Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Öcalan’ın demokratik konfederalizm ve komünalizmi üzerine

Öcalan’ın demokratik konfederalizm ve komünalizmi üzerine

PKK’nin demokratik konfederalizm temelinde son ray değiştirmesi, Öcalan’ın Bookchin’in kitaplarını okumasıyla başlar. Öcalan henüz 2004’te Kürt Yurtseverlerine Bookchin’in kitaplarını okuma ve belediyelerde pratikleştirme talimatı veriyordu. Demokratik konfederalizm ve komünalizm anlayışı, özü itibarıyla neredeyse olduğu gibi Murray Bookchin’den alınmadır, onun biraz Laclau ve Mouffe’nin postmodern radikal demokrasisi, Negri ve Hardt’ın “çokluk”u vb ile harmanlanmış bir versiyonudur. Meksika’da Zapatist yerli hareketi (Subcomandante Marcos, yine Bookchin’den ve post-anarşist teorilerden önemli ölçüde etkilenmişti) ve Veneuzalla’da Bolivarcı rejim (Chavez’in “katılımcı parlamento” ve “komün konseyleri hareketi” uygulamaları, Bookchin’den, Katılımcı Ekonomi’den ve Mao’nun halk/köy komünleri ve kültür devrimi’nden kimi esintiler taşır) gibi pratik referanslar da sayılabilir. Yerel köy, kasaba, mahalle, topluluk ve belediye meclisleri federasyonlarının oluşturulmasına dayalı, katılımcı demokratik yurttaş yönetim örgütlenmesi olarak tanımlanan KCK (Koma Civaken Kürdistan) organizasyon ve sözleşmesi de, DTK da (Demokratik Toplum Kongresi), ilk başlarda DTP de, başta Bookchin olmak üzere, konfederalizm, komünalizm ve özgürlükçü belediyecilik fikirlerinin Öcalan versiyonuna dayanır. Bookchin, Kürt Yurtsever aydınları ve kurumlarının günümüzde halen ve artan ölçüde -Öcalan’dan sonraki- en temel referansıdır.

bookchin_readerBookchin’in konfederalizm ve komünalizmi

Murray Bookchin gençliğinde komünistti. Daha sonra troçkist, sonra Kropotkin çizgisinden anarşist, sonra ekolojist-anarşist, sonra liberter sosyalist oldu. 1980’lerin başında ondan da ayrılıp “Anarşizm ve Marksizmin en iyi yanlarını alıp birleştirdiğini”, “kapitalizm ve sosyalizmden daha gelişkin politik bir sistem kurarak” her ikisini aştığını iddia etti: “Ekolojik konfederalizm”, “Komünalizm” ve “Liberter (özgürlükçü) belediyecilik” kavramlarıyla tanımladığı bir akım geliştirdi.

Bookchin, konfederalizmi, “üyelerinin veya delegelerinin çeşitli köyler, kasabalar ve hatta büyük şehirlerin semtlerindeki popüler yüz-yüze demokratik topluluklardan seçildiği bir yönetici meclisler ve konseyler ağıdır” diye tanımlar. Proudhoncu “yerel özerk belediye komünleri federasyonu” fikrinin, “katılımcı demokrasiyle dönüştürülmüş” belediye meclisleri çevresinde köy, kasaba, mahalle, semt, kadın, gençlik, topluluk, stk meclisleri ağlarıyla genişletilmiş, ve belli bir organizasyon ve liderliğin de eklendiği bir versiyonudur.

Komünalizm kavramını “özgürlükçü belediyecilik ve diyalektik doğalcılığın anarşizm ve sosyalizmden daha kapsayıcı bir sistemini oluşturan politik bir kategoridir” diye tanımlar. Paris Komünü’nde kendisini “ben ne anarşist ne sosyalistim, komünalistim” diye tanımlayan Gustave Lefrancais’ye referans verir. O dönem de bu kavram, feodalizm altında egemen toprak senyörleri ile mücadele içinde ortaya çıkan köy komünlerinin ve kentlerde özerk beledi yurttaş meclislerinin gönüllü ve gevşek birliği anlamında kullanılıyordu. Bookchin’in de Paris Komünü’nden ileriye değil, geriye giderek esas aldığı komünalizm, prekapitalist komün ve yurttaş meclisleridir. Referansları antik Yunan kent demokrasisine kadar geri gider.

Liberter belediyecilik ise, toplumun devrimsiz, sınıfların inkar edildiği belediyeler ve yurttaş meclisleri temelinden dönüştürüleceğini varsayan, bir tür (belediye sosyalizmi değil ama) belediye liberter-demokratizmidir.

Bookchin, her devrimin “Robespierre, Stalin gibi yeni tiranlar yarattığı” bayat iddiasıyla, devrimi, büyük modern sanayiyi, işçi sınıfı ve ezilen ulus hareketlerini, iktidar mücadelesini reddeder. Ekonominin ve yönetimin ulusallaştırılmasını, kamulaştırılmasını, toplumsallaştırılmasını reddeder. Ekonominin ve yönetimin bir tür (yurttaş meclisleri ve konseyleri yoluyla) belediyeleştirilmesiyle dünyanın değiştirilebileceğini iddia eder.

Marksizmde reddettiği tarihsel-diyalektik materyalizm, kapitalist sistemin içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişkilerinin tarihsel gelişim sürecinin örgütlü ve bilinçli hale getirilmesiyle yıkılacak ve sosyalist devrimci işçi konseyleri demokrasisi yoluyla komünizme geçilecek olması bilimsel görüşüdür. Marksizmden aldığı ise bir miktar liderlik, deneyimli kadro, organizasyon gereğidir. Sosyalizmde reddettiği kolektivizm ve proletarya diktatörlüğü, aldığı ise Sovyetler’de en geri mülkiyet ve organizasyon biçimi olan kolhoz (kooperatif köylü mülkiyeti), Çin’de daha geri “köy komünleri”, Yugoslavya’da facia ötesi özerk grup mülkiyetine dayalı “öz yönetim” gibi uygulamalardır. Hemen bu noktada, Bookchin’in teorisinin bir Anarşizm/Marksizm ya da kapitalizm/sosyalizm eklektizmi bile olmadığını, burjuva liberal yerel yönetim demokrasisi ile küçük burjuva halkçı demokratizmin geriye doğru bir liberal-halkçı reformist bileşimi olduğunu görebiliriz.

Bookchin, teorilerinin batıda revaçta olduğu 80’li-90’lı yıllarda işçilerin büyük ölçüde orta sınıfa dönüştüğünü sanır, halk meclislerini çalışanlar ile orta sınıfların ağırlıklı olduğu bir bileşim olarak kurgular. İşçilerin işçi olarak katılmasını ise yasaklar. Ona göre işçi sınıfının veya diyelim ki bir yerelde maden veya inşaat işçilerinin kendi çıkarlarını savunması, “toplumun genel çıkarına karşı özel çıkarın savunulması” anlamına gelir ve kabul edilemez. İşçiler köy, mahalle vd meclislerine, ancak sınıfsallıklarından soyuldukları yerel topluluğun ve demokratik toplumun genel çıkarlarını savunabilecekleri “yurttaşlar” olarak girebilirler. Bookchin’e göre yereller, sınıf çatışmalarının yine olacağı ama yerel halk meclisleri ve komünalist organizasyon tarafından yumuşatılıp ortadan kaldırılacağı alanlardır. Aynı kefeye konulan kapitalizm ve sosyalizm ile sınıf mefhumları, etik-politik beledi “yeni yurttaşlığın” ortaya çıkmasıyla “aşılmaya başlanır”.

Özel mülkiyet, kamulaştırma, kolektivizasyon, tümüne karşı çıkar. Sınıfların, devletin, üretim tarzı ve iktidar belirlenimciliğinin olmadığı, bunlardan arındırılmış olacağını varsaydığı “liberter belediyeciliği” esas alır ve “ekonominin belediyeleştirilmesini” öngörür. Bu sınırlar içinde, mikro yerel komün ve meclislerin ve meclis federasyon ve konfederasyonlarının olabildiğince “kendine yeterli” hale gelmesini sağlamaya, kooperatif ve sermaye ortaklığı girişimlerini geliştirmeye çalışır.

Komünalistler seçimlerle belediye meclislerine girip belediyeleri halk meclisleri kurmaya, bunların katılımına açmaya, yerel meclis ağlarının bu gibi girişimlerini desteklemek ve yaygınlaştırmak “zorunda bırakmaya” çalışırlar. Köy, kasaba ve mahalle meclislerinden başlayarak, ikna, özendirme, olmuyorsa yüzyüze ilişkilerden tecrit etme ve meclis girişimlerinden yararlandırmama gibi barışçıl yöntemlerle, giderek bütün üretim araçlarını meclisler ağının söz, karar ve yönetimi altında toplayabileceklerini hayal ederler. Burjuva mülkiyet ve iktidarına karşı zor alım ve saldırı kesinlikle yoktur, yalnız kendi girişimlerine karşı baskı ve saldırı olduğunda öz savunma için güç kullanımı vardır. Komün’den anladıkları ortak mülkiyet bile değildir, sermaye ve özel mülkiyet egemenliği koşullarında, onların “yanısıra”, “herkesin katılımı”yla yürütülen faaliyet, girişimler ve yönetim’dir!

Bookchin bunun (büyük burjuvazi, tekeller ve devlet iktidarı ve kurumları ile yerel halk meclisleri ağları ve federasyonları arasında) bir “ikili iktidar” durumu olduğunu, yerel halk meclislerinin ancak kendilerini engellemeye ve bastırmaya çalışan büyük güçlerle sürekli bir gerilim ilişkisi içinde varolabileceğini söyler. Sonuçta ya halk/yurttaş meclisleri tepesindeki güçlerle uzlaşarak çözülecek, ya da onların yanısıra varolan belediyeleri “liberter belediyeciliğe” dönüştürmekten başlayıp alanını giderek genişleterek, onların egemenliğini giderek sınırlayarak, meşruluklarını ortadan kaldırarak, onları da soğurarak “dünyayı değiştirecek”tir!

10228k1- Değer yasası

“İmparatorluk yazarları değer teorisini ele alıyorlar, değer ölçülemez diyorlar. Bazı sonuçlara ulaşıyorlar. Marx’ın değer teorisi yanlış. Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim, ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır. Rosa Luxemburg Marx’ı eleştiriyor, pre-kapitalist toplum olmadan işçi sınıfı yaşayamaz diyor. Roza’nınki daha doğrudur. İşçi sınıfı ile burjuvazi birleşip sonra toplumu sömürüyorlar. Değer teorisinin özü budur. İşçi sınıfının bu eksenli devrimciliği safsatadır.” (Öcalan, Demokratik Konfederalizm)

Marx’ın bu kadar dehşetengiz bir çarpıtılması, burjuva liberal iktisat profesörlerinde bile zor bulunur! Öcalan, Marx’ın Kapital’ini incelemediğini söylüyor, ama İmpartorluk yazarları Hardt ve Negri’nin değer yasası konusundaki metafizik idealist (“maddi olmayan emek”, “değerin kadının ev emeği nedeniyle ölçülemez olması”, vb) safsatalarının üzerine kat çıkmakta bir beis görmüyor. Marksist teori konusunda, en temel yapıtını incelemeye bile zahmet etmeden, en düşkün post-modernizm profesörlerinin safsataları üzerinden kulaktan dolma hüküm kesmek, en hafif deyişle ciddiyetsizliktir. Öcalan’ın Marx’a atfettiği “değer teorisi”nin özü, “işçi sınıfı ile burjuva sınıfın birleşip pay alma savaşı, sonra da toplumu birlikte sömürmeleri” imiş! Bir görüşü/teoriyi eleştirmek adı altında çarpıtmak, sonra da kendi yarattığı bu karikatürü bir vuruşta yere serip zafer edasıyla böbürlenmek, solda çok yaygın bir hileli polemik tarzıdır. Ne var ki bunun adı “eleştiri” değil, demogojidir. Neresinden tutsa, insanın elinde kalır.

Marx’ın bir “ekonomi-politik teorisi” yoktur. Ekonomi-politiğin kökten devrimci eleştirisinin teorisi vardır. Nitekim Marx’ın Kapital’i dahil, kapitalizmin ekonomi-politiği üzerine tüm çalışmaları, “ekonomi-politiğin eleştirisi” alt başlığını taşır. Aynı şekilde Marx’ın bir “değeri savunma teorisi” de yoktur. Kapitalist değer, değişim değeri ve artı değerin tarihsel-diyalektik materyalist devrimci eleştirel teorisi ve pratiği vardır. Marx, değer yasasından başlayarak tüm ekonomi-politik kategorilerin sınıfsal-toplumsal eşitsizlik, sömürü ve tahakküm ilişkileri olarak iç yüzünü deşifre eder. Bir toplumsal ekonominin meta örgütlenmesi temelinde nasıl değiştiğinin, bunun kapitalist meta ve artı-değer üretimi ekonomisine nasıl dönüştüğünün, bu temelde uzlaşmaz karşıt sınıflar olarak burjuvazi ve proletaryayı nasıl ortaya çıkardığının, toplumsal emek üretkenliğini nasıl artırdığının ve böylece üretim ve emeğin toplumsal niteliğini geliştirerek kapitalist ekonomik, toplumsal, siyasal örgütlenmenin temelleriyle uzlaşmaz biçimde karşıtlaşan bir toplumsal sınıf gücünü nasıl oluşturduğunu, bilimsel olarak ortaya koyar. (Lenin, “’Halkın Dostları’ Kimlerdir”) İşçi sınıfının sınıf savaşımını tarihsel-mantıki sonucuna, burjuva mülkiyet ve devletini yıkmaktan başlayarak, kapitalizmin tüm kategori, kurum ve yasalarıyla birlikte ortadan kaldırıncaya kadar sonuna kadar götürmesi, ancak böylelikle değer yasası ve toplumsal işbölümüyle birlikte kendisini de sınıf olarak ortadan kaldırarak tam özgür ve tam gelişmiş bireylerin komünist toplumuna doğru ilerleneceğini, bilimsel olarak ortaya koyar.

Demek ki neymiş? Marx’ın Öcalan’ın çarpıttığı gibi değer yasasını savunan ve işçi sınıfıyla paylaşılmasını isteyen değil, tam tersine değer yasasını kökten eleştiren ve devrimci sınıf savaşımı ve sosyalist devrimci işçi demokrasisi yoluyla sönümlendirilmesini amaçlayan bir teorisi varmış! Marx’ı böylesine tahrif etmekle yetinmeyen Öcalan, Rosa Luxemburg’u da çarpıtıyor, Rosa’nın işçi sınıfının prekapitalist tarım ve köylülüğün sırtından yaşadığını/sömürdüğünü söylediğini ima ediyor! Oysa Rosa’nın söylediği kapitalizmin prekapitalist üretim biçimleri olmadan ayakta kalamayacağıydı, ki tarihsel olarak zaten yanlışlanmıştır. Öcalan, adeta, kapitalist ekonominin gelişiminin daha geri olduğu yerlerdeki emekçi sınıf ve kesimleri, işçi sınıfına düşman etmeye çalışıyor! Marx’ın bilimsel olarak kesinkes çürüttüğü şu eski Proudhoncu anarşist lapayı ısıtıp ısıtıp servis ediyor: İşçi sınıfı burjuva devlet iktidarını yıkmak için mücadele ederse devletçi olur; işçi sınıfı siyasal mücadele verirse otoriterist olur, işçi sınıfı ücret artışı isterse değer yasası savunucusu olur! Eh Proudhon da bu aynı zihniyetle, işçilere zanaatçılar ve küçük patronlarla “üretici birlikleri” kurup “karşılıklı yardımlaşma” dışında siyaset yapmayı, grev yapmayı, ücret artışı istemeyi yasaklamaya kalkışmamış mıydı? Demokratik Komünalizmin Proudhon’a derin katkıları: İşçi sınıfı burjuvaziye karşı mücadele ederse sömürüden pay almış olur, işçi sınıfı burjuvaziye karşı devrim yaparsa burjuvaziyle birleşip sömürücü olur!!

demokratik25c325b6zerklik2- Kapitalist sömürüyü bulanıklaştırma

“Ananın yaptığı gibi ücretsiz işçiliği nereye koyacağız? Çocuğu büyütmesi, ona bakması, ev içinde verdiği emek ölçülemez. Genelde insan nasıl büyüdü? İnsan yüzbin yıllık tarihin ürünüdür. İlkel komünal toplumdan kültürler mücadelesine kadar her şeyi katarsak, tüm insanlık tarihi birikimlerini, bilgi birikimini nasıl küçük burjuva ücret talebine indirgersin? Değeri bunları yok sayarak ölçemezsin. Neolitik toplum, köleci toplum, feodal toplum, hepsini içine koyarsak işçi sınıfı olur. Marks’ın sosyal bilime katkıları var, ama muazzam yetersizliği var, topluma anlamlı bir şey getirememiştir. Sonuçta değer teorisi ile işçi sınıfının ücreti artırıldı.” (Öcalan)

Demokratik Komünalizm, sanki değer yasası işçi sınıfının lehineymiş, sanki işçi sınıfı değer yasası sayesinde insanlığın çağlar boyunca yarattığı tüm zenginlik ve birikimi (burjuvazi ile birlikte) yiyormuş, sanki işçi sınıfı değer yasasının dışında tutarak ücretsiz aile işçilerini ve prekapitalist toplum kesimlerini sömürüyormuş, vb gibi demogojik bir izlenim yaratmaya çalışır. İşçi sınıfını “kapitalist modernite”den (Öcalan bu kavramı; “kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus devlet” üçlüsü anlamında kullanır) çıkar sağlayan, tüm tarihsel ve doğal zenginlik birikiminin, dahası emekgüçleri doğrudan meta olmayan toplum kesimlerinin sömürüsü ve yağmasından “değer teorisi” ile pay alan, bir sınıf olarak lanse etmektedir. İşçi sınıfı dışında tanımladığı “demokratik toplum güçleri”ni Marksizm ve işçi sınıfını baskılamaya yönlendirmeye çalışmaktadır.

İşçi sınıfının bir dönem kazanabildiği ücret artışları ve sosyal haklar, “değer teorisi” sayesinde değil, ücretli kölelik sistemini yıkmakla tehdit ettiği devrimci sınıf mücadeleleriyle, tam da o değer yasasına karşın, onun bir nebze sınırlandırılmasıyla gerçekleştirilebildi. Hiçbir ücret artışı işçi sınıfı üzerindeki sömürüyü ortadan kaldırmaz. Bir dönemki ücret artışları ve sosyal haklar, artan göreli artı-değer sömürüsü yanında kırıntı bile değildi. Bugün o “ücret artışları” ve “sosyal haklar”dan da eser kalmaması ise, tam da kapitalist değer/artı-değer/azami kar yasalarının, dizginsiz, sınırsız, despotik (neoliberal) işleyişinin ifadesidir. Marx, hiçbir zaman sınıf mücadelesini “ücret talebine” indirgemedi, tam tersine bunu yapan ekonomist, sendikalist, reformistlerle en uzlaşmaz biçimde mücadele etti; işçi sınıfının (bunu yapmadan bir sefiller yığınına düşeceği) ücret, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesini, ücret sisteminin devrimci temelde kaldırılması mücadelesine bağladı.

İşçi sınıfının kapitalizm ve kapitalist değer yasasından elde edebildiği biricik bir yarar varsa, o da bunlar tarafından en ağır biçimde sömürülen ve ezilen, dolayısıyla bunlarla uzlaşmaz karşıt sınıf olarak ortaya çıkmasıdır. Kapitalist değer ve artı-değer yasalarından biricik çıkarı kapitalizmi bu köklerinden yıkmak olan ve yıkabilecek tek sınıf olarak gücünün bunlara karşı yoğunlaşmasıdır. İşte demokratik komünalizmin asıl korkusu budur. Tüm çabası, kapitalist meta üretim ve egemenlik ilişkilerinin hakimiyetiyle birlikte onun bağrında, ona uzlaşmaz karşıtlığıyla ortaya çıkan ve gücü yoğunlaşan işçi sınıfını perdelemek ve liberal halkçılığa gömerek uzlaştırmaya çalışmaktadır.

Öcalan’ın K. Kürdistan’da neoliberal kapitalizmin derinleştirilmesi ve sağlamlaştırılmasından, küçük ve orta “halk” burjuvalarını geliştirip palazlandırmaktan başka bir işe yaramayacak tüm o liberal-halkçı ekonomi kurguları bir yana, işçilerin ücret artışı mücadelesinden bile korkusu, tek başına, bu “teori”nin liberal-narodnik karakterini ele verir. Rusya’da da liberalleşen narodnikler, liberal-halkçı ekonomi fantazilerinin kapitalizm ve büyük sermaye ile mücadelesinin “en güçlü mücadele araçlarından biri olarak ücretleri düşürmeyi” koymuşlardı! Lenin, kapitalizm ve tekellere karşı ücretlerin düşürülmesiyle mücadele edilmesini tasarlayan bu gibi “halkın dostları”ndan burjuvazinin hiç korkmasına gerek olmadığını, onları seve seve maliye bakanı yapabileceklerini, söyler! (Lenin, “Halkın Dostları Kimlerdir”)

Kürt Ulusal Hareketi ve parti ve örgütlerinin, Kürt işçilerin en yoğun, ücretlerin en düşük, işçi katliamlarının en yüksek olduğu en ağır ve tehlikeli işkollarında taşeronluğun kaldırılması dahi niye gündemleştiremiyor? HDP’li Belediyeler belediye işçiliğinden taşeronluğu bile niye kaldırmıyor? Van’da belediye işçileri HDP’li belediye tarafından verilen sendikalaşma sözü tutulmayınca greve gitti: Bizzat HDP milletvekillerinin organize ettiği HDP’liler çöpleri toplayarak grev kırıcılığı yaptı. Demokratik komünalizm çizgisi, işçilerin sınıf olarak mücadele istemlerini “demokratik toplumun genel çıkarlarına karşı özel çıkar” olarak lanse edip reddeder. Burjuvazi ve devletinin “kamu güvenliği/kamu sağlığı” bahanesiyle grev yasakçılığından farkı nedir? Ezeli ve ebedi bir demokratizm teorisi olarak demokratik konfederalizm neden sınıf mücadelesi demokrasisine gelince bitivermektedir? Demokratik Komünalizm şovalyeleri, “değer teorisi”ne karşı onca kahramanca hücumlarına karşın, işçi sınıfına karşı neoliberal kapitalist değer yasası ve demokrasisinin perdelenmiş utangaç teorisini yapmaktadır.

Anarşizmde tipik olan sömürüye karşı genel ve muğlak sözlerden başka bir şey ortaya koymamasıdır. Sömürünün tarihsel olarak ortaya çıkmış kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerindeki köklerine inmekten, bunların tarihsel gelişim yönünü ele almaktan özenle kaçınır. (Bkz. Lenin, Anarşizm Üzerine Tezler) Kapitalist meta üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir toplumda, bu temelden bilimsel bir inceleme bir kez yapıldı mı, uzlaşmaz çelişkinin hangi sınıflar arasında olduğu; geleneksel küçük üretimin hızlanan çözülmesi; kırlarda da mülksüzleşme ve sınıf çelişkisi, üretim ve emeğin toplumsallaşma süreçleri; toplumun sosyalizme doğru götüren tarihsel gelişmesi ve bunun yaratıcı gücü olarak sınıf savaşımının kavranması hemen belirginleşir. Anarşizm, işte tam da bu yüzden, bunu pek güzel sezdiğinden, üretim, mülkiyet, sömürü ilişkilerinin ve tarihsel gelişme yönünün ciddi-bilimsel bir tahlilinden kaçınır, sınıf/sömürü ilişkisini muğlaklaştırır. Öcalan da, Kürdistan’da kapitalist sömürü/sınıf ilişkilerinin somut tahlilini yapacağı yerde, kapitalist değer yasasını tahrif edip belirsizleştirmekte, anlaşılmaz hale getirmektedir. Post-modern idealist belirsizlik felsefesi temelinde “değer yasası ölçülemez” demek, gerçekte uzlaşmaz toplumsal-maddi sınıf çelişkilerinin zeminini bir bütün olarak kaydırmak, sisler içine gömmek demektir.

En kritik nokta: Demokratik Komünalizmin Kürdistan’da kapitalist meta ve artı-değer üretim ekonomisinin hakimiyetinin üzerini örtmesidir. Buradan küçük mülk, küçük üretim ve altı boşalmış geleneksel üretim biçimlerinin savunuculuğuyla, ama yalnız büyük/tekelci burjuvaziye karşı değil, asıl işçileşmeye, mülksüzleşmiş ve işçileşen dev çaplı kitlelerin (işçiler, yarı işçi kent ve kır yoksulları) bir işçi sınıfı bilinç ve gücü oluşturmasına karşı, sınıf savaşımın örtülmesinin ve uzlaştırılmasının savunuculuğuyla; küçük mülkiyetçi küçük patroncu özlemlerinin canlı tutulması ve liberal-halkçı ideoloji içine çekilmesidir.

Demokratik komünalizm, hiçbir biçimde devrimci sınıf ve kesimleri, işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarını temsil etmez; küçük üretim ve mülkü borç harç içinde yarı proleterleşmiş, bu koşullardan kurtulmak için çıkarlarını kentlerde yoğunlaşan işçi sınıfıyla birleştirerek ve sıkı güç birliği yaparak eski toplumu devirmek isteyen geniş kır yoksulu, ve küçük burjuvazinin sömürücü olmayan kesimlerini temsil etmez; bunları yedeğine alarak küçük mülk, küçük üretim, küçük ve orta boy patron ve statülerini korumak, restore etmek ve yükseltmek için, işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarına karşı kayırılmayı isteyen sömürücü sınıf ve kesimleri temsil eder.

5-1a13-Halkçılıktan liberal-halkçılığa

“Ekonomi sistemi kar ve metalaşmaya dayalı olmayan, kullanım değeri ve demokratik paylaşıma dayalı sistemi temsil eder. Özgür Toplum Meclislerine dayalı alanlarda üretimin ve mülkiyetin meclis yerleşim yerlerine bağlı olmasını benimser. Köy, kasaba ve şehirlerde kamu yararına olan, ihtiyaçların üretimini artan bir verimlilikle yaratan sanayi ve ticaret rejimi ile tarım ve hayvancılık sistemi uygular. Ayrıca Kürdistan şartlarında orta ölçekli işletmeciliğe önem verdiği kadar, yerelde de yaygın kooperatifleşme, atelyeleşme, döner sermaye işletmeciliğini geliştirmeye çalışır.” (KCK Sözleşmesi)

Rusya’da Narodnizmin ilk dönemi, köy komünlerinden doğrudan sosyalizme geçilebileceğini düşünüyordu. “Demokratizm ile sosyalizmin birbirinden ayrılmaz olduğu bir dönemde”, yalnız işçi sınıfı-burjuvazi çelişkisini değil, kırlarda da burjuva liberalizmi ile büyük toprak sahiplerinin uzlaşarak köylülüğe karşıtlığını görüyor, demokratizmini, liberalizmden ayrışan, ütopik de olsa sosyalizme eğilim gösteren halkçı devrimci demokratizm çerçevesinde ifade ediyordu. Bu, yalnızca otokrasiye karşı değil, kapitalist meta ekonomisiyle birlikte gelişen toplumdaki/kırlardaki yeni sınıf çelişkilerini farkettikleri ölçüde, (proletarya-burjuvazi çelişkisinin uzlaşmaz karşıt karakterini tam kavrayamamış olsalar bile) burjuva liberalizm ve demokratizmine karşı da mücadele eden küçük burjuva halkçı devrimci demokratizmdi. Çernişevski, Herzen gibi küçük burjuva halkçı sosyalizmden proleter sosyalizmine sonraki geçiş sürecinin de öncülleri olan büyük devrimci önderler çıkardı. (Lenin, “’Halkın Dostları’ Kimlerdir”)

Lenin demokrasi sorunu üzerine bir çok başka yazısında da Çernişevski’ye atıfta bulunarak, demokratizmin liberalizmden, yani küçük burjuvazinin burjuvaziden, halkçı demokrasinin burjuva liberalizmin hegemonyasından ayrıştırılmasını, işçi sınıfına yakınlaştırılmasını, demokratik devrimin (sosyalist işçi sınıfı önderliğinde işçi-köylü devrimci demokrasisi) bile zorunlu koşulu olarak gördü. İşte devrimin en kritik sorunlarından biri buydu: Küçük burjuva halkçı demokratizm, burjuva liberalizm ve demokratizmine karşı işçi sınıfıyla mı ittifak yapacak, yoksa işçi sınıfı sosyalizm ve demokrasisine karşı burjuva liberalizmiyle mi ittifak yapacak? Kuşkusuz bu sorunun yanıtı, kapitalist meta ekonomisinin giderek hakim hale geldiği kırların/köylülüğün sınıflara doğru çözülmesinin hızlanmasıyla, hangi sınıf ve kesimlerin temel alınacağı sorusuna bağlıdır: Tarım işçileri, mülksüzleşen kır yoksulları, küçük üreticilerin emekçi ve yarı-proleterleşen kesimleri mi, yoksa kırlarda da hızla dal budak saran küçük patron ve tüccarlar, küçük mülk sahiplerinin sömürücü, kapitalistleşen büyük toprak sahipleriyle de uzlaşmaya çalışan, liberalizme doğru yozlaşan kesimleri mi?

Kapitalist meta ekonomisinin kırlarda da hakim olup sınıf çelişkilerini derinleştirmesi, klasik biçimiyle Narodnizmin (halkçılığın) bitişi demektir. Bundan sonra ya tarım işçileri, kır yoksulları, yarı-proleter ve emekçi kesimlerin çıkarlarının işçi sınıfına giderek yakınlaşması ve belli kesimlerinin birleşmesi temelinde tutum alacak, ya da kırlarda da küçük kapitalist, yarı-kapitalist ve sömürücü kesimlerin burjuvaziye giderek yakınlaşması ve artan kesiminin birleşmesi temelinde tutum alacaktır. Demokratizminin az çok tutarlı bir devrimci demokrasi olarak kalması bile, ancak işçi sınıfı sosyalizm ve demokrasisine yaklaştığı ölçüde mümkündür. Diğer durumda ise küçük burjuva demokratizminin liberal reformizme doğru yozlaşması, burjuvazinin hegemonyasına girmesi kaçınılmazdır. Artık “ortası yoktur”. Bu noktadan (kapitalist meta ekonomisinin hakimiyeti) sonra, küçük mülk temelinde genel bir halk demokrasisi veya genel bir halk demokrasisi temelinde küçük mülk savunuculuğu, kaçınılmaz olarak devrimci demokrasiden liberal halkçı reformizme doğru yozlaşır. Sınıf çelişkilerini yumuşatma ve uzlaştırma dilek ve önlemleriyle, tarım işçilerini, mülksüzleşen kır yoksul ve emekçilerini küçük ve orta liberal-halkçı kapitalistlerin peşine takmak, ve bunların büyük burjuvazi ve liberal demokrasi ile uzlaşmasının, giderek iç içe geçmesinin altlığı yapmak anlamına gelir.

İkisi arasındaki önemli bir fark da şudur: Devrimci demokratik halkçılık kapitalizm öncesi ekonomik, siyasal, kültürel kalıntıların kaldırılmasını isterken, liberal reformist halkçılık kapitalist meta ekonomisinin gelişimini ve bunun yol açtığı sınıf çelişkilerinin derinleşmesini, prekapitalist ekonomik, siyasal, kültürel kalıntı ve geleneklerle harmanlayarak gözlerden gizlemeye ve “uzlaştırmaya” çalışır. Devrimci demokratik halkçılık eski rejim devletini yıkmak isterken, liberal halkçılık eski rejim devletini belli bir liberal halkçı reformizmle “sınıflar üstünde” duran ve böylelikle sömürülen ve ezilen sınıf ve kesimlere yardımda bulunmaya uygun ve yetenekli bir şey olduğu/olabileceğine inanır. Narodnizm orta çağ döneminin ve toprak köleliliğinin her türlü kalıntısına karşı mücadele ettiği ölçüde ilericidir. Fakat küçük burjuva ve kapitalistleşen kesimlerinin çıkarları için mücadele ettiği ve toplumun uzlaşmaz karşıt sınıflara ayrıştıran kapitalist gelişimini (prekapitalist gelenekler ve küçük mülkiyete sarılarak) durdurma ve geriye çevirmeye çalıştığı ölçüde gericidir. Kapitalizmi ortadan kaldırmanın tek yolunu (bizzat kapitalizmin içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişkilerin tarihsel gelişimi temelinde, yani işçi sınıfını sosyalist devrimci bilinç ve örgütlü önderliği yolunu) engellemeye ve geri çevirmeye çalıştığı ölçüde gericidir.

Liberal-halkçı program, özünde liberal (içi boşaltılmış halkçı demokratizmin reformist bir basınç ve eklenti faktörü olduğu) burjuva demokrasisi programıdır. Liberal halkçılığın anlamı, kapitalist meta ekonomisinin yaygınlaşıp derinleşmesiyle tam da bu halkın içinden çıkan küçük burjuvazinin sömürücü kesimlerinin ve küçük ve orta boy kapitalistlerin, halen büyük/tekelci burjuvazi ile belli bir çelişkisinin olması; Onlarla mücadele ve uzlaşma reformizmi içinde kendi konum ve payını korumak ve artırabilmek için, içinden çıktığı halkın desteğine ihtiyaç duyması; Fakat bu halk içinde artık çoğunluğu oluşturan ve çıkarları kendisiyle bağdaşmayan işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarını “sınıflar üstü halk/demokratik toplum çıkarları” adı altında, yani kendi hegemonyasında ve yedeğinde tutabilmek için, aslen liberalizm hegemonyası altında halen bir miktar halkçılık/halkçı demokratizm söylem ve tedbirlerine başvurmak durumunda olmasıdır.

Rusya’da halkçı demokratizmin liberal halkçılığa doğru çözüldüğü ikinci dönemi tam da bu çerçevededir. Kapitalizmin kaçınılmaz sonuçlarına ve aslen de bir kutupta mülksüzleşme ve sefalet birikimi diğer kutupta sermaye ve iktidar yoğunlaşması ve merkezileşmesine karşı çıkar, fakat bunların kaçınılmaz gelişimini açıklayamaz. En fazla gözlerden gizleyen ve uzlaştırmaya çalışan “halkçı iktisat ve yönetim” tedbirleri de, bunları uzaktan yakından ortadan kaldırmadığı gibi, sermayenin emek üzerindeki sömürü ve boyunduruğunu şekere bulayarak pekiştirmeye ve hızlandırmaya yarar. Liberal narodniklerin programı da kırdan göçün ve toprak kiralamanın düzenlenmesi, ucuz kredi, müzeler, depolar, teknik iyileştirmeler, arteller ve komünal tarlalar gibi küçük üretim desteklerinden ibaretti. Burjuva liberalizmi ve Zemstvo’ların (Çarlık altındaki liberal burjuva belediye meclisleri) kırda kapitalizmi geliştirme programından bile ayrışmıyordu. Liberal narodniklerin, köylerde komünal ve kooperatif küçük üretim ve tüketim işletmelerinin yaygınlaştırmasını isterken ki temel argumanları, “kapitalizmin halka yakınlaştırılması”, “kapitalizmin halk yaşamına sokulması” idi! Yani gerçek kapitalizme “alternatif” bir tür “ideal halk kapitalizmi”, “kapitalist olmayan kapitalizm” fantazisi. (Günümüze kadar, “tekelci olmayan tekelci kapitalizm”, “neoliberal kapitalist olmayan neoliberal kapitalizm” fantazileriyle süregelir!)

Gerçekte ise tüm bunlar, kapitalizmi bir “halk kapitalizmi” haline getirme anlamında “halka yakınlaştır”maz ama, işçi sınıfının, kent ve kır yoksullarının, yarı-proleterleşen küçük üreticilerin kapitalist egemenlik ve sömürüye karşı direncini kırmaya, boyun eğmeye sevkedilmesine yarar. Kapitalist egemenlik ve sömürünün gelenekçilik ve halkçılık kılıfları altında genişleyip derinleştirmesini kolaylaştırır ve hızlandırır. Liberal halkçılığın programı, eski küçük burjuva mülkiyet ve halkçı demokratizmin kalıntılarıyla, kapitalizmin ve liberal burjuva demokrasisinin (ve tabii ki burjuva devletin) utangaç kabulünü biraraya getirir. Kapitalist ekonomi temelinde küçük mülkiyet/üretim ekonomisini geliştirmeye ve restore etmeye dönük, umutsuz, işçi sınıfını, mülksüzleşen kent ve kır yoksullarını, küçük mülkleri borç içine batmış ara sınıf kesimlerini aldatıcı bir çabadır. Liberal halkçılığın “kapitalizmi halka yakınlaştırma” ya da “halk dostu, kapitalist olmayan kapitalizm” veya “kapitalist olmayan yoldan kalkınma/yükselme” programları, ister köy ve belediye işletmeleri, ister yerel özerk “komünler federasyonu” (Proudhon) vb biçiminde olsun, “halkın” (kapitalist gelişimi görece daha geri bir ekonomideki) geniş atıl kesimlerini kapitalist sermaye birikimi ve karlarını yükseltmek için aktifleştirmekten başka bir anlama gelmez.

Kooperatif, döner sermaye ortaklığı, atelye, merdiven altı üretim, vd küçük işletmeler, mahalle aralarına, köylerine kadar yaygınlaştıkça, bunun tek sonucu, karşı olunduğu söylenen tekelci kapitalizm ve mali sermayesinin fason tabanının genişlemesi olacaktır. Türkiye’de 80’li-90’lı yıllarda merdivanaltlarına kadar yayılan konfeksiyon ve diğer emek yoğun atelyeler cehennemini hatırlamak yeterli olacaktır. Keza fason, taşeron KOBİ’ler deryasını… Sermaye birikiminin kaçınılmaz yasası yoğunlaşma ve merkezileşmedir. Bir kısmı orta burjuvaziye, daha da küçük bir kısmı tekelci burjuvaziye çıkacak; küresel mali oligarşiden Türkiye tekelci burjuvazisi ve mali sermayesi, Kürt tekelci burjuvazisi, “halka daha yakın” orta burjuvazi, “halkın içindeki” küçük patronlar… ile çok katmanlı bir kapitalist mali oligarşik azami sömürü ve egemenlik sistemidir bu. Öcalan’ın demokratik konfederalizmi benzettiği, aşağıdan yukarıya yukarıdan aşağıya “piramit tarzı örgütlenme”nin gerçek sosyo-ekonomik ruhu ve sonucu bundan ibarettir. Ulus devletin, devlet kapitalizminin reddedilmesi, kapitalizm ve burjuvazinin (ulus devlet, devlet kapitalizmi vb ile) “yukarıdan” geliştirilmesi yerine, (“ekonominin belediyeleştirilmesi” vb ile) “aşağıdan” genişlemesine ve derinlemesine geliştirilmesidir. Demokratik konfederalizm/komünalizmin liberal-halkçı sosyo-ekonomik sisteminin özü bundan ibarettir: “Aşağıdan neoliberal kapitalizm”in genişletilmesi ve derinleştirilmesi.

Güney Afrika’da anti-apartheid hareket içinden bir siyah burjuvazi böyle doğdu ve tekelci burjuvaziye katıldı. Önce anti-faşist anti-emperyalist ulusalcı-halkçı devrimci demokrat, sonra liberal-halkçı, sonra neoliberal demokrat. Brezilya’da gerilla hareketleri, sendika ve topraksız köylü hareketleri içinden yeni bir burjuvazi böyle doğdu. Önce halkçı devrimci demokrasi, sonra liberal-halkçı, sonra sosyal neoliberal demokrat. Türkiye’de AKP’yi de ortaya çıkaran islami kılıklı bir burjuvazi böyle palazlandı. Önce radikal dinci muhalefet, sonra liberal-halkçı dincilik (“adil düzen” vb teorileri), sonra neoliberal demokrat, en sonu neomuhazakar demokrat. Venezuella’da Chavez yönetimi altında bir “Boli(varcı)-burjuvazi” böyle palazlandı. Yunanistan’da da Syriza’yı ortaya çıkartan tüm o radikal kitle hareketleri örgütleri koalisyonu içinden, bir Syro-burjuvazi palazlanmakta gecikmeyecektir. Önce halkçı devrimci demokratik, sonra liberal-halkçı, sonra sosyal neoliberal demokrat…

Bu hareketlerin geçirdiği ideolojik-siyasal metamorfozların hepsinde, konumuz açısından iki şeye dikkat edilmelidir: 1- Söz konusu ülkelerdeki kapitalizmin içsel-neoliberal dönüşüm süreci, 2- Sözkonusu hareketlerin, bu temelde, bir kısmı kendi içinden çıkardığı, bir kısmı hareketlerin büyümesi ve güçlenmesi ile liberal muhalif küçük ve orta burjuvazinin desteği ve katılımıyla sınıfsal, ideolojik-siyasal hegemonya transformasyonu. Bu hareketlerin tabanı eskisinden de fazla işçiler, kent ve kır yoksullarından oluşsa da, küçük burjuvazinin sömürücü kesimleri, küçük ve orta boy burjuvazi bağlamında önce halkçılığın kalıntıları liberalizmle sentezlenmekte, sonra liberal-halkçılık neoliberalizmle sentezlenmekte, ve böyle gitmektedir.

Kürt ulusal hareketinin yukarıda değindiğimiz şu veya bu biçimde iktidar veya hükümete gelmiş hareketlerden farkı, ulus devlet iktidarını reddetmesidir. Bookchin’in demokratik konfederalizm, komünalizm ve liberter belediyecilik teorilerine dayanarak, yerel belediye, halk, köy vd meclisleri konfederasyonlarına dayalı, aşağıdan, devlet olmayan, sınırlı bir özerk-demokratik (liberal) halk otoritesi geliştirmeyi tasarlamasıdır. Bu kapitalizm ve burjuvaziyi “aşağıdan” derinleştirip genişletme, büyütme teorisidir. Öcalan, sosyalizmi “devlet kapitalizmi” diye kodlayıp saldırırken, tam da revizyonizmin “kapitalist olmayan yoldan kalkınma” safsatasının, farklı bir versiyonunun teorisini yapmaya çalışıyor. Tek fark şu ki, birincisi kapitalizm ve burjuvazinin yukarıdan (devlet tarafından) desteklenip geliştirilmesinin teorisiyken, ikincisi, kapitalizm ve burjuvazinin “aşağıdan” (belediyeler ve “halk” tarafından) desteklenip derinleştirilmesinin teorisidir. İkisinde ortak olan, toplumun ortak çıkarları adı altında, fakat kitlelerin sefalet birikimi temelinde “kalkınanın”, “yükselenin”, “demokrasiden yararlananın” burjuvazi olmasıdır. “Aşağıdan demokrasi”, “doğrudan demokrasi”, “katılımcı demokrasi”nin ilk ve son tahlilde ki sınıfsal anlamı da budur; bunun gerektirdiği kadar liberal-halkçı demokratizmdir. Ki Öcalan demokratik konfederalizmi, en üstte AB hukuku, sonra üniter devlet (anayasal vatandaşlık devleti) hukuku, yani yukarıdan küresel mali sermaye ve Türkiye tekelci kapitalizmi ile de demokratik özerklik çerçevesinde bir arada olan “liberal-halk kapitalizmi” olarak idealize etmektedir.

Bu tür bir program, günümüzde de, istediği kadar neoliberalizme ve metalaşmaya karşı görünsün, neoliberalizmin “işgücü piyasasasını etkinleşme programı”ndan, kitlelerin emekgücünü işsizi, kadını, çocuğu ile daha geniş ölçekli ve despotik biçimlerde metalaştırmaktan ayrışmaz. En fazla gözlerden gizler. Bu gibi liberal-halkçı teoriler, emekçilerin çıkarlarını temsil iddiasıyla ortaya çıktıklarında doğrudan gericidirler. Hakim sosyo-ekonomik ilişkiler içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal karşıtlıkları örtbas ederler ve meseleyi sanki genel olarak herkesin yararına olan “kalkınma, yükselme, demokrasi” vs önlemleriyle gerçekleşecekmiş gibi, sömüren ile sömürülen, ezen ile ezilen arasında uzlaşma ve birleşme sağlanacakmış gibi görür ve gösterirler. (Bkz, Lenin, age)

images4- Kürt ulusal hareketinde ulusal halkçı demokratizmden liberal ezilenci demokratik toplumculuğa

“Demokratik konfederasyonun temel aldığı toplum, ekonomik ve ekolojiktir. Ekonomik olması pazarı tanıması ve tekelciliği reddetmesi anlamına gelir. Tekelcilik her türlü sömürü ve baskıyla bağlantılı olduğu için reddedilir. Toplumsal bir pazar mümkündür. Tekellerin hakimiyetine girmiş bir pazarın topluma hizmeti olmaz.” (Öcalan)

“Her ekonomik faaliyet alanında azami verimlilik ve yararlılık karşılığında toprak ve araç üzerindeki komünal tasarruf ideal olmalıdır. Ekonomiden dışlanan kadın, özünde ekonominin gerçek yaratıcısıdır. Kadın ve ekonomi et ve tırnak gibi birbirlerine bağlı öğelerdir. Ekonomik temel ihtiyaçlar için ürettiğinden dolayı ne bunalım tanır, ne çevreyi kirletir, ne de iklimi tehdit eder. Kar amacıyla üretime son verildiğinde, dünyanın kurtuluşu gerçekten başlamış demektir. Bu da insanın ve yaşamın kurtuluşudur.” (Öcalan)

Fransa ve Rusya’da 19. yüzyılda halkçı demokratizmin liberal halkçılığa doğru geçirdiği bir evrimin, kimi yönleriyle bir benzeri, son 20 yılda, Kürt Ulusal Hareketinde, ulusal devrimci demokratizmden “demokratik ulus” liberal halkçılığına evrimle yaşandı. Bunun Rusya’da kapitalist meta ekonomisinin kırlarda da hakim olup, Avrupa ve Rusya’da tekelci/emperyalist aşamaya geçiş sürecinde ortaya çıkan liberal-narodnizmden farkı, dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de ve artan ölçüde Kürdistan’da da neoliberal kapitalizmin hakim olduğu süreçte ortaya çıkan bir liberal-halkçılık türevi, dolayısıyla bir tür liberal post-halkçılığa (liberal ezilenci toplumculuğa) doğru evrimleşmesi, post-modern neoliberal demokratizm ile sentezlenmeye başlamasıdır. Keza benzer bir evrim, Türkiye’deki antifaşist halkçı demokratik örgüt ve akımların kendi içlerinde geçirdikleri evrim ve Kürt hareketinin ideolojik-siyasal hegemonyası altında toplanması veya dirsek temasıyla hızlandı; liberal ezilenci demokratik toplumculuk küçük burjuva demokratizminde de hegemon akım haline geldi. Demokratik konfederalizm ve komünalizm, nasıl ki neoliberal kapitalizm hakimiyeti ve içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal karşıtlığın tarihsel gelişmesini örtüyorsa, onun çevresinde toplanmış veya yörüngesindeki eski küçük burjuva devrimcileri, şimdinin küçük burjuva liberal halkçı reformistleri de, onda giderek baskın hale gelen orta burjuva liberalizminin üstünü örtmeye çalışıyorlar.

Öcalan’ın Bookchin ve “çokluk yazarları”ndan el alarak kapitalist değer yasasını tahrif edip belirsizleştirmesi, neoliberal kapitalizmin Kürdistan’daki hakimiyeti ve içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişki ve mücadelelerin tarihsel gelişim zorunluluğunun perdelenmesidir. Yukarıdan tahammül edilmez neoliberal kapitalizmin yıkıcı ve yoğun birikim süreçlerinin, (aslında daha az vahşi olmayacak) içerden ve aşağıdan (“komünal ekonomi”, “özgür demokratik toplum ekonomisi” adı altında) dağınık ağ tarzı gevşek bir koordinasyonla yaygın sermaye birikim süreçleriyle birleştirilmesidir.

Tekellere, mali sermayeye, neoliberalizme karşı olduğunu söyleyen demokratik komünalizm, Kürdistan’da da bunların hakimiyetini, “ekonominin belediyeleştirilmesi”(Bookchin) ya da aynı anlama gelmek üzere liberter belediye meclisleri ile konfedere olmuş köy ve mahalle meclis kooperatif ve girişimlerinin dağınık ağlarının “gevşek birliği” (Öcalan, age) ile mi karşı çıkılabileceğini, sınırlanıp geriletilebileceğini sanıyor?! Kooperatif, atelye, döner sermaye ortaklığı benzeri KOBİ’ler ağının bırakalım kolektivizmi, her türlü sıkı ekonomik entegrasyon ve örgütlenmesinin bile yadsınması, anarşizmin karakteristiğidir. Bu “tabandan kapitalizm”, başlangıçta istediği kadar “halkın dostu”, “halkın ortaklığı” gibi görünsün, zaten kaçınılmaz olarak sermayenin giderek azalan elde merkezileşmesi ve yoğunlaşmasına yol açacaktır; “demokratik ulus” adı altında sıkı bir örgütlenme ve merkezileştirmeden bile kaçınılması, sadece o tekeller ve mali sermayesinin “halk dostu” görünümlü uzantıları olmasını büsbütün kolaylaştıracaktır. Hakkari Yüksekova’nın bir dizi köyündeki “demokratik komünalist” işletme girişimi şimdiden bankalara ve girdi aldıkları büyük işletmelere icralık olmuş durumdadır! Bu anarşizmde tipik olan, işçi sınıfının ve kitlelerin gücünün parçalanması, liberal halkçılıkta tipik olan gümüş tepsi içinde neoliberal sermaye birikimine sunulmasıdır.

Neoliberal kapitalizme karşı sınıf savaşımını tümüyle gömüp, “kapitalist olmayan”, “kara dayalı olmayan”, “özel mülkiyet olmayan”, “metalaşmayan” bir “demokratik toplum” ekonomisinin geliştirilip hakim kılınabileceği düşüncesi, neoliberalizme liberal-halkçı bir yama, hatta aktarma kayışıdır. Kürdistan’daki işçilerin, kent ve kır yoksullarının neoliberal kapitalizme karşı gücünün onun içinde parçalanması ve eritilmesidir. Lenin, liberalizmle yakın akraba olan anarşizmin (işçi sınıfı ve sosyalizm mücadelesinin henüz yeterince gelişmediği, ya da geçici yenilgi dönemlerinin) umutsuzluğunun felsefesi olarak tanımlarken haksız mıydı?

Demokratik komünalist ekonomide, pazarın olacağını ama değişim değeri ve metalaşmanın olmayacağını iddia ediliyor. Bu tamamen gerici bir ütopizmdir. Bu ancak, eski çağ Asyatik tarzındaki, tarım ve zanaatın birbirinden ayrışmadığı, mutlak olarak kendine yeterli, aynı anlama gelmek üzere ekonominin geri kalanından tümüyle yalıtılmış, dolayısıyla ticaret ve paranın da olmadığı, köy komünlerinde mümkündü. Bugün kapitalizmi yıkmadan, diyelim bir köy veya mahallenin değişim değeri ve metalaşmayı ortadan kaldırması, o köy ya da mahalle dışından hiçbir girdi, ürün alıp vermemesi, yaşayacağı her şeyi kendisinin üretip tüketmesi, ve başta elektrik, cep telefonu, uydu anten, ulaşım araçları, traktör ve kendi başına yapamayacağı ne varsa, karasaban, tahta dokuma tezgahları ve kerpiç evler dışında her türlü araç gereç ve teknolojiyi toprağa gömmesi gerekir. Günümüz kapitalist meta ekonomisi entegrasyonu, Kürdistan’da dahi cep telefonsuz, uydu antensiz köy kalmadığı, ekmeğini bile kendi evinde yapmayıp bakkaldan alan köylerin sayısın arttığı koşullarda, ancak nostaljik bir fantezi olabilir. Öcalan’ın uygarlık ve teknolojiye anarşizan inkarcı yaklaşımı bilinir de, gerillanın kullandığı kaleşnikoflar, Öcalan’ın hücresine konulması için mücadele ettiği televizyon, ağaçta mı yetişiyor?

“Temel ihtiyaçlar için üretim” kavramı da sosyalist değil anarşist anlamda kullanılıyor. Yani artı-ürün, artı-emeğin olmadığı olabildiğince kendine yeterli üretim anlamında. Dolayısıyla ekonomik-toplumsal, kültürel gelişimin, maddi ve kültürel refah artışının olmadığı eski çağ kanaatkarlığı anlamında. Dolayısıyla üretim ve emeğin toplumsallaşma niteliğinin olmadığı en geri düzeyde tutulan bir ekonomi anlamında. Öcalan artı-ürün ve artı-emeğin sınıfları ortaya çıkarttığını bir yerlerden okumuş, ama kapitalist egemenlik sistemini yıkıp o toplumsal artı-ürün ve artı-emeği toplumsal üreticilerin kendisine mal olacağı bir yeni ve daha yüksek toplum amacı yerine, tüm anarşistler gibi, neoliberal kapitalizm koşullarında, artı-ürün ve artı-emeğin olmadığı bir ekonomiyi yaygınlaştırma fantazisiyle, sınıfları ortadan kaldırılabileceğini sanıyor. Fakat işin ilginç yanı, demokratik toplum ekonomisinde, mülksüzleştirilmekten imtina edilen tekeller, orta ölçekli işletmeler çatır çatır kar ederken, Kürt köylülerine “temel ihtiyaçları dışında” üretimin yasaklanarak, böylece küçük mülk ve üretimin kaçınılmaz sınıflara ayrışmasının engellenilebileceğinin sanılması!

Bugün kapitalizmin en geri olduğu bölgeler, köy ve kasabalarda bile “kendine yeterlilik”, “salt kendi ihtiyaçları için üretmek” diye bir şey yoktur. Herkes, her yerel topluluk (köy, vd) kendi verili ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bile, kendi ihtiyaç duyduğundan fazlasını üretmek, emekgücünü veya emek ürünlerini satmak zorundadır. Bu üretimin toplumsallaşmasının ifadesidir. Ve kapitalizm ne kadar gelişirse, insanların kendi başlarına karşılayabilecekleri ihtiyaçları göreli o kadar daralır, toplumsal olarak üretilen ve karşılanan ihtiyaçları o kadar artar. Bu sosyalizmin de tarihsel ön koşul ve zorunluluğunu oluşturur. Anarşizm, kapitalizmin gelişiminde uzlaşmaz iç çelişkilerinin de gelişimini, asıl olarak da üretim ve emeğin toplumsal niteliğinin gelişimini göremez. Tam tersine asıl bundan korkar ve üretim ve emeğin toplumsallaşmasını durdurmaya, mevcut üretici güçlerin en geri olduğu yerler ve yerellerdeki üretim ilişkileriyle sınırlamaya, geri götürmeye çalışır. Ama şu “azami verimlilik” kavramı da, tüm bu anarşist fantazileri silmeye yetiyor; Öcalan tüm ayak direme, yandan dolanma, üstünü örtme çabalarına karşın, kapıdan kovduğu üretimin ve emeğin toplumsallaşması gerçeğini, bacadan geri alıyor.

osmanlipazarPazar varsa, bu isterse iki “komünal” köy işletmesi arasında ürün değiştokuşu, isterse bir semt pazarı olsun, isterse takas pazarı olsun, değişim değeri ve metalaşma var demektir. Çünkü kapitalizmde, emek ürünlerinin birbiriyle değişiminin emek-zamandan başka hiçbir ölçütü yoktur. Bunu ortadan kaldırabilecek olan, burjuva özel mülkiyet ve devlet iktidarının kaldırılmasından başlayarak, tüm işletmeler arasında yüksek entegrasyon, kolektivizasyon ve merkezileşme, bunlar da yetmez, toplumsal işbölümünün kaldırılmasıdır. Öcalan hiçbirini öngörmediği, demokratik toplum işletmeleri isterse kooperatif isterse döner sermaye ortaklığı vb işletmeciliği olsun, zaten en iyi durumda bile özel küçük grup mülkiyeti ve sermaye, aralarında en fazla gevşek koordinasyon, dahası giderek de derinleşecek işbölümü olduğu için, ürünlerinin tamamının meta olduğu/olacağı yüzde 1500’tür. Bir şeyin adını değiştirerek kendisi değişmiş olmaz. Kapitalist Piyasaya da, en eski halk pazarlarını çağrıştıracak biçimde “pazar” diyerek, piyasa olmaktan çıkmaz. Kaldı ki, tarihte bilinen en eski pazar bile (Göbeklitepe) ilk eşitlikçi komünal toplulukların çevresinde biraraya gelerek artı-ürünlerini tapınak deposuna teslim ettikleri ve yeniden dağılımını sağladıkları, birbiriyle de değişimde bulundukları tapınak pazarı olarak, tam da eşitlikçi komünalliği çözen, sınıfsal farklılaşma ve devleti ortaya çıkartan süreç olarak “pazar”dır. Bir de geniş bir coğrafyaya dağılmış binlerce ve binlerce bu gibi kooperatif ve döner sermaye ortaklığına dayalı küçük işletmenin olduğu, ve hepsini haraca kesecek banka ve tekellerin bile mülksüzleştirilmediği bir “pazarı” düşünün…

“Kendine yeterlilik”, eğer ulusal pazar egemenliği anlamında kullanılsaydı, en azından ezilen ulus burjuvazisinin bakış açısından bir tutarlılık taşırdı. “Demokratik ulus” pazarında ise, Kürt burjuvazisi, en baştan ulusal pazar egemenliği hakkından vazgeçiyor, yalnızca (muhtemelen KCK sözleşmesine dahil olacak konfederal işletme ağlarının, olabildiğince üretim ve ticareti birbiriyle yapmasının sağlanacağı, dış ticaretin belli bir koordinasyonla yürütüleceği) bu kapitalist pazarı genişletip derinleştirerek onun içinde de kendi pay ve konumu artırmak istiyor. KCK Sözleşmesinde “ekonomi ve mali sistem, ekonomi ve maliye komitesinin koordinesinde ve bütçe sistemi içinde yıllık bir planlamayla yürütülür” ifadesi, veya Demirtaş’ın geçen seçim mitinglerinde Kürt köylülerine, “ürünlerinizi biz pazarlayacağız” demiş olmasından bunu anlamak gerekir. Böylece anarşizmde her zaman olduğu gibi, aşağıdan küçük sermaye ortaklığı girişimcileri ağı ile başlayıp yukarıdan merkezi koordinasyon, bütçe, planlama, ticaret ile neoliberal kapitalist devreyi tamamlamış oluyoruz.

Iran Kurdistan055- Belediye ve yurttaş meclisleri konfederasyonlarından “ikili iktidar” olur mu?

“En önemli sorun, insanların (devlete ve sınıflara karşı-bn) güç kazanacağı bir şekilde toplumun yapısını değiştirmek. Bunu yapmanın en iyi yeri ise, yüz yüze demokrasi yaratma fırsatına sahip olduğumuz belediyelerdir- şehir, kasaba ve köy-. Yerel hükümetleri, insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri ve kararlar alabilecekleri halk meclislerine dönüştürebiliriz. Bir komşu şehir ya da kasabada iktidara (belediye yönetimine, bn) gelirsek, bütün (köy, ilçe, mahalle, bn) meclislerini konfedere hale getirebilir ve sonra da bu şehirleri ve kasabaları halk hükümetine konfedere hale getirebilir. Sınıf yönetimi ve sömürünün bir aracı olan devlet değil, halkın erke sahip olduğu bir hükümet. İşte bu pratik anlamda benim komünalizm diye adlandırdığım şeydir.” (Bookchin)

“Devlet var üstte. Arada halkla devlet arasında yerele dayalı temsilciler şeyi var. Bu temsilcilerin seçtiği bir üst temsilciler meclisi olmalıdır. Türkiye demokratik konfederalizmini böyle tarif ediyorum.” (Öcalan)

Bookchin ve Öcalan Paris Komünü’nden ileriye değil geriye doğru gidereken anlamadıkları şunlardır: Paris Komününün aşağıdan, alternatif, ikili iktidar organı olarak ortaya çıkması, sadece ve basitçe belediye meclisinin halk meclisleriyle konfederal dönüşümüne değil, resmi burjuva-monarşist hükümet ve parlamentonun Paris’ten kaçmasına, düzenli ordu ve devlet bürokrasisinin dağıtılmasına, silahlı devrimci halk milisi ve konseylerine, ve mahalle komite ve meclisleri kadar, işçilerin üretim alanlarına dayalı konseylerine dayanıyordu. En üst organ olan Komün Konseyi’nin temel sorunu ise, o koşullarda bile işçi, halk meclis ve konseylerinden kopukluğu, burjuva/küçük burjuva demokratizm ve eski tarz belediye meclisciliğinden ise tam kopamamasıydı.

İkincisi, tekelci kapitalist mali oligarşik egemenlik ve devlet iktidarı koşullarında, merkezi hükümetten istediği kadar özerk görünsün veya olsun, belediyeler veya yerel yönetimler üzerinden alternatif “yerel halk hükümeti veya iktidarı” olma hayaldir.

Üçüncüsü, tekelci kapitalizm, hele ki günümüz neoliberal kapitalizm koşullarında; tıpkı parlamentonun yürütme karşısında işlevsizleşmesi gibi belediye meclisleri de belediye başkanlığı karşısında etkisizleşti. Küresel mali oligarşik belediye program, fon ve platformlar temelinde işleyen; tekellerin, rantsal dönüşüm asalaklarının, inşaat şirketleri ve müteahhitlerin, yerel burjuvaların, mafyanın ve iş bağlayıcılarının doluştuğu yerler haline geldi. Belediyeler (hele ki büyük şehir belediyeleri), dal budak sarmış devasa bürokrasisi, burjuva devlet ve parti bağları, uluslar arası sermaye ilişkileri, uzmanları, şirketleşmesi, taşeronlaştırması, zabıtası, binbir türlü faaliyet ve entrikası ile, mali oligarşik sermaye aygıtları haline gelmiştir.

Dördüncüsü. Kürt illerinde gecikmeli olarak uygulanacak olsa da (Kürt hareketinin desteklediği) yerel yönetimlerde neoliberal özerklik ve dönüşüm programı, belediyeleri sanayi ve ticaret odaları, üniversiteler, AB vb ile daha derinlemesine koordine edip iç içe geçirmekte, belediyeleri -zaten olduğu gibi fakat daha üst ve yoğunlaştırılmış biçimde- yerel kapitalizmin, burjuvazinin ve sermaye birikiminin ve yağmasının güçlendirilmesine odaklamaktadır. İsterse Valiler de seçimle gelsin, bu süreci hızlandırmaya yarar. Zaten Kürt illeri dışındaki pek çok ilde, Valilerin belediyeler üzerindeki yetkileri sembolikleşmiştir.

Dolayısıyla belediyelerin ister seçimler yoluyla içerden, ister belediye meclislerine halk meclislerini iliştirerek dışardan, ister ikisi birden, reformist dönüşüm sınırları da bellidir. Belediyeler, tüm o banka, borsa, tekel, sermaye egemenliği, küresel ve yerel sermaye bağlantıları, büroksasisi, uzmanları, danışmanları, ihale ve taşeronluk sistemi, zabıtası, vb vb ile yıkılmadan, aşağıdan kitle demokrasisi organlarına dönüşemez veya onlarla gerçek anlamda kaynaşamaz.

Brezilya’da Sao Paulo, Venezuella’da komün konseyleri hareketi, Kürt belediyeleri deneyimleri ortadadır. Belediye şirketleri, ihale ve taşeron sistemi bile kaldırılmadı. Doğal zenginliklerin ranta açılmasına karar ya da onay verilirken, hangi halk meclisine danışıldı? Belediye meclislerinde sömürücü sınıf ve kesimlerin, mülk sahiplerinin, aşiret reislerinin, müteahhitlerin vb patron oda ve derneklerinde, burjuva neoliberal ve liberal reformist partilerinde örgütlü kaç temsilcisi var, buna karşılık işçilerin, kent ve kır yoksullarının kendi gerçek sınıf istemleri ve ihtiyaçları temelinde örgütlü kaç temsilcisi var? Hangi burjuva belediye bürokrasisi ve meclisi dağıtılıp, yerine doğrudan kitle öz organları ve delegeleri sistemi geçirildi? İşçilerin, kent ve kır yoksullarının ağırlıkta olduğu halk meclislerinin belediyelerin program, bütçe ve politikalarda kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda bile kararlara doğrudan katılma ve yer alma, etkin biçimde denetleme, istediğinde görevden alma şansı nedir? Kürt belediyelerinde belediye işçilerine 5 yıl önce söz verilmesine karşın taşeronluğun kaldırılması ve sendikalaşma bile niye gerçekleştirilmedi? Yapılmadı ve yalnızca yasal engeller ve devlet baskıları vb nedeniyle değil (komünizalizm bile bunlara karşı güce dayalı öz savunma gereğini kabul eder) fakat asıl liberal halkçılığının ufku, burjuva neoliberal demokrasisini (ister parlamenter ister yerel yönetim meclisleri demokrasisi olsun) ucundan küçük burjuva halkçı demokratizm ile yamamanın ve kısmi demokratik reformların ötesine geçemedikleri için yapılamazdı.

(2. ve son bölümle devam edecek)

Yazının ikinci bölümü için tıklayınız

4 yorum

  1. YAZANIN KALEMİNE SAĞLIK.
    HEYECAN İÇİNDE OKUDUM…

  2. ikinci bölüm ne zaman yayınlanacak.zira birinci bölümü büyük bir dikkatle okudum ve çok yararlandım.teşekkürler

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*