitede yan yana oturanlar birbirini tanımıyor. Aynı köydekiler birbirinden habersiz yaşıyor. Aynı kent, işkolu ve sendikada örgütlü işçiler bile, birbirini ancak yılda bir yapılan mitinglerde görüyor. Bu yüzden eski komşuluk, dayanışma, mahalle, sokak, çarşı geleneklerine bile büyük bir özlemin gelişmesi, hiç şaşırtıcı değil.

Bütün bunlar iyi, hoş. Ne var ki Bookchin’in “yüz yüze demokrasinin” sorunlu yanı, günümüz kapitalizmin iç çelişkinliğiyle ortaya çıkardığı üretimin, emeğin, bilginin, kültürün, bireyin vb daha üst toplumsallaşma niteliği temelinde, dolayısıyla genişleyen bileşim ve gelişen niteliğiyle proletarya temel ve önderliğinde bir doğrudan toplumsallaşma, öz savaşım organları ve konseyleri demokrasisi yönelimi değil. Kapitalizmden ileriye, yani üretimin, yaşamın ve siyasetin günümüz daha yüksek toplumsallaşma eğilimi temelinde değil. Tam tersine, kapitalizmden çok geriye, prekapitalist yerel topluluklardaki (eski köy komünleri, özerk beledi yurttaş meclisleri gibi) en dar ve sınırlı biçimiyle bir yüz yüze meclisler demokrasisi ve bunlar arasında gevşek koordinasyon. Prekapitalist toplumlarda bu kurul ve ilişkilere girebilmenin koşulu, belli bir yere, yerele, kan bağına, toprağa dayalı topluluğun doğuştan ve kalıcı bir üyesi olmaktır. Birey yoktur, ancak topluluk üyesi olarak, mülke ve topluluk mülkü üzerinde haklara ve karşılıklı yükümlülüklere sahip olabilen bireyler vardır. Birey toplumdan, emek mülkten, topraktan, üretim araçlarından ayrışmamıştır. Dolayısıyla kişiler topluluk kurullarına, bireyler ve emekçiler ve gönüllü olarak değil, topluluk üyeleri, mülk sahipleri olarak ve karşılıklı yükümlülükleri gereği girerler. İşte kapitalizmin, hele ki neoliberal kapitalizmin çözdüğü tam da bunlardır. Neoliberal kapitalizm prekapitalist üretim ilişkilerini çözer geçer; hiçbir prekapitalist tarzdaki kullanım değerine, toprağa ve yerelliklere dayalı, içe kapalı, hatta direnci daha güçlü olan soya ve kan bağına dayalı ilişki biçimi, kendi başına ona karşı uzun süre dayanamaz. Kürdistan’da bir de kirli savaş ve zorla göçertme olgusu vardır; çeşitli tahminlere göre 3 milyon ile 5 milyon arası Kürt köylüsü köylerinden zorla göçertilmiş, mülksüzleştirilmiş, Kürdistan ve Türkiye illerinin varoşlarına yığılmıştır. Çoğunluğu yoksulluk ve işsizlik içindedir, çocukların geçici işlerde çalışması ve dilenci sadakası niyetine yoksulluk yardımları ile geçinmeye çalışmaktadır. Neoliberal demokrasi de, meta egemenlik ilişkileri (en başta emekgücünün meta olması), medyası, cep telefonu vb dahil prekapitalist eski tarz yüz yüze ilişki ve komünal demokrasi biçimlerini çözer. Kürdistan’ın en geleneksel, Kürt ulusal hareketinin en güçlü olduğu köylerinde bile, komala, imece, zozan geleneklerinin çözüldüğünü – KCK’nın bunları yeniden canlandırmaya dönük köy komünleri ve meclisleri organizasyonu vesilesiyle- bizzat Kürt köylüleri anlatıyor.

Kuşkusuz tüm bunlara karşın Kürt halkının asıl birlik harcı, Kürt ulusal hareketinin devrimci ve demokratik birikimleri ve yarattığı birlikte mücadele ve direniş gelenekleridir. On yılların büyük savaşımları ve bedelleri ile pişmiş bir halk hareketi olarak ezilen ulus kazanımları ve kimliğidir. Ancak bu süreçte, sınıflara ve bireylere doğru çözülme eğilimi de belirginleşmiştir. Bunu prekapitalist geleneklerin mirası ile restore ve konsolide etmeye çalışma, bir dönem daha işe yarar ve direnci artırır gibi görünse de, ideolojik-siyasal bozunumu da artırır ve demokratik iç sınırları da daha da daraltır. Her şey bir yana, yere ve soya (akrabalık ilişkilerine), içe kapalılığa ve bunun dışında da gevşek bir koordinasyona dayalı prekapitalist demokrasi biçimleri, dar ve zayıftır. Zaten öz savunma/milis görevleri dışında, mikro yerel belediyecilik sınırları içinde kalması/tutulması bunun göstergesidir.

Köy ve mahallelerde, küçük çaplı bayındırlık, eğitim, sosyal-kültürel faaliyetlerin (yol, köprü, okul, çöp toplama ve imhası, kurslar, kooperatifler, vd) birlikte yürütülmesi kuşkusuz anlamlı ve zorunludur. Ancak teorik olarak özgün değildir, Türkiye ve tüm dünyada da, yoksul köy ve mahallelerin, hele ki ezilen ulus, mezhep, göçmen mahallelerinin, hayatta ve ayakta kalabilmek için bile birlikte mücadele ederek ve dayanışarak yaptığı, yapmak zorunda olduğu şeylerdir. İkincisi bunların yapılması, ister köy, mahalle halkının kendi olanaklarıyla ister belediyeyi yapmak zorunda bırakarak olsun, kapitalizmin buralara daha kolay nüfuz etmesine yol açar. Hayır, anarşistler gibi, yapılmasın kapitalizmi geliştirmiş olur kesinlikle demiyoruz! Bunlar her koşulda asgari olarak yapılması gerekli ve zorunlu şeylerdir, ama hangi ideolojik, siyasal, sınıfsal bakış açısından içeriklendirilip hedeflendirildikleri, örgütlendirildikleri esastır diyoruz. Bunları bugüne kadar sayısız örneği bilinen küçük burjuva halkçı, hatta daha kötüsü liberal halkçı, liberal ezilenci toplumcu bir bakışla yaparsanız; o zaman buralar 3-5 yıl sonra atelyelerin yaygınlaşması, önce birkaç sonra yeni apartmanların yükselmesi vb ile sömürü ve rant alanlarına dönüştüğünde, önce küçük sonra orta “halk” kapitalistleri buralarda da türeyip çoğunluk daha büyük sefilliğe sürüklendiğinde, şaşırmazsınız. İstediğiniz zaten bu – “her mahalleye bir milyoner”- değilse! Bu faaliyetler, proleterlerin ve yarı-proleter kent ve kır yoksullarının gerçek sınıfsal istem, ihtiyaç, özlemleri ve bu temelde bir devrimci anti-kapitalist/sosyalist bilinç ve örgütlenme dönüşümü ekseninde yürütüldüğünde ise, sınıfsal-ulusal savaşım ileri doğru bütünleştirildiğinde ise çok farklı bir içerik, biçim ve menzil kazanır. Demokratik konfederalizm ve komünalizm anlayışının yaklaşımının ise, “her mahalleye bir milyoner”in utangaç biçimi olduğuna kuşku yok: Her mahalle ve köye küçük “halk” kapitalistleri!

Demokratik komünalizmin temel bir sorunu da, mücadeleyi üretim alanından yaşam alanına kaydırırken, (tam da neoliberalizmin yeni kent-mekan politiğine hizmet edecek bir tarzda) ikisini tümden birbirinden kopartmasıdır. Üretim ve yeniden üretim alanlarındaki mücadeleyi doğrudan ve uzlaşmaz sınıf karşıtlığının olduğu üretim ilişkileri ekseninden bütünleştireceği yerde, üretim alanındaki mücadeleleri, işçi sınıfıyla birlikte adeta yok saymasıdır. Bookchin’in yüz yüze (doğrudan, aşağıdan) demokrasisi ve özyönetimciliği, üretim alanına, fabrikalara, işyerlerine, sanayi bölgelerine gelince yüzgeri ediverir! Onca mahalle, semt, belediye meclisleri konfederasyonlarına karşın, fabrika ve işyerleri alanlarında öngördüğü tek bir işçi komitesi, meclisi, konseyi yoktur! Üretim tarzındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ekseninden bakılmayınca da, yaşam (yeniden üretim) alanındaki sınıfların görünmezleştirilmesi, “liberter belediye” meclislerine ve halk/yurttaş meclislerine işçilerin işçi olarak bile girmesinin yasaklanması (liberter demokrasi buraya kadar!) kuşkusuz daha kolay olacaktır! Bunun nedeni, Bookchin ve komünalizminin, burjuvazi ve kapitalizm ile işçi sınıfı ve sosyalizmi aynı kefeye koyarak reddetmesidir. Proletaryada proletarya diktatörlüğünü, işçi sınıfının “yüz yüze” demokrasi ve savaşım organlarında bunun tohumunu görerek ödünün patlaması, ve “proleter özyönetimi”ni (Paris Komünü üzerine Marx, Fransa’da İç Savaş) işçilere en baştan yasaklamaya kalkışmasıdır.

İşçi sınıfının kapitalizm ile tüm yönlü (yani salt çalışma koşulları değil yaşam ve yönetilme koşulları itibarıyla da), bütünsel ve uzlaşmaz karşıtlığı yok sayılınca, belediye meclisleri ve yurttaş halk meclisleri konfederasyonları üzerinden “sınıflar üstü” iskanbil şatoları kurmak ne de tatlıdır! Peki yaşam alanındaki tüm sorunların; işsizlik, konut, gıda, enerji, ulaşım, eğitim, sağlık, dinlenme, tatil, zaman, mekan, çevre/doğa, belediye, kentsel dönüşüm, metalaşma, sermayeleşme, polis, asker, baskı, uyuşturucu, vd sorunların en büyük, en tahammül edilmez eziyet ve soygununu yaşayan işçi sınıfı ve ezilen ulus, cins, mezhepten de işçiler ve kent ve kır yoksulları değil midir? Ama burada “endüstriyalizm” belasını başından savmış olan küçük burjuva zihniyet artık daha rahat at oynatabilir. Proudhonculuğun konut sorununa bakışında olduğu gibi, bu sorunların bir çoğundan küçük burjuvazinin de etkileniyor olması, işçi sınıfını küçük burjuva halkçı-yurttaşçılık içinde eritivermek için yeterli sayılır! Siyaset alanına gelince de, proleter demokrasinin, sosyalist işçi konseyleri demokrasisinin burjuva parlamenter ve yerel yönetim meclisleri demokrasisi ile olan uzlaşmaz karşıtlığı halı altına süpürülür ve yerine küçük burjuva halkçı liberter demokrasi ile burjuva demokrasisinin eklektik bir yamalı bohçası geçirilir.

Bookchin’in kitlelelerin yüz yüze demokrasi organlarını, mahalle ve köy meclislerini, ekolojiyi yeniden gündemleştirme gibi konularda eğer gerçekten bir katkısı vardıysa, ondan çok daha büyük bir zararı, işçi sınıfının neoliberalizmin yıkıcı saldırganlığı karşısında ağır bir yenilgi yaşadığı dönemde, işçi sınıfı ve üretim alanını, emek-sermaye ve proletarya-burjuvazi uzlaşmaz sınıf karşıtlığını, proletaryanın daha üst düzeyden toplumsallaşan üretici ve yönetici yetileri ile kapitalist üretim ilişkileri çelişkisini, defterden silme, solda görünmez kılma, tasfiyeci cevvaliyetiyle vermiştir. Bunu “anarşizm ile marksizm, kapitalizm ile sosyalizmin en iyi yanlarını alarak hepsini aştım” iddiasıyla geliştirdiği demokratik komünalizmin derin bir ideolojik-siyasal çözülme yaşayan halkçı demokratik, ulusal demokratik vd akımların bu zeminde kolayca yörüngesine girerek, Marksizm, komünizm, sosyalizm, devrimcilik, işçi sınıfı, ve hatta küçük burjuva halkçı demokratizmin son kalıntılarından da kuyruğu dik tutar görünerek boşanma rahatlığını sağlamıştır.

hevsel-dicle11- Tarihin altın formülü: AB hukuku, Üniter Devlet hukuku, Demokratik Konfederalizm hukuku

“Bundan sonra Kürdistan’da üç hukuk geçerli olacaktır: AB Hukuku, Üniter Devlet Hukuku (Öcalan bu kavramı, anayasal vatandaşlığı tanımış Türkiye Devleti anlamında kullanıyor, bn), Demokratik Konfederal Hukuk.”

“Mezarımda üç bayrak yan yana olabilir. AB bayrağı, üniter bayrak, bir de demokrasiyi sembolize eden konfederalizm bayrağı.” (Öcalan, age)

Öcalan bunu demokratik konfederalizm ve başka yazılarında sayısız kez tekrarlar. Ona göre bu üçlü kombinasyon “Özgür Kürdistan”ın, “Demokratik Özgür Toplum”un ideal formülüdür. AB’yi “eğer hegemonya arayışına girmezse” (Öcalan, age) demokratik konfederasyonun örneği sayar. Öcalan, AB’den, mali oligarşik azami sömürü ve egemenlik arayışına girmeyen bir mali oligarşi olması dileğinin, AB’nin eski Yugoslavya’da, son dönemde de Libya, Ukrayna, Yunanistan, İspanya, Portekiz vb’de yaptıkları, Almanya merkezli mali sermayenin ezici egemenliği, Troyka’nın Avrupa çapında yıkıcı “kemer sıkma” programları, vb karşısında susarak gerçekleşeceğini mi sanıyor?! Tüm ütopik-reformist teorilerde olduğu gibi, demokratik komünalizmde tipik olan, inkar ettikleri tarihsel-diyalektik materyalist belirlenim ilişkileri yerine subjektivist liberal “dilekler”ini geçirerek, meseleyi hallettiklerini sanmalarıdır. Marksist tarihsel-diyalektik materyalist determinizm anlayışını inkar ederek, idealist-metafizik bir “özgür irade” ile aştıklarını sananların varıp varabilecekleri nokta, tam da kitlelerin sınıfsal-ulusal kurtuluşçu gerçek özgür iradesini ortadan kaldıran işte bu subjektivist liberal “dilek”ler ve “niyet”lerdir. Öcalan, AB’nin yönergeleri, hukuk ve bayrağını, demokratik özgür Kürdistan kurgusunun güvencesi sayar ve en tepe gönderine çekerken, dayandığı aşkın bilimsellik, “AB’nin hegemonya arayışına girmemesi” dileğinden ibaret!

Hayır, Öcalan’ın tekel, mali oligarşi ve devlet karşıtı olduğunu ileri sürdüğü demokratik konfederalizmi ile AB’nin küresel tekelci mali oligarşik demokratik konfederalizmi arasındaki tutarsızlıktan bahsetmeyeceğiz. Zaten Proudhon’dan beri küçük burjuva subjektivist sosyolojinin, gerçekliği görmezden gelen çocuksu dilekleriyle, her çağ ve her yerden işine gelen yanlarını alıp birbirine katıştırak yaptıkları yamalı bohçalardan tutarlılık beklemek saçma olurdu. “Sosyolojideki subjektif yönteme bağlı kalarak, her yerden iyi olanı ‘almak’ istiyorlar; ancak gerçekte bu çocuksu istek sadece, gerçekliği görmezden gelen gerici düşlere, yeni koşulların gerçekten ilerici, devrimci yanlarını kavrama ve değerlendirme yeteneksizliğine, en eski yarı-serflik, yarı-özgür emek koşullarının, sömürü ve baskının bütün dehşetiyle dolu olan ve hiç bir çıkış yolu sunmayan koşullarının ebedileştirilmesi için önlemlere sempati duymalarına yol açıyor.” (Lenin, age)

Hayır, ondaki sorun yalnız bir tarihsel-siyasal vd tutarsızlıklar deryası olması değildir; tam tersine ulusal halkçı demokratizmin liberal post-halkçı reformizme doğru yozlaşmış biçimi olarak, AB, Türkiye ve Kürdistan burjuvazilerinin neoliberalizm/neoliberal demokrasi çerçevesinde birbiriyle gayet tutarlı olduğu yanlardır! Öcalan’ın AB reformlarına ilişkin tutumu da, Kürt ulusal halkçı demokratizminin ta içten liberalleşmiş, burjuvalaşmış olduğunun en açık kanıtıdır. (Krş. Lenin, age, s191-6) Çünkü derinleşen sınıf çelişkilerini gizlerler ve liberal-halkçı demokratizm şalı altında gizlenen neoliberal sömürü ve egemenliğin “herkesin yararına” olduğunu ileri sürerler. AB hukuk ve reformları, üniter devlet hukuk ve reformları, K. Kürdistan’ın daha derinlemesine neoliberal kapitalist entegrasyon, sömürü ve yağmaya açmayacak mı? Kürt burjuvazisinin tekelci olan ve olmayan kesimleri, hatta küçük burjuvazisinin sömürücü kesimleri dört gözle bunu beklemiyor mu? Öcalan bir yandan Kürdistan’da tekelci kapitalist mali oligarşik hegemonya ve sömürüyü derinleştirip pekiştirecek olan bu uygulamaları sahiplenip desteklerken, diğer yandan onları “özgür toplum meclisleri” kooperatifleri ya da “ekonominin belediyeleştirilmesi” ile sınırlayıp karşı koymayı düşünüyor?! Neoliberal kapitalizm ve mali oligarşisi ile – kapitalist olmayacağı varsayılan- demokratik toplum ekonomisini, neoliberal demokrasi ile – hakimiyet altında olmayacağı varsayılan- konfederal demokrasiyi orta yolda buluşturma, uzlaştırma veya birleştirme düşünün, varıp varabileceği yer, derinleşen mali oligarşik sömürü ve egemenliği perdeleme ve uzantısı olmaktır.

th12- Proudhon’a haksızlık etmeyelim!

“Devletin halkın eylemliliğine saygısı kadar, halkın da devlete saygılı olması, onun kendisine duyarlı olan düzenini bozmaması gerekir. Karşılıklı bir konsensusta buluşmaları esastır. Her şeyin devlete bırakılması ne kadar demokrasiden uzaklaşmaya götürürse, her şeyin halk eylemciliğine bırakılması da o kadar anarşiye götürür.” (Öcalan, age)

“Mösyö Proudhon, çelişkileri uzlaştırma hevesi içinde, bu çelişkilerin dayandığı temellerin yıkılması gerekip gerekmediğini bile kendine sormaz. O tıpı tıpına kralın, avam kamarasının ve lordlar kamarasının (liberal burjuvazin ve aristokrasinin birbiriyle çelişen egemenlik organları, bn) toplumsal yaşamın kopmaz parçaları, ölümsüz kategorileri olmalarını arzulayan politik doktrinere benzemektedir. Onun bütün aradığı bu güçler arasında denge kurabilecek bir formüldür, ki bu denge, şu anda fatih olan gücü az sonra köle haline getiren fiili hareketin ta kendisidir. Böylece bir takım orta zekalı kimseler, 18. yüzyılda, toplumsal sınıfları, asilleri, kralı, parlamentoyu vb dengeye getirecek doğru formülü aramakla uğraşırlarken, bir sabah uyanıp bir de baktılar ki, gerçekte ortada artık ne bir kral, ne parlamento ve ne de asiller var. Bu uzlaşmaz karşıtlık içindeki doğru denge, bu feodal varlıklar ve bu feodal varlıkların uzlaşmaz karşıtlıklarına temel olan tüm toplumsal ilişkileri yıkmaktı.” (Marx’tan Annenkov’a Proudhon Üzerine Mektup)

Demokratik komünalizmde de her şey Proudhon’daki gibidir. Devlet mi, olmasın ama her şey halka kalırsa da anarşi olur, biraz olsun… Halk mı, mücadele etsin ama devletin düzenini bozmadan etsin…. Sınıflar mı, olmasın ama olsun, tekelcilik ve sınıf egemenliğinin olmadığı demokratik toplum olsun… Uygarlık güçleri mi, olmasın ama olsun, yani demokratik politik yönetimle denge içinde olsun… AB hukuku en üstte olsun ama hegemonya arayışına girmesin… Ulus mu, ulusal egemenlik olmasın ama anayasal vatandaşlık egemenliği biçimiyle olsun… Ulusçuluk olmasın ama demokratik ulus olsun…Endüstriyalizmi reddelim ama azami verimlilik olsun… Pazar olsun ama piyasa olmasın… Burjuva neoliberal demokrasi de olsun ama biraz da aşağıdan katılımcı demokrasi olsun…

Sonuçta demokratik komünalizm, bağdaşmaz olan ne varsa; sermaye ile emek, ezen ile ezilen, neoliberal kapitalist üretim ilişkileri ile çözdüğü prekapitalist ve geçimlik küçük üretim ilişkileri, burjuva neoliberal demokrasi ile küçük burjuva halkçı demokratizm kalıntıları, burjuva parlamenter demokrasi ile liberter demokrasi, burjuva mali oligarşik devlet iktidarı ile “özgürlükçü belediyecilik”, anarşizm ile marksizm, kapitalizm ile kooperatifçi sosyalizm, arasındaki çelişkileri uzlaştırmaya ve birbiriyle uyumlu kılmaya çalışır. Bunu da toplumun, küçük burjuva halkçı demokratizm kalıntıları ile burjuva neoliberalizmi arasında, küçük ve orta burjuvazinin başını çektiği türden bir liberal halkçılık ile büyük burjuvazi arasında, hem demokratik iç ve dış gerilim hem de liberal/neoliberal uzlaşmacılıkla sağlanacak bir dönüşüm süreci olacağını varsayar.

“Bunların hepsi de olanaksızı, yani burjuva varlığının koşullarını, bu koşulların zorunlu sonuçları olmaksızın isterler.” (Marx, age)

“Proudhon tepeden tırnağa, küçük burjuvazinin filozofu ve iktisatçısıdır. İlerlemiş bir toplumda küçük burjuvazi, kendi durumu gereği, bir yandan bir sosyalist, öte yandan ise bir iktisatçıdır; yani büyük burjuvazinin görkemi karşısında gözleri kamaşırken, halkın çektiklerine de sempati besler. Aynı anda hem burjuva ve hem de halk adamıdır. Tarafsız kalmış olmaktan ve bayağılıktan başka bir şey olduğunu öne süren doğru dengeyi bulmuş olmaktan ötürü, yüreğinin derinliklerinde, kendi kendisiyle övünmektedir. Bu türden bir küçük burjuva çelişkiyi yüceltir, çünkü kendi varlığının temeli çelişkidir.” (Marx, age)

Proudhon’a haksızlık etmemiş olmak için, demokratik konfederalizmin Proudhon’u da hayli -geriye doğru- aştığını, bir küçük ve orta burjuva liberal ezilenci demokratizm teorisi olduğunu, Kürdistan’da neoliberal kapitalizm hakimiyeti artıp sınıf çelişkileri derinleştikçe de, daha gerilere gittiğini belirtmek durumundayız.

Ancak şurada benzerlik daha kesin ki, demokratik konfederalizm teorisyeni de, yalnızca burjuvazi ile halk arasında değil, ezen ulus ile ezilen ulus arasında tarafsız bir hakemmiş gibi davranarak, doğru dengeyi bulabileceğini sanıyor.

Yazının birinci bölümü için tıklayınız

Bir yorum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*